- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

Varoluşçu Psikoterapi Süreci

Varoluşçu Psikoterapi Süreci sitemize 21 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

A.VAROLUŞCU PSİKOTERAPİ SÜRECİ

Varoluşçu terapi, varoluş felsefesinin insan doğası hakkındaki varsayımları ile fenomenolojik inceleme yöntemini birleştirerek, insan sorunlarını anlayabilmek ve tedavi edebilmek amacıyla Avrupa’ da geliştirilmiş bir psikoterapi yaklaşımıdır (Geçtan, 1996).  Bu bölümde varoluşçu psikoterapi süreci hakkında açıklamalarda bulunulmuştur.

     Terapötik ilişki: Varoluşçu terapide, terapötik ilişki terapinin odak noktasıdır. Danışan ve danışman arasında insan-insana yaşantıların paylaşıldığı bir ilişki söz konusudur. Danışman, danışana teşhis koyan analiz eden kişi değil, varoluşçu bir yardımcıdır.

Şimdi ve burada : Terapi sürecinde, danışanların geçmiş yaşantılarından ziyade şimdi ve buradaya odaklaşılır. Danışanlar geçmiş ve gelecekten bahsediyorlarsa, bugünle bağlantısı kurdurulur. Böylece terapi sürecinde şimdi ve burada yaşantılarından bahsedilmesi  sağlanmış olunur (Altıntaş ve Gültekin, 2003).

A.1. PSİKOTERAPİNİN AMACI

 Varoluşçu terapistlere göre, özgürlük ve sorumluluktan kaçmak imkansızdır. Danışanların kendi katı kalıplarından çıkmaları ve özgürlüklerinin önünde engel olarak duran, tutum ya da davranışlarını değiştirmeleri gerekmektedir. Bu noktadan hareketle varoluşçu terapinin amacı, danışanların kendi yaşam sorumluluklarını üstlenmeleri için onları desteklemek ve değişmelerine yardımcı olmaktır (Karahan ve Sardoğan,  2004). Diğer bir deyişle varoluşçu terapi, insanların otantik bir yaşam sürmesini amaçlamaktadır (Altıntaş ve Gültekin, 2003).

A.2. PSİKOTERAPİSTİN ROLÜ VE GÖREVİ 

Terapi sürecinde danışman danışanı açık bir ilişkiye sokabilmek için danışanın karşılaşmak istemeyeceği durumları danışana gösterir.

– Danışanı olduğu gibi anlamaya çalışır. Bu anlama süreci süreklidir, yani anlamış olmak değil de danışanı sürekli anlamaya çalışmak amaçlanır. Çünkü insan durmadan değişim içindedir.

– Terapist danışandan kendine özgü düşünme ve bilinç yöntemlerini, hayal gücünü zekasını ve karar verme gücünü kullanmasını ve mantıkdışı varoluş şekillerine karşı rasyonel alternatifler geliştirmesini ister (Altıntaş ve Gültekin, 2003).

– Danışanların özgürlükten nasıl kaçtıklarını ve seçimler yapma özgürlüğünden nasıl kaçındıklarını onlara gösterir. Danışanların kendi varoluş sorumluluğunu alabilmeleri için onlara yardımcı olur ve onları cesaretlendirir (Corey, 1990a).

 ( Karahan ve Sardoğan, 2004).

A.4. PSİKOLOJİK HASTALIKLAR VE KENDİNİ ALDATMA KAVRAMI

Varoluşçu terapinin amacı insanların otantik yaşam sürdürmelerini sağlamaktır. Otantik olmama durumunun yaşanması şu şekilde gerçekleşir; insanın  otantik bir varoluş yaşaması için içinde bulunduğu varoluş alanı sınırlarında yaşamak zorundadır. Kendini bu varoluş sınırları dışında bıraktığı zaman otantik olmayan, maskeli bir yaşamı sürdürmeye başlar. İnsan içinde bulunduğu varoluş alanına karşı koydukça bu alandan sıyrılır. Ardından varoluş anksiyetesiyle karşılaşmaktan kaçarak yalan söylemeyi tercih eder. Yalan söylemek de psikopatolojinin kaynağını oluşturur. Psikanalizdeki bilinçdışı kavramı yerine varoluşçular “ kendini aldatma” kavramını kullanmaktadırlar. Kendini aldatma, insanın sorumluluktan kaçması ve gerçekleri saptırmasıdır. Bir başka deyişle, gerçekleri kendinden uzak tutma veya gerçekleri görmeme anlamına gelir. Bu durumda psikolojik hastalıkların başlıca nedenidir. Kendini aldatma insanın bilinçli bir tercihtir ve kişi kendini aldattığının da farkındadır.

            İşte bu noktada varoluşçu psikoterapinin amacı, kişinin görmemeyi tercih ettiği gerçekleri görmesini sağlamaktır (Altıntaş ve Gültekin, 2003). Geçtan (1996)’ a göre, insanın kendi varoluşunu algılayabilmesine giden yol, öncelikle kişinin kendisini nasıl varedemediğini yakayabilmesi ve görebilmesiyle başlar. Bu farkındalığı yaşatma sürecinde ise varoluşçu psikoterapideki teknikler ve yöntemlerden yararlanılır. Varoluşçu psikoterapide kullanılan tekniklerin  sistematize edilmemiş olduğunu (Altıntaş ve Gültekin, 2003) diğer yandan da varoluşçu terapinin çok iyi sistemleşmiş teknikleri listesinin olduğunu iddia eden (Karahan ve Sardoğan,  2004) iki farklı grubun varlığı söz konusudur. Bu noktadan hareketle varoluşçu terapinin, teknik yönelimli değil de ilişki yönelimli bir terapi olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Teknikle ilgilenmenin kuramı bozacağına inanan May (1958), yine de; varoluşçu terapistlerin tedavide neler yaptıklarını araştırmaktan kendini alamamış ve varoluşçu terapistlerin disiplinli teknikleri bir yana itmediklerini, ancak hastayı “anlamaya” öncelik tanıdıkları sonucuna varmıştır. (Geçtan, 1995). Psikoterapi yaklaşımları, psikodinamik yaklaşımlar (bilinçaltı, güdü, kişiliğin yeniden yapılandırılması), davranış değişimini hedefleyen yaklaşımlar (transaksiyonel analiz, akılcı-duygusal terapi, gerçeklik terapisi, bilişsel-davranışçı terapi) ve son olarak da varoluşçu-hümanistik yaklaşımlar (varoluşçu terapi, danışan merkezli terapi ve gestalt terapi) temelde üçe ayrılır (Corey, 1990a).  Diğer iki yaklaşımla karşılaştırıldığında varoluşçu terapideki tekniklerin daha az sistematize olduğu söylenebilir. Fakat, varoluşçu psikoterapinin temel kavramları danışma ortamında ele alınabilmektedir. Danışanların farkındalık yaşamaları için bir dizi sorular sorularak, grup tartışması başlatılır (Corey,1990a). Bu yönden varoluşçu psikoterapi tekniklerinin “sözel geribildirimlere ve grup tartışmasına dayalı olduğu” söylenebilir. Diğer bölümde varoluşçu psikoterapideki temel kavramlar ve bu kavramların grup sürecindeki uygulamaları ile alıştırma ve aktiviteler detaylı bir biçimde ele alınmıştır.

B.VAROLUŞCU PSİKOTERAPİDEKİ TEMEL KAVRAMLAR VE VAROLUŞCU YAKLAŞIMIN GRUPLA PSİKOLOJİK DANIŞMA SÜRECİNDE UYGULANMASI

Bu bölümde varoluşçu terapideki anahtar kavramlar ve varoluşçu yaklaşımın grup gruba uygulanmasının etkileri açıklanacaktır. Bu anahtar kavramlar,

  1. Kendinin Farkında Olma (self-awareness)
  2. Öz-belirleme ve Kişisel Sorumluluk (self-determination and self-responsibility)
  3. Varoluşsal Kaygı (existential anxiety)
  4. Ölüm ve Var Olmayış (death and non-being)
  5. Anlam Arayışı (the search for meaning)
  6. Otantiklik Arayışı (the search for authenticity)
  7. Tek başınalık ve İlişkililik ( aloneness and relatedness)

Grup tekniklerine odaklanmaktansa burada daha çok yukarıda sıralanan anahtar kavramların, grup ortamında nasıl uygulandığı üzerinde durulacaktır.

B.1. KENDİNİN FARKINDA OLMA (SELF-AWARENESS)

Kendinin farkında olma kapasitesi insanları hayvanlardan ayıran bir özelliktir. Kendinin farkında olma durumu bize özgür seçimler yapabilme gücünü sağlar. Farkındalık ne kadar artarsa, özgürlük olasılığı da o denli artar. Bizler sosyokültürel koşulların belirleyici güçlerinin öznesi durumunda yer almaktayız ve ayrıca genetik oluşum tarafından da sınırlarımız çizilmiştir. Bu bahsedilen sınırlayıcı (kısıtlayıcı) koşullara rağmen yine de farkında oluş ile “seçim” yapabiliriz.

  1. 1. 1. KENDİNİN FARKINDA OLMA VE GRUP ÇALIŞMALARINDAKİ UYGULAMALAR

Varoluşçu terapi’ nin temel amacı, “ kendinin farkında olmayı genişletmek” ve böylece, seçim yapma potansiyeli de artırmaktır. Gruplarda bu amaç, üyelerin “gerçek yaşamdaki varoluş”larının eşsizliğini keşfetmeleriyle işe koşulur. Grupta üyeler kendilerini tanımlama ve varoluşlarının ana bölümlerinin farkında olmayı da tanımlayan türden anahtar soruları kendilerine sorarlar. Bu sorular şunlardır;

  • Şu anda kim olduğumun ne kadar farkındayım?
  • Kim olmakta olduğumun ne kadar farkındayım?
  • Hayatımı nasıl yaşıyorum?
  • Yaşadığım olaylara ne anlam veriyorum?
  • Kendi farkındalığımı nasıl arttırabilirim?
  • Hangi somut yollar, bilinçliliğimi ve seçimlerimin ranjını arttırır?

May (1983)’ e göre, terapinin görevi “varoluş” a ışık tutmaktır. Danışanlar, kendi varoluşlarının tam olarak farkında olmaya çalışırlar. Bu varoluşunun farkında olmaya dahil olan konular ise, kendi potansiyellerinin gerçekliğini içeren ve bunları da temel alan hareketleri öğrenmeyi içeren durumlardır. Varoluşçu yaklaşımın ana teması, “varoluş sorumluluğunu” ciddi bir biçimde ele almaktır.

Grup ortamında, danışanlar kendi biricik duygularını ve öznel dünya görüşlerini ifade etme fırsatına sahip olurlar. Danışanlar böylece, diğerleriyle açık bir biçimde yüzleşirler ve günlük yaşamda oynadıkları güvenli rollerinden sıyrıldıkları zaman, grup üyelerine yaşatılacak olan kaygıyla yüzleşip, bununla nasıl başaçıkacaklarını da öğrenirler. Varoluşçu terapinin “ kaygı” ya bakış açısı, pozitiftir. Kaygı, insanın “bireyselleşmesine” yardımcı olur, ve diğer insanlarca olmamız istenilen durumları yani otantik olmamanın sonuçlarına karşı bizi harekete geçirir, ve kendi biricikliğimizi ve “kendi bireyselliğimize” doğru yönlenme potansiyelimizi anlamaya işaret eder. Fakat kaygı, rahatsız edicidir. Kaygıdan kaçınma isteği kendi-farkındalığını arttırmayla birleşirse, bu durum danışanların özgürlüklerini kullanmalarında azalmaya neden olur, böylece hayata karşı içedönük hale gelirler. Kemp (1971)’ e göre, danışanlar kaygıdan kaçmak için, hayat durumlarıyla çabalamaksızın ve diğerlerinin kendisinden beklendiği beklentileri yerine getirmeksizin grup içinde kendilerini saklayarak kimliklerinden vazgeçerler.

 Sonuç olarak danışanlar, kendileriyle ilişki kurmayı ve bireyselliklerini de bırakırlar. Böylece, grup lideri artan bir kendini farkındalık aramaya doğru grup üyelerini canlı tutmalıdır. Kendinin farkına varış, aşağıdakilerin keşfedilmesine olanak tanımaktadır.

  1. Kendimizin farkında olmayı geliştirmeyi ya da kendi görüşümüzü sınırlandırmayı seçebiliriz.
  2. Yaşamımızın yönünü belirleyebiliriz, ya da diğer insanların ve çevresel güçlerin yaşamımızın yönünü belirlemelerine izin verebiliriz.
  3. Potansiyelimizi harekete geçmek için kullanabiliriz ya da kullanamayız.
  4. Diğerleriyle anlamlı bağlar kurabiliriz ya da diğerlerinden kendimizi izole edebiliriz.
  5. Kendi biricikliğimizi araştırabiliriz ya da kimliğimizin konformite içinde kaybolmasına izin verebiliriz.
  6. Hayatımızın anlamını yaratabilir ve bulabiliriz ya da varoluşumuzu boş ve anlamsız bir şekilde sürdürebiliriz.
  7. Karar verme sürecinde yaşanan kaygıyı yaşar, bazı riskleri alabiliriz ya da bağımlı olmanın güvenliğini seçebiliriz.
  8. Ölümümüzün kaçınılmazlığını kabul edebiliriz ya da ölümün varlığı gerçeği anksiyete oluşturduğu için bu gerçeklikten saklanabiliriz.
  9. Kendimizi bütün potansiyelimizi kullanmaya doğru yöneltebiliriz ya da potansiyelimizin küçük bir parçasıyla işlevde bulunmayı seçebiliriz.

Örnek: Bu örnekte bir gruptaki üyelerin farkındalıklarını nasıl yükselttiklerini göreceğiz. Crystal adlı bayan üye, gruba ilk girdiğinde,  grupta yoğun duygularını ifade etmemekte ve ne olursa olsun mantıklı davranmakta ısrarcı bir tutum sergiliyordu. Doğal duygularını her zaman saklamaya çalışması oldukça zordu, çünkü  yoğun olarak kendi duygularını yaşamaya izin verirse delireceğinden korkuyordu. Duygularını sıkı sıkıya kontrol altında tutma ihtiyacı açık olarak görülüyordu.

Örneğin, gruptaki diğer üyeler kendilerine acı veren duygusal içerikli olayları anlattıkları zaman, Crystal panikliyordu ve odadan çıkmak istiyordu. Bir oturumda, üyelerden biri kendisine acı veren bir olayı anlatıyordu. Annesi ve babasının boşanmasıyla ilgili olarak çocukluğunda olduğu gibi kendini şu anda da korkmuş hissettiğini söyledi ardından çocukluktaki yaşantılarına dönmüş gibi hissettiğini de belirtti. Anne babasını bir arada görmek istiyordu. Tüm bu yoğun duygularla duygusal kontrolünü elden bırakmıştı.

Bu beklenmedik yaşantıdan sonra, Crystal daha fazla yara almamak için kendisinin  savunma içinde olduğunu ve duygularını sakladığının farkına vardı. Diğerlerini kendine kapatmakta olduğunu fark etti. Bu durum onu oldukça güç sonuçlara götürüyordu. Kendini savunma durumu içinde olduğunun farkına vardı, ki özellikle de kızgınlığını ifade etmede ve sevgisini açığa vurma konularında sorun yaşamakta olduğunu anladı. Crystal derin duygularıyla ilişkili aile yaşantılarının anlatılmasına izin verildiği zaman da delirmeye başlamadığını da anlamış oldu. Bu deneyimden sonra duygularını açmayı tercih etti ve bir başka grup üyesi yoğun duygularından korkan Crystal artık odayı terk etmiyordu (Corey, 1990a)

  1. 1. 2. KENDİNİN FARKINDA OLMA KAVRAMIYLA İLGİLİ ALIŞTIRMALAR VE AKTİVİTELER

Grup üyeleri kendileri hakkında bir şeyler öğrenmekten  korktuklarını sık sık dile getirirler. Bilmediğim şeyler bana acı vermez anlayışında olurlar.

Şu andaki bulunduğunuz durum nedir? Kendiniz hakkında her şeyi öğrenmeye açık mısınız? Yani kendi farkındalığınızı genişletmek için istekli misiniz? Şimdi kapalı olan kapıların açılması yaşamınızı nasıl etkiler? Kendinizin farkında olma ile ilgili çabaları gösterecek örnekler verebilir misiniz? Bu soruların grup ortamında tartışmasıyla farkında olma yaşantıları açığa çıkarılır (Corey, 1990b) .

  1. 2. ÖZ-BELİRLEME VE KİŞİSEL SORUMLULUK ( SELF-DETERMINATION AND PERSONAL RESPONSIBILITY)

            Varoluşçu temalardan bir diğeri insanların öz-belirlemeye ve alternatifler arasında seçim yapma özgürlüğüne sahip olmalarıdır. Böylece yaşamımızı yönlendirme ve kendi kaderimizi şekillendirme sorumluluğuna sahip oluruz.

Varoluşçu bakış açısına göre, dünyaya güvenmemize rağmen nasıl yaşadığımız ve ne olacağımız seçimlerimiz sonucunda oluşur.

Sartre (1971)’a göre, varoluşumuz bize sunulmuştur, fakat biz ona sahip olamamışızdır, ayrıca “kurulmuş”, “doğal” ya da “tamamlanmış” bir varoluşa sahip olmayız da. Yaşadığımız sürece olmak istediğimiz çeşitteki kişiyi seçmekte sürekli durmaksızın karşı karşıya geleceğiz ve seçmeye de devam etmek zorundayız. Sartre’ in vurguladığı nokta; “İnsanoğlu omuzlarına yüklenmiş olan tüm dünyanın ağırlığını mahkum edilmiş olarak kaldırabilir; kendi dünyası için sorumlu olur ve kendini var etmenin bir yolu için sorumluluk duyar.”

Sartre için, hiçbir şey olma bakımından özgürüz fakat, ne yaptıysak bunlar geçmişimizin sonuçları değildir.

Russell (1978), Sartre’in bakış açısıyla aynı açıya sahiptir, dünyada hiç olma bir bağımsızlık anlamındadır, ve biz dünyayı anlamlı bir yer haline getirmekle sorumluyuz. Russell ayrıca, “ her bir an seçim yaparak ve olmasını istediklerimizi yaratarak davranırız ve bu süreç hiçbir zaman bitmez. Fakat her edimimizde yarattıklarımız bizimle beraber sürmektedir” demektedir.

Bizler davranışlarımızın sonuçlarından sorumluyuzdur ve davranışlarımızdaki herhangi bir hata için de sorumluluk taşımaktayız. “ Bulunduğum duruma anlam katmak için, kendi dünyamı anlamlı kılmak durumundayım. Davranışlarımın yöneticisi (otoriteri) olarak kendime baktığımda ve hayatıma anlam verme konularında artmış  bir sorumluluk duygusu yerleşti.

 Varoluşcu bir psikiyatrist olan Viktor Frankl, özgürlük ile sorumluluk arasındaki ilişki üzerinde ısrarla durmuştur. Özgürlüğün bizden alınmadığını, çünkü herhangi sunulmuş koşullara karşın en azından seçim yapabileceğimizi ifade etmiştir. Bu durumu desteklemek için Frankl (1963) bir Alman toplama kampındaki kendi deneyimlerinden bahsetmektedir. Toplama kamplarında yaşamak zorunda olan insanların, yaşamlarına bir anlam bulmaları çok ilgi çekicidir. Olumsuz koşulların olduğu ve güçsüzlük içinde olunan bir duruma karşın insanların kendi üstünlüklerini kurabilmeleri, kendi kaderleri ve kendi seçimleri sonucunda oluştuğunu ifade eder. Böylece yaşam, kişinin kendisi için yapması gerektiği edimleri yerine getirmede sorumluluk alması ve sorunlara karşı doğru harekette bulunması anlamına gelir. Frankl, toplama kampındaki insanları gözlemleyerek, hastaların (insanların) belirtilerinden kendilerinin sorumlu olduğu düşüncesini ortaya koymuştur. Bu yaşadıkları belirtiler onların özgür yaşama yeteneklerini sınırlandırmaktadır. Bu süreci tersine çevirmenin yolu, hastaların kendi yaptıkları yanlışları fark edip kabul etmeleridir (Corey, 1990a).

  1. 2 .1. ÖZ-BELİRLEME VE KİŞİSEL SORUMLULUĞUN GRUP ÇALIŞMALARINDAKİ UYGULAMALAR

            Bir varoluşçu grupta yer alan üyeler, özgürlükten kaçışla, kendi varoluşunun sorumluluğunu alma durumuyla vb. gibi “gerçek”le daha fazla yüzleşirler. Özgürlüğün ve sorumluluğun kabul edilmesi anksiyeteyi doğurur ve böylece risk ve seçim yapma durumuna eşlik eden belirsizlik durumu oluşur.

Varoluşçu grubun diğer bir amacı, katılımcılara bu yaşadıkları anksiyete ile yüzleşmeleri ve başa çıkmaları için yardım etmektir. Grup liderinin ana görevi, öz-belirleme konusu hakkında kendi özgürlüklerinin gerçekliği ile ilgili üyeleri yüzleştirmektir. Gruptaki katılımcılar kendilerini kurban olarak sunarlar, yardımsızlık, güçsüzlük duyguları hakkında konuşurlar ve kendi kötü durumları için suç atacak yer ararlar.

            Kısacası danışanlar genellikle seçimlerinin farkında değildirler ya da ulaşılabilir alternatiflerin sayısını sınırlandırmakta olduklarının da farkında değildirler.

            Danışanlar için kendi öz-belirlemelerini başlatacak en uygun yol; sınırlamaların farkında olunmasıyla özgürlüklerinin yaşanması ve oynamak için programlandıkları rolleri oynamalarıdır. İnsanlar kendi kaderlerini yönlendirebildiklerine inanmaya başladıklarında, kendi hayatlarını kontrol altına almayı da sağlayabildiklerini iddia ederler.

            Yalom (1980), grubun kişisel sorumluluk üzerinde terapötik çalışması için optimal durumlar sağlanması gerektiğini iddia etmektedir. Eğer grup, “şimdi ve burada” ya odaklanırsa, üyeler kendi kurban rollerini nasıl yarattıklarını da gözlemleme cesaretinde olabilirler.

            Yalom’ un bakış açısına göre, karşı konulabilir türden olan dış koşullar yüzünden kendilerini kurban durumuna düşmüş olarak gören üyelerin, grup ortamında da kişilerarası pozisyonlarından dolayı sorumlu olduklarını ifade eder. Bu geribildirim yoluyla, üyeler diğerlerinin gözünde kendilerinin nasıl göründüklerini öğrenirler ve diğerlerini etkileyen kendi davranışlarının neler olduğunu da öğrenirler. Dahası, grubun nasıl kendi günlük hayatlarındaki durumları ele aldıklarını da öğrenmiş olurlar. Bu türden keşiflerin yapılması, kendi algılarına etki eden ne gibi davranışların olduğunu ve değerlendirmelerini etkileyen davranışların neler olduğunu da görebilmelerini sağlar. Böylece değişimler yapmak için sorumluluk alabilirler (Corey, 1990a).

Örnek: Edward, 52 yaşında başarılı bir yönetici olarak rahat ve güvenli bir yaşam sürdüren biri olmasına karşın grupta sıradan hatta monoton, ne yapacağı önceden kestirebilir gruba katılımda isteksiz davranan bir üyeydi. Elde etmek istediği yaşam tarzı için iş değişikliği yapması gerekiyordu ve bu konuda da ailesi Edward’ a karşı çıkıyordu.Edward yaşadığı bu sorunla ilgili olarak ailesini suçluyordu. Bu durum karşısında, grup ortamında Edward’a farklı olmayı istediği yaşam tarzının nasıl olduğunu betimleyen sorular soruldu. Bu sorular;

“ Yaşamının geri kalan kısmında da temel değişimler olmadan sürdürürsen neler hissedersin?”, “ Ailen senin istediğin değişiklikleri kabul etseydi, bir yıl sonra ve beş yıl sonra yaşamında neler değişecekti, yaşamın nasıl farklılaşacaktı?” , “ İstediğin değişikliklerin bazılarının gerçekleşmesi için sana yardımcı olacak ne gibi adımları bugün atmalısın?” , “ Adım atmana engel olan nedir?”

            Edward, grubun sonunda hayatında çok büyük değişiklik yapmamasına rağmen, isterse bunu yapabilme gücünün olduğunu görmüştü. Yani risk alırsa değişebileceğini görmüştü. Burada önemli olan nokta, grup liderinin üyeyi seçim yapmaya zorlamamasıdır. Lider, üyenin seçim yapma olanağı olduğunu görmesini sağlamakla yükümlüdür (Corey, 1990a).

B.2.2. ÖZGÜRLÜK VE SORUMLULUK KAVRAMLARIYLA İLGİLİ ALIŞTIRMALAR VE AKTİVİTELER

            Özgürlük, insan olma durumumuzun kaçınılmaz bir dışavurumudur ve kendi hayatımızın otoriteri (yöneticisi) olduğumuz anlamına gelir. Bu gerekçeden hareketle kendi yazgımızdan (alın yazısı) ve edimlerimizden kendimiz sorumluyuzdur (Corey, 1996).

            Seçim özgürlüğü, hayatınıza yön vermede sorumluluğumuzun olduğunu kabul etmeye yol açar. Özgür olmanın anlamı hayatta kaldığınız süre boyunca ne olacağınız konusunda tercih yapmaktır. Şu anda içinde bulunduğunuz durumla ilgili olarak, seçimlerinizin bir sonucu olduğu ya da bu durumu sizin yarattığınızı düşünüyor musunuz? Şimdiki gelişiminiz açısından çok önemli olan yaptığınız başlıca seçimler nelerdir? Bunları grup ortamında tartışınız. Eğer farklı şekilde karar vermiş olsaydınız, şimdiki hayatınızın nasıl farklı olabileceğini düşünün (Corey, 1990b).

  1. 3. VAROLUŞSAL KAYGI (EXISTENTIAL ANXIETY)

            Varoluşçulara göre, ölümlü olduğu bilen insan, anlamlı bir yaşam geçirip geçirmediğini elindeki seçme özgürlüğünü nasıl kullandığı ve sorumluluğu ne ölçüde üstlenebildiği konusunda kaygılanır. Bu kaygıya da “varoluşsal kaygı” denir (Dökmen, 2000).

Varoluşçu bakış açısından kaygı, insan olmanın temel bir özelliğidir. Böylece patolojik açıdan gerekli değildir, tam tersine  “ büyüme” için bir motivasyonel güçtür. Kaygı, herhangi belirgin bir yol olmadığı durumlarda, sonucun ne olacağını bilmediğimiz durumlarda ve son olarak da kendi davranışlarımızın sonuçlarından sorumlu olduğumuz farkındalık durumlarında ortaya çıkar. Kierkegaard’ a göre, varoluşsal kaygı “özgürlüğün başdönmesidir”. Kendimizi ortaya çıkaracak yeni bölümleri bir dereceye kadar bilebiliriz geçmişte kalmış ben’imiz ölmek zorundadır. Bilgi, büyümek içindir, kendimize daha bildik, tanıdık halde olmaya doğru dönüşmek zorundayız. Ve bir kaygı kaynağı olan yeni ve bilinmeyen şeyler için güvenli yolları oluşturmalıyız. May’ ın iddiasına göre “kaygı olmayışın korkusu içindeki bir yaşantıdır”. Bu kaygı türüyle hiç karşılaşmamış olmamıza rağmen, varoluşumuzun nasıl bir kapasite içinde gelişmekte olduğuyla ilişkide olarak bizler değer biçmek zorundayız  (Corey, 1990a).

  1. 3.1. VAROLUŞSAL KAYGI VE GRUP ÇALIŞMALARINDAKİ UYGULAMALAR

            Bugental (1978)’ın düşüncesi de Jourard’un düşüncesiyle aynı doğrultudadır. Grup çalışmalarında varoluşçu kaygıyı, soyup soğana çevirmeye benzer olarak insanları savunmalarından sıyırır diye tanımlar. Terapinin özünde, insan olmanın getirdiği kaygıyı yaşamaktadırlar. Bu varoluşsal kaygının kaynaklarıyla yüzleşmek gerekmekte ve terapi boyunca da bu konu üzerinde çalışılmalıdır; bunlar kendi ayrı oluşumuzu tanıma ve diğerlerine ihtiyaç duyuşumuz, otantik olarak yaşamamanın suçluluğu içinde olma, anlamsızlık ve evrende boşlukta oluşumuz, kendimizle özdeşleştirilmiş olan seçimlerimizin ağır sorumluluğu, ölüm ve varolmayış korkusudur. Terapi ilerledikçe, dirençler kırılmakta, danışanlar, ulaşabilecekleri idealleştirilmiş imgelerini ortaya koymakta ve buna ulaşmada nasıl enerji sarf ettiklerinin de farkına varmaktadırlar.

 Ayrıca eski imajlarının çıkmasına da izin vererek sınırlandırılmış varoluşlarına da önderlik ederler.  Danışanlar yapmacık (sahte) rollerini bırakırlar, yaşamları için yenilenmiş özellikler koyabilirler.

            Varoluşsal kaygının kaynaklarıyla yüzleşildikten sonra, danışanlar kısa bir sürede olsa kontrolü elden bırakmalıdırlar. Çünkü kontrollü olma durumu, eski alışkanlıkların işlemesi anlamına gelir, bu devam ettikçe de değişim meydana gelmez. Terapistin görevi, danışanlara kaygının olgunlaşmayı, büyümeyi sağlayan bir itici güç olduğunu kavratmak, kaygıyı doğuran kaynaklarla yüzleşme cesareti bulmalarında danışanlara yardımcı olmak ve kaygı durumuyla beraber yaşamlarını sürdürebilmelerinde yardımcı olmaktır.

            Varoluşsal kaygıdan farklı olarak bir de nevrotik kaygı kavramı açıklanacak olunursa, nevrotik kaygı, varoluşsal kaygıyla yüzleşilmediği durumlarda ortaya çıkan kaygı türüdür, ve sınırlayıcı özelliktedir. Varoluşsal kaygı ise, büyüme için itici güç niteliği taşır.

Örnek: Ann kendisiyle ilgili konularda dahi diğerlerinin kendi adına karar vermesine göz yumuyordu. Ebeveynlerinin dini tutumlarına ilişkin eleştiride bulunmadan bu değerleri kabul etmişti, ve karar vermede kilisenin kurallarına daha da bağımlı olmaya başlamıştı. Böylece yaşamın anlamı ve değer arayışının, dini inançla kazanılacağını düşünmekteydi. Grup çalışması sürecinde, Ann büyüme isteğinde olursa, seçimleri için daha fazla sorumluluk alması gerektiğini görebilmişti. Böylece Ann güçlükler için ve yönelimleri için kendi içine bakma kararı aldı. Bu karar onu büyük bir kaygı içine soktu. Kendine sormayı sürdürdüğü bir soru vardı bu da; “ Doğru olanı mı yapmaktayım?” ve “ Kendi üzerimde uyguladığım bu etik kararlar ya yanlışsa ne olacak?”.  Sonuçta Ann, grup sürecinde bağımsızlık korkusuyla dini kullandığını fark etti ve kendini seçim yapma ve risk almaya doğru yönlendirebildi (Corey, 1990a).

B.3.2. KAYGI KAVRAMIYLA İLGİLİ ALIŞTIRMALAR VE AKTİVİTELER

Kaygı sadece değişim için itici bir güç değil aynı zamanda seçimlerimizden dolayı sorumlu olduğumuzun da farkında olunmasını sağlayıcı güce sahiptir. Hayatınız için temel kararlar vermede ne tür kaygılar yaşadınız? Hangi koşullarda daha fazla kaygı yaşıyorsunuz? Seçimlerinizin sonucu ile direkt yüz yüze gelerek kaygıyı yenmeye çabalıyor musunuz? Yoksa başkalarını sorunlu tutarak, seçim yapmayarak ya da gerçeği inkar ederek mi kaygınızla başa çıkıyorsunuz?  Bu sorular sorularak grup tartışması başlatılır (Corey, 1990b).

  1. 4. ÖLÜM VE VAROLMAYIŞ (DEATH AND NON-BEING)

            Varoluşçulara göre ölüm kavramı, yaşamın amacı ve anlamının keşfedilmesinde bir araç niteliği taşır. Ölümlü olduğumuzun farkında olma varoluşumuza anlam katar ve yaşamak istediğimiz niteliklere doğru bizi yöneltir.

            Ölümlü olduğumuz gerçeği ve yok olmanın getirdiği kaygıyla yüzleşmekten kaçınırız. May, ölümü inkar etmenin kaygı ve kendine yabancılaşma sonuçlarını neden olduğunu iddia etmektedir. İnsanın kendisini tam anlamıyla anlayabilmesi için, ölüm gerçeğiyle yüzleşebilmeli ve kişisel olarak kendi ölümünün farkına varmalıdır. Frankl, ne kadar uzun yaşadığımız değil de nasıl yaşıyor olduğumuz, yaşamımızın anlamını ve kalitesini belirlediğini vurgulamaktadır (Corey, 1990a).

  1. 4. 1. ÖLÜM VE VAROLMAYIŞ VE GRUP ÇALIŞMALARINDAKİ UYGULAMALAR  

            Ölümün ve kaygının farkına varılması, grup çalışmalarında anlamlı uygulamaların çıkmasını sağlayıcıdır. Hayatı dolu dolu yaşamak, tek başına varolmaya göre birçok grupta sıklıkla vurgulanan bir temadır. Genellikle grup üyelerini kendi yaşam kalitelerini sorgulamaya yüreklendirecek soruların kullanılması uygun olmaktadır: “Yaşam kalitenizi nasıl anlıyorsunuz?”. Aynı soruyu ölmek üzere olduklarını bilseler nasıl yanıtlayacakları şeklinde de sorulur. Cevapların nasıl değiştiği de dikkat çekicidir. Üyeler bitirilmemiş işlerini de yansıtarak, arzu ettikleri şekilde yaşayamamış olduklarını belirtirler. Terapi uygulamalarında ölümü, fiziksel ölüm dışında fiziksel olarak canlı olunmasına karşın önemli yaşam alanlarındaki ölüm haline genişletmek uygun olabilir (Corey, 1990a).

Örnek:  Corey, “I  Never Knew I Had a Choice” adlı kitabında ölüyor olsak bile nasıl bu durumla yüzleşebileceğimiz ve bize ne olacağına ilişkin seçimler yapabileceğimizi irdelemiştir. Corey bu kitabın bu bölümünü yazarken, Jim Morelock adlı arkadaşı aynı zamanda bir önceki grup üyesi ölmek üzereydi. Jim bu kitapta, isminin olduğunu kullanılmasını istedi ve kendi ölümüyle ilgili bazı önemli anıların da kitapta yazılması için paylaşımda bulundu.

Jim 25 yaşındaydı. Hayatını dolu dolu yaşıyordu ve parlak bir gelecek de onu bekliyordu. Fakat çok nadir görülen bir hastalığa yakalanmıştı. Jim, grupta ölüm korkusundan ve bu gerçeklik karşısında duyduğu öfkesinden bahsediyordu. Zamanı sınırlandırılmış olduğu için kendisini ortaya koyuyordu. Kendisini ortaya koydukça, kendisiyle ilgili farkettiği bir farkındalığa sahip oldu. Onun deyimiyle “Grup üyelerinden anlattıklarım karşısında bana birçok öneride bulundular. Burada sevilen biri olduğumu anladım. Artık burada zaman geçirmenin ebenim için daha iyi olacağını düşünüyorum. Buradaki insanların beni seviyor olmaları çok hoşuma gidiyor.” Hastalığının ölümcül olduğunu öğrendikten sonra bile, üniversitede ders almaya devam etti. Çünkü insanlarla ilişkide olmayı seviyordu. Kemoterapiye ve hastaneye gitmeyi bıraktı çünkü istediği gibi yaşamayacağı hayatı uzatmak istemiyordu. Bitirilmemiş işlerini bir bir tamamlıyordu, herkese söylemek istediği sözleri   söylüyordu. Cenaze  töreninin  düzenlenmesi  de dahil  kendisi  için önemli tüm organizasyonları  ayarlamıştı.  Yani  yaşama  biçimindeki  gibi  ölmeyi  seçiyor. Böylece ölüm durumuna karşı, tutum sahibi olunabileceği bu örnekte açıkça görülüyor (Corey, 1990a).

B.4.2. ÖLÜM KAVRAMIYLA İLGİLİ ALIŞTIRMALAR VE AKTİVİTELER

            Ölümünüz gerçeğini nasıl karşılıyorsunuz? Size göre ölüme bakış açınızla şu andaki hayatınız yaşama tarzınız arasında bir ilişki bulunuyor mu? Ölümün yaşamınızı nasıl etkileyeceği üzerinde inceleme yaparak, ölümle ilgili duygu ve düşüncelerinizi sıralayabilirsiniz.

  • Yaşamınızdaki bazı insanların mezar taşınıza neler yazabileceklerini bir düşünün? Ne yazmalarını istersiniz?
  • Cenaze töreninizde okunmasını istediğiniz bir metin yazınız. Bu metinleri gruba dağıtarak paylaşımda bulunun.
  • Ölmenize 24 saat kalmış.Neler yapmak istersiniz?
  • Ölmeden önce başarmak istediğiniz istekleriniz nelerdir?
  • Ölümünüzle ilgili ve yakınlarınızın ölümü ile ilgili korkularınız varsa bu korkularınızla nasıl başaçıkıyorsunuz?
  • Yakın birini kaybetmişseniz bu kayıptan dolayı yaşadıklarınızı grupla paylaşınız. Bu yaşantıdan sonra kendi adınıza neler öğrendiniz, bunu grupla paylaşın.
  • Kendi ölümünüzü düşündüğünüz zaman, bu durumla yüzleşme sizde ne gibi duygular hissettiriyor? Bu durumla başaçıkmak için ne gibi girişimlerde bulunuyorsunuz? (Corey, 1990b).
  1. 5. ANLAM ARAYIŞI (THE SEARCH FOR MEANING)

            Anlam arayışı ve yaşamın anlamının arayışı içinde olma insan olmanın temel özelliğidir. Ben kimim?, Nereye gidiyorum ve niçin?, Neden buradayım?, Hayatımı anlamlı ve amaçlı hale dönüştüren şeyler nelerdir? soruları sorularak anlam arayışı süreci başlar.

Varoluşçu yaklaşıma göre, hayat kendi kendine oluşturduğu olumlu bir anlam yoktur, hayatın anlamını insanlar yaratır. Anlam arayışı, daha önce karşılaşmadığımız, yüzleşmediğimiz değerlerle karşılaşmamızı ve kendimizde varolan yüzleri görmemizi sağlar.

Frankl ,insan olmanın temel dayanağını anlam arayışında olma ve yaşamına yön vermenin oluşturduğunu iddia eder. Klinik çalışmalarına dayanarak, Frankl anlamın yokluğu durumunda varoluşsal stres ve kaygının yaşandığını ifade eder. Frankl’ a göre varoluşsal nevroz (existential neurosis) anlamsızlığın yaşantısı olarak görülür. Birçok insan varoluşsal vakum (existential vacuum) nedeniyle terapiye gelmektedir (Corey, 1990). Varoluşsal vakum, can sıkıntısı, durgunluk ve boşluk duygusu olarak yaşanan ve kişinin kendine ve dünyaya inançsız bir şekilde baktığı, ne yöne gideceğini bilmediği ve her yaptığı şeyin amacını sorguladığı bir yaşantı durumudur (Altıntaş ve Gültekin, 2003). Böylece Frankl’ a göre terapi danışanların hayatlarının anlamını bulmalarında onlara yardımcı olacak şekilde düzenlenmiş olmalıdır (Corey, 1990a).

            Frankl (1963)’ a göre anlam bulmanın çok çeşitli yolları vardır, çalışarak, severek, acı çekerek, diğerleri için bir şeyler yaparak. Terapistin fonksiyonu hayatın anlamının ne olduğunu söylemek değil, danışanları kendi hayatlarının anlamlarının ne olduğunu bulmaları için cesaretlendirmektir. Acı çekmek bile büyümenin bir nedeni olabilir. Acı, hayal kırıklığı ve ölümle yüzleşerek bu kavramların bizim için anlamlarını bulmaya çalışarak olumsuzları olumlu hale çevirebiliriz (Corey, 1990a).

B.5.1. ANLAM ARAYIŞI VE GRUP ÇALIŞMALARINDAKİ UYGULAMALAR

            Çoğu grup üyelerinde sahip oldukları eski değerlerin yerine yenilerini koymadan bu değerlerini bırakma çok sık gözlenen bir durumdur. Bazıları hiç değişmezken bazıları  da grup  baskısı ile kendi kimliğini kaybedebilir. Grup  sürecinde bazı sorular anlam arayışını başlatabilir, bunlar;  “Yaşamınızın gittiği yönden hoşnut musunuz?”, “Değilseniz bunun için ne yapıyorsunuz?”, “Yaşamınızın size en çok doyum sağlayan yönü nedir?”, “Gerçekten yapmak istediğinizden sizi alıkoyan nedir?”. Bu sorular başlangıçta kaygı yaşabilir, lidere düşen değerler oluşturmanın uzun ve zorlu bir süreç olarak yaşanmasında üyelerin kendilerine güvenlerini geliştirmeleri için üyeleri cesaretlendirmektir (Corey, 1990a).

Örnek: Priscilla, geleneksel değerlere sahip bir bayandı. Katı ve aşırı eleştirilen bir aile ortamında büyümüştü. Anne babasının onaylamayacağı herhangi bir şey yapsa, hemen gözünün önünde canlanan görüntü onların kendisine ne yapması gerektiğini, ne hissetmesi gerektiğini  söyleyen konuşmaları görüyordu. Grup sürecinde ise, diğer üyelere anne babasının kendisine davrandığı gibi   davranışlarda bulunuyordu. Diğer üyelere kendilerini nasıl değiştirebileceklerine ilişkin ders verir tarzda geribildirimlerde bulunuyordu. Bu durumda, Priscilla’dan  duygularını abartarak yaşaması istendi. Kısa bir süre sonra kendisini çok rahatsız hissettiğini ve değişmek istediğini belirtti. Artık ailesinin onaylamadığı ama kendisine doğru gelen şeyleri ayırtına varabilmişti ve bu durumda seçim yapma özgürlüğünü kullanmış oldu. Ailesinin karşı olduğu ve yaparsa onu kınayacakları durumları da suçluluk duymadan değiştirme özgürlüğü seçiminde bulunmuştu (Corey, 1990a).

B.5.2. YAŞAMIN ANLAMI KAVRAMIYLA İLGİLİ ALIŞTIRMALAR VE AKTİVİTELER

            Ölümle yüzleşmek yaşamın nasıl anlamlı olduğunu düşünmemizi sağlar. Grup lideri gruba, şu andan itibaren beş yıl öncesine gitmelerini ve tipik bir günlerini hatırlamalarını söyler.  Beş yıl önce nasıldınız, sonra nasıl oldunuz? Öncesinde ve sonrası diye düşünürseniz yaşamınızdaki önemli farklılıklar nelerdir? Beş yıl içinde yaşamınızda gerçekleştirdiğiniz önemli değişimleri grupla paylaşınız. Gelecek beş yıl için planlarınız nelerdir? Neler olacağıyla ilgili korkularınızdan bahseder misiniz? Varoluşunuzun anlamını eksilten ya da arttıran yaşantılarınızı grupla paylaşır mısınız? (Corey, 1990b).

  1. 6. OTANTİKLİK ARAYIŞI (THE SEARCH OF AUTHENTICITY)

            Varoluşçu yaklaşımda, “otantiklik” kavramı önemli bir yere sahiptir. Otantik kelimesi, “ hakiki, gerçek, aslına uygun, su katılmamış” diye tanımlanır. Varoluşşçu psikolojide otantik varoluş, kişinin, sosyal çevresinin egemenliği altına girmeden sahip olduğu potansiyeli kullanmasıyla mümkündür. Eğer kişi çevresindeki diğer insanlardan gelen baskılardan kurtulamaz ve potansiyelini sergileyemezse otantik olmayan bir yaşamı yaşamaya başlar (Dökmen, 2000).

Otantik olmak, kendimizi tanımlamak ve kendimizi kabul etmek için gerekli olanı yapmak anlamına gelir.  Otantik varoluşumuzu yaşadığımızda, olabileceğimiz gibi kendimiz gibi oluruz. Otantik varoluşu yaşamak, sınırlarımızı bilmeyi ve kendimizi kabulü sağlar. Frankl’ a göre, terapistin görevi danışanların yaşamla bağlarını kurarak, danışanların kendi otantik varoluşlarını bulmaları için onları yönlendirmektir. Diğer kişilere bağlanmış kişilerin kendileriyle olan bağları zayıftır, içsel güçlerini de yadsırlar. Bu insanlar için diğerlerinin beklentileri önemlidir. Bu kişiler tepkide bulunurlar ama aktif bir seçim yapamamaktadırlar.

Varoluşsal suçluluk, otantik olma sürecinde önemli bir kavramdır. Tamamlanmamışlık ve potansiyellerden yararlanmamışlığı fark etmenin sonucunda ortaya çıkan yaşamı daraltır.

Jourard’ ın tanımına göre nevrotik kişi, kapalı bir varoluşu seçen kişidir. Maslow ise, kendini gerçekleştirme kavramını ifade eder. Kendini gerçekleştirmiş kişinin özellikleri ise şöyledir; içsel yönelimli, başkalarınca tanımlanmaya direnç gösteren, engellenmeye karşı eşiği yüksek, belirsizlik durumlarını hoş karşılayan, diğerlerini ve kendini kabul eden, dünyaya açık bir bakış açısı olan, yeni bir algı geliştirmiş olan, kendiliğinden ve doğallığı seçmiş olan, özerk olan, mahremiyet ve yalnızlık gereksinimi taşıyan, başkalarına derin ilgi duyanı, yakın ilişkiler kurma kapasitesi olan, mizah anlayışı olan, içeride yapay ikiye bölünmeler (zayıflık/güçlülük gibi) olmayan kişi kendini gerçekleştirmiş kişidir (Corey, 1990a).

  1. 6. 1. OTANTİKLİK ARAYIŞI ve GRUP ÇALIŞMALARINDAKİ UYGULAMALAR

Grup, kişinin kendine bakması için güçlü bir yapıyı içinde barındırır. Bu da kişinin kendisini mi yaşadığı yoksa başkalarının beklentisini mi yaşadığı gerçeklikleridir?

Örnek: Martha, 45 yaşında bir bayandı. Hayatının büyük bir kısmını ailesine ayırmıştı. Bu yaşadığı durumla ilgili sorgulamalara başladığında kendine şu soruları soruyordu: “ Yaşamak için yaptıklarımdan başka ne var?”, “ Bugüne kadar sorumluluğum olarak yaptığım roller dışında ben kimim?”, “ Yaşamımın kalan kısmında ne yapmak istiyorum?”.  Bu sorgulamalar ve grup süreci yaşantılarından sonra, Martha üniversiteye döndü ve yaşlılarla çalışarak proje gruplarında çalışmaya başladı. Böylece kendine başka bir yeni kimlik yaratmaya başlamıştı. Ayrıca, “Aynı zamanda hem kendime hem başkalarına verebilir miyim ?”, sorusunu da kendisine sorabiliyor ve böylelikle kendi otantikliğini ortaya çıkarıyordu (Corey, 1990a).

B.6.2. OTANTİKLİK KAVRAMIYLA İLGİLİ ALIŞTIRMALAR VE AKTİVİTELER

Varoluşçu bakış açısına göre, seçim yapma durumunun yarattığı kaygıyla yüzleşmekten korkmaz ve yaptığımız seçimin sonuçlarını kabul edersek otantik varoluşumuzu yaşarız. Otantik varoluşu yaşamayan kişiler ise kendileriyle ilgili kararları başkalarına bırakırlar. Aşağıdaki soruları yanıtlayarak, kendinizi tanımlama çabalarınızı bir değerlendirin.

  • Ben kimim? Bu kişi olmama kimler katkıda bulundu?
  • Oynadığım roller nelerdir? Kendimi nasıl görüyorum?
  • Ne tür seçimler yaptım? Başkaları benim için ne gibi seçimler yaptı ?
  • Hayatımın şekillenmesinde geçmiş yaşantılarımın ve diğer insanların etkisi ne kadardır?
  • Kendi hayatıma yön vermede birilerine fazla mı dayandım ve kendimi sorumluluğumu onların üzerine mi attım? Başkalarına kendime duyduğum güvenden daha fazla mı güven duydum?
  • Hayattan daha neler istiyorum? Nasıl bir kişi, kimlik olmak istiyorum?
  • Benim için önemli olan bazı özelliklerim elimden alınırsa neler olur? (Corey, 1990b).
  1. 7. TEK BAŞINALIK VE İLİŞKİLİLİK (ALONESS AND RELATEDNESS)

Varoluşçu yaklaşıma göre, bizler   yalnızız ve yaşamımıza  tek  başımıza  anlam vereceğiz, nasıl yaşayacağımıza karar vereceğiz, yanıtları bulacağız, ne olup olmayacağımıza. karar vereceğiz. Bu korkutucu bir durumdur. Tek başınalığımızı yaşama, bir anlam merkezi ve kendi içimizde yön bulmaya çalışma çabalarıyla seçimler yapabiliriz.

Başkaları   ile   anlamlı   ilişkiler   kurabilmemiz   ancak   kendi   kimliğimizi oluşturduğumuzda mümkün olacaktır. Burada bir paradoks vardır; varoluşsal olarak tek başına ve ilişkideyiz,  bu insan olma durumudur. Sosyal yaratıklar olarak insanlığımız için kişilerarası ilişkilere bağlıyız. Mahremiyet arzumuz vardır, bir başkası için anlamlı olmayı isteriz. Kendimizle başbaşa kalıp içimizdeki güçlü yönleri bulamazsak, diğerleriyle sağlıklı ilişkiler kuramayız (Corey, 1990a).

B.7.1. TEK BAŞINALIK VE İLİŞKİLİĞİN GRUP ÇALIŞMALARINDAKİ UYGULAMALARI

 Başkaları ile ilişkide olma yoluyla birlikte ve ortak olmayı öğrenme, kurulan ilişkilerde ödül bulma şansını taşır. Kişiler kendinin farkında olma sürecindeki çatışmaların yaşanmasında başarılıysalar bu ilişkileri için önemli bir kazançtır. Grup içinde kurulan arkadaşlıklar, dış dünya adına öğretici oldukları için önemlidir. Üyeler diğerlerinde kendi çıkmazlarını görürler ve böylece bağ geliştirirler. Varoluşsal olarak yalnız olsalar da çıkmazlarında yalnız olmadıklarını görürler.

Örnek: Zeke, grup oturumlarında kendini seyirci olarak gördüğünü ve bir köşeden diğerlerini seyretmekte olduğunu söylüyordu. Aslında tek başına kalmış bir kişiydi. Bunun üzerine Zeke’ den gerçekten gruptan ayrılması ve seyirci olması isteniyor. Zeke konuşmaya hazır olduğunda kendiliğinden gruba dönüyor. Sorgulandığında önce, bu rolde güvensizlik yaşadığını sonra, mahremiyet isteği ve diğerlerine yakınlaşma korkusu yaşadığını belirtiyor (Corey, 1990).

B.7.2.1. YALNIZLIK KAVRAMIYLA İLGİLİ ALIŞTIRMALAR VE AKTİVİTELER

  • Hayatınızda kendinizi çok yalnız hissettiğiniz bir anı paylaşır mısınız?
  • Yalnız kaldığınız zaman kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
  • Yalnızlıktan kaçıyor musunuz yoksa yalnızlığı siz mi istiyorsunuz?
  • Hayatınızın herhangi bir zamanında yaşadığınız yalnızlığınızı anlattığını düşündüğünüz bir kitap, şiir, poster, resim seçerek, gruba getiriniz ve grupla paylaşınız.

7.2.2. YARATICI YALNIZLIK KAVRAMIYLA İLGİLİ ALIŞTIRMALAR VE AKTİVİTELER

            Varoluşculara göre yaratıcı yalnızlıktan hoşlanmadıkça, diğer insanlarla da bir yakınlık geliştirebilmek mümkün değildir.

  • Kendi başınıza kalmak için kendinize zaman ayırıyor musunuz?
  • Yalnızken neler hissediyorsunuz? Bu durum hoşunuza gidiyor mu?
  • Sizin için huzur verici bir yalnızlık yaşantınızı ifade eden bir resim, şiir veya poster seçerek, gruba getiriniz ve grupla paylaşınız. (Corey, 1990b).
  1. ANLAM ARAYIŞI KONUSUNDA BİR PSİKOLOJİK DANIŞMA SÜRECİNDEN ÖRNEK KESİT

            Frankl hastalarının hayatlarının anlamını yardımcı oluyordu. Aşağıdaki örnekte, 80 yaşında kanser hastalığından dolayı ölecek olan ve bu nedenle anksiyete yaşayan, kendini hiçbir işe yaramaz olarak gören bir hastayla yaptığı oturumdan bir kesit sunulmuştur;

Frankl: Dönüp hayatınıza baktığınızda ne düşünüyorsunuz? Hayat yaşamaya değer miymiş? Hasta: Şey, Doktor, iyi bir hayatım olduğunu söyleyebilirim. Hayat gerçekten güzeldi. Ve ben bana verdiklerinden ötürü Tanrı’ ya teşekkür etmeliyim. Tiyatrolara gittim, konserlere katıldım, vs.

Frankl: Harika deneyimlerden söz ediyorsunuz; ama tüm bunların bir sonu olacaktı, öyle değil mi?

Hasta: (düşünceli bir şekilde) Aslında, şimdi her şey sona eriyor …

Frankl: Şimdi, sonunuz yaklaşırken hayatınızdaki bütün o harika şeylerin sona erebileceğini ve geçersiz olacağını düşünüyor musunuz? (Ve hasta öyle olduğunu biliyordu!)

Hasta: (Daha da düşünceli bir şekilde) Bütün o harika şeyler …

Frankl: Ama söyleyin bana herhangi bir kimse yaşadığınız, örneğin o mutluluğu yok edebilir mi – birisi  onu bozabilir mi?

Hasta: (şimdi bana bakıyor) Haklısınız doktor, kimse bozamaz!

Frankl: Ya da biri hayatınızda karşılaştığınız iyiliği bozabilir mi?

Hasta: (artan derecede duygusal hale gelerek) Kimse bozamaz!

Frankl: Başardıklarınızı ve bitirdiğiniz işleri.

Hasta: Kimse bozamaz!

Frankl: Peki cesurca ve dürüstçe çektiğiniz sıkıntıları. Kimse onları koyduğunuz yerden çıkarabilir mi?

Hasta: (artık gözyaşları beliriyor) Kimse çıkaramaz! (Bir süre sonra)  Doğru, çok çektim; ama aynı zamanda hayatın darbelerini alırken cesur davranıp dayanmaya çalıştım. Görüyorsunuz ya doktor, katlandıklarımı ceza olarak gördüm. Tanrı’ ya inanıyorum.

Frankl: Ama acı çekmek, bazen meydan okuma anlamına da gelmez mi? Tanrı’ nın Anastasia’ nın nasıl dayanacağını görmek istemesi düşünülemeyecek bir şey mi? Ve belki de şöyle düşündü, “Evet, çok cesurca karşıladı.” Şimdi bana söyleyin: Herhangi biri böylesi bir başarı ve  dünyadan kaldırabilir mi Frau Anastasia?

Hasta: Elbette kimse bunu yapamaz!

Frankl: Hayatta önemli olan şey bir şey başarmaktır. Ve bu da tam olarak sizin yaptığınız şey. Çektiğiniz acılardan olabildiğince yararlandınız. Acılarınıza katlanma şekliniz ve tarzınızla hastalarımız için örnek haline geldiniz. Bu başarı için sizi tebrik ederim ve böyle bir örneği izleme ve ona tanık olma fırsatını bulan oda arkadaşlarınızı da kutlarım.

            Frankl, bu görüşmeyle hastanın anlamlılık duygusunun güçlendiğini ve hayatının geri kalan haftasında depresyonun yok olduğunu, hastanın gurur ve inanç dolu olarak öldüğünü bildirmektedir (Yalom, 1999).

Son olarak, yaşantısal- ilişkisel bazen de literatürde varoluşçu-hümanistik psikoterapi yaklaşımları başlığı altında geçen varoluşçu terapide danışan ve danışman arasında kurulan “ilişkinin” önemli olduğu yadsınmaz. Varoluşçu yaklaşımın, adım adım ne yapılacağının formatlı hale getirildiği türden teknikleri yoktur. Tedavisel amaç taşımaktan ziyade “grup rehberliğine” odaklaşılan bir terapi sürecidir (Corey, 1990b).

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :