- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

Umutsuzluk

Umutsuzluk sitemize 20 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

Şubat 2004’te “Öğrenciler Eğitim İçin Ne Diyor?” adlı bir araştırma yapılmış ve dikkate değer sonuçlar elde edilmiştir: Öğrencilerin büyük bir oranı (% 45) ÖSS’ye hazırlık için günde 3-4 saat çalıştıklarını ve günde 200 civarında test sorusu çözdüklerini ifade etmişlerdir (% 38). Öğrencilerin % 84’ü çok sık veya zaman zaman sınavı başaramama endişesi yaşadıklarını, % 82’si ailesini hayal kırıklığına uğratma endişesi içinde olduklarını ve % 76’sı sınava hazırlık nedeniyle hayattan hiç ya da yeterince zevk alamadıklarını ifade etmişlerdir.

Öğrencilerin kendilerine yöneltilen açık uçlu sorulara verdikleri yanıtlardan bazılarıysa şöyledir:

“Eğitim sistemi gençlerin geleceğe umutsuz ve sağlıksız bir şekilde yetişmelerine sebep olmaktadır. Bazen kendimi maratona çıkarılmış bir at gibi hissediyorum. Hayatla ilgili hiçbir şey bilmiyorum. Çünkü bize hayat dışında tüm gereksiz bilgiler verildi. Benim hayatı öğrenmem için okulda öğrendiklerimi yirmi yılda unutup tekrar öğrenmeye başlamam gerekecek.”

“Eğitim sistemini beğenmiyorum. 18 yaşındayım. Herkesin tabiriyle en güzel yaş benim yaş ama benim hayatımın şu ana kadar ki en berbat dönemi. Yapmak istediğim ya da yapmam gereken (yaşım gereği) hiçbir şeyi yapamıyorum. Çok zorlanıyoruz, çok sıkılıyoruz ama eğitim veya öğretim adına hiçbir ilerleme yok. Beynimin bir robota dönüştüğünü hissediyorum. Bilgiler kısa süre için kaydediliyor ve daha sonra süresi dolunca siliniyor. Ama bana hiçbir getirisi yok. Bazen kendime acıyorum. Bu saçma sınav benim hayatımı etkilememeli diye ama maalesef gereğinden fazla etkiliyor, mutsuzum.”

“Lütfen bu işi hemen düzeltsinler. Biz bittik bari bizden sonrakiler bitmesin.”

Sonuç olarak orta öğretim kademesi ve orta öğretimi bitirip üniversite kapısında bekleyen gençliğin geleceğe bakışında bir umutsuzluk gözlenmektedir.

Umutsuzluk; bireyin geleceğe yönelik kötümserliğidir ve depresyon ile intihar arasındaki arabulucu olduğu düşünülmektedir (O’connor, R. C., Connery, H. Ve Cheyne, W. M., 2000). Umudu yitirmek geleceği ve yaşamı yitirmenin ilk adımıdır (Semerci; 2005). Umut demek ‘seçenek’ demek, umut demek  ‘çaba gösterme’ gücü demektir (Semerci; 2005)

Düş kırıklığı yaşamak, çoğu zaman hiç umut taşımamak iç karartıcı bir durumdur. Umutsuzluk, kökeni çok eskiye dayanan bir duygudur. 2000 yıl önce Aretaus melankoli yaşayan kişilerin şikayet ettikleri binlerce şey olduğunu söylemiştir. Ancak umutsuzluk teorisinin gelişimi oldukça yenidir.

Kaçmayı öğrenme üzerine çalışan Seligman, yağtığı çalışmalar sonunda bir kutunun içinde zorunlu olarak kalan ve tekrar tekrar şok verilen köpeklerin bir süre sonra kaçma denemesini bıraktıklarını ve ümitsizliğe kapıldıklarını ortaya koymuştur. Bu çalışmada düzenekte değişiklik yapılarak çok kolay kaçma imkanı sağlanmasına rağmen köpeklerin % 65’inin ertesi gün de kaçmayı denemedikleri saptanmıştır. Köpekler yere uzanıp inleyerek “öğrenilmiş çaresizlik” durumu sergilemiştir. Seligman, insanın depresyona boyun eğerek eylemsiz kalmasını ve geri çekilmesini öğrenilmiş çaresizlik durumu ile açıklamaya çalışmıştır.

Köpeklerle ilgili bu çalışma, o güne kadar umutsuzluk fikriyle ilgilenmemiş deneysel psikologlar tarafından büyük ilgi görmüştür. Bunun ardından çaresiz durumda olan pek çok insanın depresyon yaşamaması ve teorinin kendini suçlama ve utanma gibi durumlara açıklık getirememesi nedeniyle “çaresizlik teorisi” sorgulanmaya başlanmıştır (Corson ve Adams; 1981). Daha sonra atfetme ve bilişsel teoriler (Abramson, Metalsky ve Alloy) öğrenilmiş çaresizlik teorisini yeniden yapılandırarak, umutsuzluk teorisini geliştirmiştirler. Yapılan araştırmalar depresyon yaşayan kişilerin bir kısmının (tıpkı köpek deneyinde olduğu gibi) depresyonun nedenini kendilerinde değil dışsal faktörlerde aradıkları, diğer kısmının da içsel özelliklerinde aradıklarını ortaya koymuştur.

Abramson, Metalsky ve Alloy (1989) yaptıkları çalışmalarda kişinin neden ve nasıl umutulu olduğuna; ve umutsuzluk duygusunu nasıl geliştirdiklerine açıklık getirmeye çalışmıştırlar.

Umutsuzluk teorisine göre, olumsuz yaşam olaylarını içsel, değişmez ve global nitelikli; olumlu yaşam olaylarını ise dışsal, değişken ve spesifik nitelikli kabul eden kişilerin diğerlerinden daha fazla öğrenilmiş çaresizlik deneyimi yaşamaları olasıdır. Umutsuzluk, olumlu yaşam olaylarının olmayışı veya meydana gelen olumsuz yaşam olayları ile başlayabilmektedir. Umutsuz bir insan kendi yaşamı için önemli olan alanlarda kötü şeylerin olacağını ve asla iyi şeylerin olmayacağını zanneder; ve çok kötü durumların hiçbir zaman değişmeyeceğine inanır.

Metalsky ve Joiner (1992), bu konuyla ilgili üç bilişsel bakış açısı geliştirmiştirler:

  1. Kötü olayların kaçınılmaz olduğu yönündeki atıflar
  2. Olumsuz bir olaydan sonra kendi hakkında olumsuz sonuçlar çıkarma (Ben değersiz biriyim.)
  3. Yüksek stres altındayken yaşanan kötü bir olayın gelecekte de başka kötü olaylara yol açacağını varsayma

Elbette kişinin ihtiyaçları ve kişiliği hangi olayın onun için stres verici olduğunu belirleyecektir. Segal (1992) iyileşmiş depresif kimselerin, kişiler arası ilişkilerde bir kayıp veya çatışma yaşamaları halinde, depresyona geri döndüklerini ortaya koymuştur. Kişiyi korkutan problemlerin depresyona yol açtığı görülmüştür.

Geleneksel düşünce ve diğer yaklaşımlara göre depresyon geçmişte yaşanmış kayıplar konusundaki takıntılar nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Kimi zaman geriye doğru bakış ve ileriye doğru bakış yaklaşımlarının doğru olması olasıdır. Bazı insanlar geçmişlerinden pişmanlık duymaktadır ve gelecekten korkmaktadırlar. Çünkü geleceklerini berbat etmekten korkmakta ve kotrol edememektedirler. Bazen depresyon yaşayan kişilerin olumsuz bakış açısı her şeye uzanır: Geçmiş, gelecek, sen, ben, bütün dünya…

Olumsuz yaşam olayları yaşayan kişilerin umutsuzluk yaşamasında etkili olan üç tür çıkarımları vardır:

  1. Değişmezlik konusundaki çıkarımları
  2. Olumsuz sonuçlar konusundaki çıkarımları
  3. Benlik özelliklerinin olumsuz olduğu yönündeki çıkarımları

Beck’in bilişsel terapisi ise, çocukluklarında depresyon yaşamış kişilerin kendilerine, dünyaya ve geleceğe yönelik olumsuz bakış açısı geliştireceklerini ileri sürmektedir. “Ben iyi değilim.” “Dünya adil ve hoş değil.” “o” işin sonu iyi olmayacak.” Bu olumsuz bakışlar daha detaylı inançlarla genişletilebilir: “Ben budalanın biriyim.” “Zekice konuşamıyorum.” “Ben çirkinim.” Ve sürüp gider. Bu negatif varsayımlar çok ilkel düzeyde kalmış gibi görünse de gerçekler bu inançlara etki edemezler; böylece gerçeklikleri asla sorgulanamaz.

Carol Dueck’in küçük yaşta benlik inançlarının gelişimini inceleyen çalışmaları, erken yaşta olumsuz benlik inancı geliştiren kişilerin daha sonra benlik, dünya ve gelecek hakkında daha rasyonel değerlendirmeler yapsalar da bu olumsuz bakış açılarının uyku halinde varlığını sürdürdüğünü ortaya koymaktadır. Yaş ilerledikçe benlik bazı ciddi kayıplar ve stres yaşadığında bireyler çoğunlukla çocukken yaşadığı travma ya da kaybı hatırlarlar. O eski, mantıksız ve yıkıcı düşünceler aniden yönetimi ele geçirir ve düşünceye hakim olurlar. Bu etkini altında yatan olumsuz düşünme, mantığı başarısız kılar. Kişi bir deneyimden çıkardığı sonucu bütüne geneller,kendi başarılarını küçük görür, hataları gözünde büyür, sadece bir detaya takılıp büyük resme aldırmaz.

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :