- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

Okulda Ruh Sağlığı Ve İnsancı Öğretmen

Okulda Ruh Sağlığı Ve İnsancı Öğretmen sitemize 27 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

Okulda Ruh Sağlığı Ve İnsancı Öğretmen

Bir öğretmenin kişilik nitelikleriyle öğrencilerinin her birinin fizyolojik, psikolojik, sosyal ve zihinsel yönden gelişimlerini kolaylaştırıcı olması gerekir. Bu da öğretmenin mesleğiyle ilgili bilgi ve becerileri kazanması yanında onun, bir insan olarak  gelişip olgunlaşmasını ve insanlarla olan ilişkilerinde daha uyarlı olmasını gerektirir. Bir öğretmenin bu özelliklere sahip olmasına, öğretmen yetiştiren ve öğretmeni değerlendiren kurumlarca gereken önemin verildiği söylenemez. Öğretmenin kişiliğinin başkalarının gelişimine elverişli nitelikler kazanması, eğitimin temel sorunlarından biri olmak zorundadır. İnsana yardım etmekle görevli herkes (din adamı, terapist, sosyal hizmet uzmanı vs.) gibi öğretmen de bir insan olarak önce bütün tutarlı, tutarsız yanlarıyla kendini tanıyıp kabul etmeli ve bunun yanında insan ilişkilerinde beceri geliştirmiş olmalıdır.

Eğer öğretmen kendini sınıfta hiç hatasız olma, hiç açık vermeme gereğine inandırmışsa, kendini çoğu kez yalnız ve yabancı bir çevrede yaşamaya, içinden geldiği gibi davranmamaya tutsak etmiştir. Bu durumda öğretmenin yaptığı işi sevmesi de güçleşmektedir. Öğretmen sınıfında öyle bir hava yaratmalı ki, hem kendini hem öğrencilerini yanlış yapma korkusundan arındırmalı ve yapılan hatalardan doğru olanı yakalama fırsatı sağlamalıdır. Ancak o zaman sınıfı, hem kendisi hem de öğrencisi için yaşanabilecek bir yer haline getirebilir.

Öğretmeni kusursuz niteliklerle kavramlaştırmak, onun insan oluşuna hem haksızlık ham saygısızlıktır. Çünkü bu kusursuzlukların gerçek yaşamda yer alması olanaksız olabilir ve hatta bazıları, insanlar için sağlıksızlık işareti bile sayılabilir. Örneğin bir öğretmenden her zaman olaylar karşısında soğukkanlı ve tarafsız olmasını beklemek veya kendi duygularını öğrencilerin duygularından daha az önemli saymasını beklemek haksızlıktır. Aksine öğretmenin gerektiğinde kendi görüş ve duygularını sınıfta açıklaması ve bunların eleştirilmesine ortam yaratması, öğrencilerine insan  ilişkilerine biraz daha duyarlı olmayı öğretme fırsatı yaratır. Gene bir öğretmenden öğrencilerinin sorduğu bütün soruların cevabını bilmesi veya öğrencide kuşku ve belirsizliğe yol açamadan öğrenmeyi de gerçekleştirmesi de beklenmemelidir. Bir öğretmenin herşeyi bilmesi olanaksız olduğu gibi, bir öğretmenin kendini bu tür beklenti içine sokması, öğrenmenin sınırlarını da daraltır. Zira birçok sorulara, öğretmen dışında başka kaynaklara başvurarak daha doğru ve tam cevaplar alınabilir. Burada önemli olan, öğretmenin bilmediğini söyleme dürüstlüğü ve başka kaynak aramaya yöneltme ile ilgili davranışlarıdır. Yine bir öğretmenden olgun bir insan olarak kendi yaşamında zorlanma, çatışma ve kaygıdan arınmış olmasını beklemek de büyük bir yanılgıdır.

Rogers(1969), danışandan hızalan (Client-centered) terapinin danışan ve danışman ilişkilerini düzenleyen üç koşulunun sınıfta öğretmen ve öğrenci ilişkilerini de düzenleyici olduğu ve bu koşulların yer aldığı eğitim ortamının daha insancı olan etkili bir öğrenme sağladığı yolundaki görüşler araştırma bulgularıyla da desteklenmiştir. Aşağıda insan ilişkilerinin temeline alınması gereken insana saygı, içtenlik (dürüstlük) ve empatik anlayış ilkelerinin sınıf koşullarında yer alışı üzerinde durulacaktır.

Öğretmen – Öğrenci İlişkilerinde Saygı

Hümanist öğretmenin en önemli karakteristik özelliklerinden biri, her öğrenciyi insan oluşu nedeniyle başlı başına bir değer olarak görme niteliğidir. Bu özellik kişiyi davranışlarından dolayı değerli görmeden çok, sadece onu bir insan olarak değerli görme tutumunu ifade eder. Bu görüş, isimsiz bir insan oluş olarak da alınmamalıdır. O kişi kendi kendisi olarak değerlidir. Bu saygı duyuş, onu incitmeden, ona zarar vermeden, kişilik bütünlüğünü bozmadan, olduğu gibi kabullenmedir. Saygı duyan kimse, saydığı insanın davranışlarını yönlendirmez. Bu saygıda o kimseye kendi kendisini yaşama hakkı tanınır. Bu saygı, ona sahip olmadan ve onu kendi malı olarak görmeden sevebilme yani bencil olmayan bir sevgiyi sunabilmedir.

Bir öğrencinin davranışları kusurlu, noksan, kabul edilmez ve hatta hatalı da olabilir. Hatalı öğrenciyi bir insan olarak, hatasız olan öğrenci  kadar değerli bulma, koşulsuz saygıyı ifade eder. Bu, öğretmenin kişiliğindeki sıcaklığa da bağlıdır. Kuşkusuz her insanın böyle bir niteliği olmayabilir. Bu soğukluk, bir öğretmenin başarısını bütün iyi niyeti ve çabasına rağmen gölgeler. Diğer taraftan bazı öğrencilerin öğretmenden gelen böylesine sıcak bir saygıyı algılayabilmesi de bazen mümkün olmayabilir. Purkey (1970), bu konuda sosyo- ekonomik yönden dezavantajlı grupların bir risk grubu olduğuna ve öğretmenin bu öğrenciler için özel bir çabası bulunması zorunluğuna işaret etmekte ve onların utanıp aşağılanmalarına neden olabilecek çeşitli yaşantılardan korunması gerektiğine inanmaktadır.

Patterson (1973) da öğrencisine saygı duyan bir öğretmenin  öğrencilerinde başkalarına insan olarak saygı gösterme niteliği geliştirdiğini ifade etmektedir. Öğrencisine saygı duyan bir öğretmenin öğrencileri tarafından sevilme ve beğenilme olasılığı fazladır. Sonuçta sevilen kişiyi taklit etme yani onun davranışlarını benimseme ve onu kendine model alma eğilimi de artmaktadır.

Bir öğretmenin öğrencisine saygısı, öğrencileriyle olan sözel iletişiminden, yüz ifadesinden, davranışlarından kolayca anlaşılabilmektedir. Eğer bir öğretmen öğrencilerinin adını öğrenemediyse ve öğrencilerinin her birine sınıfta aynı sıklıkta adlarıyla seslenemiyorsa böyle bir saygının varlığından hemen şüphe edilmelidir. Bu konuda sınıfa yeni gelen öğrencilerle akademik başarıları düşük öğrencilerin özel bir ilgi grubu oluşturdukları bilinmelidir.

Öğrencisine koşulsuz saygı gösterme, bazen onlara eşit davranma koşuluyla yan yana gitmeyebilir. Öğrenci kişiliğine bağlı olarak onları güdüleme yolları değişik olabilir. Örneğin başarısız veya içe dönük bir öğrencinin yanlışları düzeltilirken tutulan yol, başarılı veya dışa dönük bir öğrencinin yanlışları düzeltilirken tutulan yoldan daha farklı olabilmektedir. İkinci grupta gerektiğinde başarısız olduğu yönlere işaret edilebileceği halde, birinci grupta asla bu yola başvurmamak gerekir. Aslında duyarlı bir öğretmen başarıya yanlıştan daha fazla önem verir. Yapılan araştırma bulguları, övgünün bir genel ifade olmaktan çok ödevin belli yönlerine bağlı kalarak verilmesinin daha etkili olduğunu ifade etmektedir.

Öğrenciye saygı, ona kibar ve nazik davranmayı gerektirir. Öğretmen – öğrenci ilişkilerinde bir öğretmenin hatalı davranması doğaldır. Ama öğretmenin hatalarını  farkedebilme  duyarlığına sahip olması yanında, böyle durumlarda karşısındakinden özür dileme alışkanlığı geliştirmiş olması da özel bir önem taşır. Öğretmenin öğrencileriyle olan ilişkilerinde demokratik ölçüler içinde onların haklarını gözetmesi, onlara bağımsız davranma ve bağımsız karar verme hakkı tanıması, onlara göstereceği saygının önemli ölçütleridir.

Koşulsuz saygının en önemli bir yönü de insana güvenmedir. İnsana güven, öğretmen öğrenci ilişkilerinde onun yeteneklerine güvenme ve onun davranışlarında doğru olanı seçmeye eğilimli oluşuna inanmadır. Öğrencinin yeteneklerinin düzeyi ne olursa olsun, bu yetenekleri doğrultusunda ona başarma şansı yaratma, bir fırsat kullanma konusunda yüreklendirilmesi ya da ona yardımcı olunması gerekir. Belli bir davranış bozukluğu gösteren öğrenciye güvenme de onu daha iyi olmaya sevk edici olabilir.

Öğretmenin zaman zaman içinde bulunduğu kendi koşulları, bir insan olarak onun da olumsuz duygular içine düşmesine neden olabilir. Sınıftaki insancı bir öğretmen, pek çok meslek ve aile sorunlarının kendisini, içinde bulunduğu olumsuz duygularını sınıfta yansıtma tuzağına çekmesine izin vermemelidir. Kuşkusuz bu iyimser tablodaki anlatım, öğretmenin insan ilişkilerinde duyarlı, kendini tanıyan ve davranışlarının başkaları üzerindeki etkilerini iyi bilen bir kimse olduğu sayıltısına dayanmaktadır. İnsan ilişkilerine, öğretmen yetiştiren kurumların gereken önemi vermesi ve bu yönde planlı ve programlı bir eğitim izleme zorunluğu duyması hala ele alınmamış güncel bir sorun olarak önemini korumaktadır.

Öğretmen ne kadar hümanist bir tutuma sahip olursa olsun veya insan ilişkilerinde ne kadar becerili bulunursa bulunsun gene de öğretmenin saygı duyamadığı öğrencileri olabilir veya bir öğrenciyle sınıf içi ilişkileri dayanılmaz boyutlara ulaşabilir. O zaman öğrenciyi öğretmenin bu olumsuz duygularından koruma amacıyla başka bir öğretmenin sınıfına vermek daha uygun olabilir.

Öğretmen- Öğrenci İlişkilerinde İçtenlik ve Dürüstlük

Bu içtenlik ve dürüstlüğün temeli daha önce de ifade edildiği gibi öğretmenin öğrencileriyle olan ilişkilerinde kendi gerçek duygularını yaşamaya dayanır. Sınıf etkileşiminde öğretmenin öğrencilerinin tüm davranışlarından memnun olması beklenmediği gibi öğrencilerinin yanlış davranışlarını onaylaması da olanaksızdır. Öğretmen öğrenci ilişkilerinde, insana saygı ilkesini tehlikeye düşürmeden, doğru olan davranışı onaylaması, doğru olmayanı onaylamaması bu ilişkilerin içtenliği ve dürüstlüğü için gereklidir.

Öğrencilerin sınıfta uymak zorunda olduğu kaide ve kurallar yanında eğitimde her sınıf düzeyinde ulaşılması beklenen çeşitli hedefler vardır. İnsancı eğitim başıboşluk ve sınırsız hoşgörü içinde gerçekleşmez. Coopersmith (1969) çalışmalarında müsamahakar bir çevrenin bireyde benliğe saygıyı düşürücü olduğunu ifade etmektedir. Uyulması gerekli standartlar karşısında kişi pekiştirilerek kendine güvenmeyi ve kendini değerli görmeyi öğrenir. Ulaşılamayan standartların kişiyi küçük düşürücü ve utandırıcı duruma getirmeden ve sonuçta benliğe güven ve saygıyı düşürmeden öğretmenin sıcak ve saygılı tutumu içinde algılanmış olması özel bir önem taşır. Öğrencinin başarı ve başarısızlığına ilgisiz kalmak,  öğrenciye onu önemsememek mesajı verir. Akademik başarıyla ilgili konularda öğretmenin tutacağı yolun daha çok başarıyı ödüllendirme yolundan geçtiği, daha önce vurgulanmıştı. Burada eğitim ortamında cezayı tümüyle saf dışı etme gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Ancak cezanın öğrencinin benliğini yaralar biçimde verilmesinin eğitimde insana saygı ilkesini zedeleyeceğini bilerek tüm güdüleme araçları ve öğrenme yöntemleri etkinliğini kaybettiği zaman öğrencinin hatalarına ilgisiz kalınmaması zorunluğu karşısında cezayı uygun koşullar altında vermek gerekir.

Purkey, öğretmenin yaratacağı sınıf atmosferinde “kontrol” anlamında kullandığı disiplin etkenini güdüleme, özgürlük, saygı, şefkat gibi öğelerden hemen sonra başarıya götürücü bir koşul olarak nitelemektedir. Disiplin ve kontrol konusunda öğretmen aşağıdaki soruları kendine sormalıdır;

  1. Sınıfta neyin kabul edilebilir, neyin kabul edilemez olduğu konusunda öğrencilerine yeterince açık seçik olabildim mi?
  2. Öğrencilerin küçük disiplin problemlerini şahsıma yapılan kişisel bir hakaret nedeni olarak almaktan kendimi koruyabiliyor muyum?
  3. Sınıfta gözdelerimin ve kurbanlarımın olmamasına özel bir çaba harcıyor muyum?
  4. Benim koyduğum sınırlar içinde öğrencilerimin aktif ve doğal olmaları mümkün mü?
  5. Öğrencilerimi cezalandırmadan geçen günlerim çoğunlukta mı?
  6. Her gün dersime uygun ve gereğince bir hazırlık yapıyor muyum?

Öğretmenin kendi öznel gerçeklerinin öğrencilerin öznel gerçekleriyle çatışmaya düşebileceğini doğal kabul etmesi ve bir öğretmen kendi duygularını ifade etme serbestisi yaşarken, öğrencilerinin de bir öğretmen olarak kendi davranışları karşısındaki duygularını ifade etmesine olanak tanımasının birbirlerinin ruh sağlığı üzerinde olumlu etkileri olacağını ısrarla savunmakta ve bunu açıklık, saydamlık ve dürüstlük ilkesi içinde ele almaktadır.

Bazı öğrenci davranışları vardır ki, bunların sınıf içi bir ortamda konuşulması öğrenciye zarar verici olabilir, o nedenle teke tek bir ilişki içinde öğretmenle öğrencinin konuşması daha olumlu sonuçlar verebilir. Öğretmenin öğrencisine “Bu konuyu benimle yalnız konuşmak ister misin?” ya da “Bir de bu konuyu beraber konuşalım mı?” demesi hem öğrenciyi hem de öğretmeni daha açık olmaya götürebileceği gibi daha yoğun bir duygu boşalımı da sağlayabilir. Öğretmen öğrencilerine bir kez bu yolu açtıktan ve duygusal yakınlık sağladıktan sonra teke tek konuşma isteği öğrencinin kendinden gelebilir. Öğretmenin daha başlangıçta öğrencisine dürüst davranması ve bu konuda öğrencinin güvenini hiçbir zaman sarsmaması gerektiği gibi bu sorumluluğu ne ölçüde taşıyabileceği konusunda öğrencisine açıklamada bulunması ve onun izni olmadan bu duygu alışverişinin içeriğini asla kimseye açıklamaması gerekir.

Öğretmen ne kadar iyi niyetli olursa olsun bazen belli bir sınıfa veya sınıf içinde belli bir öğrenciye açık ve dürüst davranma serbestisini kendinde bulamazsa veya öğrenciye ya da sınıfa karşı güven geliştiremediyse veya olumlu ilişkiler kuramadıysa o öğretmeni o öğrencinin veya o sınıfın öğretmeni olmaya zorlamanın fayda yerine zarar getireceğini kabul etmek gerekir.

Öğretmen ve Öğrenci İlişkilerinde Empatik Anlayış

Etkili ve hümanistik bir öğretmenin öğrenmeyi kolaylaştırıcı en önemli özelliklerinden biri empatik anlayıştır. Bu çeşit anlayış, bir insanın objektifliğini kaybetmeden kendini diğer insanın yerine koyarak onun düşüncelerini ve duygularını kavrayabilmesidir. Bu anlayış dıştan bir gözlemle sağlanamayacağı gibi öğrencinin toplu dosyasını dikkatli bir gözle inceleyerek de kazanılamaz. Bu, bir öğretmenin kendini öğrencisinin yerine koyarak olaylara ve olgulara onun baktığı gözle bakabilmeyi gerektirir. Bu bakış açısında bir değerlendirme söz konusu değildir. Davranışları etkileyen, kişinin kendi kendisi hakkında sahip olduğu görüş, çeşitli konular karşısında geliştirdiği olumlu veya olumsuz tutum, sahip olduğu çeşitli zihinsel kavramlar yanında onun amaçları, beklentileri, inançları ve değer yargılarıdır. Bunların merkezinde kişinin benlik kavramı olduğu için genelde çok duygusal içerikli olan bu öznel yapılar organize olmuş bir bütünlük içinde kişinin algı dayanağını oluştururlar. Çevrede olup biten her olay, onun kendi ihtiyaçlarına ve kendi yaşantılarına bağlı bir biçimde algılanır. Bu algılanış biçimine göre de kişinin tepkileri yapılaşır. Empatik anlayış için bu algı dayanağını kavrayabilme önemlidir.

Yaşamımızın ilk yıllarında yaşantıları biyolojik ihtiyaçlara bağlı bir biçimde algılayıp yorumlarken, daha sonraları bu ihtiyaçlarla ilgili bulunan sosyal çevreye bağlı olgularla birlikte algılamaya başlarız. Temel ihtiyaçlara bakıldığında sırasıyla fizyolojik, güvenlik, sevgi, benliğe saygı ve kendini gerçekleştirme ihtiyaçlarının hapsi insan doğasında mevcut olmakla birlikte belli bir çevre içinde sırayla birbirinin içinden ortaya çıkarlar. Çevre bu temel ihtiyaçların doyum yollarını ve doyum biçimlerini belirler. Kişinin zihinsel ve duygusal yaşamının özü bu ihtiyaca bağlı yaşantılarla yapılaşır. Her bireyin daha başlangıçta farklı bir biyolojik yapıyla dünyaya geldiği ve bunların farklı çevrelerde farklı yaşantılar geçirerek geliştiği kabul edildiğinde, insanların zihinsel ve duygusal yaşamı birbirinden farklı hale gelmektedir. Böylece her bireyin eşsizliği, emsalsizliği ve kendine özgülüğü ortaya çıkmaktadır.

Lewin’ in alan kuramı, her bireyin her an için değişen belli bir psikolojik çevre içinde yaşadığını, bu psikolojik çevrenin merkezinde kişinin kendinin bulunduğunu ifade etmektedir. Bu sistemin içinde mevcut bulunan ihtiyaçlar birer gerilim kaynağı haline gelmektedir. Kişi kendi içinde bu gerilimi algıladığı bu gerilimi giderici çevre koşullarını da algılayabilmektedir. İhtiyaçların örüntüsü veya her ihtiyacın kendi içindeki gücü kişiden kişiye farklı olabileceği gibi, çevre olanakları da farklı olabilir. Bütün bunları her insan içinde bulunulan duruma göre farklı biçimde algılar. O nedenle aynı olay karşısında, insanlar farklı davranırlar. Hatta aynı olay karşısında aynı davranışı gösteren kimselerin davranışlarının nedenleri de farklı olabilir. Genelde insanların başkalarıyla olan ilişkilerinde onların davranışlarını, kendi ihtiyaçlarına ya da öznel gerçeklerine göre yorumlama yanılgısı içine düştükleri görülmektedir. İnsan davranışlarına onların kendi öznel gerçekleri ve ihtiyaçları açısından bakabilme ve onların davranışlarını bu ihtiyaçların ve gerçekliğin sonucu olarak görebilme insan ilişkilerini düzenleyici en önemli etken olduğu gibi ona bütünüyle kendi açımızdan bakma bu ilişkileri temelinden bozucu olabilir.

Empatik anlayışın bir sınıf ortamında yer alışı, öğretmenin öğrencisine bir insan olarak duyduğu saygıyı güçlendirmektedir. Açıklık ilkesi de empatik anlayışı besleyici olmaktadır. Örneğin kavgacılığından dolayı kendinden çok şikayet edilen bir öğrenciyi ele alalım. Bir öğretmenin “Senin yaramazlığından artık bıktım, senin bu yaramazlığın yalnız beni değil okuldaki bütün öğretmenleri de bıktırdı.” demesi yanında diğer bir öğretmenin “A senden şikayet etti. Onun kıvırmış, canını acıtmışsın. A seni çok mu kızdırdı?”, “Evet” yanıtı karşısında öğretmenin “A sana ne yaptı da öfkelendin?” gibi bir yaklaşımı kendi öğrencilerinin daha kolay açılabileceği bir öğretmen haline koyar.

Empatik anlayış, başarısızlık konusunda da doğru davranma olasılığı sağlar. Örneğin öğrencinizin size, çok çalıştığı halde neden böyle başarısız olduğunu ve sınıfın en düşük notunu aldığını üzülerek ifade ettiğini düşünelim. Öğretmenin bu öğrenciden çalışma yöntemi ve ev yaşantısı hakkında bilgi alması mümkündür. Sorunun çözümü için getireceği bazı önerilerin uygulanabilme olanaklarını öğrencisiyle birlikte gözden geçirmesi, öğretmeni bir değerlendirici ve not verici görme algısı yerine öğretmenin yanında kendinin nottan daha değerli olduğu algısını yerleştirebilir.

Empatik anlayış konusunda bir öğretmen, öğrencinin belli konulara, belli insan gruplarına karşı geliştirdiği olumlu ve olumsuz tutumları tanıması ve bu tutumlar karşısında öğrenciyi yargılamadan bunları akıl süzgecinden geçirme olanakları verebilecek bazı yaşantılar ağlaması mümkündür. Ön yargıların, değer yargılarının, ideallerin, amaçların daima yargılayıcı bir eleştiriden zarar gördüğü, kişiyi savunmaya veya saldırganlığa ittiği unutulmamalıdır.

Bu üç ilkenin; yani koşulsuz kabul ve saygı, içtenlik ve açıklık, empatik anlayışın sınıf koşullarında uygulanışının zorluğu ve ancak bu ilkelerin terapi koşullarında uygulanabilirliği akla gelebildiği gibi uygulanışı sonucunda alınan sonuçların gerçekten etkili öğrenme sağlayıp sağlamadığı konusunda da kuşku duyulabilir. İşte bu sorula r ve kuşkular yıllardır Eğitim Bilimciler tarafından araştırılmaktadır. Bu güne kadar elde edilen bulgular bu üç ilkenin etkili öğrenme sağlaması yanında öğretmen öğrenci ilişkilerini sıcak ve olumlu, sınıf atmosferini ise etkili öğrenme yapılabilecek şekilde dönüştürdüğü yönündedir ( bakınız Yadigar Kılıççı, Okulda Ruh Sağlığı).

KABUL ETMEYİ ETKİLEYEN UNSURLAR

  • Kişinin Sahip Olduğu Kişiliği: Bazı kişiler kişiliklerinin bir özelliği olarak aile üyeleri de dahil bir çok kişiye karşı, bir çok farklı durumda kabul edici olabilir, “kendileri de dahil”. Diğer taraftan, yine bazı kişiler kişiliklerinin bir parçası olarak aile üyeleri de dahil bir çok kişiye karşı, bir çok farklı durumda kabul edici değildirler, “kendileri de dahil”.

2-       Çocuğun (ya da diğer kişinin) kendisi: Gerek fiziksel özelliklerden dolayı olsun, gerekse kişilik özelliklerinden olsun, bazı çocukların kabulü daha kolay olurken, bazı çocukların kabulü daha zor olabilir.

3-   Kişinin içinde bulunduğu ruh hali, durum: Kimi zaman, içinde bulunulan durumdan dolayı öğretmen öğrenciyi bazen kolayca kabullenirken, bazen de kabul etmekte zorlanır, kabul edemez. Önemli olan kişinin bunun farkında olması ve bunu çocuğa ( ya da diğer kişiye ) açık bir dille iletmesidir.

4-      İçinde bulunulan ortam, çevre: İçinde bulunulan ortam da çocuğun kabul edilme düzeyini etkileyen bir diğer etmendir. Mesela, özellikle sosyal ortamlarda ya da diğer kişilerin varlığında, çocuğun evde başka kimseler yokken kabul edilen bir davranışı kabul edilmeyebilir. Ya da tam aksi olup anne/baba çocuğunun evde kabul etmediği bir davranışını, diğer kişilerin varlığı söz konusu olduğunda kabul edici olabilir.

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :