- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

Varoluşçu Psikoloji

Varoluşçu Psikoloji sitemize 21 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

VAROLUŞÇU PSİKOLOJİ

TANIMI:

Yok Varoluşçuluk öğretisi, insanın kişisel anlamını değerlendirmesini, yaşama sürecinde kendi yolunu seçmesini, düşman ve amaçsız bir evrenin doğurduğu, kişiliğin yitirilmesi tehlikesine karşı, insanın kendi özgür istemiyle direnmesi gerektiğini savunur

TEMSİLCİLERİ

         Varoluşçu psikolojinin önde gelen isimleri Heidegger, Jaspers, Marcel, Sartre, May, Binswanger, Husserl, Laing ve diğerleridir. Tek bir temsilcisi yoktur çünkü belirli kişilerin değil bir çağın gereği ve ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

PİRENSİPLERİ

Varoluşçuluk 4 temel fikri savunur:
1. Varoluş her zaman tek ve bireyseldir. Bu görüş bilinç, tin, us ve düşünceye öncelik veren idealizm biçimlerinin karşıtıdır.
2. Varoluş, öncelikle varoluş sorununu içinde taşır ve dolayısıyla varlık’ın anlamının araştırılmasını da içerir.
3. Varoluş insanın içinden bir tanesini seçebileceği bir olanaklar bütünüdür. Bu görüş her türlü gerekirciliğin karşıtıdır.
4. İnsanın önündeki olanaklar bütünü öteki insanlarla ve nesnelerle ilişkilerinden oluştuğundan varoluş her zaman bir “dünyada var olma”dır.

         Varoluşçu psikoloji insanın kendisini yaşamakta olduğu zaman içinde var edebileceği ve değiştirebileceği ilkesinden yararlanır.. Kişi tanımlanması gereken bir nesne değil, bir varoluştur. Ansiyete bir hastalık değil, yaşamın sorumluluklarından kaçışın bir antlımıdır.

         Jean Paul Sartre varoluşu mantıksal tanımlamalara indirgenemeyeceği görüşünü savunmuştur. Çünkü tanımlamalar da insan tarafından yapıldığından insanlar bir takım tanımlamalar indirgenemez. İnsanı tanımlamak onu nesnel boyuta indirgemektir.

 

Varoluş psikolojisinin temel ilkeleri:

  • Doğa bilimlerinde olan nedensellik kavramının psikolojiye uygulanmasına karşı çıkar. İnsanın varoluşunda bir neden-sonuç ilişkisi yoktur. Çocukluktaki bir olay yetişkin yaşamındaki belli bazı davranışların nedeni olamaz.
  • İnsan varoluşu ego, bilinçdışı, ruhsal enerji, içgüdüler, arketipler gibi kavramlarla açıklanamaz. Psikolojinin amacı nedenleri kanıtlamak değil, fenomenleri (O anda var olan her şey) açıklığa kavuşturmaktır.
  • İnsan kendi varlığının, ne yapmakta olduğunun, kendisine neler olduğunun bilincindedir. Bunun sonucu olarak kendisi ve çevresindeki olaylara ilişkin kararlar verme ve kendi sorumluluğunu üstlenme yeteneğine sahiptir. Aynı zamanda diğer insanlardan tümüyle soyutlanabileceği ve yapayalnız kalabileceğinin farkındadır. Bu olasılık ona, hiçliği anımsatır. Hiçlik ölümse simgeleşir ve bunu bilmek sürekli yaşanan bir korkuyu da birlikte getirir.
  • İnsan geçmişte ne olduğu ile sınırlandırılamaz, şimdi ne olduğu ve gizil güçlerini gerçekleştirmek için geleceğe doğru hangi yönde hareket etmekte olduğu ile anlam kazanır.
  • Evrende kendi varlığını yaratan tek varlık insandır. İnsan insanlığını kendi yapar ve nasıl yaparsa öyle varolur, değerlerini kendi yaratır, yolunu kendi seçer. İnsan yaşamaya başlamadan önce yaşam da yoktur. O halde insan özgürdür ve yaşamını hangi biçimde isterse çizebilir. Ne var ki insan kendi sorumluluğunu üstlenebildiği oranda özgürdür. Varoluş ansiyetesi bu sorumluluğu duymaktır.

VAROLUŞUN DİNAMİĞİ

         Varoluş psikolojisinin temel kavramı “Dasein”dir. Dünya içinde varolmak. İnsanın bir özelliği ya da ona maledilebilecek bir şey değildir. Ne Freud’un ego su ne jung’un arketipi ona mal edilebilecek bir şey değildir. Varolmak anlamına gelir aslında. İnsan dünyadan ayrı bir varlığı yoktur. Dünya da insandan ayrı varolmaz. İnsan ve içinde bulunduğu ortam bir bütündür. İnsanın duygu ve davaranışlarını dışdünyadan gelen veya bedenin içinden gelen uyaranlar oluşturur biçimindeki ayrımları kabul etmez       Davranışlar her an olabilir. İnsan kendisinin, kendisin etkileyen olayların ve olaylar üzerindeki etkisinin bilincinde olduğu için seçimler yapabilir, kararlar alabilir.

         İnsanı insan yapan, diğer insanlar ve çevresindeki nesnelerle birlikte varoluşudur. İnsan kendi varlığının farkında olabilmesi için diğer olaylarla etkileşimde bulunması gerekir. Diğer açıdan dış dünya hiçbir anlam taşımaz dolayısıyla da kişinin kendisi de .

İnsanın birlikte varolduğu dünya üç ayrı alandan oluşur:

Umwelt: doğa yasalarının dünyası

Mitwelt: insanlar dünyası, diğer insanlarla birlikte varoluşu açıklar. İnsanın diğer bir insanla kurduğu ve içsel dünyasına ilişkin duygu-düşüncelerini paylaştığı, anlamlı ve içten bir ilişikin insanda oluşturduğu duyguları içerir. Böylece insanı yalnızlık ve soyutlanmışlık duygularından korur.

Eigenwelt: kişinin öznel dünyası. İnsanın kendi varoluşunun bilincinde olmasıyla ilişkilidir. Sürekli olarak değişmesine karşın insan kendisini tanımlamada ve değerlendirmede bir dizi örüntüler geliştirir. Bu örüntüler olaylar yaşanırken ona yol gösterir. Örneğin: futbol oynuyorum çünkü bu oyunu seviyorum. Üniversiteye geldim çünkü alanımda uzman olmak istiyorum. Dolayısıyla tüm davranışlar “Benim için, kendim için” niteliğini taşır.

Bu gerçek bir bölümleme değildir bunlar aslında bir bütündür.

         Benliğin oluşumu: benlik gerçekte ele tutulmaz bir şeydir; olanaklar, korkular, kararlarla anlaşılabilir ancak. Bilinçlilik ne kadar fazlaysa “ben” de o denli fazla olur. Ben, kendi kendine bağlayan sonlu ve sonsuzun  bilinçli sentezidir.

 

       Onlara göre insan doğa içinde çelişkili bir konumda bulunurlar. Bir tarafta bu dünyadandırlar. Onun bir parçasıdırlar. Her canlı organizma gibi insan da doğanın ve evrenin içinde, ondan ve ona ait bir parçadır. Evren, doğa ve insan birdir. Varoluşçular hümanisttirler. Yani insanın incelenmesi ve ele alınması teknolojik ve fizik yöntemler ile yapılamaz. İnsanın öznelliğini içeren, yani subjektivitesini içeren, yeni bir nesnellik kavramı ile incelenebilirler. Bu yaklaşım, yani humanistik yaklaşım insan merkezlidir. Özne ve nesne arasında bir ayırım kabul etmez ve insanın davranışlarına egemen olan apriori koşulları reddeder. İnsanı kuramlar, yöntemler, tedavi şekilleri kısaca bilim karşısında yer alan, ikincil durumda görmez. Yaşam ve dolayısıyla kişi ve onun öznelliği birinci plandadır. Varoluşçuluk öznelliktir.

         Varoluşçuluk bir anlamda onun tersi olanın yani esasçılığın ne olduğunun anlaşılmasıyla daha doğru yorumlanabilir. Esasçılıkta bir nesnenin, olgunun, kavramın kısaca her şeyin ne olduğu, o şeyin özellikleri saptanarak anlaşılır. Bir nesnenin esasları bilinmediği taktirde o nesne, o nesne değildir. Bir heykeltıraşın zihninde oluşmadan önce şekil belirmelidir. Bu şekle göre mermer biçimlenir. Varoluşçu psikolojide bu yaklaşım nesnel varlıklar için doğrudan fakat insanlar için geçerli olamaz. İnsan evrendeki nesnelerden farklıdır. Zihni de, gelişmesi de farklıdır. İnsan için yaşam ve varoluş “esas”‘dan önce, sonra ve onun üstünde gelir. İnsanın varoluşunda ise insanın kendisinden başka hiçbir etmenin veya yapının etkisi bulunmaz. İnsanın esası onun varoluşudur. İnsan için hiç bir esas doğrulanamaz, böyle bir esas kalıcı bir aynilik demektir. İnsan ise kendini sürekli aşan ve değiştiren bir yapıdadır. Şu halde esasçılık varoluşçulukta geçersizdir. (243–244)

 

Atılmışlık Kavramı

Heidegger’in özenle incelediği bir durumdur. Ona göre bütün canlılar gibi insan da hiç kendisine sorulmadan bu evrene adeta atılmıştır. Kendilerini adeta hiç hesapta yokken bu dünyada bulurlar, ister istemez gelmişlerdir. Artık varolmaktan başka seçenekleri yoktur. Fakat boşluktan geldikleri gibi yine boşluğa döneceklerdir. Bu iki uç arasında vardırlar.

Yaşam önceden belirlenmiş bir reçete veya kaderle kendilerine gelmez. İnsanı yönlendirebilecek içsel veya dışsal hiç bir dayanakları yoktur. Biyoloji, tarih, insana kim olduğunu söyleyemez. Bir tek kendisi vardır ve sadece kendisine güvenebilir. Ayrıca Allah, Tanrı veya Nirvana, Cennet, Cehennem de yoktur. Yaşarken de öldükten sonra da dayanabileceği temel bir güç, kendini aşan bir gerçek yoktur. Tek bilinen içinde yaşadığı gerçek ve geleceği hakkında karar verebileceğidir. Yaşamının da ölümünün de, kısaca varlığının nedenini bilemez fakat yaşamaya inanmak zorundadır aksi halde ölümü seçmek zorunda kalır. Fakat nasıl olsa ölecektir

Bireyin davranışlan ve tercihleri son derece önemlidir. Zira sadece kendisinden de sorumlu değildir. Davranışlarının başkaları ve çevresi üzerinde bıraktığı etkilerden de sorumludur. Davranışları ile değerler yaratır, bir çevre ve eserler yaratır. Yaptığı her şey kalıcıdır. Geriye alınamazlar. Bozulup tekrar edilemezler. İntikamın, düzeltmenin veya suçluluk duymanın anlamı yoktur, olan olmuştur. Şu halde davranışların sorumluluğunu taşımak, bunların sonuçlarının bilincinde olmak son derece önemlidir.

Bir insanın yaşamı, kendisini ve çevresini nasıl algıladığına, durumunu açık seçik değerlendirebilmesine, kabul ve hareket kararlılığına, gücüne ve etkinliğine bağlıdır. Kısaca kendisi, çevresi ve diğerleri ile olan yeterli ilişkilerine bağlıdır. Davranışlarında bilinçli ve özgürdür, sonuçları da aynen öyle karşılayabilmelidir.

İnsan ancak kendi rızası ile kötümserliğin, kararsızlığın, belirsizliğin ve ümitsizliğin bunalımına ve pençesine girer. Ancak kendi davranışlarının sonucu bir sis bulutunun altında kaybolur. Önemli olan kendi geleceğinin dizginlerini kendi eline almayı bilmesi, bunun sorumluluğunu bilinçli olarak yüklenmesidir. Ancak o zaman belirsizlikten kurtulur, yaşamı anlam kazanır ve mutlu olur. Kendine inanması gereklidir. Kendi kaderi kendi ellerindedir.

Sorumluluk zorunluluk demek değildir. Özgür iradesiyle seçim yapmak ve bu seçimin gerektirdiklerini kabul etmektir. Ciddi bir dünyada başkaları ile ciddi bir biçimde yaşadığının bilincine varmaktır. Hayal aleminde yaşamamalıdır. Özgür olduğunu bilmeli, yarını yaratabileceğini görmeli ve bu bilinçle yaşamalıdır.

Bilinç ve Mantık

İnsancı varoluşçular için gerçek o insana göre olan ve yaşanan dünyadır. Aslında bilinç de, ortam da gerçek de birbirinden ayrı olmayan aynı düzlem üzerinde yaşanırlar. Bilinç sanki gerçekleri uzaktan değerlendiren ayrı bir olgu olarak görünürse de aslında bunun bir parçasıdır. Bilinç ancak özgür kararlar alındığında insanın farkında olduğu bir yaşantıdır. Gerçeğin bir parçasıdır.

Bilincin bir yaşantı ve gerçeklerin uzantısı olarak ele alınışı varoluşçu terapinin esasını oluşturmuştur. Bu terapilerde bilinç ve yaşantı eşdeğerde ele alınmış ve yaşantının analizine gidilmiştir.

Bilinç ve yaşantı ve bunların efendisi olarak insan iç içe, el ele görülmektedir. Böylece kişi kendini özgür iradesiyle yaşar. Önemli olan seçimlerini yeterli olarak pişman olmayacağı biçimde yapmasıdır. Zira o zaman iş işten geçer. Geri dönemez. Davranışlar sonuç doğurur. Bunlar olumlu yollar açan veya olumsuz sonuçlar yaratan, mutsuzluk doğuran sonuçlar olabilir. Kişi bunların bilincinde olmalı ve sorumluluğunu taşımalıdır. Kötü sonuçlar doğuran tercihler genellikle kişinin kendisinde bu kapasiteleri, yanlış olarak görmesiyle ilgilidir Böyle insanlar gerçekleri iyi değerlendiremeyenlerdir. Aslında gerçeklerin hepsi kişinin içindedir. Yani iyi gerçek de kişinin kendi yarattığı gerçektir. Onun dışında var olan kesinlikler değildir. İrade amaç ve yorum önemlidir. Yorumda ise algı önemlidir. Kısaca gerçek “size nasıl geliyorsa öyledir”. Bireyin niyeti önemlidir. Varoluşçulukta niyetlilik son derece önemli bir kavramdır. İnsanın niyetlerinin nitelikleri, bilinci, sorumluluğu varoluşu biçimlendirir, yaşamı şekillendirir. İnsan ile dünya arasındaki en önemli bağ niyetliliktir. Bu konunun Görüldüğü gibi bu nedenler davranışçıların aksine kişinin dışında bir yerde değil, onun içinde, kendisi tarafından oluşturulmuştur, kısaca varoluşçuların nedensellik anlayışı Freudçu veya davranışçı yaklaşımdan farklıdır.

Özgürlük kavramı da kısıtlanmamış güç anlamını taşımaz. Bu özgürlük olasılıklar arasında tercih yapma serbestliğini kapsar. Alternatifler ise sınırsız değildir. Kısıtlıdır. Bireyin önünde her defasında bir kaç sayıda belirir ve birey arasında seçim yapar. Fırsatlar her insanın kapısını farklı şekillerde çalar. Özgürlük böylelikle ancak veriler arasında seçim yaparken belirir. Bireyin davranışı kısaca kendi iradesi tarafından belirlenmiştir. Fakat her seçim yeni alternatifler, yeni seçimler ve kısıtlar getirecektir. Böylece birey hem kendi hem de olaylar tarafından bir yandan kısıtlanırken bir yandan da özgürdür.

Bilinç Dışı

Varoluşçu psikoloji bilinç dışının Freudçu tanımına karşı çıkmıştır. Onlara göre bilinç dışı psikolojik işlevlerin bütün olduğunu kabul etmelerinden, bilen bir güç olmadan sansür ve bastırmanın mümkün olmadığına inandıklarından ve bilincin kendinde var olan bir şeye kör kalamayacağını savunduklarından yoktur.

Bilinç irade ve niyeti kapsadığından Freudçu terminolojinin dışına çıkar. Bilince çıkan her şey bilinçlidir. Onlara göre bilinç dışının bilinçlenmesi gibi bir şey mümkün değildir. Bilinmeyenin gücü de yoktur. Çünkü kişinin yaşamında değeri bulunmaz. Böylelikle yaşam süreci devamlı olarak bilinçli, niyetli ve iradidir. Geçmiş, an ve gelecek bilinçle yönelir.

Kendini Aldatma

Bilinç dışı veya bilmiyorum kavramı yerine varoluşçular, özellikle Sartre kötü inanç ve kendini aldatma kavramlarını kullanmışlardır. Kendini aldatma gerçekleri kendinden uzak tutma veya gerçekleri görmeme anlamına gelir. Burada bir düalizm veya ikilik yoktur. Yalan da yalan söyleyen de aynıdır. Aralarında bir ayrım yoktur. Kendini aldatma bilincin bütünlüğü içindedir. Bilinçaltı diye kendinden güçlü bir depo veya kara kutu yoktur.

Kendini aldatma bir durum değildir. Bir tercihtir. Bireyin gördüğünü ve bildiğini reddetmeyi tercih etmesidir. Bu tercihi bakmayarak, görmeyerek ve bilmezlikten gelerek yapar. Kişi özgür olmadığını, bir şeyi yapamadığını, yapmak istediği şeyin yapılamayacağını, fedakarlık yapması gerektiğini, duygularını kabul edemeyeceğini düşünerek bir anlamda ben-olmayanı tercih eder. Bu işine gelir.

Yaşamı, kendisini ve insanı kendini aldatmadan görebilen insan sağlıklıdır, olumludur, olması gerektiği gibidir. Varoluşçu terapinin amacı kişinin bu gerçekleri görmesini sağlamaktır.

Varoluşçu kuramda bilinç reflektif veya pre-reflektif olabilir. Bireyin bilincinin dereceleridir. Bunlar hem kendisinin hem de nesnelerin göreceli farkındalığına bütünüyle sahip olmaktan sadece nesnelerin farkındalığına veya sadece kendinin farkındalığına göre değişebilmektedir.

Kendini aldatma kısaca sorumluluktan kaçmak amacıyla gerçekleri saptırarak örgütlemedir. Kişinin özgürlük ve sorumluluk karşısında paniğe kapılması ve seçim yapamamasıdır. Psikozlarda insanlar gerçek dışı bir yaşamı seçmişlerdir. Gerçek dünya onlara acı verdiğinden bu dünyanın sorumluluklarını taşıyamadıklarından gerçek olmayan “hasta” olarak nitelediğimiz bir dünyada yaşarlar. Kendilerinin kim ve ne olduğunu, nasıl bir dünyada yaşadığını bilmez, çünkü bilmemeyi tercih etmiştir. Gerçeklerin dışında başka gerçeklerin olabileceğine de inanmıştır. (245–249)

Things that give some people meaning

  • Altruism
  • Beauty
  • Self-actualization/Creativity
  • Relationships
  • Imagine a happy group of morons who are engaged in work. They are carrying bricks in an open field.  As soon as they have stacked all the bricks at one end of the field, they proceed to transport them to the opposite end….I am the moron who wonders why he is carrying the bricks.”

VAROLUŞÇULUK

 

sezgisine vardığım “süre”ben’den başka bir şey değildir Bergson’a göre. Ben, demek ki, kendimi şimdiki zamanda seziyorum. Ama bütün genişliğiyle

sezemiyorum öyleyse kendimi? Evet, sezemiyorum. Kendime her yönelim parçalı bir dokunuşmadır. Geçmişim kaçar sezgimden, üstelik şimdi’ m de bütün

genişliğiyle sezdirmez bana kendini. Ben şimdi’min dar bir yeriyle çakışırım, yani deyim yerindeyse en çok şimdi olan şimdi’yle. Az sonra bu en çok şimdi

olan şey kaçar benden.

HEİDEGGER

Heidegger’e göre, varoluşumuz başlıca iki biçimde dışlaşır: Gerçek varoluş, özgürlük deneyiyle belirgindir, insanın özgür olduğunu duyuşuyla ve böylece kendi yazgısını kendi eliyle çizmeye kalkışıvla ortaya konur ve bunalım deneyiyle gerçekleştirilir; gerçek olmayan varoluş, insan topluluklarının varlığında ortaya çıkar, çünkü bu insan toplulukları bunalımdan kaçarlar ve genel görüşlere inanırlar:

Özgür olmak, kendini yaratarak kendini aşmak demektir, insan hep bir aşma durumundadır.

GENEL BAKIŞ VE SONUÇ

Varoluşçuluk, insanın varoluşsal sorunlarını öznellik düzeyinde tartışan çok yönlü, çok çeşitli bir dünya görüşüdür. Bu dünya görüşü, felsefe düzeyinde, bir şeyler araştırması anlamı taşır, insanın şeyler dünyasındaki yerini, sorunlarını saptamaya, bu sorunlara çözüm getirmeye çalışır, Ama her şey, ben’in kişisel varoluşu üzerine temellendirilecektir.

. Sartre: our existence is only possible with others.”

 

 

Varoluşçulara göre insanın psikolojik rahatsızlıklarının temelinde, özünde varoluşçu bir takım etmenler bulunmaktadır. Tabloların karmaşıklığı, kompleksliği veya kaotik olması insanı yanıltmamalıdır. İnsanlar birbirlerinin aynısıdırlar. İnsan, elinde olmadan bu dünyada var olmuş bir yaratıktır. Varlığını fark edebilen tek yaratıktır. Varlığını fark etmeyle beraber varlığının neden ve niçinlerini sorgulamak durumundadır. Bu durum, insanın varlığına anlam arama sürecidir. Varlığa anlam aramak doğuştan gelen bir ihtiyaçtır. Kendini sorgulayan insan, sorgulamanın sonucunda bir takım açmazlara düşmektedir. Bu açmazlarla karşılaşan birey büyük bir bunaltı, sıkıntı ve korku hissetmektedir. Hissettiği bu derin bunaltı halini tekrardan anlamlandırma ihtiyacı duymakta ve bundan da bir takım klinik tablolar ortaya çıkmaktadır. Her birey varoluşuna anlam arayışıyla birlikte sorgulamaları sonucunda bir takım sorulara ve sonuçlara ulaşmaktadır. Cevabını bulamadığı temel birkaç soru vardır. Bu soruların cevapsızlığı ve çözümsüzlüğü insanı yalancı bir dünyaya mahkûm bırakmaktadır. İnsan oyun içinde oyun oynamakta ve kendi kendini kandırmaktadır.

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :