- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

Yaşlılıkta Sosyal Değişimler

Yaşlılıkta Sosyal Değişimler sitemize 22 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

A.) Yaşlılığın Tanımlanması

Yaşlılığın tanımlanması için evrensel kriterler bulunmamaktadır. Tek bir tanımı olmamakla birlikte, bazı tanımlamalar yapmak mümkündür. Yaşlılık dönemiyle ilgili çalışmalara baktığımızda, yaşlılığın tanımını üç grupta toplamak mümkündür. Bunlar; biyolojik, psikolojik ve sosyolojik tanımlamalardır (Özekes, 1996).

            Biyolojik Tanımlama:

            Yaşlanma hayattan gün alma, insan organizmasında hücre yenilenmesinin yavaşlaması ve yıpranma olayının başlaması olarak tanımlanmaktadır.

Bu tanımlama yaşlılara ait tüm özellikleri açıklayamamaktadır. Biyolojik tanımlama, yaşlılıktaki fiziksel değişimler ile sınırlı olduğundan yaşlıların duygusal durumlarını ve sosyal aktivitelerini göz ardı etmektedir (Özekes, 1996).

            Psikolojik Tanımlama:

            Bireylerin olaylarla başa çıkma becerilerini, zihinsel becerilerini veya uyum davranışlarının kapasitelerini açıklayarak tanımlamaktadır.

            Ancak bu tanımda yeterli değildir. Çünkü fiziksel rahatsızlığı yüzünden sosyal hayatı durgun olan kişiler olabilir. Yada 60 yaşında birisi 20 yaşında hasta birisinden daha sosyal olabilir. Bu durumda hangisi yaşlıdır?  (Özekes, 1996).

            Sosyolojik Tanımlama:

            Kişinin toplumun kendisinden beklediği davranış biçimleri, sosyal alışkanlıkları ve rollerden hareketle tanımlamaktadır.

            Fakat bazı aktiviteler değişik yaş grupları tarafından yapılmaktadır. Örneğin; sinema, tiyatro, tavla,dama,vb. Bu nedenle bu tanımlama tek başına yeterli değildir (Özekes, 1996).

            Yaşlılığın yasal tanımı ise; 65 yaş ve üzeridir.

            Bu tanımı kabul edersek 64 yaşında birisi genç mi olacak?  Yani bu tanımda da çelişkiler vardır (Özekes, 1996).

            Kronolojik yaşa göre yapılan tanımlamada ise iki grup oluşturulmuştur.Bu tanıma göre 55 – 75 yaş arası genç-yaşlı, 75 yaş ve üzeri ise yaşlı-yaşlı kabul edilmiştir.

            Ayrıca yaşlılık tanımı yer ve zamana göre farklılık göstermektedir. Türkiye de yaşlılık sınırı 65 yaş kabul edilirken yaş ortalaması 30 yada 40 olan ülkelerde insanlar hiç yaşlanmıyorlar mı? (Özekes, 1996).

            Sonuç olarak, yaşlılığın komplex bir süreç olduğu görülmektedir. Yukarıdaki tanımlamalara göre kişinin birden bire yaşlanmadığı, yaşlılık için sabit bir yaşın olmadığı,yaşlılığın yavaş yavaş gelişen bir süreç olduğu görülmektedir (Özekes, 1996).

B.) Yaşlılık ile İlgili Kalıpyargılar ve Yanlış İnanışlar

Yaşlılık, ölümle noktalanacağı bilinen bir gerçektir. Ancak, yaşlılığın ölümle bağdaştırılması ve ölümle bir tutulması çeşitli kalıpyargı ve inanışları da beraberinde getirir.

Toplumda yaşlı denilince; bakıma muhtaç, yürüme güçlükleri olan, değişime kapalı, mutsuz, yalnız ve sosyal ilişkileri zayıflamış bir birey akla gelmektedir. Yaşlılara önyargılı yaklaşma anlamına gelen bu tür düşünceler gerçeği yansıtmamaktadır. Tecrübe ve bilgelik gibi yaşlılığın olumlu yönleri göz ardı edilerek sürekli yaşlılık ile ilgili olumsuzluklara abartılı vurgu yapılmakta, aktif ve sağlıklı yaşlılık süreci geçiren dünya üzerinde çok sayıda birey değerlendirme dışı tutulmaktadır.

Burada söz edilen toplumsal kalıpyargıların altında; bireyin sağlığını, kontrolünü ve bağımsızlığını kaybetme ya da toplumdan soyutlanma gibi çeşitli korkuları vardır. Yaşlı bireylerin, toplumun kendilerine atfettiği olumsuz özellikleri benimsemeleri, bağımsızlıklarını kaybederek temel işlevlerini yerine getirmede ve ihtiyaçlarını karşılamada diğerlerine bağımlı olma korkuları yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. Yaşlı birey, “;;kendini yaşlı olarak kabul ettiği noktada”;; toplumun bakış açısını beğenmese ve kendini yaşlı hissetmese bile yaşına uygun davranışlar sergilemeye çalışır. Örneğin, yetmiş yaşındaki bir kadın, moda kabul edilen giysiler yerine yaşına uygun renklerde ve tarzda giysileri giymeyi tercih etmektedir.

Aşağıda örnekleri verilen yaşlılıkla ilgili yanlış inanış ve kalıpyargılar, yaşlılara yönelik daha gerçekçi politikaların ve modellerin geliştirilmesini engellemekte ve kuşaklar arası bağların zayıflamasına yol açmaktadır.

  1. Yaşlılığın gelişim süreci yoktur. Yaşlı olmak, sona yaklaşım anlamı taşır.

 

Yaşlılık, diğer dönemler gibi bir değişim ve gelişim sürecidir. Yaşlı bireyler, sonu beklemek yerine , bireysel ve toplumsal açıdan önemli rolleri üstlenerek, yaşamın önceki dönemlerindeki aktiviteleri sürdürebilir ya da alternatiflerini yaratabilir. Yaşlılar; yeni sosyal ortamlara katılma, gönüllü çalışmalarda bulunma, yeni nesillere bilgilerini ve deneyimlerini aktarma, çocuk bakımında sorumluluk üstlenme ve aile gelirine katkıda bulunma gibi önemli sorumlulukları üstlenebilirler.

Gençliğinde terzilik yapan ve Atatürk’e pelerin ile mebuslara frak diken bir yaşlımızın aktardıkları, yaşlılık sürecinin kayıplarla eşleştirilmesinin bir göstergesidir : “ Eşim vefat etmeden evvel Ankara’da oldukça sosyal bir yaşantımız vardı. Devlet erkânının çoğunluğu beni tanıdığı için davetlere eşimle birlikte çok sık çağırılırdık. Üç sene evvel eşim vefat etti ve benim de bu sosyal yaşantım frenlenmiş, hatta sona ermiş oldu. Yani, dünyanın terzisiydim dört köşenin bekçisi oldum. ” Bu anıda bahsedilenin tersine yaşlılık; “kayıp” ile eş anlamlı görülmemeli, kişinin yeni yaşam hedefleri belirlemesine yardımcı olunmalıdır.

 

  1. Yaşlılığı aktif şekilde yaşamak mümkün değildir.

 

Bu düşüncenin aksine, dünyada birçok yaşlı, aktif şekilde yaşamına devam etmektedir. Turizm yörelerimizde gördüğümüz 60 yaş üzeri çok sayıdaki yabancı turist aktif yaşlılık sürecinin iyi bir göstergesidir. Benzer şekilde, Ankara Büyükşehir Belediyesi Yaşlılara Hizmet Merkezine üye diğer bir yaşlımızın: “Gençlere örnek olmak için 68 yaşımda Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Turizm Otelcilik Bölümü’nü bitirdim. Bu sene lisans okuyacağım. Seyahat etmeyi çok seviyorum, hayatı görmek istiyorum. Restoran açmayı istiyorum veya mesleğim olan otelcilik konusunda bir otelde çalışmak istiyorum. Şu anda bir vakfa üyeyim. Hasta çocuklara bakmak için vakfa gidiyorum. Çünkü çocukları çok seviyorum, bakmak ve yetiştirmek istiyorum. Severek yardımcı olduğumuz taktirde onları kazanabiliriz” şeklindeki ifadeleri aktif bir yaşlılık sürecine örnektir.

  1. Yaşlılık, zihinsel süreçlerde zayıflık anlamına gelir.

 

Bellekte zayıflama, düşünme ve problem çözme gibi zihinsel yetilerde azalma ile kendini gösteren demans ya da bunama, yaşlılarda daha sıklıkla görülmektedir. Ancak, her yaşlının bunaması söz konusu değildir. Yaşam kalitesi yüksek ve üretkenliğini sürdüren ileri yaşlardaki bireylerde demansın görülme olasılığı düşüktür. Ayrıca, unutkanlık da sadece yaşlılara özgü değildir. İnsanlar gençken de bazı şeyleri unutabilirler. Gençlerdeki unutkanlık dalgınlık ve yoğun iş yükü gibi nedenlerle açıklanırken, yaşlı bireylerdeki her unutkanlık yaşlanmanın sonucu olarak görülmektedir.

 

  1. Yaşlı kişiler, yalnızdırlar ve aileleri tarafından terk edilirler.

 

Bu yanlış inanış, çok sayıdaki yaşlının, çocukları, kardeşleri, arkadaşları ve komşuları ile olan iletişimi gözlenerek çürütülebilir. Özellikle, gelişmemiş ülkelerde, çocukların kendi yaşam mücadelesine odaklanmasından dolayı anne babasına ayıracak zamanlarının az olması ya da hiç olmaması, değişen değerler ve yok olmaya başlayan sosyal ilişkiler nedeniyle yaşlılar yalnızlığa itilebilmektedir. Ancak bu durumu kabullenmek, yaşlıların yardıma muhtaç ve zavallı kişiler olarak görülmesine yol açacaktır. İnsan yaşlanırken tabii ki yalnızlaşabilir. Yakın çevresindeki dostları birer birer öldükçe sosyal ilişkileri de seyrekleşmeye başlar. Fakat yaşlının yalnızlığı, çevresindeki insan sayısı ile ilintili değildir. Yalnızlığı niceliksel veriler yerine ilişki kalitesi ile açıklamak daha doğru bir yaklaşımdır.

Yalnızlaşma duygusunu ortadan kaldırmanın yolu; yaşlılar için gençlerden uzak bir ortamda, hoşlanacakları kabul edilen eğlenceler, kutlamalar, geziler, piknikler ve çeşitli aktiviteler organize etmek değildir. Tam aksine, yaşlıların diğer yaş grubundaki bireylerle birlikte yaşamı paylaşabilecekleri ortamların oluşturulması gerekir.

  1. Yaşlıların çoğu, huzurevlerinde yaşar ve çeşitli hastalıklar nedeniyle yatağa bağımlıdır.

 

Yaşlıların çoğunluğu toplum içinde yaşar. Devletin, yerel yönetimlerin, çeşitli dernek ve vakıfların ya da özel kişilerin açmış olduğu huzurevlerinde yaşamını sürdüren yaşlı sayısı oranı çok düşüktür. Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğünün 2003 yılı verilerine göre altı milyona yaklaşan 65 yaş ve üstü bireyler için huzurevlerinin kapasitesi binli rakamlarla ifade edilmektedir. Huzurevlerindeki yatak kapasitesinin sınırlılığı ve ekonomik açıdan yaşlının huzurevi giderini karşılayamaması gibi etkenlerin yanı sıra yaşlı bireylerin yaşadıkları ortamdan ayrılmak istememesi bu sayının düşüklüğünü açıklamaktadır. Huzurevinde kalma yaşlılıkta son tercih olarak düşünülmektedir.

Yaşlıların yatağa bağımlı olarak yaşadıkları düşüncesi de yanlıştır. Yapılan bir araştırmaya göre evde yaşayan yaşlıların; % 5 inin ciddi sağlık sorunları, % 11-16’;;sının ise hareketlerinde sınırlılıklar vardır. Bu yaşlıların sadece % 8 ;i yatağa bağlıdır. Amerika Birleşik Devletleri Nüfus Bürosuna göre, yaşlının günlük işlevlerindeki sınırlılıklar daha çok 85 ve üzeri yaş grubunda görülmektedir. Yine de bu yaş grubundaki bireylerin yarıdan fazlası günlük işlevlerini yerine getirebilmektedir ( Durak, 2004).

C.) Yaşlıların İç Dünyaları

            Yaşlılıkta, insanlarda bazı değişiklikler görülmektedir. Bunlar; fiziksel değişiklikler, kişilik değişiklikleri ve zihinsel fonksiyonlardaki değişiklikler olabilir (Schiamberg, 1985).

1-Fiziksel Değişiklikler:

            Yaşlı bireylerin diş görünüşlerinde  ve biyolojik özelliklerinde değişmeler olur. Örneğin; saçları dökülür, dişleri azalır, derileri buruşur, kulakları sağırlaşır yada vücutları eğrilir. Bu değişiklikler yaşa bağlı olabileceği gibi  bazı hastalıklardan yada çevresel koşullardan kaynaklanıyor olabilir (Schiamberg, 1985).

2- Zihinsel değişiklikler:

 Yaşla birlikte zeka seviyesinde bir azalma görülmemektedir. Fiziksel sağlık, deyimler ve çevresel uyaranlar olduğu sürece yaşlılar bilişsel aktivitelerini devam ettirebilirler (Schiamberg, 1985).

3-Kişilik Değişiklikleri:

            Yaşlılar zaman zaman alıngan, unutkan yada depresif olabiliyorlar. Böyle durumlarda yaşlılar hakkında hatalı tanımlamalar yapılabiliyor. Bunların yaşlıların kişiliklerinden ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir (Schiamberg, 1985).

 

D.)  Yaşlanmayla Ortaya Çıkan Sosyal Değişmeler

            Yaşlıların belli başlı toplumsal sorunlarını belirlemeye çalışan çok yönlü inceleme ve araştırmalarda bunların gelir, sağlık, bakımevi, ulaşım ve beslenme olmak üzere 5 kategoriye ayrılabileceğini belirtmişlerdir. Bunlara eğitim, iş, emeklilik sonrası roller, tinsel gereksinimler, güvenlik gibi diğer önemli sorunlar eklenebilir( Anadolu psikiyatri dergisi, 2003).

Bütün bu sorunların çözümü için atılacak adımlar yaşlıların toplum içinde topluma uyumlu, istek ve gereksinimleri yeterince karşılandığı için doyumlu kimseler olarak yaşamlarını sürdürebilmelerine hizmet edecektir.

E.)  Psiko – Sosyal  Krizler

Erikson’un gelişme kuramında üç tane ikilem söz konusudur. İlk ikilem 20 yaş civarında meydana gelir ve içli – dışlı yakın ilişkiler kurma ve yalıtılma uçlarından oluşur. Bireyler diğer insanlardan ayrı yaşamak ve ayrılıklarını sürdürmek istedikleri sürece, içli – dışlı yakın ilişki kuramazlar. Yakın ilişki kurmak isteyen kimse, kendisiyle bir diğer kişi arasında bir kaynaşma ister ve böyle bir kaynaşmadan korkmaz. Çünkü kendi varlığının ve amaçlarının farkındadır. Özdeşleşmesini gerçekleştirmemiş bir kimse içli – dışlı ilişkiler kurmaktan korkar, çünkü ilişki içinde kaybolup gitmekten korkar. Bu çekingenlik kişileri diğer kimselerden yalıtır ve sosyal yaşam bakımından fakir bir ortama götürür (Cüceloğlu, 1997).

Yirmi yaşlarının ortasında başlayan ve 40 yaşlarına kadar süren diğer bir ikilem üreticilik ve durgunluk uçlarından oluşur. Erikson’a göre birey bu evrede çocuk yetiştirmeyi daha birinci plana almaya başlar. Çocuk yetiştirme üreticiliğin bir yönüdür; işte üretkenlik, sanatta üretkenlik, meslekte üretkenlik bu evrenin özelliğini oluşturur. Birey üretkenlik durumuna geçemiyorsa, yaşamına bir durgunluk ve anlamsızlık gelir. Orta yaş krizi olarak bilinen bu durumu inceleyen psikologlar, Erikson’un ikilemiyle orta yaş krizi ilişki içinde olan birey yaşamına anlam veren bir amaç, bir ilişki, bir meslek arayışı içindedir. Üreticilik halini gerçekleştiren ve yaşayan yetişkinler, durgunluk halini ve dolayısıyla orta yaş krizini yaşamazlar (Cüceloğlu, 1997).

Erikson’a göre en son aşama şu ikilemden oluşur: Benlik kaynaşımı yada çökkünlük. Gittikçe yaşlanan ve ölümü yaklaştığını gören birey ya kendi varlığını ve benliğini, kendisinden daha üstün ve sürekli bir düzenle kaynaştırmayı becerir veya ölümle birlikte yok olacağına inanarak çökkünlük ve bunalıma düşer. Yaşamını gözden geçirip, kendisini aşan bir düzeni arayış, çocukların evlenip evden ayrılması, emekliye ayrılma, kendi yaşıtından birinin ölümü gibi olaylarla başlayabilir (Cüceloğlu, 1997).

Yetişkinlik dönemine ait gelişim kuramlarını gözden geçirirken cinsiyet, sosyo-ekonomik sınıf ve kültür farklarını göz önünde tutmamız gerekir. Bazı araştırmalar gelişimin aşamaları bakımından ve her aşamanın bireyin yaşamında oynadığı önem bakımından, cinsiyetler arasında fark olduğunu göstermiştir (Cüceloğlu, 1997).

Sosyal sınıf kavramı da kuvvetli bir kavramdır. Neugarten (1975) zengin ve fakir ortamdan gelen bireylerin yetişkinlik süresinde evlenme, okula gitme, çocuk sahibi olma gibi davranışlarının ayrı ayrı zamanlarda oluştuğunu göstermiştir. Zenginler daha geç evlenmekte, daha geç ve daha az çocuk sahibi olmakta, daha geç emekli olmakta ve uzun süre mesleksel faaliyetlerini sürdürmektedirler. Zenginlerin ‘’altın yıllar’’ olarak baktıkları 40-45 yaşına, fakirler emeklilik yaşı olarak bakmaktadır (Cüceloğlu, 1997).

Kültür farkları da önemli etkiler getirebilir. Kırk yaşındaki büyük şehirde  öğretmenlik yapan bir Amerikalı kadınla, yine büyük şehirde öğretmenlik yapan bir Türk kadınını  karşılaştırdığımız zaman, kültürden gelen önemli farklar bulabiliriz. Amerikalı kadın çocukların evden ayrılmasını sabırsızlıkla bekler ve gerçek yaşamının çocuklar evden ayrıldıktan sonra başlayacağını düşünürken; Türk kadını genellikle çocuklarıyla ilişkisini sürdürebilmek için nasıl bir yaşam düzeni kurması gerektiğini düşünür.Benzer farklar kadınlar ile erkekler arasında da vardır (Cüceloğlu, 1997).

Cevaplandırılması gereken son bir soru, bireyin yaşamında bir sürekliliğin mi, yoksa birbiri peşine sıralanmış değişik aşamalar dizisinin mi söz konusu olduğudur. Cevap sorunun iki yönünü de kapsar: Bireyin yaşamında hem bir süreklilik vardır, hem de birbirinden farklı gelişim aşamaları. Bireyin kişilik  yapısında, dünya görüşü ve tutumlarında kendine özgü özellikler ömür boyu devam eder, ancak aynı birey doğumundan ölümüne kadar değişik gelişim aşamalarından geçer. Bireyin sürekli özelliklerinin olması, onun değişik gelişim aşamalarından  geçmeyeceği anlamına gelmez (Cüceloğlu, 1997).

 F..) Emeklilik

İnsan hayatındaki son dönem eşlerin emekli olmasıyla başlar. Böylece ailedeki en önemli değişim gelirdeki belirgin düşüştür. Bu ekonomik güçlük, çiftin sağlık harcamalarıyla doğru orantılı artmaktadır. Bu nedenle aile örüntülerinde değişiklik olur ve daha önce büyüklerin yardım ettiği gençler, şimdi büyüklerine yardım etmeye başlarlar.

      İleri yetişkinlik yıllarında çoğu insanın yaşadığı önemli bir değişme de maaşlı iş yaşamının sona ermesidir. Toplum emeklilerin ne yapacağı konusunda açık bir fikre sahip olmadığı için insanların emekliliğe karşı tepkileri büyük ölçüde değişmektedir.

     Sallanan koltuklarında oturup geçip giden yaşamımı izlemelidirler, spor mu yapmalıdırlar, torunlarına mı bakmalıdırlar? Emekliliğe dair açık sosyal beklentilerin olmamasının iyi yanı, yaşlılara emekliliklerini istedikleri gibi yapılandırma konusunda esneklik tanımasıdır.

            Kuşkusuz, emeklilikteki yaşamın kalitesi ve doğası kişinin ekonomik duruma bağlıdır. Eğer emekliler kişinin yaşam standartlarında önemli bir düşüş anlamına geliyorsa o kişi emekli olmaya daha az  istekli olacak ve emeklilikten sonra sınırlı bir yaşam sürecektir. Kişinin emekliliğe ilişkin tutumlarında  önemli olan bir diğer faktör, onun işe ilişkin duygularıdır. İşinde doyum sağlayan yetişkinler, işlerini ödüllendirici bulmayanlara göre emeklilikle daha az ilgilenirler ( Morris, 2002).

      Birçok yaşlı için ise emeklilik boş zaman sahip olmak ve önceki iş sorumluluklarından kurtulmak anlamına gelebilir. Emeklilikle birlikte ilgilenebileceği bir alanın kaybolması sonucu bir çok yaşlıda toplumdan ayrılma ve boşta olma durumu oluşur (Schiamberg, 1985).

Bazıları içinse ekonomik güçlükler yaşanır ya da benlik saygısı kaybı ile sonuçlanırsa, stres dolu bir süreçtir. Gönüllü olarak emekli olanların büyük bir kısmı emekliliğe yönelik negatif tepkiler, üretken olmama duyguları, ekonomik güçlükler ve yalnızlık duygusu nedeniyle işlerine geri dönerler ( Anadolu psikiyatri dergisi, 2003).

 

 

G.) Yaşlıların Aile içindeki Yeri

            Sanayileşme ve kentleşmeye bağlı olarak ortaya çıktığı kabul edilen çekirdek aile kavramı, geniş aileleri tam olarak ortadan kaldırmamıştır.

            Tek kuşak halinde yaşayan ailelerin ve yalnız yaşayan bireylerin sayısında artış gözlenmektedir. Bu artış yaşlıların toplumdan izole edilmek istendiği şeklinde yorumlanmaktadır. Oysa bu düşünce yanlıştır. 1954’te Amerika da yapılan araştırmaya göre yaşlıların, çocuklarından bağımsız ancak onlarla yakın ilişkiler içerisinde yaşamak istedikleri ortaya çıkmıştır. Kuşakların özellikle ayrı mekanlarda yaşamaya başlaması, olumlu aile ilişkilerini sağlamaktadır. Bu durum ise; ‘’dışsal uzaklıkla içsel yakınlık’’ olarak adlandırılmaktadır (Tartler, 1961 akt. Lehr, 1994).

            1980’li yıllarda yapılan araştırmalar, yaşlı kuşakların yaşamlarını bağımsız olarak sürdürme arzusunun, çok kuşaklı ailelerin azalmasının asıl nedeni olduğunu göstermektedir. Araştırmalar ayrı yerlerde yaşamalarına karşın yaşlılarla akrabalarının ilişkilerinin sürdüğünü belirtmektedir. Yaşlılarla ilgilenen kurumların ortaya çıkması ailenin rolünü ortadan kaldırmamış sadece sadece değiştirmiştir. Ailenin eğitim, eğlence, ekonomik durum, koruma gibi etkinliklerdeki dolaysız etkisi azalsa bile sevgi rolünün derinleştiğini saptamaktadır.

H.) Büyükanne ve Büyükbaba Olmak

            Biz genellikle büyükanne ve büyükbabaları yaşlı olarak düşünürüz.Bununla birlikte büyükanne ve büyükbaba olmak yaşlılıktan çok orta yaş fenomeni haline gelmiştir. Troll (1982) erken evlilikler, erken çocuk doğurma ve uzun yaşayacağını düşünme ile birlikte kırklı yaşlarda büyükanne ve büyükbaba olan bir neslin ortaya çıktığını belirtiyor. Günümüzde insanlar büyükanne ve büyükbaba olduklarında halâ kendilerini genç hissetmekte ve çalışma eğilimi içersindedirler. Birçokları yaşları biraz daha ilerleyinceye kadar bu rolle ilgilenmeyebilir. Bu noktada onların yaşamlarında, olası bir emeklilik ve demode bir büyükanne rolü varsaydıkları olabilir.

            ABD’de 65 yaşın üstündeki insanların %75’i torun sahibidir. Bu büyükanne ve büyükbabaların  dörtte üçü torunlarını haftada veya iki haftada bir görmektedirler, yarısı ise nerdeyse her gün görmektedirler(Haris&Associates, 1975).Torunları tarafından ziyaret edilmek ve onlarla görüşmek çoğu büyükanne ve büyükbabanın edindiği bir roldür.Fakat bu onların hayattaki tek tatmin oldukları olgu değildir.Neugarten ve Weinstein(1964) yaptıkları bir  çalışmada büyükannelerin %19’u ve büyükbabaların %27’sinin duygusal olarak kendi rollerini yerine getirdiklerini hissettiğini ortaya çıkarmıştır. Bu çalışmayla yaşlıların üstlendiği çeşitli rol stillerinin olduğu tanımlanmıştır. 70çift büyükanne ve büyükbaba ile yapılan çalışmada beş farklı stil ortaya çıkmıştır. Bunlar:

  1. Formal Büyükanne ve Büyükbaba: Ebeveyn ve büyük anne rollerini belirgin şekilde ayırmışlardır. Büyükanne ve büyükbabalar özel sürprizleri ve ara sıra küçük görevleri yerine getirmektedirler.
  2. Eğlence Arayan Büyükanne ve Büyükbabalar: Onlar için büyükanne ve büyükbaba olmak bir boş zaman aktivitesidir, eğlenceli bir durumdur.
  3. Korumacı Büyükanne ve Büyükbaba: Bu genellikle tipik bir büyükanne rolüdür. Anne çalıştığında veya çocuk bakımında yetersiz kaldığında torununa bakmaktadır.
  4. Bilge Büyükanne ve büyükbabalar: Bu rol genellikle büyükbabalar içindir.Büyükbabalar bazı özel bilgi ve becerilere sahiptir.
  5. İlgisiz Figüran Büyükanne ve Büyükbabalar: Büyükanne ve büyükbaba sık sık uğramayan hayırsever bir ziyaretçi konumundadır. Tatillerde ve özel günlerde aile içinde görülürler.

Robertson (1977) 125 büyükanne ile yaptığı bir çalışmada onlar için alternatif bir sınıflama önermektedir. Robertson büyükanneliğin sosyal boyutu ile kişisel boyutu arasındaki farkı göstermiştir.Geniş sosyal çevrenin etkilerinden kaynaklanan davranışlar ve beklentiler sosyal boyutu oluşturmaktadır. Kişisel boyut bireysel ihtiyaçlardan kaynaklanan davranış ve beklentileri içerir.

            Dört çeşit büyükanne kategorisi oluşmuştur:

  1. Paylaşımcı Tip: Yüksek derecede kişisel ve sosyal beklentileri olan tiptir.Torunlarına karşı büyük bir ilgi gösterir ve onları şımartma eğilimindedir.
  2. Uzak Tip: Uç bir tiptir. Torunlarından ayrıdır.Kişisel ve sosyal beklentileri, büyükanne rolündeki davranışları düşük orandadır.
  3. Sembolik ve Bireysel Tip: Ortada bulunan tiptir. Sembolik büyk anne ahlaki olarak büyük anne tipini vurgulamaktadır.Rolü çerçevesindeki sosyal beklenti ve davranışları yüksektir, fakat kişisel beklenti ve davranışları düşüktür.
  4. Bireyselleşen Tip: Kişisel beklenti davranışları yüksek, sosyal beklenti ve davranışları ise düşüktür.

            Robertson(1977) çalışmasındaki kişilerin %37’si büyükanne ve büyükbaba rolünü ebeveyn rolüne tercih etmişlerdir. Bu çalışmadaki kadınlar büyükanneliği daha kolay bir rol olarak görmektedirler.Bu rol onlar için hoşnutluk ve mutlu olma  kaynağıdır; çünkü çok fazla sorumluluk içermemektedir. Böylece birçok büyükanne ve büyükbaba tümüyle torunlarına bakmak ve onlarla bitlikte olmaktan hoşlanmaktadır. Torunları onları ziyarete geldiğinde veya ebeveynleri çocuğu kendilerine bıraktığında sevinmektedirler.

 

I.)  Arkadaşlar ve Komşular

            Yetişkinlikte yaşanan değişiklikler sosyal destek bağlantılarında belirgin bir farklılık oluşturur. Toplumla etkileşim ihtiyacı içinde olmak çocuklukla ortaya çıkar ve yetişkinliğin ortalarında doruklara çıkar. Çünkü bu dönemde arkadaş ve komşularla etkileşim içinde olmak istenir. Bu arkadaş ve komşular toplum içindeki organizasyonlarda yer alır ve yetişkinlerin sosyal bağlantısını oluşturur. Bu bağlantının sağladığı destek ailenin desteğinden daha ileride olabilir.Araştırmalar yaşlılıktaki sosyal bağlantıların onların çevresindeki tüm etkileşimleri içerdiğini gösterir. İlişkilerin başlangıcı olan toplumsal etkileşimler yetişkinlerin toplumdaki diğer gruplardan(gençler, çocuklar, genç yetişkinler…) ayrılmasını gösterir.

Önceleri insanlarla olan ilişkiler daha resmi iken yaşlılıkta yerini daha yoğun ve sürekli ilişkilere bırakıyor. İlk önceleri daha mesafeli, sıradan, resmi iken, sonra daha dostluğa yönelik ilişkiler kuruluyor. Yaşlı kadınların yaşlı erkeklere göre daha fazla yakın arkadaşlığa yakın ilişkilere sahip olduğu gözlenmiştir. Yaşlı erkeklerin de yaşlı kadınlara oranla daha mesafeli resmi ilişkileri olduğu görülmüştür. Üstelik; yaşlı kadınlar, yaşlı erkeklere göre arkadaş ilişkilerinde problemlerini ve kaygılarını daha güvenerek paylaşıyorlar.

            Komşuları ve arkadaşları öldüğü zaman, eski binaların yerine yenileri yapıldığında bunların yerini yenileri dolduramıyor.

 Kentleşmeden ve başka faktörlerden dolayı yeni yerlere yerleştirilen yaşlılarda sosyal entegrasyon azalıyor. Bu durum bazen geçici olabiliyor ama çoğunlukla bu durun devamlı oluyor.

Yaşlılar buralarda yeni arkadaşlıklar edinseler bile bu zaman alıyor. Yeni bir çevreye yerleşmek onları eski arkadaşlarından uzaklaştırıyor ve uzaklık sosyal ilişkilerindeki bağlılığı etkiliyor. Bu yeni oluşan arkadaşlıklar eskilerinin yerini ara sıra alsa da birçok durumda onların yerini dolduramıyor (Schiamberg, 1985).

 

 J.)  Dul Kalma

            Eşlerden birinin ölümü insanın yetişkinliği süresince karşılaşabileceği en acı deneyimlerden biridir. Özellikle beklenmedik olduğunda insanlar böyle bir kayba başlangıçta inanamazlar. Sonra da hissizleşirler. Ama daha da sonra etkisi tümüyle hissedilir ve çok acı olabilir. Bir eşin kaybından sonra depresyonun görülme sıklığı anlamlı olarak artar. Erkekler kendisine eskisi kadar iyi bakamadıklarını düşünebilirler ve bu durumdan daha şikayetçilerdir.

            55 yaş ve üzerindeki birkaç bin dulla yapılan bir çalışma eşlerin ölümden sonraki 6 aylık dönem içinde dul erkeklerin yaklaşık %5’inin öldüğü ortaya çıkıyor (Morris, 2002).

            Araştırmalara göre kadınların %75’i 80 yaş üstünde dul kalıyorlar. Kadınların beklenen ömrü erkeklerinkinden daha uzun olduğu için dul kalan kadın sayısı erkeklerden fazladır.

            Eş ölümü sonrası yaşlılar arasında yeniden evlenme görülüyor .Fakat yeni bir eş bulmakta zorlanıyorlar. Erkeklerin 65 yaş üstü evlenmeleri daha olası bir durumdur. Bu da 2 nedene bağlı olabilir:

  • 65 yaş üstü kadınların sayısı ( tek, hiç evlenmemiş, dul, boşanmış) erkeklerden daha fazladır.
  • Kadınların kendilerinden küçük yaştaki erkeklerle evlenmelerinin kısıtlanıyor olması.

Eş ölümü kadın ve erkeği farklı biçimde etkiliyor. Kadınlar daha güçlü

karşılıyorlar bu durumu. Ama ev hanımları, çalışan kadınlara göre dulluğa daha zor adapte oluyor.

            Kadın için, dulluk aile rollerini etkiliyor. Lopata’ nın belirlediğine göre; çocuklarıyla ilişkilerinde artış oluyor bunun sebebi de birçok dulun çocuklarının yanına taşınması oluyor (Schiamberg, 1985).

  K.) Yer Değişimi

      Yer değişiminin birkaç faktöre bağlı negatif ve pozitif sonuçları vardır. Bunu etkileyen bazı faktörler:

  • Seçimlerin dereceleri:Yer değişimini gönüllü mü yoksa istemeden mi yapıyorlar?
  • Çevresel değişikliklerin dereceleri: Yer değişimi oturdukları evlerden başka evlere mi veya evlerinden kurumlara mı?
  • Yaşlıların sağlıklarının öneminden dolayı yer değiştirmeleri.
  • Yer değişimi için yapılan hazırlığın derecesi.

            Bir çok çalışmada yaşlıların evlerinden diğer yerlere taşınmalarında gönüllü olmalarının etkili olduğu görülmüştür. Carp (1967)’ın araştırmalarında 352 kişilik bir yaşlı grubu halk evlerine baş vurmuştur. Bu gruptan 204 kişi kabul edilip, yer değiştirilmiş fakat 148 kişi kabul edilmemiş. Bu projeye katılanların diğerlerine göre daha memnun oldukları ve sosyal ilişkilerde, aktivitelerde, sağlıkta, moralde daha iyi oldukları gözlenmiştir.Bu evlerde oturmayanların ise daha fazla servislere ihtiyaç duyduğu görülmüştür. Tatmin olmaya katkıda bulunan bir gerçekte göç edenlerin geldikleri yerdeki koşulların yeni yerleşim alanlarından çok daha kötü durumda bulunmasıdır. Sekiz yıl sonra yapılan bir çalışmada Carp (1977) yeni çevre koşullarının tatmin olmayı yükselttiği, stresi azalttığı ve sağlık koşullarını iyileştirdiğini söylemiştir. Diğer çalışmalar da gönüllü olarak yapılan göç hareketinin olumlu sonuçlar doğurduğunu desteklemiştir (Lawton and Yaffe, 1970; Wittels and Botwinick, 1974; Storandt and Wittels 1975).

            Zorunlu olarak bir evden başka bir eve yapılan göçlerin genellikle negatif sonuçları görülmüştür (Brand and Smith,1974; Shahinian, Goldfrab and Turner, 1968).Özellikle zihinsel ve fiziksel sağlık problemi olan yaşlıların göç hareketinde daha hassas ve korumasız kaldıkları görülmüştür.

            Bazen sağlık şartları bir kurumdan ötekine yerleşmeyi daha da önemli kılar. Yaşlıların evde kendi bakımlarını yapabilmeleri kimi zaman sağlık şartlarından dolayı oldukça zordur.

            Bir kuruma yerleşmenin yaşlılar üzerindeki etkisi nedir?

             Bir kuruma yerleşme ile ilgili yapılan araştırmaların çoğu, bir evden bir kuruma ve bir kurumdan diğerine göç etme üzerine yoğunlaşmıştır.Bu araştırmanın odaklandığı nokta göç etmenin ölüm oranlarına etkisi olmuştur; fakat sonuçlar karışmıştır.Bazı çalışmalar bir kuruma yerleşme ve ölüm oranları arasındaki ilişkiyi bildirmektedir (Lieberman,1975; Marlowe, 1973). Diğer çalışmalar ise böyle bir ilişki olmadığını bildirmektedir (Gutman and Herbert,1976; Broup, Gallego and Heffernan, 1979).

            Araştırmalarda yoğunlaşılan bir diğer noktada, kuruma yerleşme ve kurumsal çevre koşullarına uyum sağlayabilme ilişkisi üzerinedir. Lieberman (1975), bir kuruma yerleşmenin en önemli belirleyici faktörünün çevre koşulları ve yeni ve eski çevre koşulları arasındaki farklılıklar olduğunu bulmuştur.Özellikle göç etmeye bağlı duygusal anlamdaki çöküntülerdeki artış çevre değişikliği ile doğru orantılıdır.

            Bu açıdan kuruma yerleşme öncesinde sunulan ziyaret etme programlarının, farklı bir ortama yerleşme stresini belirgin bir şekilde azalttığı yönünde kanıtlar vardır (Pastalan, 1976).

            Toparlayacak olursak, yaşlıların fiziksel sağlığı ve kişiliği belirleyici uyum faktörlerindendir. Lieberman (1975) fiziksel sağlık ve bilişsel yeteneğin farklı bir çevreye yerleşmede etkili olduğunu bulmuştur. Bununla birlikte bu faktörlerin ardında, belirleyici kişilik karakterleri bulunmaktadır.Bir kurum şartlarıyla en iyi şekilde baş eden yaşlılar, isteklerini anlatabilen, agresif ve kendini olayın içine dahil eden, karışan kimselerdir.

L.) Huzurevine Yerleşmeye Karşı Tutum

            Yaşlıların çoğu için huzurevi, yaşamın geriye dönüşü olmayan son istasyonu olup, bu değişmez niteliği nedeniyle reddedilir. Veya ‘aile dışına itilmiş olmak’ şeklinde algılanır.

            Araştırmalar özellikle çocukları ve torunlarıyla ilişkileri çok sıkı molan ve anne babalık ve büyükanne- büyükbabalık rollerinden çok fazla hoşnutluk duyan yaşlıların huzurevine karşı en fazla olumlu tutum içinde olduklarını göstermiştir.

            Yapılan çeşitli araştırmalar bazı yaşlılarda huzurevine taşınmada hemen önceki dönemin kritik olduğunu göstermiştir. Bu dönemdeki ‘belirsizlik duygusu’, karşılaşılacak yeniliklerden duyulan korku, ruhsal gerilime yol açar. Buna karşılık huzurevine yerleşmeden önce oradaki yaşamla ilgili bilgi toplayan yaşlılarda, bu dönemdeki gerilimin oldukça az olduğu gözlenmiştir.

M.) Yaşlıların İstismarı ve İhmali

 

            Medyanın kadınların ve çocukların gördüğü şiddete ilgisi sonucu yaklaşık  otuz yıldan beri sosyal desteğin giderek arttığını görüyoruz.1978’lerden itibaren yaşlıların istismarı ve ihmal edilmesi dikkat çekmeye başlamıştır (Quinn& Tomita, 1986) Yaşlıların istismarı ile ilgili eski çalışmalar kurbanlar hakkında tipik bir profil çıkarmamızı sağlar.Bu, 75 yaşını geçmiş zihinsel ve fiziksel olarak birtakım rahatsızlıkları olan ve kendini koruyamayacak durumda olan zayıf bir kadın olabilir. Fiziksel olarak istismar söz konusu olduğunda kurban genellikle kötü davranan kişiyle beraber yaşar (Pillemer& Finkelhor, 1985). Kötü davranan kişi genellikle aile üyelerinden biri veya yaşlı ile ilişkisi olan diğer kişilerden biridir. Böylece bu kişi suçlu konuma düşer. bu yüzden yaşlıların istismarı durumunda mahkemeye avukatlar, hemşireler, doktorlar, mahallenin bakkalı ve bankacılar çağırılır (Quinn, 1987).

            Yaşlıların istismarı ve ihmal edilmesi ile ilgili önceki çalışmalar Yaşlıları Seçme Komitesi Temsilciler Meclisi tarafından 1981’de yapılmıştır. Komite bu problemin çok yaygın olduğunu tespit etmiştir. Komite tarafından yaşlıların istismarı ile ilgili yapılan yıllık oran tahmini %4  civarındadır. 1985’teki tahminleri ele alırsak yaşlı nüfusu  28,5 milyondur. Bu da demektir ki 1.140.000 yaşlı istismar ile karşılaşmıştır (U.S House of Representatives, 1985).

            Quinn (1985), yaşlılarla ilgili beş çeşit istismar  ve ihmal konusu belirlemiştir.Bunlar:

 

  1. Fiziksel olarak istismar ve ihmal etme sonucunda travmaya neden olan durumlar. Çürükler, kesikler, iple bağlamadan dolayı oluşan kesikler, kırılan kemikler, kafa derisinin altındaki kanın pıhtılaşması, susuz bırakma ve kötü besleme, düşük ateş ve ölümler.
  2. Parasal yönden istismara uğramak bir çok yaşlı arasında oldukça yaygındır; çünkü çoğunun mal varlığında evi, banka hesabı ve diğer değerli şeyleri bulunmaktadır.
  3. Temel doğrularını ve haklarını uygulamasını engelleme de sık rastlanan bir durumdur. Örneğin oy hakkını kullanmasını, dini görevlerini yerine getirmesini engelleme veya elektronik postasını açmasına izin vermeme şeklinde olabilir.
  4. Psikolojik yönden kötü muamelede bulunmak çoğu zaman diğer kötü muamele çeşitleri ile birleşmektedir. Örneğin yaşlıları terk etme ile tehdit etme veya huzurevine bırakma gibi.
  5. Kendi çıkarları için kullanma ve ihmal etme. Bu sınıflamada uzmanlar farklı görüşler bildirdiğinden uzlaşmaya varılamamıştır. Fakat bir çok yerde bu konu da sınıflandırmaya katılmıştır.

N.) Cinsiyet Rollerinin Tanımlanması

 

      Yetişkinlerin kadınsılığı ve erkeksiliği nasıl gördüğü önemli bir konudur. Yaşlılar cinsiyet rollerini nasıl tanımlıyorlar? Cinsiyet davranışı nasıl etkiler?

      Bazı araştırmacılar cinsiyet rollerine uymadaki bilgi aktarımının orta yaş boyunca meydana geldiğini bildirmişlerdir. Erkekler daha fazla bakıma muhtaç duruma gelirlerken, kadınlar daha talepkâr oluyorlar. Kadınlar dullukla karşılaştığında veya uzun bir süre yalnız yaşadığında, bazılarının cinsel kimliğinde yabacılaşma görülebilir. Bazıları daha da serbestleşebilir, özel ilişkilerinde daha aktif konuma gelebilirler (Long, 1980). Bu durumda şöyle bir tahmin yapılabilir: Bir kimsenin fiziksel görünümü değiştiğinde, bir başkasını tanımlama kriteri de değişebilir. Yaşlılar yaşın ilerlemesiyle çekiciliğin azalacağı düşüncesini gençlere göre daha az olası bulmaktadır (Wernick& Manaster, 1984; Rose at all).

      Cinsiyet anlayışının üç boyutta değişmesi beklenir: psikolojik, sosyal ve fiziksel boyut.

      Yapılan bir çalışmada cinsiyetin nasıl değiştiğini belirlemek için bir grup yaşlıya Bem Cinsiyet Rol Envanteri verilmiştir (Windle&Sinott, 1985). Bu envanter erkeksi, kadınsı özellikleri ve ergenlikteki androjeni ve genç yetişkin nüfusu belirlemek için yapılmıştır.Bir insanı tanımlarken  yirmi sıfat kadınsılıkla, yirmi sıfat erkeksilikle yirmisi de tarafsız olanlardan çıkmıştır. Bu envanter kadınsılık ve erkeksiliği ikiye ayırarak ölçmektedir, ikisi birbirinden bağımsız boyutlardadır. Örneğin bir kadın hem kadınsılıkla ilgili bölümden hem de erkeksilikle ilgili bölümden yüksek puan alabilir.

      Yaşlıların verdiği yanıtlar ölçeği erkeksilik ve kadınsılık olarak biçimlendirmemiştir. Erkekler için sıfatlar sekiz sınıfa bölünmüştür: kadınsı(sempatik, utangaç, anlayışlı), duyarlı(merhametli, sıcak), becerikli, başarı-odaklı, liderlik, keskinlik ve baskınlık ve kibarlık. Kadınlar için sıfatlar dokuz kısma bölünmüştür: becerikli, kadınsı, başarı-odaklı, baskınlık,keskin, maceracı, kedine güvenen, başkalarına duyarlı, hakkını savunan, vefalı.

      Yaşlı erkekler kişiliğin boyutlarını liderlik, kibarlık ve duyarlılık olarak tanımlamışlardır. Yaşlı kadınlar ise maceracı, kendine güvenen, başkalarına duyarlı hakkını savunan ve vefalı olarak tanımlamışlardır Kadınların maceracı, iddialı ve bağımlı olduğunu görme eğiliminde değiliz. Bu nitelikler araştırmaya katılan gençlerin de yaptığı gibi kadınsılıkla ilişkilendirilmemektedir.

      Bu araştırma cinsiyet rolünün içeriğinin yaşamın son zamanlarında ilk zamanlarına göre daha fazla ayrıldığını göstermektedir. İleri yaşlılar bir çok sıfatı kadınsılıkla ve erkeksilikle  bağdaştırmamaktadır, kişilik örgütlenmesi çok boyutlu bir nitelik taşımaktadır (Newman, 1991).

O.) Kuramlar

Yaşlılarla ilgili toplumsal politikaların, hizmetlerin, programların geliştirilmesine katkıda bulunan politikacılar, sosyal çalışmacılar, iktisatçılar ve gerentologlar yaşlıların belli başlı toplumsal sorunlarını beş kategoride toplamaktadırlar. Bunlar: gelir, sağlık, bakımevi, ulaşım ve beslenmedir. Bunlar kadar somut olmamakla birlikte aynı derecede önemli olan diğer sorunlar, eğitim, iş, emeklilik sonrası roller, tinsel gereksinmeler, güvenlik vb. gibi sorunlardır. Bütün bu sorunların çözümü yaşlı kişileri toplum içinde tutma amacını destekleyecektir. İnsanın toplumsal bir yaratık olduğu ve insanlığını dile getirecek toplumsal araçlara gereksinmesi olduğu herkesçe bilinmektedir. Yaşlanan bir kişinin yaşlılığa uyum sağlaması ile topluma uyum sağlaması arasında yakın bir bağ olduğu da söylenebilir. Uyum kuramları işte bu sorunu açıklamaya çalışmaktadır (Onur, 2000).

 

a-) İlişki kesme kuramı (disengagement theory): Elaine Cumming ve William E. Henry ‘nin geliştirdiği bu kuramda, yaşlılık, fiziksel, psikolojik ve toplumsal olarak çevreden yavaş yavaş geri çekilme süreci olarak görülmektedir. Fiziksel düzeyde, insanlar etkinliklerini yavaşlatır ve enerjilerini sınırlandırırlar. Psikolojik düzeyde, geniş dünyayla olan ilişkilerini öncelikle kendilerini ilgilendiren yaşam alanlarında odaklaştırmaya çalışırlar. dışarıdaki dünyaya yönelttikleri dikkatleri kendi duygu ve düşüncelerinin iç dünyasına çevirirler. Toplumsal düzeyde, karşılıklı bir geri çekilme söz konusudur, böylece toplumun diğer üyeleriyle yaşlı kişi arasındaki etkileşimde azalır. Birey toplumdan geri çekilir, toplumda, bireyden elini çeker. Yaşlılar için ilişki kesme, istenen ve oynanan rollerin, kurulan ilişkilerin azaltılmasıyla gerçekleştirilen bir süreçtir. Bunun sonucu olarak, yaşlılar rahatça ölümle karşı karşıya gelebilirler. Toplumda kendi yönünden ilişki kesmeyi destekler, Çünkü böylece yaşlıların geliştirdiği birtakım işlevleri gençlere aktarabilir.

İlişki kesme kuramı, hem çok saldırıya uğramış hem de geniş ölçüde savunulmuştur. Her iki yönde yapılan kesitsel araştırmalar ise kuşak farklılıklarını yaş farklılıklarıyla karıştırmak açısından eleştirilmiştir. Öte yandan, en azından 75 yaşın altındakiler için yaşlılık, çeşitli örgütlere gönüllü olarak katılma düzeyinde kararlılık ve süreklilik gösteriyor gibi görünmektedir. Ancak çok yaşlı kişilerin birçok üyelerini azalttıkları ve gruplarda etkin katılımdan çekildikleri söylenebilir. Sonuç olarak, ilişki kesme kuramının, yaşlı kişilerin daha önceki yaşamlarının anlamlı yönlerinden ayrılmalarını ve yalıtılmalarını abarttığı ileri sürülebilir.

 

b-) Etkinlik Kuramı (activity theory): Etkinlik kuramı ilişki kesme kuramına alternatif olarak, sosyolog Robert J. Havighurst, B. L. Neugarten ve S. S. Tobin  tarafından geliştirilmiştir. Bu kurama göre, kaçınılmaz biyolojik ve sağlıksal değişimler dışında, Yaşlı kişiler temelde aynı olan psikolojik ve toplumsal gereksinimleri ile orta yaşlı kişilerle aynıdır. Bu açıdan bakıldığında yaşlılığı belirleyen toplumsal etkileşim azlığı toplumun yaşlı kişilerden elini çekmesinden kaynaklanır.

Etnik kuramcıları, ilişki kuramının 60 yada 65 yaşından sonra bazen azalmakta olduğu görüşüne katılırlar. Yaşlı kişilerin etkinlik düzeyinin, doyum ve mutluluğunun azalmakta olduğunu da kabul ederler. Ancak bu azalmanın istenen bir şey olduğu görüşünü reddederler. Sağlıklı yaşlıların çoğu etkinlik düzeyini oldukça basit tutmaktadır. İlişki kesme veya kurma oranı daha çok geçmişteki yaşam biçimlerine, sosyo ekonomik statülerine ve sağlık koşullarına bağlıdır. Ancak bütün bunlar yaşlıların mutlaka daha olumlu bir yaşam düzenlemesi yaptıkları anlamına gelmez.

 

            c-) Rol bırakma kuramı (role exit theory): Bu kuram sosyolog Z. S. Blau tarafından önerilmiştir. Blau’ya göre emeklilik ve dulluk yaşlı kişinin toplumun temel kuramsal yapılarına (iş ve aile) katılımını sona erdirir. Buna bağlı olarak yaşlıları toplumsal bakımdan yararlı kılan olanaklar da azalmaktadır. Blau, meslek ve evlilik statüsü yitimini özellikle yıkıcı nitelikte görmektedir. Çünkü, bunlar yetişkin kimliği için demir atma noktaları olan temel rollerdir. Sosyolog Irving Rosow, benzer bir yaklaşımla, Birleşik Devletler’de insanların yaşlılığa etkili bir biçimde toplumsallaştırılmadıklarını savunmaktadır. Yaşlılıkta beklenen davranışları tanımlayan toplumsal normlar zayıf, belirsiz ve sınırlıdır. Ayrıca yaşlılar temelde ‘’rolsüz rol ‘’ olan rollerine, toplumsal bakımdan değersizleşen statülerine uyum sağlama konusunda pek az güdülürler.

            Rol bırakma kuramı, yaşlı kişilerin çoğunun toplumsal yitimler hissettiği konusunu abarttığı ileri sürülerek eleştirilmiştir. Yaşam doyumuyla ilgili boylamsal araştırmalar yaşlıların çoğunun çok az toplumsal yitim  hissettiklerini yada hiç hissetmediklerini göstermektedir. Yaşlıların çoğu, işlerini ve anababalık rollerini yitirmelerinin karşılığının, özgürlüğün ve eskiden beri istedikleri şeyleri yapma olanağının artması olduğunu belirtmektedir ( Onur, 2000).

 

d.) Toplumsal Değiştokuş Kuramı ( social exchange theory ) : James J. Dowd gibi sosyologlar toplumsal değiştokuş kuramını yaşlılık sürecine uyguladılar. Bu kurama göre, insanlar toplumsal ilişkilere girerler, çünkü bunlar birtakım ödüller çıkarırlar ( ekonomik destek, tanınma, güvenlik, sevgi, v.b.). Ödül elde etme sürecinde birtakım bedeller de öderler ( olumsuz yaşantılar, yorgunluk, çabalama, vb.) ya da olumlu yaşantılardan ödüllendirici etkinlik uğruna vazgeçmek zorunda kalırlar. Yaşlılığa uygulandığında bu kurama göre, yaşlılar pazarlık etme güçlerindeki düşüş nedeniyle yaralanabilir oluşlarının arttığı bir konumda bulunmaktadırlar. Endüstrileşmiş toplumlarda yaşlıların daha önce sahip oldukları beceriler teknolojik gelişmeler içinde gitgide modası geçmiş kalmaktadır. Ayrıca, yaşlı bir işçi işte ne kadar uzun kalırlarsa genç işçilerin meslekte yükselmelerini o kadar engellemektedir. Yaşlı işçiler iş gücündeki yerlerini toplumsal güvenlik ve tıbbi hizmetle değiştokuş etmektedirler. Toplumsal değiştokuş kuramcıları kendi görüşlerini, modernleşme ile yaşlılık statüsü arasında bulunan karşıt ilişkiye dayandırılmaktadırlar. Yaşlıların endüstrileşmemiş ve geleneksel toplumlardaki konumu yüksektir, çünkü yaşlılar bilgi birikimini ve denetimini sağlamaktadırlar. Endüstrileşme ise geleneksel bilgi ve denetimin önemini azaltmaktadır doğal olarak. Ancak, modern endüstri toplumlarında yaşlıların yüksek statülerde bulunduklarını gösteren istisnalarda vardır. Rusya, Japonya gibi. Toplumsal değiştokuş kuramı yaşlıların bir toplumdaki konumunu etkileyen değiştokuş ögelerine dikkati çekse bile, tam bir açıklama getirmekten uzaktır.

 

e.) Süreklilik Kuramı ( continuity theory): İlişki kesme ve etkinlik kuramlarının sınırları, yaşlılığın karmaşık süreçlerine daha geniş bir açıdan bakmayı gerektirmiştir. Atcley tarafından geliştirilen süreklilik kuramı, yaşlılıkta bazı rollerle ilişkinin kesilmesi, bazı rollerdeki başarının sürdürülmesi bileşimine dayanmaktadır. Atchley’ e göre, bireyler yetişkin olma sürecinde birtakım alışkanlıklar, bağlantılar, tercihler geliştirirler ve bunlar giderek kişiliğin bir parçası haline gelir. Birey yaşlandıkça söz konusu bu özelliklerin sürekliliğini korumaya yönelir. Süreklilik kuramı yaşlılığın karmaşıklığını vurgulayan bir kuramdır.

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :