- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

Varoluşçu Terapi

Varoluşçu Terapi sitemize 21 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

VAROLUŞÇU TERAPİ

 

Varoluşçu Terapi Kuramı, varoluşçu felsefe ve psikoloji akımının ileri sürdüğü temel ilkeler ve insan anlayışı temel alınarak geliştirilen bir kuramdır. Bu nedenle öncelikle varolışçu felsefe ve psikoloji akımlarının öncülerine değinmek yararlı olabilir. Burada ancak birkaç tanesini ele alabiliyorum.

Varoluşçu Felsefe ve Psikoloji Akımının Öncüleri

 

Soren Kierkegaard (1813-1855): Kierkegaard dindar babasının etkisiyle din eğitimi alarak ve katı bir dinsel atmosfer içinde yetişti.Tüm yaşamında bu çocukluğun etkisi görülür.Kendisi de dinsel düşünceleri olan birisi olmakla birlikte sürekli din adamlarıyla, kurumlarıyla ve düşünceleriyle çatışma halinde oldu. Mevcut Hıristiyanlığın yozlaşmış olduğunu ileri sürdü ve Hıristiyan inancinin tamamen yenilenmesine yönelik eleştiriler geliştirdi. Kierkegaard, din ve tanrıyı tamamen bireysel bir konu olarak değerlendirdi. Bu yönde giderek sistematik felsefenin bireyi gözardi eden bütüncüllüğünü de reddetti. Felsefesinde bireyi merkeze aldı.

Kierkegaard, varoluşçuluğun öncülerinden sayılır. Varoluşçu felsefe bir bakıma her varoluşçu filozofta kendine özgü bir nitelik kazanarak ayrıca tanımlanır, ancak bilinen genel nitelikleri ve felsefi özgüllüğü açısından varoluşçuluğun kurucu isimlerinin başında Kierkegaard sayılmaktadırVaroluşçu felsefelerde görülen kavramların çoğunluğu öncül olarak Kierkegaard’da görülür: saçma, bunaltı, korku ve kaygı. Kierkegaard, felsefe tarihinin soyut mantıksal kurgularla geliştiğini ve bu nedenle bireyi, bireyin gerçek yaşamını gözden kaçırdığını düşünür.Ona göre varoluş, somut ve öznel insanın yaşamıdır.Bu nedenle felsefe somut düşünmeye, yani varoluşa yönelmelidir.

Jean-Paul Sartre(1905-1980): Varoluşçuluk, esas olarak 17. yüzyıldan beri var olmakla birlikte, gerçek ününü ve daha cok da popülaritesini Sartre ile birlikte kazanmıştır. Sartre, varoluşçu felsefenin hem felsefi hem de siyasal alandaki taşıyıcısı, uygulayıcısı olmakla bir entelektüel ve filozof olarak ayrı bir yer edinmiştir. Sartre’ın, varoluşçuluğunda ilk olarak görülen, insanın önceden-tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır. İnsan kendi yaşamını, ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacagını belirler. Bu, “varoluş özden önce gelir” sözünün anlamıdır. Sartre, varoluşçulukla Marksizmi karşılaştırarak değerlendirir ve Marksizmin, “çağımızın aşılmaz bir felsefi ufku olduğu” saptamasını yapar. Tarihsel bir perspektif olarak Marksizmi kesin bir şekilde önerir ve “insanlık tarihinin tek geçerli yorumu”nun Marksizm ya da Diyalektik Materyalizm olduğunu söyler.

Viktor E. Frankl (1905-1997): Logoterapi’nin kurucusu olan Viktor Emil Frankl 1905 yılında Viyana’ da, Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk ve ortaöğretim yıllarında tıp ve felsefeye ilgi duydu. Almanya’da Hitler’in iktidarı ele geçirmesi ile birlikte yayılan faşizm ve Yahudi düşmanlığı, Almanlar tarafından işgal edilen topraklarda da etkisini aynı şiddette gösterdi ve Frankl bu gelişmelerden yakından etkilendi. Eşi, annesi, babası, kız ve erkek kardeşi ile birlikte Frankl, Naziler tarafından tutuklanarak, filmlere de konu olan Auschwitz ve Dachau ölüm kamplarına gönderildiler. Nazi toplama kamplarında 1943-1946 yılları arasında kız kardeşi dışında bütün aile üyeleri Naziler tarafından gaz odalarında öldürülen Frankl, kendi deyişiyle bu cehennemden sağ çıkmayı başardı.
Frankl, insanın düşünebileceği en kötü koşullara bile direnerek ve mücadele ederek, göğüs gerebileceğini söyler. Freud ve Adler’den sonra “3. Viyana Okulu” olarak adlandırılan Logoterapi ekolünü, toplama kampı deneyimlerine dayanarak geliştirdi. Çağımızda insanın en önemli psikolojik sorununun, yaşamda anlamsızlık ve varoluşsal boşluk olduğunu ileri sürmektedir. Eserleri dünya dillerinin bir çoğuna çevrildi ve satış rekorları kırdı. Auschwitz Toplama Kampı’nda tutuklu olarak kaldığı süre içinde on binlerce Yahudinin gaz odalarında ya da işkence ve ağır çalışma şartları altında nasıl öldürüldüğünü gözlemledi. İnsanın ölüm ve acı karşısında aldığı tavır Logoterapi ekolünü geliştirmesinde etkili oldu. Savaş sonrasında birçok ülkede logoterapi seminerleri verdi ve öğrenci yetiştirdi.

Nazi toplama kamplarında 1946 yılında özgürlüğüne kavuşan Frankl, 1946-1970 yılları arasında Viyana Nöroloji Polikliniği’nde görev yaptı. Bu yıllar Frankl’ın en üretken olduğu yıllar olarak nitelendirilmektedir. Kalp rahatsızlığı nedeniyle 1997 yılında ölünceye kadar otuz civarında kitap ve onlarca makale yazdı. Eserlerinden, “İnsanın Anlam Arayışı” ve “Duyulmayan Anlam Çığlığı” isimli kitapları Türkçe’ye çevrilmiştir.

Frankl’dan bahsederken “logoterapi”ye değinmemek olmaz. Varoluşçuluğun bir türevi olarak da görülen logoterapi, Freud’un görüşlerine de tamamen karşıydı. Frankl kendi yaşam öyküsünden başlayarak ortaya attığı bu kuramda sorumluluk, yaşama bakış açısı ve yaşamı anlamlandırma konularında önemli bir bakış açısı getirmiştir.

Frankl, gaz odalarında yaşadığı müddette her gün yüzü kanaya kanaya da olsa traş olmuş, giydiklerine görünümüne önem vermiş, kendilerine verilen ufacık ekmeği bile büyük bir anlamla ve sevinçle karşılamıştır. Ayrıca Frankl, fiziksel açıdan güçsüz olan yaşlıların , kendilerinden kat be kat güçlü olan genç insanlara göre toplama kamplarında daha büyük oranda yaşamayı becerebildiklerini gözlemlemiştir. Bunun nedenini de amaç, yaşama bir anlam verebilme olarak isimlendirmiştir. Toplama kampındaki genç insanlar kendilerini bırakıp yaşama tutunamadıkları zaman yaşamlarını kaybediyorlardı, oysa mutlaka kurtulacaklarına inanan yaşlılar ise kurtulabiliyorlardı.

Rollo May(1909-1967): May, Avrupa’da gelişen varoluşçu yaklaşımı A.B.D’de psikoterapi kuram ve uygulamalarına uyarlamıştır. May, anksiyeteyi varoluşçu bir yaklaşımla ele almış ve bu duygunun olumlu ve olumsuz olmak üzere iki biçimde ortaya çıktığını belirtmiştir. Anksiyetenin olumlu biçimi, insanın kendisini korkutan durumlarla yüzleşmesine yardımcı olmaktır. Acı ve mutsuzluk veren olumsuz biçimdeki anksiyete ise insanın kendi yaşam alanını sınırlandırmasına, dar bir çerçeve içinde kalarak yaşamasına neden olmaktadır. May’e göre insan, anksiyetenin olumsuz biçimini, olumlu biçimine dönüştürebilirse yaşamında yeni seçeneklere yönelebilecektir.

May, varoluşsal suçluluğu ve anksiyeteyi ruh sağlığı için gerekli görmektedir. İnsan, potansiyellerini reddettiğinde ve ortaya çıkaramadığında, varoluşsal suçluluk kaçınılmaz bir durum olur. May, bastırma kavramını da insanın kendi potansiyeliyle ilişkisi açısından ele alması gerektiğini ileri sürmektedir. Bilinçdışı kavramı ona göre insanın bastırılmış ve gerçekleştirilmemiş potansiyelini içerecek şekilde genişletilmelidir.

May, “Sevgi ve İstenç” adlı kitabında önceden bir dilek olmadan hiçbir anlamlı eğlemin gerçekleşmeyeceğini belirtmektedir. Dilek, geleceğin şöyle ya da böyle olmasını istemektir. Başka bir deyişle iç dünyamızın derinlerine dalarak, geleceği değiştirme isteği ile uğraşma kapasitesidir.

Irvin D. Yalom(1931-…): A. B. D’de son yıllarda varoluşçu terapi kuramının en ileri gelenlerinden biri de Yalom’dur. Yalom, yaratıcılık, anlamsızlık ve ölüm konusunda Dostoyevski’den; yaratıcılık kaygısı, ümitsizlik, korku ve aşırı korku, suçluluk duygusu konusunda Kierkegaard’dan, ölüm ve intihar konusunda Nietszche’den; bireysel sorumluluk ve yalnızlık konusunda Heideger’den etkilendiğini söyler. Ayrıca Yalom’un, Victor Frankl’dan da etkilendiğini belirtmek gerekir.  Edebiyat , felsefe ve psikolojiyi roman biçiminde de harmanlayan Yalom, ülkemizde de büyük bir okur kitlesi tarafından takip edilmektedir.

Kişilik Görüşü

Varoluşçu psikologlara göre(felsefede de aynı durumda), kendi varlığını yaratan tek varlık insandır. İnsan dışında tüm varlıklar varoluşlarından önce yaratılmışlardır. Bir diğer deyişle, insan, insanlığını kendisi yapar ve nasıl yaparsa öyle varolur. Değerlerini ve yolunu kendisi seçer. İnsan yaşamaya başlamadan önce yaşam da yoktur ve yaşama anlam veren yaşayan insandır. O halde insan özgürdür ve yaşamını hangi biçimde isterse o biçimde yönlendirebilir. Bu sorumluluğu duyan insanda ise “varoluş anksiyetesi” oluşmaktadır.

Varoluşçular, bireydeki sabit özellikleri tanımlayan “kişilik” kavramından oldukça rahatsız olurlar. Onlara göre varoluş, bir takım özelliklerle sabitleştirilemeyen bir meydana geliş, bir oluştur.

Varoluş genelllikle çevrede varolmak anlamında algılanır. Varoluşçular, insanın ruh ve beden, yaşantı ve çevre olmak üzere yapı bakımından farklı iki özden oluştuğu görüşünü savunan Kartezyan Dualizmini(ikilik teorisini)reddederler. Varoluş ve çevre birbirinden ayrılamaz çünkü her ikisi de birey tarafından oluşturulur.

Varoluşçu terapiye göre kişinin varoluşunun iki boyutu bulunmaktadır. Bunlar yer ve zaman boyutlarıdır. Yer boyutu, kişinin dünyayla birlikte bulunurken bir şeye uzaklık ya da yakınlık duyması, zaman boyutu ise kişinin varoluşunu belirleyen bir geçmişinin, şu anda olduğunu anlatan şimdiki zamanının ve kendinden öte varoluşu temsil eden bir gelecek zamanın bulunmasıdır.

Dasein ve Varoluş Alanları

 

Varoluş psikolojisinin temel kavramı “Dasein”dir. Dasein sözcüğünde Almanca’da “da” olmak, “sein” var olmak ya da orada var biçiminde çevrilebilir. Desein, dilimizdeki şekliyle varoluştur.

Varoluş terapisi en basit şekliyle insanı varlık ve oluş olarak anlamaya gayret eder. Varoluş, insanın kim olduğunu bilmesi, kendini tanımlayabilmesi ve kendi içinde ne yaptığını bilmesidir. Her insan (zeka bölümü düşük olmadıkça) yaptığı davranışlardan sorumludur ve fiziksel evrende ufak değişiklikler yapabilir, bunun yanında evren hakkında tahminlerde bulunabilir ve gerçeklerle yüzyüze gelerek hayatını tamamlayabilir.

İnsanın dünyada varoluş alanı üçe ayrılır, bu alanlar: Umwelt, Mitwelt, Eigenwelt.

Umwelt: İnsanın biyolojik varlığını sürdürme ve biyolojik gereksinimlerini karşılama dünyasıdır. Doğa yasalarının ve doğal döngülerin, uyku ve uyanıklığın, doğmuş olmanın ve ölümün, doyum aramanın ve gerilimi boşaltmanın dünyasıdır. Umwelt’te yaşayan insan davranışlarını biyolojik ihtiyaçlarına göre düzenler. Kendisiyle ve dış dünyayla ilgili tek amacı biyolojik varlığını sürdürebilmek ve doyum sağlamaktır.

Mitwelt: Diğer insanlarla birlikte varoluştur. İnsanın diğer insanlarla kurduğu ve içsel dünyasına ait duygu ve düşüncelerin yer aldığı bölümdür. Böyle bir ilişkide kişilerin birbirinin yaşantılarının farkında olmaları, insanın varoluş biçimini ve kendi benliğine ilişkin duygularını zenginleştirir. Bu, iki insanın birbiriyle uyum sağlamasından öte bir ilişkidir. Çünkü bu ilişki her iki insanda da değişikliğe neden olmaktadır.

Eigenwelt: insanın kendi varoluşunun bilincinde olmasıyla alakalıdır. Diğer bir deyişle insanın kendi için yaşamasıdır.

 İnsanların başkalarıyla ve kendiyle olan etkileşim biçimleri varoluşçuların üzerinde eğildikleri konular olmuş ve burada bazı Mitwelt örüntülerini de tanımlamışlardır: “ İsimsizlik” örüntüsünde, kişi kendi benliğini ortadan siler ve ne kendisi ne de başkaları onun davranışlarından sorumlu olabilirler. “Tekil” biçiminde kişi, yalnızca kendisiyle ilişki durumundadır, tepkileri kendine ve kendi bedenine yöneliktir. “Çoğul” biçiminde kişi ise, insanlarla cansız nesnelermiş gibi ilişki kurar ve onları kendi çıkarları için kullanabileceği nesneler olarak görür, burada diğer insanların haklarına sayı ve duygularını paylaşma durumlarından söz edilemez.

Amaç: Otantik Yaşam

 

Gerçekte her insan varoluş biçimlerinden birini benimsemiştir ve bu ilişkilere göre bu biçim egemendir. Fakat normal varoluş yaşantısı ikili biçimi benimseyerek hayata geçmektedir. İnsan varoluşunun tüm imkanlarını gerçekleştirmek için çaba gösterir ve ancak buna ulaştığında otantik bir yaşam sürebilir. Bu çabayı göstermezse otantik olmayan bir varoluşu yaşar.

İnsan otantik bir yaşam sürdürebilmek için içine konulduğu varoluş alanında yaşamak zorundadır. Bu da otantik varoluştur. Yani eğer bir insan kadın olarak dünyaya gelmişse varolduğu alan bir erkeğinkinin aynısı olamaz. Otantik olmayan varoluş ise, insanın kendini varoluş alanı dışında bırakmasıyla gerçekleşebilir ancak. İnsan, içinde bulunduğu alana karşı yalan söyleme eğilimine girer. Örneğin, çocukların her zaman göz önünde bulunmasını isteriz ve böylece onlara bir şey olmayacağına inanırız. Bu aslında kendi kendimize söylediğimiz bir yalandır çünkü yol olma bilincimize yerleşmiştir ve bu düşünce de her zaman yanımızda olacaktır.

Varoluşçu Terapide Temel Konular

Varoluşçu terapideki bazı temel kavramları ayırarak açıklamanın daha yararlı olacağını düşündüm… Yalom bunları , özgürlük, ölüm, anlamsızlık ve varoluşsal yalıtılmışlıktır. Biraz daha geniş açıdan ele alabilmek adına konuları altıya ayırdım:

  • Öz Farkındalık

Öz farkındalık, yaşamı daha otantik hale getirir, gerçekçi bir bakış açısı sağlar ve ilişkileri de sağlamlaştırır derler varolşçu psikologlar.

Bireyler zamanlarını sınırlı olduğunu, hedef doğrultusunda bir eylemde bulunma ya da bulunmama özgürlüklerinin kendilerine ait olduğunu, kendi davranışlarına kendinin yön vereceğinin, yaşamın anlamının bireyin özgün bir birey olma çabası olduğunun, varoluş kayısının yaşamın vazeçilmez bir parçası olduğunun, bazen yaşamda olumsuz durumların da yaşanabileceğinin, başka insanlarla anlamlı ilişkiler kurma olanağının her zaman bulunduğunun farkında olmalıdırlar.

  • Özgürlük ve Sorumluluk

Bireyler, farklı durumlarda farklı seçenekleri kabul edebilme özelliğine ve özgürlüğüne sahiptirler. Bu nedenle bireyler kendi kaderlerini belirlemede önemli bir rol üstlenmektedirler ve bu da sorumluluğu beraberinde getirmektedir. Seçme özgürlükleri olduğundan dolayı sorumlulukların da ortaya çıkacağını, tüm bireyler kabul etmek durumundadırlar. Sartre, insanların “kötü kader” nedeniyle kendi yaşamlarını yönlendirme sorumluluğundan kaçtıklarını belirtmektedirler. Varoluşçular için özgür olmak ve insan olmak birbiriyle eşdeğer kavramlardır ve özgürlükle sorumluluk birbirine paralel iki kavramdır. Ayrıca insan kendi yalnızca yaşamından ve hatalarından değil, Dünya’dan da sorumludur.

  • Kimlik Yaratma ve Anlamlı İlişkiler Kurma

İnsan bir defa var olduğu zaman başka insanlarla anlamlı ilişkiler kurmaya başlar ve bunu sürdürmeyi amaçlar. Yani bu kişiler bir yandan tek ve özgün bir insan olmak için çabalarlarken bir yandan da dış dünyaya açılarak başka insanlarla anlamlı, doyum sağlayıcı ilişkiler kurmak için çaba gösterirler. Burada ortaya çıkabilecek toksik durum ise, bireyin sürekli olarak başkalarının beklentilerini gerçekleştirmeye yönelmesi ve kendi varoluşuna yabancılaşması durumudur. Oysa birey kendi özünü gerçekleştirme yönelimindedir. Yalom, kişiler arası yalıtımın, yalnızlık olarak yaşandığını ileri sürmektedir. Yalnızlığın ve kişiler arası yalıtımın nedeni ise uygun sosyal beceri eksikliği ve doyum sağlayıcı ilişkiye engel olan kişilik yapısıdır.

  • Anlam, Amaç ve Değerler İçin Araştırma Yapma

İnsanın en temel arayışlarından biri, anlam arayışı ve önemli olma duygusudur. Anlamsızlık duygusu, yaşamda anlamın kaybı olarak kabul edilmektedir. Birey bu gerçekle karşılaştığında ise kaygı ve çatışma yaşamaktadır.

Varoluşçu terapi danışana, yaşamında anlam bulma konusunda bir altyapı hazırlayarak bu konudaki farkındalığını artırmayı ve danışanın değişmesini sağlamayı hedef almaktadır. Anlam arayışı insan olabilmenin en temel konusudur.

Yaşam kendi başına bir anlam ifade etmiyorsa, bireyler kendi anlamlarını kendileri yaratabilmeli veya keşfedebilmelidir. Anlam bulamama ya da boşluk duygusu, nevroza, psikoza ve madde bağımlılığına neden olabilmektedir.

  • Yaşam Durumu Olarak Varoluş Kaygısı

Varoluş kaygısı yaşamın içindedir, sorumluluk ve özgürlükle iç içedir. Sorumluluk alan insan varoluş kaygısı yaşar, doğan insan varoluş kaygısı yaşar, ölmeye yakın olan insan varoluş kaygısı yaşar. Varoluş kaygısı aslında yaşamın her bölümünde olan ancak farklı biçimlere bürünerek kendini ortaya çıkaran bir durumdur.

  • Ölüm ve Varolmanın Farkında Olma

Ölümün kaçınılmazlığının farkındayızdır. Varolmak, yani varolmayı sürdürme isteği, varoluş çatışmasının da temelini oluşturmaktadır. Otantik olmayan birey, kendi dünyasının ve hayatının sahibi olduğunun farkında dahi değildir. Varoluş sorumluluğundan kaçmaktadır ve başkalarının güdümünde hareket etmektedir. Ölümün yakın ya da uzak olması kaygıyı tamamen ortadan kaldıran bir etken olarak gözükmektedir, ölümün farkında olma ile birlikte bir yokluğa kapılma fikri, ölüm korkusunu da temellendirmektedir.

TERAPÖTİK SÜREÇ, TEKNİK VE YÖNTEMLER

 

Varoluşçu terapistler, özgürlük ve sorumluluktan kaçmanın imkansız olduğunu belirtirler. O halde danışanların katı kalıplar içinden çıkması özgürlüklerinin önünde engel duran tutum, davranış ve duygularının değiştirilmesi gerekmektedir. Varoluşçu terapinin amacı, danışanları sorumluluklarını üstlenmeleri yolunda desteklemektir.

Buradaki psikolojik yardımın anlamı, geleneksel anlamdaki gibi danışanların hastalığını iyileştirmek değil, tam tersi danışana yaptıklarının farkında olması için yardımcı olmaktır. Danışan ancak bu şekilde ölümün farkında olabilir ve kendi yaşamının sorumluluğunu alarak, yaşamının kontrolünü de ele alabilir.

Teknikler açısından bakıldığında, varoluşçu terapistlerin çok belirin bir teknikler listesi olmadığının farkına varılır. Eğer terapist ve danışan kendilerini derinlemesine olarak terapötik sürecin içine katarlarsa terapinin etkinliği de o denli kuvvetli olacaktır. Teknikler, danışanların kendi seçimlerini yapmalarına ve sorumluluklarını almalarında bir araç olarak görülmekte ve bu yönde kullanılmaktadır.

Terapötik Süreç, yaratıcı olmalıdır ve bu süreç içinde danışan kendini keşfetmelidir. Bu keşfetme ise terapist ve danışan arasında gelişen güven birliği sayesinde gerçekleşmektedir.

Terapi sürecinde genelde üç aşama tanımlanır:

Birinci aşamada, terapist danışandan dünya ile ilgili olan görüşlerini tanımlaması ve açıklamasını ister. Danışanlar, varoluşları ile ilgili izledikleri yolları betimlemeleri için yönlendirilirler. Bu aşamada danışanların kendileriyle ilgili olarak ortaya koydukları sorunlar genelde dış odaklı sorunlardır.

Terapinin ikinci aşamasında, danışanlar kendi değer sistemlerinin kaynağının hangi otorite tarafından etkilendiği konusunda bir farkındalık kazanarak değerlendirme yapabilmeleri için cesaretlendirilirler. Burada bir iç-gözlem yapılır. İç-gözlem, danışanın kendi değerlerini ya da varoluşunu gözden geçirmesi ya da test etmesi anlamına gelir. Terapi sürecinin bu aşamasında danışanlar ne olduklarını, nasıl bir yaşam sürdüklerini ve nasıl bir yaşam istediklerini açık bir biçimde iç gözlem vasıtasıyla dile getirirler.

Son aşamada ise, terapist, danışandan buraya kadar yaşanan süreç içinde nelerin farkına vardıklarını ya da öğrendiklerini ortaya koymalarını ister. Bu aşamada amaç , dış etkenlerin merkez olduğu bir değerler sistemi yerine, danışanın merkez ya da kaynak olduğu bir değerler sisteminin oluşması ve bu sistemin işlevselleştirilmesidir.

Terapi sürecinde danışanların yaşam sorumluluklarını alması konusu çok önem taşır. Danışanlar genelde geleceklerini planladıklarını görerek “şu anı” kaçırdıklarının farkına varırlar. Danşanlar özerk olmaları konusunda desteklenirler, başkalarının kendileriyle ilgili verdikleri kararlara ne kadar itibar ettikleri konusunda farkındalığa kavuşturulurlar.

Terapi sürecinde yaşanan sorunlardan biri de danışanlardaki “benliğini kaybetme” ya da “kendine yabancılaşma” sorunlarıdır.

Ayrıca “kişiler arası yalıtım” ve “kişi içi yalıtım” da yaşanabilmektedir. Kişiler arası yalıtım beraberinde yalnızlığı getirirken, kişi içi yalıtım kaynağında, bireyin kendi duygu ve isteklerini bastırması, başka insanlar tarafından kendine dikte edilen “meli-malı”ları sanki kendi isteğiymiş gibi kabul etmesi ve deyim yerindeyse benliğini kaybetmesi durumudur.

Kişi süreç içinde kendine dikte edilen “meli-malı”lardan kurtularak kendi benliğine dönecek ve kapasitelerini işte o zaman kullanmaya başlayacaklardır. Bu bir anlamda “kendine-dönüş” olarak da ifade edilebilir.

Süreç içinde biraz da “varoluşsal suçluluk”kavramı üzerinde durmak gerekir. Varoluşsal suçluluk, bir eksiklik ya da yetersizlik duygusu etrafında gelişir ve bireyin olmak istediği gibi olamayışı durumunda ortaya çıkan bir durumu ifade eder.

Varoluşsal suçluluk, bireyin karşısına çıkan imkanları değerlendiremediğinde ve içindeki gücü harekete geçiremediğinde de ortaya çıkmaktadır. Varoluşsal suçluluk duygusundan ne zaman kaçılırsa işte o zaman “nevrotik suçluluk”duygusu ortaya çıkmaktadır.

Danışan

 

Danışanla arasındaki bağ sağlamlaştıkça terapist, danışana duygularını iyice açıklaması ve kendini ifade etmesi açısından destek sağlar. Danışanların şu anda yaşadıkları şeyleri özgür bir biçimde açıklamalarını ister.

Danışanlar eçmişte olmak ya da gelecekte olmak gibi varoluş kalıplarını sürekli tekrarladıklarını farkına varırlar. Ayrıca az önce belirttiğim terapi süreci basamakları açısından da danışanın ilerlemesi önemlidir. Baştan, dünyaya bakışını açıklayan danışan daha sonra kendine dikte edilen durumları fark edecek, en son aşamada ise yaşamın sorumluluğunu almak konusunda cesarete kavuşacaktır.

Tüm bu süreçler elbette sancılıdır. Danışan ölüm, yalnızlık, özgürlük, sorumluluk gibi kavramların önce farkına varacak sonra da bunları içselleştirecektir. Bu oldukça meşakatli ve yorucu bir süreçtir.

Danışanlar genelde terapi sürecinin başlarında seçim yapma problemleri ile karşı karşıya gelirler. Bu durum o denli yaygınlaştırılır ki terapiye gelip gelmeme, terapiste karşı tutum duygu ve düşünceleri konusunda dahi seçim yapmakta sıkıntı yaşayacaklardır. Bu durumu olağan karşılamak gerekir, çünkü danışan şimdiye kadar sorumluluğun farkında olup da karar verme yetisini yaşamının her alanında uygulayamamış bir bireydir(genel olarak).

Danışanlar, süreç içerisinde öznel dünyalarını daha ciddi bir biçimde ele alarak incelemeleri konusunda cesaretlendirilmektedirler. Danışandan beklenen yaşam biçimlerini nasıl değiştirebilecekleri konusunda görüş geliştirmeleri, bu sorumluluğu ele almalarıdır. Terapötik süreçte danışanlar aktif olmalı, danışma seanslarında ortaya çıkan kaygı, korku ve suçluluk gibi duyguları tanımlayabilmeli ve bunlar üzerinde konuşabilmelidirler.

May, kendini güçsüz olduğuna inandıran ve çaresizlik içinde kalan herhani biri için özgürlüğe giden yolun psikolojik yardım olduğunu öne sürmektedir. Bu bakış açısı varoluşçu psikolojinin terapötik sürece ve danışana da bakışını güzel bir biçimde anlatmaktadır.

Terapist

 

Terapistin görevi danışana karşı herhangi bir ön yargı geliştirmeden onun duygularını anlamak ve geri bildirimlerde bulunmaktır.

Örneğin “ben kimim?” “nelere sahibim?”, “kim olacağım?” “ne yapacağım ve nereye gidiyorum?” gibi soruların karşılığını danışan terapist sayesinde danışmada edinecektir. onlarda iç görü geliştirmek amacını güderler. Böylece danışan önündeki başka seçenekleri de görmeye başlar. Terapist, danışanın “şu an” ne yaşadığı ve ne hissettiği üzerine de oldukça yoğunlaşır.

Terapistlerin kullandıkları teknikler danışandan danışana değiştiği gibi, aynı danışanla yapılan seanstan seansa da değişebilmektedir. Bazı varoluşçu terapistler teknikleri bir manüplasyon aracı olarak görmekte ve reddetmektedirler. Bu nedenle terapötik süreçte teknikler ikinci planda yer almaktadır. Ön planda olan ise, danışanı anlama, danışanın sorumluluktan nasıl kaçındığını belirleme ve terapist ve danışan arasında kurulan ilişki ve iletişimdir.

Terapsitin temel görevi, danışanı kendiyle, özgürlüğüyle, sorumluluğuyla, yaşamın olumsuz olaylarıyla, şimdi ve burada ile yüzleştirmektir. Böylece danışan yaşadığı sorunlara karşı kendi kendisiyle başbaşa kalma olanağını daha fazla bulacak ve karar verme yetisi daha fazla bulacaktır.

Danışanın söyledikleri dikkatle dinlenmeli, danışanın tepkilerini paylaşmak ve gerekli olduğunda kendini açmaktır. Varoluşçu terapistler şunu savunurlar: “manüplasyon karşı manüplasyonu doğurur, kendini açma karşı kendini açmayı doğurur.” Terapist danışanın, kendine en uygun seçimi yapma, karar verme ve uygulama sorumluluğunu tek başına üstlenmelerine neden olur.

Terapist, dürüstlük, bütünlük ve destekleme gibi kişilik özellikleri ile danışana empatik anlayışla yaklaşır. Ayrıca kendisi ile danışan arasına pek mesafe koymaz, sıcak ve samimi davranır. Danışanı olduğu gibi kabul eder ve ona saygı duyar.

Ayrıca danışanın tam anlamıyla o an “orada” olması büyük önem taşır. Danışanı şimdi ve buradaya taşımak bazen terapinin en önemli amaçlarından biri haline gelebilmektedir, bu nedenle terapistin özellikle bu olguya çok dikkat etmesi gerekir.

Varoluşçular, danışanla terapist arasında kurulan ilişkinin danışanı değiştirdiği gibi terapisti de değiştirdiğini savunurlar. Çünkü kendi varoluşu ile ilgili değişime kapalı olan bireyler, terapist olamazlar.

Ödev İçin İncelenen Kitaplar:

Psikolojik Danışma ve Psikoterapide Kuramlar. Yrd. Dç. Dr. T.Fikret Karahan, Yrd. Doç. Dr. Mehmet Emin Sardoğan. Deniz Kültür Yayınları, Samsun 2004

Varoluşçu Psikoterapi, Irvin D. Yalom . Kabalcı Yayınevi 2003

Psikanaliz ve Sonrası. Engin Geçtan.Metis Yayınevi 2001

Aşkın Celladı, Irvin D.Yalom, Kabalcı Yayınevi 2006

Annem ve Hayatın  Anlamı, Irvin D.Yalom, Kabalcı Yayınevi 2004

Varoluşçuluk, J.P Sartre, Say Yayınları 2001

Ölüm Korkusunu Yenmek, Irvin D. Yalom, Kabalcı Yayınevi 2009

Bugünü Yaşama Arzusu, Irvin D.Yalom, Kabalcı Yayınevi 2006

Nietszche Ağladığında, Irvin D.Yalom, Kabalcı Yayınevi 2001

Psikolojik Danışma ve Psikoterapide Kuramlar, T.Fikret Karahan, M.Emin Sardoğan, Deniz Kültür Yayınları, Samsun, 2005

Davranışlarımız, Kurtman Ersanlı, 2004, Samsun (yayınevi belirtilmemiş)

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :