- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

Şahıslar Arası İlişkilerde Sorun Çözme ll

Şahıslar Arası İlişkilerde Sorun Çözme ll sitemize 08 Nisan 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

İYİ NİYET HAKKINDA

  1. yüzyıl şairlerinden Nüzhet’in adı deliye çıkmıştı İstanbul’da. Şair Sivas’tan geçerken uğradığı bir kahvehanede kendisine kulpu kırık bir fincanla kahve getirilince, kahveciye dönüp fincanı gösterdi ve:

    – Bu fincanı İstanbul’a gönder, dedi.

      Kahveci şaşırdı.

    – İstanbul’a    gönderince   ne   olacak?   diye

sordu.

    – Orada    her    şeye   bir   kulp   takarlarda,

gönderirsen eminim ona da bir kulp       bulurlar.

    Padişahın biri dalkavuk veziri ile birlikte yemek yemektedir. Padişah yemekler arasında bulunan patlıcan kızartmasının ne kadar güzel olduğundan bahs edince dalkavuk vezir söze karışır:

    – Haklısınız sultanım bu mübarek patlıcanın her çeşit yemeği çok leziz olur. Mesela imam bayıldı’sının tadına doyum olmaz. Ali naziği bir başka lezizdir. Güvecini yemede yanında yat.

    Padişah dalkavuk vezirin bu dalkavuklanmasından rahatsız olur ve:

    – Yapma vezir bu patlıcan denen sebze o kadar da leziz değildir. Sadece kızartması biraz bir şeye benzer o da yoğurtla beraber olursa, der.

    Vezir yine hemen söze atılır:

    – Haklısınız sultanım, patlıcan hakikaten de öyle çok çok leziz bir sebze değildir. Dediğiniz üzere sadece kızartması biraz bir şeye benzer diğer yemekleri de yenecek gibi değildir.

    Padişah bu defa sinirli bir şekilde:

    – Vezir sen daha demin bunun tam aksini söylemiyor muydun? deyince vezir hemen durumu düzeltir.

    – Haklısınız sultanım lakin ben patlıcanın değil sizin dalkavuğunuzum.

1 – SORUNUN KİMİN SORUNU OLDUĞUNU TESPİT ETMEK HAKKINDA

2 – SORUNA TARAF OLAN HERKESİN SORUNA BAKIŞ AÇISINI ALMAK HAKKINDA

    Bilindiği gibi ünlü Fransız yazar ve şair La Fontaine (1621-1695), masalları ile dünya edebiyatında eşine az rastlanır bir üne sahip olmuştur. Bir çok masalı çeşitli dillere çevrilmiş, bu masallar dilden dile söylenir olmuş ve sözlü kültürlere de yerleşmiştir. La Fontaine’in “Ağustos Böceği ile Karınca” masalı da bir çok ülkenin diline çevrilmiş olup iyi bilinen masallarındandır. Bu masalda; masalın kahramanları olan ağustos böceği ile karınca arasında bir sorun vardır ve bu sorunu La Fontaine karıncanın ağzından yazdığı için bizler bu sorunu hep karıncanın cephesinden nasıl görünüyorsa öyle görmüşüzdür. Ancak taraflardan biri olan ağustos böceğinin bakış açısı ise hep gözden kaçırılmıştır. Bir gazeteci arkadaşım bu soruna ağustos böceğinin nasıl baktığını araştırmayı akıl etmiş ve sorunun taraflarından olan ağustos böceğini gecekondu evinde ziyaret etmiş. Arkadaşım yaşadıklarını şöyle anlatıyor: Ağustos böceği ilerleyen yaşına rağmen karıncalarla yaşadığı sorunu çok net olarak hatırlamaktaydı. Ona sorunun gerçekte nasıl bir sorun olduğunu sorduk. Sözlerine teşekkür ederek başladı ve:

    – Öncelikle çok teşekkür ederim evladım, dedi.

    – İnşallah bu vesile ile yıllar önce karıncaların iftiraları ile kaybettiğim itibarım bana iade edilir de ben de ömrümün bu son yıllarını huzur-u kalb ile geçiririm. Zira ben makus bir talihe sahibim, kötü bir komploya kurban oldum. Lakin yıllardır kimse kapımı çalıp da bana: “Yahu bu karıncalar her yerde senin hakkında olur olmaz şeyler anlatıyorlar, bütün gazeteler senin hakkında ağza alınmayacak hakaretler ediyorlar bu işin aslı nedir?” diye sorma gereği bile duymadı. İlk defa siz bu meselenin aslını araştırmak için kapımı çaldınız, Allah sizi her iki cihanda da berhudar etsin. Dedi ve bu girişten sonra karıncalarla yaşadığı sorunu bütün detayları ile (sanki daha dün yaşamışçasına) anlatmaya başladı:

    – Evladım malümaliniz ben eklemli bir yaratığım. Takdir-i Hüda bizleri yaratırken öyle lütuf buyurmuş neylersin, kader tenkit edilmez. Zaten ben de böyle yaratılmış olmaktan hiçbir zaman müteessir olmadıydım. Ta ki eklemlerimde çok kötü ağrılar hissedinceye kadar. Bu ağrılar dayanılmaz bir hal alınca bir tabibe gittim. Tabip beni iyi bir  muayeneden geçirdikten sonra: “Evladım sen eklem romatizması olmuşsun” dedi. Birden başımdan aşağı kaynar suların boşaldığını sandım ve ilk defa olarak o zaman niçin ben Yarrabbi dedim. Malum bende eklem çok, bu durumda ha ölmüşüm ha eklem romatizması olmuşum arada ciddi fark yok, tam bu hislerle daha ileri gidip isyan etmeye başlayacaktım ki tabip: “Yalnız üzülme her derdin devası bulunduğu gibi bunun da bir devası var” dedi. Büyük bir ümitle bu derdin devasının ne olduğunu sordum. O da: “Çok basit evladım yaz aylarında yan gelip yatıp güneş banyosu yapacaksın, böylece hiçbir şeyin kalmayacak” dedi. Bunu  duyunca ağrı ve sızılar içinde hasretle yaz ayları gelsin diye beklemeye başladım. Derken yaz geldi, hasırımı alıp güneş gören bir yere serdim ve güneş banyosu yapmaya başladım. Lakin bir müddet sonra gün boyunca güneşin altında hiçbir şey yapmadan yatmaktan sıkıldım. Aklıma yıllar önce çatı arasına attığım gitarım geliverdi. Söylemesi ayıp gençlik yıllarımda çok iyi gitar çalardım. Hatta kendi bestelerimden oluşan bir kırkbeşlik taş plak yapmak üzereyken rahmetli eşimle tanıştım, rahmetli çok mütedeyyin biriydi, böyle şeylere pek iyi bakmazdı, bu nedenle plak projemiz suya düştü, şöhret olma şansını da kaçırmış olduk. Velhasıl-ı kelam çatı arasından gitarımı indirdim ve bir yandan güneş banyosu yaparken öte yandan gitarımla eski bestelerimi çalmaya başladım. Tabii güzel sesimi duyan birkaç komşum da gelip bana eşlik etmeye başladı derken benim evin bahçesi musiki konservatuarına döndü. Bu arada komşularımdan olan karıncalar da daha baharın ilk aylarından itibaren her yıl yaptıkları gibi yine etrafta ne bulurlarsa işe yarasın veya yaramasın stok etmeye başlamışlardı. Laf aramızda bu biriktirdiklerini kışın, kimsenin bir şey bulamadığı çetin aylarda karaborsa satarlardı. Zaten bunlar öyle bilindikleri gibi çalışkan hayvanlar da değillerdir. Aslında çok hırslı, hasis ve cimri hayvanlardır. Diğer komşularımızın bana olan muhabbetlerini de görünce beni iyice kıskandılar sanırım. Bir müddet sonra bizim bahçenin önünden geçerlerken sanki bana nispet edermişçesine avazları çıktığı kadar bağırarak işçi marşları söylemeye de başladılar. Tabii ben bütün vakarımı korudum ve onlarla hiç muhatap olmadım, öyle zannediyorum ki bu da onları çileden çıkaran son davranışım oldu. Bu arada ben de kış ayları için kendime yetecek ölçüde, azda olsa bir şeyler biriktirmeyi de ihmal etmedim, kanaatkar bir hayvan olduğumdan karıncalar gibi öyle kilerimi ağzına kadar doldurma gereği de hissetmedim. Derken yaz ayları geçti, son bahar ayları geçti ve kış ayları geliverdi. O sene kış çok çetin başladı, daha ocak ayında benim gecekondudan bozma evin çatısı bir fırtınada beni terk edip gitti. Bu yetmiyormuş gibi ben uyurken eve hırsız girip kilerde ne var ne yok alıp götürmüş. Öylece ortada kalıverdim mi… Derken bu halimi fark eden komşuların yardımı ile mart ayına kadar idare ettik, ancak o sene mart da hakikaten camdan baktırdı ve kazma küreği de yaktırdı. Artık komşularımdan karıncalar hariç kimseden yardım istemeye yüzüm de kalmamıştı. İstemeye istemeye karıncalara gittim. Kapılarını çaldım ve kapıyı en haz etmediğim genç karınca açtı. Mağduriyetimi anlattıktan sonra biraz erzak istedim ve en geç baharda misliyle ödeyeceğimi de söyledim. Fakat genç karınca bana bir sürü hakaret ettiği yetmiyormuş gibi, diğer karıncaları da çağırdı ve benimle hep beraber alay ettiler. En sonunda istediğim erzakları verebileceklerini, ancak karşılığında babadan kalma evimi ipotek ederek bir ay içinde de erzakların bedelini ödeyemezsem evime el koyacaklarını söylediler. Bu teklifleri karşısında ne söyleyeceğimi şaşırdım kaldım. Zira borç olarak alacağım erzakların yekunu evimin bahçesindeki elma ağacının meyvelerinin fiyatının üçte biri bile etmezdi. O kadar zor durumda kalmıştım ki hayatta kalmak için tekliflerini kabul etmek zorunda kaldım. Kendimce nasıl olsa bana daha sonra ek bir süre tanırlar ben de bir yerlerden bulup borcumu öderim diye düşündüm. Fakat durum hiç de öyle olmadı, daha ödeme günü gelmeden bana protesto çektiler, araya ne kadar adam koyduysam hepsini gerisin geri gönderdiler ve daha nisan ayı bitmeden beni sokağın ortasına attılar. Evimi de yaz aylarında restore edip on misli fiyata kerizin birine tarihi ev diye sattılar. O kışı eşin, dostun, akrabanın evlerinde geçirdim, yazın da hazine arazisine, zor bela bu gördüğünüz gecekonduyu yaptım da başımı sokup oturdum. Yaptıkları yetmiyormuş gibi arkamdan bir sürü dedikodumu yaptılar yine rahat etmediler, bir Fransız şair müsveddesi ile anlaşıp hadiseyi çarpıtarak gazetelerde, dergilerde yayınlanmasını sağladılar. O gün bu gündür beş kuruşluk itibarım kalmadı, bütün aleme rezil rüsva oldum, herkes beni tembel, serseri, aylak biri zanneder oldu. Hadisenin aslı aynen böyledir. Dostum kanatlıgillerden arı ile sürüngenlerden solucan da şahidimdir.

         Evet biz ağustos böceğini dinledikten sonra yıllardır bize bu masalı anlatarak bizi uyutan bir kısım medyaya, karınca taraftarı karaborsacı işadamlarına ve kötü niyetli anne ve babalara açıkçası çok kızdık. Yıllardır hakkında kötü şeyler düşündüğümüz ağustos böceğine karşıda çok utandık. Anladık ki her şey ilk göründüğü gibi olmaya biliyormuş ve karşılaştığımız her sorunda mutlaka soruna taraf olanların bakış açılarını almak gerekiyormuş.

3 – ETKİN DİNLEME HAKKINDA

    Meclis başkanının genel sekreteri, başkanı selamladıktan sonra konuşmaya başlar:

    – Beyefendi,    bir   maruzatım  var  da,  eğer

müsait iseniz arz edebilirmiyim? der.

    Meclis başkanı:

    – Buyur         söyle         bakalım         diyince,

    Genel sekreter:

    – Efendim,        alacağımız       memur       için     düzenlediğimiz sınavı kazananlar arasında bir de işitme engelli var ne yapalım?

    – Ya, çok iyi.  Hemen   gelip   işe   başlamasını

söyleyiniz.

    – Peki,     efendim     olur.    Yalnız      nerede

görevlendirelim.

    – Nerede mi? Elbette ki şikayet kaleminde.

4 – SORUNA“BEN DİLİ”Nİ
KULLANARAK YAKLAŞMAK HAKKINDA

    Gazeteci, röportaj yaptığı bir başbakana sorar:

    – Politikaya neden atıldınız?

    Başbakan:

    – Eşekliğimden.

    Gazeteci sormaya devam eder:

    – Peki neden ayrılmıyorsunuz?

    Başbakan:

    – İnadımdan.

5 – OLUMSUZ DAVRANIŞLARIN    DEĞİL OLUMLU DAVRANIŞLARIN           ÜZERİNDE DURMAK HAKKINDA

    Bir çevre bakanı, özellikle yazılı medya ile bir türlü iyi geçinemiyormuş. Medyada her gün kendisi aleyhine bir sürü haber çıkmaktaymış. Nihayet bir gün bakan, “Öyle bir şey yapayım ki, gazetecileri mat edeyim” diye düşünür, ve bir ilanda bulunur. İlanda “Yarın çevre bakanımız çevre sorunlarına dikkat çekebilmek için, Marmara Denizinin üstünden yürüyerek Avrupa yakasına geçecektir” der. Ertesi gün bakan söz konusu yere gelir ve herkesin hayret dolu gözleri önünde denizin üstünden yürüyerek Anadolu yakısından Avrupa yakasına geçer. Bir sonraki gün gazeteleri açınca hayretler içinde kalır çünkü gazetelerin başlıkları çok ilginçtir: “Çevre bakanımız yüzme bilmiyor”.

 

6 – SORUNUN NEDEN ÇIKTIĞINI
  DOĞRU TESPİT ETMEK HAKKINDA

    Şair Ebu Dellame, Halife Mehdi’ye Abbasi hükümdarlarını öven bir kaside sunmuştu. Kasideyi çok beğenen halife, şaire bir armağan vermek istedi.

    – Sana bu kaside için ne vereyim? dedi.

    – Efendim, ben sadece bir av köpeği isterim.

    – Peki sana iyi bir av köpeği versinler.

    – Fakat   efendim,   bendeniz   ava    ne     ile

gideceğim?

    – Hakkın var, bir de at versinler.

    – Fakat efendim, ata nasıl bineceğim?

    – Haklısın, bir de köle versinler.

    – Fakat efendim, atı nerede barındıracağım?

    – Doğru  ya, bir de ahır versinler.

    – Fakat efendim, köleyi nerede yatıracağım?

    – Peki bir de küçük bir çiftlik versinler.

    – Fakat efendim, bunların masraflarını nasıl

      karşılayacağım?

    – Tamam,   her   ay   için   bin   altında   maaş

      bağlasınlar.

    Şair tam ağzını açıp bir kez daha “fakat efendim” diyordu ki halife sözünü kesip:

    – Eğer   bu   masrafların   kontrolü   için   bir

kethüda, hesapları tutmaya da bir katip       istersen, köpeği geri alırım ona göre.

7 – SORUNLARIN GERÇEKÇİ           ÇÖZÜMLERİNE ULAŞABİLMEK     İÇİN YARATICI DÜŞÜNMEYİ     TEŞVİK ETMEK HAKKINDA

    Kısa bir süre önce, benden bir fizik sınavı puanlamasında hakemlik yapmamı isteyen meslektaşımdan çağrı aldım. Meslektaşım fizik sınavındaki bir soruya verdiği yanıt nedeni ile öğrencilerinden birine “sıfır” puan takdir etmişti. Öğrencisi de “eğer puan yöntemi adil olsaydı, en yüksek puanı alacağını” iddia etmekteydi. Meslektaşım ve öğrencisi sonunda verilen yanıtı, tarafsız bir hakeme puanlatmak için anlaşmaya varmış. Hakem olarak da beni seçmişlerdi.

    Arkadaşımdan çağrıyı alır almaz, kendisine uğradım ve sınavda sorulan soruyu okudum, “Barometre yardımı ile yüksek bir binanın yüksekliğinin  ne  şekilde  saptanacağını  gösterin”.

    Öğrencinin yanıtı da şöyleydi: “Barometreyi alıp binanın en üst katına çıkarırız. Barometrenin ucuna bir ip bağlar ve yukardan caddeye sarkıtırız. Tekrar ipi yukarı çeker ve ipin uzunluğunu ölçeriz. İpin uzunluğu  bize binanın uzunluğunu verir”.

     Yanıt çok ilginçti, fakat öğrenciye bunun için puan verebilir miydi? Öğrencinin soruyu tam ve doğru biçimde yanıtladığından, bu sorudan tam puan almak için güçlü bir nedene sahip olduğunu anladım. Diğer taraftan öğrenciye tam puan verilecek olursa, öğrenci fizik dersinden yüksek bir notla geçecekti. Yüksek bir not ise öğrencinin fizik dersi ile ilgili davranışları kazandığının göstergesiydi, fakat sorunun yanıtı onun fizik bildiğini ortaya koymuyordu. Bunun üzerine öğrenciye soruyu bir daha yanıtlamasını önerdim. Anlaşmaya vardıktan sonra, öğrenciye soruyu yanıtlaması için altı dakikalık bir süre tanıdım ve yanıtın içinde onun fizik dersinde kazandığı davranışları ortaya koyması gerektiğini söyledim. Beş dakika geçmesine karşın öğrenci hiçbir şey yazmamıştı. Başka bir sınıfla dersimin başlamak üzere olduğunu söyleyerek yanıt vermekte vazgeçip vazgeçmediğini sordum, fakat öğrencinin cevabı, “hayır vazgeçmedim” şeklindeydi. “Bu soruya cevap olarak verebilecek bir çok yanıtı olduğunu bunlardan en iyisini seçmeye çalıştığını”  belirtti. Karıştığım için özür dileyerek, soruyu çözmeye devam etmesini söyledim.

     Bir dakika sonra öğrenci yanıtını verdi: “Barometreyi binanın en üstüne çıkarırım ve çatı katından aşağı eğilerek barometreyi bırakırım. Bırakır bırakmaz kronometreyle zaman tutmaya başlarım. Barometre yere çarpar çarpmaz kronometreyi durdurur ve “S=½ a . t 2 ”       (S eşit bir bölü iki a çarpı t kare) formülü ile binanın yüksekliğini hesaplarım. “Bu yanıt karşısında, meslektaşıma devam etmek isteyip istemediğini sordum. Meslektaşım öğrenciye hak ettiği puanı vereceğini söyledi.

     Tam yanlarından ayrılırken öğrencinin “pek çok yanıtı bulunduğunu” söylediğini hatırlayarak, diğer yanıtlarının neler olduğunu sordum: “Evet, barometre yardımı ile yüksek bir binanın yüksekliğini bulmanın pek çok yolu vardır” dedi, “ Örneğin, güneşli bir günde dışarı çıkar, hem barometrenin gölgesini hem de barometrenin boyunu, daha sonrada binanın gölgesini ölçerek basit bir oranlamayla yüksekliğini bulabiliriz”, “Çok güzel, diğer yöntemlerin nedir?” diye sordum. “Çok basit bir yöntem daha var ki onu sizde beğeneceksiniz. Bu yöntemde barometreyi elimize alır ve binanın merdivenlerinden en üst kata doğru tırmanmaya başlarız. Merdivenleri tırmanırken barometrenin boyu kadar duvar boyunca işaretleyerek ilerleriz. Daha sonra işaretleri sayarız ve işaretlerin sayısı bize barometrenin birimi cinsinden binanın yüksekliğini verir. Bu yöntem doğrudan ölçmeye örnektir. Daha karmaşık bir yöntem isterseniz, bunun için barometreyi bir ipin ucuna bağlar ve sarkaç gibi sallamaya başlarsınız. Böylece en alt katta ve binanın en üstünde “g” değerini saptayabilirsiniz. Bu iki g değerinin farkından ilke olarak binanın yüksekliğini bulabilirsiniz.”

     Sonunda öğrenci sözlerini şu şekilde tamamladı: “Eğer çözüm için, fizikle bir sınırlama getirmezseniz daha pek çok yanıt bulunabilir. Örneğin, barometreyi alıp alt kattaki kapıcının odasına gidersiniz. Kapıcıya eğer binanın yüksekliğini size söyleyecek olursa barometreyi ona vereceğinizi bildirir ve binanın yüksekliğini öğrenebilirsiniz”.

    Ercüment Ekrem Bey bir arkadaşını ziyarete gitmişti. Kapıyı açan hizmetçi sordu:

    – Alacaklı mısınız? Verecekli misiniz? Yoksa ahbabı mısınız?

    Ercüment Ekrem Bey, gülümseyerek cevap verdi:

    – Her üçü de…

    Hizmetçinin aklı karışır gibi olduysa da hiç duraksamadı:

    – O halde bugün gelmeyecek, akşama gelecek, evdedir buyurun efendim.

8 – SORUNLARI ÇÖZMEK İÇİN BULUNAN ALTERNATİFLERİN  ELEŞTİREL DÜŞÜNME YOLU İLE   ELENMESİ VE EN ETKİLİ ÇÖZÜMLERE  ULAŞILMASI HAKKINDA

 

    Seçim gezisindeki parti başkanı, konuşmasını yaptıktan sonra, danışmanına sorar:

    – Nasıldım?

Danışman, düşüncesini söyler:

    – Dün daha iyiydiniz.

Başkan hayret ederek:

    – İyi ama, ben dün hiç konuşma yapmadım ki.

    – Evet, zaten onun için demiştim.

    Eski sadrazam, yeni sadrazama görevini devrederken üç zarf bırakarak tembihte bulunur:

    – Başın sıkışırsa, birinci zarfı, başın biraz daha sıkışırsa ikinci zarfı, çok sıkışırsa da üçüncü zarfı açarsın, der.

    Yeni sadrazam çok didinip uğraşmasına rağmen işleri düzene koyamaz. Her şey daha kötüye gidince, aklına eski sadrazamın bıraktığı zarflar gelir. Birinci zarfı açar, zarftaki mektupta, “Senden öncekileri kötüle, onlara çok ağır eleştirilerde bulun” diye yazılıdır.

    Yeni sadrazam kendinden öncekileri acımasızca eleştirmeye başlar, ama işler bir müddet düzelir gibi olsa da sonra tekrar bozulur. Bu kez ikinci zarfı açar. İkinci zarfta da, “Etrafındakileri kötüle, gözlerinin yaşlarına bakmadan onları insafsızca eleştir” diye yazmaktadır.

    Zarfta yazılı olanları yapan sadrazam işleri toparlar gibi olur, ancak fazla zaman geçmeden işler yine bozulur. Bu sefer son çare olarak üçüncü zarfı açar. İçindeki mektupta şunlar yazılıdır: “Sende içinde mektuplar olan üç tane zarf hazırla”.

9 – ELEŞTİREL DÜŞÜNME YOLU İLE ELENEREK GELEN ÇÖZÜM YOLLARI ARASINDA EN ETKİLİ OLANININ SEÇİLMESİNDE ETKİLİ KARAR VERME YÖNTEMLERİNİN KULLANILMASI HAKKINDA

 

 

    Sadrazamlardan Fuat Paşa çok yürekli, ani kararlar verebilen, Ali Paşa çok titiz, Rüştü Paşa da çok vesveseliydi. Bir gün Sultan Abdülaziz, Fuat Paşaya sordu:

    – Seninle, Ali Paşa ve Rüştü Paşa arasında ne fark var?

    Fuat Paşa cevap vermek için söze başladı:

    – Efendim, bu farkı isterseniz bir örnekle anlatayım. Yeni bir köprü yapılsa, ben bir an önce karar verip köprüden çabucacık geçerim. Ali Paşa, köprünün sağlamlığını inceletir ve ancak öyle karar vererek köprüden geçer. Rüştü Paşa, köprüden önce bir tabur askeri geçirmeden karar verip geçemez.

    1940’lardan sonra ülkenin yönetimini beğenmeyen Yahya Kemal, dostlarına bir mecliste şöyle demişti:

    – Bu iş yanlış oldu, bir yerlerde yanlış bir karar alındı. Memleketin idaresini bana vereceklerdi, şiiri de İsmet Paşa yazacaktı. O zaman hiç olmazsa sadece şiir mahvolurdu.

10 – SONUCA DEĞİL SÜRECE ÖNEM VEREREK,SÜRECİ ÖDÜLLENDİRMEK HAKKINDA

 

 

 

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İlgili Terimler :