- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

Kişilik ve Zeka

Kişilik ve Zeka sitemize 18 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 1 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

GİRİŞ

Kişilik tanımlarının ortak yanı, kişiliğin öğelerinin bütünlüğe yönelik bir süreci oluşturmasıdır. Yani kişilik bir süreçtir. Kişilikten söz edebilmek için bu sürecin oluşacağı ruhsal yapının temelinin bulunması gereklidir. Bu yapının temelinde zeka bulunur. ( Köknel, 1997)

Zekanın kişilik gelişmesinde önemli rolü vardır. Özellikle çocukluk ve gençlik çağlarında kişiliğin gelişmesi, sağlıklı ilişkiler kurulması ve sürdürülmesi kişinin zeka düzeyi ile yakından ilişkilidir. (Köknel, 1987) Bir başka deyişle farklı zeka düzeylerindeki bireyler çevreleriyle hatta kendileri ile farklı bir şekilde ilişki kuracaklardır.

Zeka algı, bellek, öğrenme, düşünme, soyutlama, yeni durumlara uyma gibi birçok zihinsel işlevin birleşimidir. (Köknel, 1997) Görüldüğü üzere zeka karmaşık bir yapıdır. Dolayısıyla aynı zeka düzeyinde olan kişilerde bu işlevlerin değişik olması sonucu değişik kişilik yapıları, davranış biçimleri, uyum ve çözümler görülebilir. Zekanın günlük yaşamımızdaki ilişkilerimizi etkileyen sözlü ve yazılı anlatımı kolayca kavrama, sözcükleri ve bunların oluşturduğu kavramları tanıma ve anlama, basit hesap işlerini kolayca ve çabuk yapabilme, düşünce kurallarına uygun davranıp sağlıklı çıkarımlara ulaşabilme gibi önemli özellikleri vardır. Bireyler bu özelliklerinden birinde yada birkaçında yada hepsinde üstünlük gösterebilirler. Bu özellikler arasında anlamlı bağlantılar vardır. (Köknel, 1997) Başka bir deyişle birinde yada birkaçında görülen üstünlük genel olarak diğerlerini olumlu biçimde etkiler.

İnsanlar arasında kişilik yapısını etkileyen birçok faktör vardır. Bu yapıyı etkileyen etmenlerden biriside zekadır. Bu çalışmada zekanın tanımları, zekanın gelişimi, zeka kuramları ve zekanın ölçülmesi üzerinde durulacaktır.

ZEKA TANIMLARI

Üzerinde en çok araştırma yapılmış yeteneklerden birisi, zekadır. Zekanın tanımı konusunda psikologlar arasında farklılıklar vardır. En geniş anlamıyla zeka, bir genel zihin gücü olarak tanımlanır.

“Zeka” terimi yıllarca halka arasında ve literatürde farklı anlamlarda kullanıldıktan sonra, ancak yirminci yüzyılın başlarında bugünkü özel anlamı ile kullanan ve ilk zeka testini hazırlayan Binet olmuştur. Bununla beraber birçok psikolog Binet’ten önce de zekayı ölçme çabası içinde olmuşlar ve “kalıtımsal zeka” ile “performans zeka”nın farklı kavramlar olduğu anlaşılmış, bu kavramlar ilk olarak birbirinden ayrılmıştır. (Özgüven, 1994)

Bu konuda çalışanlardan William Stern zekayı, “Bireyin düşünüşünü yeni durumlara bilinçli olarak intibak ettirebilmesine ilişkin genel bir yetenek” olarak tarif etmiştir.

Zekanın ölçülmesi konusunda önemli katkıları olan Terman (1921) ise soyut semboller üzerinde düşünebilme yeteneğinin bireyler arasındaki zeka farklarını ayırabilen en önemli faktör olduğunu ifade etmiştir. (Özgüven, 1994)

Psikologların bazıları, bireyin çevresine uyumuna önem verirler, kişinin kendisini çevresine adapte edişi ile zeka düzeyi arasında önemli bir ilişki bulunduğunu ifade ederler. Bu görüşte olan psikologlar zekayı, “bireyin yeni durumlara, yeni problemlere uyabilme yeteneği” olarak ifade ederler, bireyin yeni durumlar ortaya çıktığında davranışlarını uygun ve etkili şekilde yeniden düzenleyebilmesini önemli görürler. Bu tarife göre, zeki olan birey durumun gerektirdiği çok sayıda olası çözüm yolları bulabilen, bunları gözden geçirip, en uygun olanını seçebilen kişi olmaktadır. Daha az zeki olan birey, koşullara uygun çözüm yolu bulabilmede, daha az yaratıcıdır. (Özgüven, 1994) Bir başka deyişle zeka kişinin çevresine uyum düzeyini belirleyen önemli bir faktördür. Zeka düzeyi bireyin çevresine uyumunu olumlu yada olumsuz yönde etkiler.

Bazı psikologların görüşüne göre ise zeka öğrenebilme yeteneğidir. Geniş anlamda bu tarife göre bireyin zekası öğrenim yeteneğinin genişliği ve çeşitliliği ile ilgilidir, çok öğrenen az öğrenenden zekidir.         (Özgüven, 1994) Dolayısıyla okullarımızda, öğrencinin başarısına göre zeki olup olmadığının belirlenmesi eğilimi bu görüşle yakından ilişkilidir.

Zekayı “soyut düşünebilme yeteneği” olarak tanımlayan psikologlara göre zeki olan kişi sözel ve sayısal sembolleri kolayca ve uygun şekilde kullanabilen ve bu sembollerle ifade edilmiş problemleri çözebilen kişi olmaktadır. “Soyut düşünme” zekanın en önemli bir özelliği olarak kabul edilmektedir. Binet’in zeka tanımı geniş ölçüde bu temele dayanır. Binet (1905), zekayı “iyi muhakeme edebilme, iyi hüküm verebilme, eleştirisel bir görüşe sahip olma” şeklinde ifade edilmektedir. (Özgüven, 1994)

Wechsler, zekayı, “Bir bütün olarak gayeli hareket etme, mantıki düşünme ve çevresine tesir edebilme konularında bireyin bir genel kapasitesi” olarak tarif etmektedir. (Özgüven, 1994)

Storddad (1943) ise, zekayı, “Bireyin zor, karmaşık, soyut, ekonomik, gayeye uygun, sosyal değeri olan ve orijinal nitelikler taşıyan zihinsel davranışları yapabilme ve bu koşullar altında bireyin enerjisini davranışlar üzerine toplayabilme ve heyecanlara karşı koyabilme yeteneği” olarak tarif etmiştir (Özgüven, 1994)

Köknel (1997) zekanın bu tanımlarını göz önünde tutarak zekayı kişinin yeni durum, engel ve sorunlar karşısında deneyimlerinden ve öğrendiklerinden yararlanarak o an için gerekeni yapması, uyumunu sağlayabilmesi, yeni çözümler bulabilme yeteneği olarak tanımlamıştır.

1999 yılında ABD’de internet aracılığı ile yayınlanmış “Zeka Konusundaki Ortak Bilimsel Sonuçlar” adını taşıyan ve altına elli profesörün imza attığı bildiride zeka, diğer şeyler arasında, akıl yürütme(mantıklı düşünme yeteneği), plan yapma, problem çözme, soyut düşünme, karmaşık fikirleri kavrama, çabuk ve deneyimlerden öğrenme yeteneklerini içeren genel bir zihinsel kapasitedir.

ZEKA TANIMI ÜZERİNE TARTIŞMALAR

Zekâ, IQ testlerinden elde edilen bir puanın ötesinde bir kavramdır; ancak zekanın ne anlama geldiği, ne kadarının ölçülebildiği konusunda henüz bir görüş birliği sağlanmış değildir. Ayrıca nörobiyoloji, genetik ve etoloji (hayvan davranışları bilimi)  gibi bilim dalları zekâyı tüm yönleriyle açıklamakta yetersiz kalmaktadır.

Bugün zekâ hala IQ testleriyle ölçülebilmektedir. Bu testler eskisine oranla daha az kullanılmakla birlikte hala tek ölçüt olma özelliğini korumaktadır.

Testler başlıca iki şekilde karşımıza çıkmaktadır: Stanford-Binet Intelligence Scale (SBIS) ve Wechsler Intelligence Scales. Bu ikisinin de çocuklar için ayrı, büyükler için ayrı iki versiyonu bulunmaktadır. Çoğunlukla psikologlar tarafından uygulanan bu testler, değişen koşullara göre farklılık göstermektedir. Scholastic Assessment Test (SAT) ve Graduate Record Exam (GRE) gibi diğer standart testler de temelde IQ testlerinden yararlanarak hazırlanmaktadır.

Bu standart testlerin kişinin okul ve iş yaşamındaki başarılarına yol açan unsurları ölçmekte yetersiz kaldığına dikkat çeken Yale Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Robert J. Stern , ”Zekâ Testleri Ne Kadar Akıllı” başlığı altında derlediği yazısında, geleneksel zeka testlerinin analitik ve sözel yetenekleri doğru olarak değerlendirdiğini, ancak yaratıcılık ve pratik bilgileri ölçmekte yetersiz kaldığını belirtmektedir. Ayrıca IQ testleri demografik unsurlara ve koşullara göre düzenlenmemiş ise doğru sonuç vermemektedir. Araştırmalara göre testler düşük stres altındaki koşullarda, liderlik vasıflarını yeterince ölçememektedir. Yüksek stres altındaki koşullarda, IQ’nun liderlik özellikleriyle ters orantılı olduğu bilinmektedir. Ayrıca kolej ve üniversiteye giriş sınavlarına girenler, deneyimli bir sınav öğrencisi ile sınavı ilk kez gire öğrenci arasında büyük fark olduğunu, test başarısının deneyim düzeyine bağlı olarak değiştiğini göstermektedir.

Ne var ki bu standart IQ testleri insanlar arasındaki farklılıkları törpüleyerek bir anlamda eşitlik sağlamaktadır. I. Dünya Savaşı’ndan önce saygın üniversiteler öğrenci seçiminde, adayların aile durumunu ve mezun olduğu okulları baz almıştır.

Kişinin yeteneklerinin tümünü tek bir zeka testiyle ölçmek mümkün değildir. Harvard Üniversitesi, eğitim dalı öğretim görevlisi Howard Gardner, ”Zekânın Türleri” başlıklı makalesinde, insan zekasının çeşitli unsurlardan oluştuğunu ileri sürmektedir. Gardner’a göre bu unsurların sayısı dokuzu bulmaktadır. Gardner, evrim, beyin faaliyetleri, gelişim biyolojisi gibi bilim dallarından yararlanarak zekayı dil, matematik, müzik, spatial (uzaysal) bedensel kinestetik, kişisel zeka, doğal nesneleri ve mistik kuramları algılama yeteneği gibi parçalara bölmektedir. Gardner’ın kitapları bugün eğitim fakültelerinde okutulmaktadır.

Delaware Üniversitesi eğitim kürsüsü öğretim görevlisi Linda S.Gottfredson 'un zekâ konusundaki görüşleri Sternberg ve Gardner’dan farklıdır. Görüşlerini ”Genel Zeka Faktörü” başlığı altında derleyen Gottfredson, tüm beyin faaliyetlerini ”g faktörü” ile açıklamaktadır. G faktörü kavramında dil ve matematiksel yetenek gibi unsurlar insan yeteneklerinin en alt sıralarında yer almaktadır. Gottfredson’a göre IQ testlerinden alınan sonuçlar kişinin akademik ve yaşam başarılarına ilişkin çok önemli ipuçları içermektedir.

G kavramı uzun ve tartışmalı bir geçmişe sahiptir. Yüzyılın başında ortaya atılan bu kavram kimi zaman yere göğe konulamazken, kimi zaman yerden yere vurulmuştur. 1981 yılında Stephen Jay Gould 'un ”Yanlış Ölçüm Kurbanı İnsan” isimli kitabının yayınlanmasıyla g faktörü psikologların gözdesi haline gelmiştir. Kitabında, bilim adamlarının zekâ ölçümlerinde ırkçı önyargıların etkisi altında kaldığını öne süren Gould, genel zekâ faktörünün hesaplanmasında tarafsız ve standart ölçümlerin baz alınması gerekliliğini vurgulamıştır. IQ ölçümleri tarihte ilk kez, göçmenleri toplum dışı bırakmak isteyen politikacılara geçerli bir gerekçe hazırlamak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle zekânın kalıtsal yönüne öncelik veren bilim adamları her zaman çoğunluğun tepkisiyle karşılaşmışlardır.

Ne var ki genler üzerinde yapılan son çalışmalar, zeka ile ırklar arasında yakın bir ilişki olduğunu savunan bilim adamlarını destekler niteliktedir. 1997 yılı mayıs ayında Londra Psikiyatri Enstitüsü’nden Robert Plomin ve çalışma arkadaşlarının yüksek zekanın mutasyona uğramış bir genden kaynaklandığını öne sürmeleri sert tartışmalara yol açmıştır. Plomin’e göre söz konusu mutasyon, 6 numaralı kromozom üzerinde, metabolizmayı yönlendiren bir gende meydana gelmektedir. Bu keşif, bazı insanların doğuştan yüksek zekâya sahip olduğu savını tartışmaya açmıştır. Araştırmalar ilerledikçe IQ’nun çağlar boyunca yükselen bir trend izlediği tespit edilmiştir.

Bu tartışmalar henüz sonuçlanmış değildir; bilim IQ’nun genlerden mi, yoksa çevreden mi daha fazla etkilendiği sonusuna henüz kesin bir yanıt verememektedir.

Boston College’den psikoloji profesörü Ellen Winner, ”Harika Çocuklar, Yetenekli çocuklar ve Dahiler” başlıklı makalesinde ileri zekalı ve yetenekli çocukların eğitim sorununu ele almaktadır. Bu çocuklar genellikle bir konuda olağanüstü bir yeteneğe sahip olmakla birlikte, bazı konularda ortalama bir performans sergilemektedir. Bilim adamları bu çocukların beyin faaliyetlerini inceleyerek insan beyninin çalışma şeklini anlamaya çalışmaktadır.

Bu arada nörobiyologlar sıradan bir insanın beyin faaliyetlerini güçlendirmek için ”Akıllı İlaç” adı verilen mucize ilacı üretmeye çalışmaktadırlar. İlaç şirketleriyle yakın işbirliği içinde yürütülen bu çalışmalar şimdilik deneylerde kullanılan meyve sinekleri ve sümüklüböceklerle sınırlıdır. Şu anda piyasada bulunan bu tür ilaçların belleği ne kadar güçlendirdiği konusunda yeterli klinik kanıtların bulunmaması ilaçların güvenilirliğini sarsmaktadır. Örneğin harika ilaç olarak empoze edilen ”gingko biloba”, yararları klinik bulgularla desteklenmediğinden, ”kocakarı ilacı” tanımlamasından kurtulamamaktadır.

İnsan zekâsı üzerindeki araştırmalar, otomatikman zekanın nasıl ortaya çıktığı sorusunu gündeme getirmektedir. Washington Üniversitesi, Tıp Fakültesi’nden nörofizyolog William H.Calvin, ”Zekânın Ortaya Çıkışı” başlıklı yazısında değişik bir ”2001:Uzay Yolculuğu” senaryosundan yola çıkarak zekânın ortaya çıkışını insanın siyah monolite taş atmasına, uzaya bir sopa fırlatmasına bağlamaktadır. Calvin’e göre hedefi vurmak için bir ölçüde öngörü ve plan yeteneği gerekmektedir. Bu unsurlar giderek lisanın, müziğin ve yaratıcılığın gelişmesine yol açarken, insanoğlunun diğer hayvanlardan ayrılmasına zemin hazırlamaktadır.

İnsanoğlunun giderek hayvanlardan farklılaşması hayvanların zeki olmadığı anlamına gelmemektedir. Princeton Üniversitesi’nden karı- koca iki bilim adamı, James L.Gould ve Carol Grant Gould , hayvanlardaki problem çözme yeteneğine dikkat çekerek, katı bir davranışçılık kuramı ile bu yeteneğin açıklanabileceğini ileri sürmektedir. Gould’lara göre hayvan davranışları şartlı reflekslerle açıklanabilir. Doğal olarak hayvanların her hareketi zeka gerektiren bir eylem değildir; hayvan davranışlarının pek çoğu genler ve içgüdülerle sınırlıdır.

Arizona Üniversitesi profesörlerinden Irene M.Pepperberg, lisanın bilişsel yeteneklerin gelişiminde çok önemli bir rol oynadığını düşünmektedir. ”Alex ile Sohbet: Papağanlarda mantık ve konuşma” adlı makalesinde Pepperberg, hayvanların simge ve ses yardımıyla iletişim kurmayı öğrenebileceğini ileri sürmektedir. Ancak bu arada konuşma dilini anlayarak kullanıp kullanmadıkları henüz bilinmemektedir.

Zekânın lisandan başka ölçütleri daha vardır. Kendinin ve başkalarının bilincinde olmak bu ölçütlerden biridir. State University of New York’un öğretim görevlilerinden Gordon Gallup, ünlü ayna deneyi ile yalnızca insanların, şempanzelerin ve orangutanların kendilerinin bilincinde olduğunu, ancak başkalarının duygularının bilincine varamadıklarını ileri sürmektedir. Oysa University of Southwestern Louisiana’dan hayvan davranış bilimcisi Daniel J. Povinelli, Gallup’un ayna deneyiminden elde ettiği bulguları yanlış değerlendirdiğini ileri sürerek, ”Şempaze ve orangutanlar kıllı insan yavruları değildir” demekte ve insanın dışındaki primatların sempati ve empati yeteneğinden yoksun olduğunu iddia etmektedir. (Scientific Amerikan, Winter 1998)

ZEKA KURAMLARI

Tek Etmen Kuramı

Zekanın bir genel yetenek olduğunu ileri süren görüşlere, zekanın tek etmen kuramları denilir. Bununla beraber bu görüşte olan birçok psikologlar bu genel düşünsel yeteneği birbirinden farklı olarak tanımlamışlardır. Zeka testleri alanında tanınmış psikolog Terman’a göre zeka “soyut düşünme yeteneği”dir. Bundan, sayılar ve sözcükler gibi birtakım fikirsel sembollerle düşünme yeteneği anlaşılır. Davis zekayı “edinilen bilgilerden yararlanarak problem çözme yeteneği” olarak açıklar. Stern ise “yeni karşılaşılan durumların gereklerini, düşünme yeteneğinden yararlanarak karşılayabilme, yeni hayat şartlarına uyabilme gücü” olarak tanımlar. Son yıllarda zekaya “öğrenme gücü”, “genel kaabiliyet”, “akademik yetenek” diyenlerde çoğalmaktadır. Bütün bu açıklamalarda ortak olan hususlara göre zekanın, bireyin çevresine etkili bir şekilde uyumunu sağlayan soyut ve genel bir yetenek olduğu

anlaşılmaktadır. (Baymur, 1969)

G Faktörü

Çift Etmen Kuramı

Faktör analizi tekniğini kullanarak, test puanları üzerinde yaptığı analizlerin sonunda ulaştığı görüşlerini Spearman (1927) “İnsanın Yetenekleri” isimli kitabında belirtmiş, zihnin tek ve genel bir yetenek değil, iki temel faktörden oluştuğunu açıklamıştır. Spearman bu faktörlere “g” genel yetenek ve “s” özel yetenek faktörü adını vermiştir. Spearman’ın bu kuramına “çift etmen” kuramı denmektedir(Özgüven, 1994).

Bu kurama göre zeka, bir genel yetenek ile birçok özel yetenekten meydana gelmiştir. Genel yetenek “g” faktör, tüm zihinsel faaliyetlerde rol oynayan, ortak ve genel bir zihinsel enerji, özel yetenek “s” faktörü ise, bir işin yapılmasında gerekli olan zihinsel yetenekten ayrı olarak ihtiyaç duyulan zihinsel bir enerji olarak algılanmıştır. Buna göre, bir zihinsel etkinliğin meydana gelebilmesi için, zihinsel etkinliklerde ortak olan bir genel yeteneğe ve söz konusu zihinsel etkinliğe özgü özel yeteneklere ihtiyaç bulunmaktadır. (Özgüven, 1994)

Bireyin zekası ölçülmek istendiğinde bu “g” faktörünün ölçülmesi anlamına gelir. Spearman’a göre “g” faktörü genel zekadır. Her birey de “g” açısından birbirinden farklıdır. “g” bir kişinin kendi yaşantılarının bilincine varma, iki şey arasındaki benzerlik/farklılık ve ilişkileri bulma gibi etkinlikleri içerir. (Erkuş, 1998)

Çok Faktör Kuramı

Thorndike (1909) zekanın “g” gibi tek bir faktörle ifade edilemeyeceğini, çeşitli zihinsel problemlerin çözümünde birden fazla farklı faktörlerin rol aldığını ileri sürmüş, “atomistik” bir yaklaşımla birden çok zihinsel faktör olabileceğini ifade etmiştir. Thorndike çalışmaları        sırasında, “kelime anlamı”, “sayısal akıl yürütme”, “kavrama”, “ilişkileri görsel algılama” gibi gruplaşmış faktörlerden söz etmiştir.

Thorndike zekayı, soyut zeka, sosyal zeka, mekanik zeka olmak üzere üç tür içinde sınıflamıştır. Soyut zeka sözcükler, sayılar, formüller, gibi sembollerle düşünmede, bilimsel ilkeleri kavramada kendini gösterir. Sosyal zeka insanları anlama, kişilerarası ilişkileri görüp bunlara göre  davranabilme gücüdür. Mekanik zeka ise alet, cihaz kullanma ve makine işletebilmede kendini gösterir. (Baymur, 1969)

Thorndike, ayrıca bireylerin zihin seviyelerinin değerlendirilmesinde dikkate alınması gereken zekanın seviyesi, genişliği ve sürati gibi boyutlardan söz etmiştir. Zekanın bu boyutları hakkında bilgi elde edilmeden bireyin gerçek zeka düzeyinin bilinemeyeceğini vurgulamıştır. Thorndike’a göre seviye bireyin yapabileceği işlerin zorluk derecesini gösterir, zorluk düzeylerine göre sıralanmış zihinsel faaliyet yada işlerden bireyin yapabildiği en son iş bireyin zekasının seviye boyutunu gösterir.

Aynı zeka seviyesine sahip bireyler, güçlük dereceleri aynı fakat içerikleri farklı olan işleri yapabilme de farklılık gösterir.  Bu durum zekanın genişliği boyutu ile ilgilidir.

Bir işi yapmak için harcanan zaman miktarı yönünden de bireyler arasında önemli farklar vardır. Zihinsel işlerin yapılmasındaki zaman faktörü zekanın sürat boyutu ile ilgilidir. (Özgüven, 1994)

Grup Faktör Kuramcısı Thurstone (1887-1955) ise, yaptığı çalışmalar sonucu, zekânın, her biri diğerinden farklı bir zihin gücünü gerektiren gruplardan (yetenek) oluştuğunu öne sürmüştür (Erkuş, 1998)

Thurstone bu çalışmaları sırasında, zekanın temel yapısını oluşturduğunu düşündüğü on iki faktör elde etmiştir. Daha sonra bu faktörleri yediye indirmiş ve bu faktörleri temel yetenekler olarak nitelemiştir.

Thurstone’un ifade ettiği bu faktörler şunlardır.

1-    Sözel Yetenek: Bu faktör, okuduğunu anlama, sözel onolojiler, cümlecikleri düzenleme, sözel muhakeme, atasözlerinin eş anlamlısını bulma ve kelime hazinesi gibi testlerde yer alan yeteneklerdir.

2-    Kelime Akıcılığı: Belli bir sürede belirli türden çok sayıda sözcük bulabilme şeklinde ölçülmektedir. Belirli bir kafiyeye uygun, erkek ismi, yaprakları yenen sebze, T ile başlayan sözcükler gibi belirli bir tarife uygun kelime üretebilme yeteneğidir.

3-    Sayısal yetenek: Bu faktör, basit aritmetik işlemlerini süratli ve doğru olarak hesaplayabilme ile ilişkili görülmektedir.

4-    Genel Muhakeme Yeteneği: bu faktör çok açık olmamakla birlikte, tümevarım ve tümdengelimsel düşünme olarak kabul edilmekte, ancak tümevarımsal düşünmenin daha önemli olduğunu vurgulamaktadır. Tamamlamayı gerektiren sözel ve sayısal testlerde uygun olanı bulma veya bir serideki kuralı bulma gibi test durumları şeklinde ölçülmektedir.

5-    Yer-Mekan İlişkileri: Bir cismin görünmeyen yönleri ile birlikte uzaydaki çeşitli durumlarını tasarlayabilme, hayal edebilme, göz önünde canlandırabilme, yer-mekan ilişkilerini algılayabilme gibi yetenekleri kapsar.

6-    Bellek Faktörü: Anlamsız şeyleri, sayısal, sözel ve şekilsel sıraları ve materyalleri ayrıntıları ile hatırda tutabilme gibi faktörleri içine alır.

7-    Algısal Faktörler: Görsel olarak çeşitli şekiller arasındaki benzerlikleri, farkları ve ayrıntıları süratle algılayabilme yeteneğidir. (Özgüven, 1994)

Üç Boyutlu Zihinsel Yapı Modeli

Çok faktör kuramcılarından Guilford’un Çok Faktör Kuramına göre (1959) ise, 5x4x6 = 120 birbirinden ayrı faktörden oluşan zekânın içerik, işlem ve ürün olmak üzere üç yönü vardır; bunlardan bir tekinin bile olmaması zekânın varlığından söz etmememiz için yeterlidir.(Erkuş, 1998).

1-    İçerik: Zihinsel sürecin ne tür materyaller üzerinde olduğu ile ilgilidir. Zihinsel sürecin içeriği şekilsel, sembolik(sayılar, harfler vb..), anlamsal (sözcüklerin ifade ettiği fikir ve düşünceler), davranışsal (bireylerin kişilik ve tutumlarına ilişkin bilgiler) olmaktadır.

2-    İşlem: Zihinsel içerik üzerinde ne tür analizler yapıldığı, ne gibi süreçlerden geçtiği ile ilgilidir. Zihinsel süreç sırasında yapılan işlemler, algılama, belleme, yaratıcı düşünme, geleneksel düşünme, değerlendirme işlemleridir.

3-    Ürün: Belirli içerikler üzerinde yapılan zihinsel işlemlerin sonucu neler elde edildiği ile ilişkilidir. Zihinsel içerikler üzerinde yapılan işlemlerle elde edilen ürünler birikimler, sınıflar, ilişkiler, sistemler, çeviriler, doğurgulardır.

Guilford her tür zihinsel etkinliğin içerik, işlem ve ürün boyutu olan üç yönlü birbirinden bağımsız faktör olarak düşünmüştür. Bu modelde belirtilen 120 faktörden herbiri birer bağımsız faktör olarak düşünülmüştür.

Guilford bireyler arasındaki zihinsel farkları ise şöyle açıklamaktadır. Bireyler zihinsel yapıları itibarı ile bu 120 faktörün temsil ettiği yeteneklere aynı derecede sahip olmayabilirler, bazılarında güçlü bazılarında zayıf olabildikleri gibi güçlü ve zayıf oldukları yeteneklerin sayısı bakımından da farklı olabilirler. Belli bir işte üstün başarı sağlayan kimse, bir başka işte başarılı olmayabilir.

Hiyerarşik Zeka Modeli

Vernon’un Hiyerarşik Zeka Kuramına göre ise, zihin; en üstte Spearman’ın g’si, onun altında soyut-sayısal, mekanik bilgi, yer ilişkilerini kavrama gibi yetenekleri içeren akademik ve pratik yetenekler, en altta ise minör faktörler diye adlandırdığı çok sayıda özel (s) faktörlerden oluşan üç katlı hiyerarşik bir yapıdan oluşur.

Son yıllarda, zekâ konusunda yapılan çalışmalar ve ortaya atılan kuramlardan bazılarını özetlemek, gelişmelerin genel durumunu göstermek açısından yararlı olacaktır.

Cattell-Horn Akıcı ve Kristalize Yetenekler Kuramında, akıcı yetenekler (Gf) yeni bir durumla başaçıkma ve esnek düşünmeyi; kristalize yetenekler (Gc) ise, sözcük dağarcığı gibi deklaratif bilginin depolanmasını ve kullanılmasını içerirler (Sternberg, 1997).

Bu kurama dayanan iki test bataryası, Kaufman Gençlik ve Yetişkinlik Zekâ Testi ve Woodcock-Johnson Bilişsel Yetenek Testleri -R dir. Kaufman Gençlik ve Yetişkinlik Zeka Testi, anlık ve orta süreli (intermediate-term) belleği de değerlendiren akıcı ve kristalize zekâya odaklaşmakta; Woodcock-Johnson Bilişsel Yetenek Testleri-R ise, yedi yetenek boyutunu değerlendiren çoklu faktör modeline dayanmaktadır (Daniel, 1997). Psikometrik yönelimli testler içinde Ayrımlaşmış Yetenek Testleri de yer almaktadır; bu ölçek, altı ayrı yetenek boyutu üzerinde temellenmiştir.

Luria’nın (1973, 1980) nöropsikolojik işleyiş modeline dayanarak geliştirilen testler ise Kaufman Çocuklar İçin Değerlendirme Bataryası (K-ABC) ile Das-Naglieri Bilişsel Değerlendirme Sistemi(CAS)’dir (Daniel, 1997; Sternberg, 1997). Bu modele göre, her biri beynin bir alanıyla ilişkili üç fonksiyonel düzey vardır: Genel uyarılmışlık ile dikkat en alt düzeyde, onun üstünde bilgileme (information), planlama ve kurgulama gibi eşzamanlı ve ardışık olarak işleyen üst düzey işlevler (PASS) yer alır. K-ABC, iki kodlama sürecini (eşzamanlık ve ardışıklık); CAS ise, bunlara ek olarak dikkat ve planlama sürecini içermektedir. Bu araçların sağlamlığı ve yorumu için söz konusu süreçlerin psikolojik doğasını açıkça tanımlamaya ve yapı geçerliğini gösteren çalışmalara gereksinim vardır (Daniel, 1997).

Zekâyı bir dizi yetenek tanımlamasından çok, karşılıklı etkileşim içinde bulunan bir yetenekler sistemi olarak gören kuramsal yaklaşımlar içinde Gardner ın (1993) çoklu zekâlar (multiple intelligences) kuramı ile Sternberg in (1985 ve 1996) üç-aşamalı (triarchic) insan zekâsı kuramı sayılabilir.

Çoklu Zeka (Multiple Intelligences)

Gardner , SAT (Akademik Zeka Testi) gibi testlerin zekânın tek boyutunu ölçtüğünden, kâğıt-kalem testlerinin ağırlıkta olduğundan ve eğitime yeniden şekil verme gerekliliğinden (öğrenci merkezli eğitim) hareket ederek, ilk çalışmasında birbirinden görece bağımsız 7 zekâ önermiştir: dil ile ilgili (linguistic), mantıksal-matematiksel (logical-mathematical), uzamsal (spatial), müzik ile ilgili (musical), bedensel devinim ile ilgili yada bedensel/kinestetik (body-kinesthetic), kişiler arası yada sosyal (interpersonal) ve içkişisel yada kişiye dönük (intrapersonal) zekâlar. Son zamanlarda, bu doğal nesneleri tanıma ve sıralama ve varoluşsal zekayıda ekleyen Gardner’a göre, bu zekâlar daha da çoğaltılabilir.

Gardner,1998 yılında  American Scientific dergisinde yayınlanan “Tek Parçalı Zeka, Çoklu Zeka” makalesinde görüşlerini şu şekilde aktarmaktadır.

“Psikolog olarak ”The Bell Curve” (Çan Eğrisi) isimli kitabın niçin bu kadar tepki çektiğini anlamış değilim. 1994’de Harvard Üniversitesi psikologlarından Richard J.Herrnstein ve sosyal bilimci Charles Murray ın kaleme aldığı kitaptaki görüşlerden pek çoğu psikologlara yabancı değildi. Ayrıca eğitim psikolojisi uzmanı Arthur R.Jensen , Herrnstein ile birlikte 1960’lı yılların sonu ve 1970’lerin başında yine bu görüşleri savunuyordu. Bana öyle geliyor ki her 25 yılda bir Amerikalılar yeni bir psikolojik tezin ortaya atılmasını ve bu konuda tartışma açılmasını bekliyorlar.

Bugün ”g” faktörü olarak nitelenen tek bir çeşit IQ olduğu kanısı yaygın. Ancak son 10 yıldır bu kanının yanlış olduğunu düşünüyorum. İnsan zekâsının daha geniş, daha evrensel ve daha zengin bir içeriği olduğu kanısındayım. Şimdiye dek 8 çeşit zekâ saptayabildim. Belki bu sayı daha fazla. Bu unsurlardan bazıları, mantıksal-matematiksel yetenekler gibi eskiden de zekânın bir parçası olarak görülüyordu. Ancak müzik ve uzaysal zekâ dediğimiz unsurlar, geleneksel psikolojide zekâdan çok yetenek olarak ele alınıyordu. Bu sonuncu türe giren zekâ unsurları kâğıt-kaleme dayalı klasik testlerle ölçülemiyor; ancak bu unsurların saptanması eğitim yöntemlerinin geliştirilmesinde sağlam bir temel oluşturmak açısından çok büyük bir önem taşıyor.

Zekânın tanımı

Bugün yaygın olarak kabul edilen klasik zekâ tanımı, birkaç araştırmacının çalışmasını temel almaktadır. Bu tanıma göre zekâ tek parçalı, tek unsurludur. Bu temel varsayımın yanı sıra insanların sabit bir zekâ ile doğduğu ve zekânın yaşam boyunca çok az değişim geçirdiği inancı geçerliydi.

Ancak son 10 yıldır şiddetli eleştirilere hedef olan bu görüşler, köklü bir değişim geçirdi. Öyle ki psikoloji bilim dalının dışındaki düşünürler bile bu tek parçalı zekâ tanımının gerçeği yansıtmadığının farkına vardılar.

Son yıllarda psikoloji bilim dalında gerçekleştirilen araştırmalar zekânın birden fazla faktörün etkisinde olduğunu gösteriyordu. 1930’larda Chicago Üniversitesi’nden Louis L.Thurstone ”aklın birbirinden bağımsız, 7 vektöre” sahip olduğunu ileri sürüyordu. 1960’lı yıllarda Southern California Üniversitesi’nden Joy P. Guilford 120 faktörlü zekâ kavramını ortaya attı; daha sonra bu sayıyı 150’ye çıkarttı. Edinburg Üniversitesi’nden İskoçyalı araştırmacı Godfrey Thomson 1940’lı yıllarda zekânın birbirine bağlı olmayan elemanlardan oluştuğu yönünde fikirler ileri sürüyordu. Günümüzde ise Yale Üniversitesi’nden Robert J. Sternberg e göre zeka bir sacayağı üzerine kurulu. Ayaklardan biri standart matematik yeteneğini, ikincisi sözel ifade yeteneğini, üçüncüsü ise yeniliklere açıklığı temsil ediyor.

Şaşırtıcı olan, bütün bu görüşlerin ortak bir payda çerçevesinde birleşmesi. Tümü, tek veya çok unsurlu olup olmadığına bakılmaksızın, zekânın testlerde ölçülebilir, analiz edilebilir niteliği konusunda hemfikirdi.

Peki, zekânın testlerle ölçülmesi gerekliliği nereden kaynaklanıyor? Sir Francis Galton ve Alfred Binet, bundan bir asır önce oturup, ilk psikometrik ölçümleri hazırlamadan önce zekâ ölçülemiyor muydu? Şu anda kullanılmakta olan bir düzineden fazla zeka testi bir anda ortadan kalksa, hiç kimsenin zekâ düzeyi hakkında bilgi edinemiyecek miyiz?

Tek sesli zekâdan çok sesli zekâya

Bundan 20 yıl önce çocuklar ve felç geçiren yetişkinler üzerinde gerçekleştirdiğim bir dizi araştırmanın sonucunda, insan zekâsının tüm yetenekleri tek bir yöne kanalize eden entelektüel bir motordan değil, birbirinden bağımsız çeşitli enerji birimlerinden oluştuğuna ilişkin güçlü bir önseziye kapıldım. Bu durumda zekâ şöyle tanımlanabilirdi: ”Sorunları çözmeye veya bir kültürel çerçeve içinde değer biçilen nesneleri şekillendirmeye yarayan psikobiyolojik potansiyel.” Bu tanım çerçevesinde Herrnstein, Murray ve öncekilerin benimsediği katı psikometrik yaklaşımdan farklı bir yol izlemiş oluyordum. Ancak bu sezgimin daha sağlam bir temele oturtulması için sağlam kriterler oluşturdum. Bu kriterlerin oluşumunda çeşitli kaynaklardan yararlandım:

* Psikoloji: Kapasiteler arası korelasyon olasılığı

*Sıradışı vakalar: Aralarında dahiler, üstün zekâlılar veya öğrenme zorluğu çekenlerin bulunduğu olağan dışı kişilerin izlenmesi

*Antropoloji: Çeşitli yeteneklerin farklı kültürlerde nasıl algılandığına ilişkin kayıtlar.

*Kültürel çalışmalar: Lisan, aritmetik, ve harita gibi çeşitli anlamlarda kullanılan sembol sistemlerinin varlığı

*Biyolojik bilimler: Kapasitenin spesifik, evrimsel bir geçmişe sahip olduğuna ilişkin bulgular. Örneğin, vücudun motor kontrolu söz konusu olduğunda sol yarıküre devreye girir. Sağ yarıküre uzaysal ve müzik yeteneğinden sorumludur.

8 çeşit zekâ

Bu kriterlerle donanmış olarak, duyulara dayalı kapasitelerden, planlama, espri yapma hatta cinselliğe dek uzanan pek çok kapasiteyi mikroskop altına yatırdım. Aday gösterdiğim yeteneği, yukarıda sözünü ettiğim kriterleri karşılayıp karşılamadığına bağlı olarak, zekâ kapsamına aldım. 1993 yılında 7 adet yeteneğin kriterleri yeterince karşıladığı sonucuna vardım. Bunlar linguistik (dilbilim), mantıksal-matematiksel, müzik, uzaysal, bedensel-kinestetik (atletler ve dansçıların sergilediği gibi), insanlar arası ilişkiler (diğer insanların ruh hallerini, beklentilerini algılama yeteneği) ve kişinin kendini algılama yetisi (kişinin kendi ruh halini çözümleyebilmesi ve bunlara göre davranması). Son iki tanesi son yıllarda duygusal zekâ tanımı adı altında birlikte ele alınmaktadır.

Standart zekâ testlerinin pek çoğu lengüistik ve mantıksal zekâyı ölçmeye yöneliktir; bazıları da uzaysal zekâyı hedef alır. Diğer 4 tanesi ise tümüyle göz ardı edilir. 1995 yılında zekâ sayısını 8’e çıkarttım. Bu sonuncusu doğal nesneleri tanıma ve sıralama yeteneğidir. Buna en güzel örneği Charles Darwin, John James Audubon ve Rachel Carson oluşturur.

Son günlerde bir dokuzuncu zekâ üzerinde durmaktayım. Varoluşsal (egzistansiyal) zekâ olarak nitelendirdiğim bu yetenek, kişinin varolmak, yaşam, ölüm ve sonsuzluk gibi temel sorulara verdiği yanıtlarla kendini gösterir. Dalai Lama ve Soren A.Kierkegaard gibi ilahiyatçı ve filozoflar buna en iyi örnektir.

Çoklu zekâ teoremi (veya Multiple Intelligences-MI- teoremi) iki önemli koşul üzerine kurguludur. Birincisi, insanlar bu zekâların tümüne sahiptir; ikincisi herkes farklıdır, çünkü herkesin farklı bir kişiliği, mizacı ve zekâ profili vardır. İkizlerin, hatta klonların bile profilleri farklıdır.

Psikoloji bilimi açısından, MI teorisi çelişkilere yol açmaktadır. Pek çok araştırmacı standart zekâ testlerinin kullanılamaz hale gelmesinden tedirgin olmaktadır. Yine bu araştırmacılar, kendilerinin yetenek olarak nitelendirdikleri bazı kişisel özelliklerin ”zekâ” olarak tanımlanmasından rahatsız olmaktadırlar.

Ancak müzik veya dans yeteneği gibi eğilimlerin zekâ tanımına sokulmaması bu yeteneklerin küçümsenmesi anlamına gelmektedir. Bu, bir orkestra şefinin (veya dansçının) yetenekli olabileceği ancak zeki olması gerekmediği anlamına gelmektedir. Ben, lengüistik yeti ve mantıksal muhakeme gibi üstünlüklerin yetenek sınıfına dahil edilmesi koşuluyla, zekâ olarak nitelendirdiğim özelliklerin yetenek olarak sınıflandırılmasına razıyım.

Az sayıda psikoloğun MI teorisine şüpheyle yaklaşmasına karşın, eğitimciler bu teoriyi çok yararlı bulduklarını ifade ettiler. Eğitimcilerin pek çoğu, çocukların zekâlarını farklı alanlarda gösterdiklerinin farkındadır; ancak tek parçalı zekâ tanımına dayanan eğitim programları çocukların özel yeteneklerini ortaya çıkartmasına izin vermemektedir. MI teorisi işte bu noktada eğitimin aksayan yönlerini giderecek çözümü sunmaktadır. Müfredat programlarının MI teorisine göre düzenlenmesiyle pek çok gizli yetenek su yüzüne çıkacak, daha katılımcı ve üretken kişilerin yetiştirilmesi olanağı doğacaktır.”

3 Aşamalı Zekâ

Sternberg in üç-aşamalı zekâ kuramı geleneksel testler tarafından da ölçülen analitik zekâ, okul ve iş başarısını geleneksel testlerden daha iyi yordadığını savunduğu pratik (uygulamaya yönelik) zekâ ve yaratıcı zekâyı kapsar. (Sternberg, 1997)

Üç-aşamalı olma esprisi, Sternberg ve arkadaşlarının geliştirdiği üç tür çoktan-seçmeli (sözel, sayısal ve figürel) ve üç açık-uçlu maddeden oluşan testten elde ettikleri puanlarla geleneksel testlerden elde edilen puanların korelasyonlarından kaynaklanmaktadır: Analitik bölüm geleneksel testlerin sonuçlarıyla çok yüksek, daha sonra yaratıcı ve en son pratik bölüm giderek azalan korelasyonlar göstermiştir. Sternberg’e göre, yaratıcı zekâ, analitik zekâdan farklıdır; ancak, yaratıcı zekâ, varlığı açıkça gösterilmekten çok, bir aday zekâdır. (Sternberg, 1997)

Sternberg’in  bir başka yazısında zekâ, herhangi bir çevresel bağlamı seçme, biçimlendirme ve uyum için gerekli olan zihinsel yetenekler olarak tanımlanmaktadır. Ona göre, bir de öz zihinsel süreçler vardır ki, onlar;

a ) problemin varlığının farkında olma,

b ) problemin doğasını tanıma,

c ) problemi çözmek için bir strateji oluşturma,

d ) probleme ilişkin bilgiyi zihinsel olarak temsil etme,

e ) problemi çözmek için gerekli zihinsel kaynakları harekete geçirme,

f ) probleme ilişkin çözümü kurgulama (monitoring) ve

g ) probleme ilişkin çözümü değerlendirmedir. Bu zihinsel süreçleri uygulamak alandan alana, güdülenmeye, durumdan duruma ve kültürden kültüre değişebilir. (Sternberg, 1997)

Duygusal Zekâ

Son yılların en büyük sansasyonel atılımını ise duygusal zekâ görüşü (Salovey ve Mayer, 1990; Goleman, 1995) yapmıştır.

Salovey ve Mayer’in duygusal yetenekler sınıflaması;

a ) kendi duygularını bilme-tanıma,

b ) duygularını yönetme,

c ) kendi-kendini güdüleme,

d ) başkalarının duygularının farkında olma ve

e ) ilişkileri kontrol etme şeklindedir.

Daha sonra Goleman (1995) bu yetenekler üzerine, olumlu düşünme ve kişiler arası ilişkilerde başarılı olma (Gardner’dan) yeteneklerini eklemiştir. Goleman’ın görüşü, en zeki olanımızın bile güçlü duygularına yenilebileceği, dolayısıyla yüksek IQ’ya sahip olmamızın pratik yaşamda başarılı olacağımız anlamına gelmeyeceği tezine dayanmaktadır.

Goleman 1995 yılında yayınladığı “Emotional İntelligence” kitabında IQ ve duygusal zeka üzerine şu görüşlerini belirtmiştir.

“IQ ve duygusal zeka birbirlerine karşıt değil, birbirinden ayrı yetilerdir. Hepimizde akıl ve duygusal hassasiyet karışıktır, IQ’su yüksek ancak duygusal zekası düşük (veya IQ’su düşük duygusal zekası yüksek) kişiler, kalıplaşmış inanışlara karşın görece enderdir. Aslında IQ ve duygusal zekanın bazı yönleri arasında az da olsa bağlantılar vardır, ancak bu o kadar ufaktır ki, IQ ile duygusal zekanın birbirinden bağımsız olgular olduğunu açıkça ortaya koyar.

Bildik IQ testlerinin aksine, duygusal zeka puanını çıkaran tek bir kalem testi yoktur ve hiçbir zaman da olmayabilir. Duygusal zekanın her türlü unsuru hakkında çok fazla araştırma bulunmasına rağmen empati gibi bazı yetileri sınamanın en iyi yolu, kişinin o işte gösterdiği fiili yeteneği örneklemektir; sözgelimi deneklere bir kişinin duygularını o kişinin videoya çekilmiş yüz ifadelerinden okutturmak gibi, Berkeley’deki California Üniversitesi’nden psikolog Jack Block, benliğin dayanıklılığı diye adlandırdığı duygusal zekaya oldukça benzeyen (temel sosyal ve duygusal yeterlilikleri içeren) bir ölçüt kullanarak, kuramsal açıdan saf iki türün karşılaştırmasını yapmıştır: Yani, yüksek IQ’lu kişilerle, gelişmiş duygusal yetenekleri olanları karşılaştırmıştır. Bulduğu farklar oldukça aydınlatıcıdır.

Saf yüksek IQ tipi (yani, duygusal zekadan ayrı tutulmuş olan) adeta, zihin dünyasında uzman, ancak kişisel dünyasında yetersiz bir entellektüelin karikatürüdür. Profiller kadın ve erkeklerde hafif farklılık göstermektedir. Yüksek IQ’lu erkek, bekleneceği gibi, geniş bir entelektüel ilgi ve yetenekler dizisine sahiptir. Hırslı, üretken, istikrarlı, sebatkar ve kendi sorunlarını dert etmeyen birisidir. Ayrıca eleştirici, tepeden bakan, titiz, duygularına gem vuran, cinsellik ve duygusal deneyimler konusunda tutuk, kendini açmayan, mesafeli, duygusallık açısından ise kayıtsız ve soğuktur.

Buna karşılık duygusal zekası yüksek erkekler, sosyal açıdan dengeli, dışa dönük ve neşeli, korkaklığa ve derin düşünmeye yatkınlığı olmayan kimselerdir. İnsanlara ve davalara bağlanma, sorumluluk alma, etik bir görüşe sahip olma özellikleri dikkat çeker. İlişkilerinde başkalarına karşı sevecen ve ilgililerdir. Zengin, ama yerli yerinde bir duygusal yaşamları vardır. Kendileriyle, başkaları ile ve yaşadıkları sosyal dünya ile barışıktırlar.

Salt yüksek IQ’lu kadınlar kendilerinden beklenen entelektüel güvene sahiptir. Düşüncelerini akıcı bir şekilde ifade edebilir, entelektüel konulara değer verir ve geniş bir entelektüel ve estetik ilgi alanına sahiptirler. Bu tip kadınlar aynı zamanda kendi kendilerini tahlil edebilen, kaygıya, derin düşünmeye, suçluluk duymaya yatkın, ayrıca öfkelerini açıkça belli etmekten kaçınan (dolaylı yoldan bunu yapan) kişilerdir.

Duygusal zekası yüksek olan kadınlar ise, aksine kendini ortaya koyabilen, duygularını doğrudan dile getiren, kendi kendilerine olumlu bakan, hayatta bir anlam bulan kadınlardır.  Ayrıca, erkekler gibi onlarda dışa dönük, neşeli, duygularını uygun bir biçimde ifade edebilen (örneğin sonradan pişmanlık duyulan patlamalar halinde değil) strese kolay uyarlanabilen kimselerdir. Sosyal tavırları, yeni insanlara kolayca ulaşmalarını sağlar. Kendileri ile barışık olmaları, oynak içtenlikli ve duygusal deneyime açık olmalarına yol açar. Saf IQ kadınlarının aksine, ender olarak kaygı yada suçluluk hissederler veya derin düşüncelere dalarlar.

Bu portreler tabi ki uç örneklerdir; hepimizde, IQ ve duygusal zekanın farklı bir karışımı vardır. Ancak her bir boyutun kişiye ayrı ayrı ne gibi özellikler kattığını  görmemizi sağlayan bir bakış açısı sunmaktadır. Bir kişide hem bilişsel hem duygusal zeka olduğu ölçüde, bu portreler örtüşür. Yine de, insanı insan yapan niteliklerin çoğu, duygusal zekadan gelmektedir.”

Duygusal zekâ görüşüne görgül (empirical) kanıt bulunamamış, öne sürülenlerin daha çok kişilik faktörleri olduğu öne sürülmüştür (Davies, Stankov ve Roberts, 1998).

Duyguların zekâ olması bir yana, zekâ ile zeki davranmayı etkileyen faktörlerin metodolojik olarak birbirine karıştırıldığına ilişkin eleştiriler de yapılmıştır (Erkuş, 1998).

Zekâ konusundaki diğer öneriler arasında; sosyal zekâ (Cantor ve Kihlstrom, 1987), pratik zekâ (Wagner ve Sternberg, 1991), üç-tabakalı model (Carroll, 1993) sayılabilir.

Bununla birlikte 1999 yılında internette yayınlanan ve altına elli profesörün imza attığı “Zeka Konusunda Ortak Bilimsel Sonuçlar” adlı bildiride şu görüşlere yer verilmiştir:

“Çan Eğrisi”nin yayınlandığından beri pekçok yorumcu, insan zekası ile ilgili günümüzdeki bilimsel kanıtların, yanlış ifadelendirilmesi konusunda düşünceler ileri sürmüşlerdir. Medyada rağbet görmeyen bazı sonuçlar aslında sağlam bir biçimde desteklenmiştir. Bu yazı, zeka konusunda, özellikle zekanın kaynağı ve doğası ile zekadaki bireysel ve gruplararası farkların pratik sonuçları üzerinde çalışan araştırmacılar arasında “ortak görüş” olarak nitelendirilen sonuçları özetlemektedir. Bu sebeple amacı, son çeyrek yüzyılda, araştırmaların ortaya koyduğu bu tartışmalı olay daha mantıklı tartışılmasını sağlamaktır. Aşağıdaki sonuçlar, zeka konusunda mesleki dergilerde ve ansiklopedilerde, belli başlı ders kitaplarında kapsamlı olarak irdelemiştir.

Bu bildiriyi, zeka konusunda ve yakın alanda tümü uzman olan, 50 profesör imzalamıştır.

Zekanın Anlamı ve Ölçülmesi

  1. Zeka, diğer şeyler arasında, akıl yürütme (mantıklı düşünme yeteneği), plan yapma, problem çözme, soyut düşünme, karmaşık fikirleri kavrama, çabuk ve deneyimlerden öğrenme yeteneklerini içeren genel bir zihinsel kapasitedir. Bu yetenek sadece kitaptan öğrenme, dar anlamda akademik bir beceri veya testten alınan yüksek puan anlamında değildir. Daha çok, çevremizdekileri anlamada-“varlıkları izleme” ” anlamlandırma” veya “ne yapacağını aklında da biçimlendirme” yetenekleri ile ilgili , geniş ve derin bir kapasiteyi yansıtır.

  1. Zeka, tanımlandığı gibi, ölçülebilir ve zeka testleri bu ölçme işini iyi biçimde yapar. Bu testler, psikolojik değerlendirme araçları ve diğer testler arasında en doğru ölçme yapanlar arasındadır. (Teknik terimlerle ifade edecek olursak geçerli ve güvenilir olarak ölçme yaparlar). Bunlar, yaratıcılığı, karakteri, kişiliği veya bireyler arasındaki diğer önemli farklılıkları ölçmezler veya ölçmeyi amaçlamazlar.

  1. Farklı tipte zeka testleri olmakla beraber, bu testlerin hepsi de aynı zekayı ölçer. Bazıları sözcükleri ve sayıları kullanır, belli bir kültürel bilgiyi (sözcük dağarcığı gibi) gerektirir. Diğerleri ise, bu biçimde değildir ve onun yerine şekilleri, biçimleri kullanır ve yalnızca basit, evrensel kavramların (çok/az, açık/kapalı, yukarı/aşağı) bilgisini gerektirir.

4.İnsanların zeka bölümleri (ZB/IQ) düşükten yükseğe doğru yayılan “çan eğrisi” denilen (istatistiksel terimle “normal dağılım eğrisi”) bir eğri ile iyi bir biçimde temsil edilebilmektedir. İnsanların büyük bir kısmı ortalama bir zeka bölümü (ZB 100) etrafında yığılır. Çok az sayıda insan çok yüksek ve çok düşük zeka düzeyine sahiptir. Amerikalıların %3’ünün 130’un üzerindedir. (Bu değer “üstün zeka”nın eşik değeri olarak kabul edilir). Aynı oran, zeka bölümü 70’in altında kalanlar için de söz konusudur. ZB=70-75 arası ise zeka geriliği için eşik değer olarak kabul edilir.

  1. Zeka testleri, Amerikalı zencilere karşı veya A.B.D.’de yaşayan, diğer Amerikan yerlisi ve İngilizce konuşan kişilere karşı kültürel olarak yanlı değildir. Aksine genellikle ZB puanları ırk ve sosyal sınıf farkları gözetmeden-tüm Amerikalılar için eşit doğruluk derecesinde yordama yapar.İngilizceyi iyi anlamayan bireylere, ya sözel olmayan bir test veya kendi dilinde bir zeka testi verilebilir.

  1. Zekayı belirleyen beyin süreçleri halen çok az anlaşılmıştır. Son araştırmalar, örneğin, nöronların iletim hızına, glikoz (enerji) emilimine ve beynin elektriksel aktivitesinin etkisine eğilmektedir.

Grup Farklılıkları

  1. Değişik (ırksal-etnik) grupların çan eğrileri büyük ölçüde birbirleri ile çakışmakla beraber bu grupların, üyelerinin ZB açısından nerede yığılma eğilimi gösterdikleri ise farklılaşır. Bazı gruplar için (Musevi ve Doğu Asyalılar için) çan eğrileri, genelde beyaz ırktan olanlara göre biraz daha yüksek puanlarda yığılmıştır. Diğer gruplar (Zenciler ve İspanyollar), İspanyol olmayan beyazlardan biraz daha düşük zeka puanlarında yığılmışlardır.

  1. Çan eğrisi, beyaz ırk için, daha çok ortalama, 100 civarında toplanırken Amerikalı zenciler için bu eğri daha çok ortalama, 85 civarında değer verir. İspanyolların farklı alt grupları için, çan eğrileri, zencilerle beyazlar arasındaki bir değerde yığılmışlardır. Bu kanıt, çan eğrisinin ZB=100 ve üzerinde yığıldığı Musevi ve Doğu Asyalılar için daha az kesindir.

Pratik Önemi

  1. ZB, ölçülebilen diğer psikolojik özellikler içinde, eğitimsel, mesleki, ekonomik ve sosyal sonuçlarla güçlü ilişkileri gösteren, belki de tek özelliktir. ZB, yaşamın bazı alanlarında, (eğitim, askeri talim) bireylerin sosyal refahı ve performansı ile çok güçlü bir biçimde, ilişki gösterirken, bazılarında (sosyal yeterlik-social competence) orta düzeyde fakat daha güçlü, ve diğerlerinde (kanunlara bağlı hareket etme/kalma-law-abidingness) daha az fakat tutarlı ilişki göstermektedir. ZB testlerinin ölçtüğü özelliğin, pratik ve sosyal açıdan önemi büyüktür.

  1. Yüksek bir zeka bölümüne sahip olmak yaşamda bir avantajder. Çünkü, hemen her türlü etkinlik belli ölçüde akıl yürütme ve karar vermeyi gerektirir. Bunun tersi, düşük bir ZB’ne sahip olmak, özellikle iyi organize edilmemiş çevrelerde (disorganized environments) dezavantajlıdır. Şüphesiz, yüksek bir ZB’ne sahip olmak, düşük ZB’nün yaşamda getirdiği başarısızlıktan daha fazla olarak başarıyı garantilemez. Pekçok istisna dışında, Amerikan toplumunda, başarı için artılar, yüksek ZB bireyler için büyük ölçüde tercih nedenidir.

  1. Yüksek bir ZB’ne sahip olmanın getirdiği pratik avantajlar, özellikle, yaşam durumları daha da karmaşıklaştıkça, (yeni, garip, belirsiz, aniden değişmiş, kestirilemeyen veya çok yönlü durumlarda) artar. Örneğin, yüksek ZB’lü biri genellikle daha üst düzey karmaşık işlerde iyi çalışmak ihtiyacındadır (Profesyonel meslekler, işletme); bu kişiler orta düzey karmaşıklıktaki işlerde daha avantajlıdır (el sanatları, müşteri hizmetleri ve polis mesleklerinde); fakat bu durum, sadece rutin karar vermeyi veya karışık problem çözmeyi (beceri istemeyen işlerde) gerektiren işlerde daha az avantaj sağlar.

  1. Eğitim, insan yetiştirme ve oldukça karmaşık işlerdeki performansı etkileyen tek faktör zekadaki farklılıklar değildir; (Hiçkimse de bunlar olduğunu iddia etmemektedir.) fakat zeka, çoğu zaman bu etkinliklerdeki en önemli faktördür. Bireyler yüksek (veya düşük) zeka düzeyinde bulunmalarına göre seçildiklerinde, kendi aralarında ZB bakımından o kadar çok fark yoktur, örneğin, mezuniyet sonrasında veya özel bir eğitimde olduğu gibi. Bu tür karşılaştırmalarda da, diğer etkenlerin performans üzerindeki etkisi daha çok ortaya çıkar.

  1. Belli kişilik özellikleri; özel yetenek, yeti ve beceriler, fiziksel özellikler, deneyim ve bunun gibi önemli özellikler pek çok işte başarılı olmak için önemli bazen de gereklidir. Fakat bu özelliklerin, genel zeka ile karşılaştırıldığı ortamlarda, farklı ortamlara ve görevlere uygulanabilirliği ve taşınabilirliği daha sınırlı (veya bilinmez) konumdadır. Bazı uzmanlar sözü edilen diğer insan özelliklerine, diğer “zekalar” olarak atıfta bulunmayı tercih ederler.

Grupiçi Farklılıkların Kaynağı ve Durağanlığı

  1. Zeka bakımından, bireyler arasındaki farklılıkların kaynağında hem çevrenin hem de kalıtımın etkisi vardır. Kalıtımla ilgili tahminler 0 ile 1 arasındaki bir ölçekte 0.4 ile 0.8 arasında değişir. Bu sonuçlar, ZB farklılıklarının ortaya çıkmasında, çevreden çok, kalıtımın rol oynadığını göstermektedir (Kalıtımın etkisi, genotip ile fenotip arasındaki korelasyonun karesidir). Eğer tüm çevre koşulları her birey için eşit olsaydı, kalıtım etkisi % 100’e çıkardı. Çünkü ZB’ne ilişkin geriye kalan tüm farklardan, genetik özelliklerin sorumlu olması gerekirdi.

  1. Aynı ailenin üyeleri de, hem genetik hem de çevre faktörleri yüzünden, zeka bakımından bir farklılık gösterme eğilimindedir. Aile üyeleri, biyolojik kız ve erkek kardeşler, genetik olarak farklıdırlar. Çünkü, Onlar ebeveynlerinin her biri ile tam olarak genlerinin yarısını, birbirleriyle de genlerinin sadece yarısını paylaşır. Ayrıca, kardeşler (aynı aile içinde farklı yaşantılar geçirdikleri için) ZB bakımından da farklıdır.

  1. ZB’nün daha çok kalıtımın etkisi altında olması, onun çevreden etkilenmeyeceği anlamına gelmez. Bireyler sabit bir zihinsel kapasiteyle, yani değişmez zeka düzeyleri ile doğmazlar ZB düzeyleri, (çocukluk döneminde) aşamalı olarak artarak durağanlaşır ve genellikle bu noktadan sonra çok az değişiklik gösterir.

  1. Çevre, ZB farklılıklarını yaratmada önemli olmasına rağmen, düşük ZB’lerini sürekli olarak artırmak için çevreyi nasıl değişimleyeceğimizi henüz bilmiyoruz. Bu konudaki son girişimlerin umut verici olup olmadığı, halen dikkate değer, bilimsel bir tartışma konusudur.

  1. Ne genetik (diyabetler, yetersiz büyüme ve fenil ketonüri durumları gözönüne alınınca) ne de çevresel nedenli (yaralanmalar, zehirlenmeler, bazı ihmaller ve hastalıklar) ZB farklılıkları, konusunda çaresiz değiliz. Bunların her ikisi de belli ölçüde önlenebilirdir.

Gruplararası Farklılıkların Kaynağı ve Durağanlığı

  1. ZB çan eğrisinin, farklı etnik-ırk grupları için belli bir noktada birleştiğine dair ikna edici kanıtlar yoktur. Bazı yıllardaki araştırmalar, okul başarısındaki boşlukların, bazı ırklar, yaşlar, okul dersleri ve beceri düzeylerinde birazcık daha dar olduğunu göstermiştir. Fakat bu tablo, ZB düzeylerinin kendisindeki genel bir değişikliği yansıtma bakımından çok karışık görünmektedir.

  1. ZB eğrilerindeki ırksal-etnik kaynaklı farklar, erken yaşlarda liseyi terk edenlerle, birinci sınıfa girenlerde aynıdır. Bununla birlikte zeki genç öğrenciler, ağır öğrenenlerden daha hızlı öğrendikleri için, aynı ZB farklılıkları, erken yaşlarda, birinci sınıf ile 12. sınıf arasında öğrenme miktarındaki farklılıklarda artışa yol açar. Büyük çapta yürütülen ulusal araştırmaların göstermekte olduğu gibi, 17 yaşındaki zencilerin okuma, matematik ve fen derslerinde performansı, ortalama olarak 13 yaşındaki İspanyol beyazların performansına daha çok benzerdir.

  1. Zekada, zencilerin kendi aralarında farklı olmalarının nedenleri, beyazların kendi aralarındaki farklılıkların (veya Asyalı ve İspanyolların kendi aralarındaki) nedenleriyle temelde aynıdır. Çevre ve kalıtımın her ikisi de bu gruplar arasındaki zeka farklılıklarında etkilidir.

  1. Çan eğrisinin bazı ırksal ve etnik gruplar için, neden farklı olduğuna ilişkin kesin bir cevap yoktur. Gruplar arasındaki ZB farklılıklarına ilişkin nedenler, herhangi bir gruptaki bireyler (zenciler,beyazlar veya Asyalıların içinde) arasında farklılıklara yol açan nedenlerden, oldukça farklıdır. Gerçekte, çoğunun yaptığı gibi, bir popülasyonda yüksek (veya düşük) ZB’lü bireylerin bulunma nedeniyle, diğer bir popülasyonda yüksek (veya düşük) ZB’li bireylerin bulunma nedenlerinin aynı olması gerektiğini varsaymak yanlıştır. Çoğu uzman, çevrenin bu çan eğrisini itmede önemli etkisi olduğuna inanmaktadır, fakat kalıtım da bunun içinde yer almış olabilir.

  1. Irksal-etnik farklılıklar, her nasılsa aynı sosyo-ekonomik yapıdan gelen bireyler arasında daha küçük fakat halen belirgin durumdadır. Zengin ailelerden gelen zenci öğrenciler, fakir ailelerden gelen zenci öğrencilerden daha yüksek ZB puanı alma eğilimindedirler.

  1. Kendilerini zenci olarak tanımlayan hemen hemen tüm Amerikalılar beyaz kökene sahiptir ve beyaz ırktan karışıklığın ortalama % 20 olduğu Amerikalılardır. Kendilerini beyaz olarak görenler , İspanyol asıllılar ve bunun gibi diğerleri de karışık kökenlilerdir. Zeka konusunda, kendisini farklı ırksal kategorilere yerleştirmeyle ilgili yapılmış araştırmaların bulguları, çoğu sosyal bilim araştırmalarında da olduğu gibi, gruplar arasındaki bazı belirgin olmayan biyolojik ve sosyal ayrılıkların karışımı ile ilgilidir (Kimse tersini iddia etmemektedir).

Sosyal Politikadaki Doğurguları

  1. Bu konudaki araştırma bulguları herhangi bir sosyal politik yaklaşımı ne salık vermekte ne de engellemektedir. Zira, araştırma bulguları, asla bizim amaçlarımızı belirleyemez. Bununla birlikte bu bulgular, farklı araçlarla, yollarla bu amaçları izlemedeki başarılı olma derecesini ve yan etkilerini kestirmede yardımcı olabilirler.”

ZEKANIN GELİŞİMİ

Zeka yeni doğmuş çocukta, bir gizilgüç olarak bulunup ancak zamanla olgunlaşır. Düşünsel gelişimin en hızlı olduğu zaman onuncu yaşa kadar olan dönemdir. Böylece çocuğun fikirsel başarıları içinde bulunduğu gelişme basamağının olgunluk seviyesi ile sınırlanmıştır. Düşünsel yetenekler, fizyolojik anatomik ve nörolojik gelişme sonunda olgunlaşır. Zekanın olgunlaşması beyin ve sinir sisteminin olgunlaşması ile ilintilidir. Böylece küçük çapta yapılamayan bazı zihin işlemleri daha ileriki yaşlarda yapılabilir. Örneğin dört yaşında çarpım tablosunu öğrenemeyen normal bir çocuk, bunu dokuz yaşında belleyebilecek duruma gelir. Cebir, ilkokulda öğrenilemediği halde ortaokul seviyesinde öğrenilebilir.

Düşünsel olgunlaşmada niyahet öyle bir zaman gelir ki, artık zihin gücü daha fazla artmaz olur. Fikirsel olgunlaşmanın bu son sınırına, (ortalama 15 olmak üzere) 14 ile 18 yaşlar arasında varılır. Zihin gücü bir süre bu seviyede kalır, sonra özellikle hayatın son yıllarına doğru azalmaya başlar.  Aşağıda geri zekalı (ZB 70), orta zekalı (ZB 100) ve üstün zekalı (ZB 130) kişilerin fikirsel gelişimini gösteren üç eğri vardır. Bu eğrilerin temsili olduğu ve ortalamayı ifade ettiği dikkate alınmalıdır. Bireylerin zihin gelişimini gösteren eğriler, bu kadar düzenli olmaz. Bu eğrilerden de anlaşılacağı üzere, zekaca geri olanlar daha yavaş gelişmekte ve zekaları daha önce son gelişim sınırına varmaktadır.

Zekaca ileri çocuklarda ise zihin gücü daha hızlı ve daha uzun süre gelişmektedir.

Zekasının son sınırına varmış olan kimse artık öğrenemez değildir. Genel olarak, daha çok bilgiye sahip, fikirsel tasarımları daha zengin olduğu için 25-50 yaşlarındaki bir yetişkinin problem çözme ve akıl yürütme yeteneği 18 yaşındaki bir gençten daha üstün olabilir. Çünkü, birey zekasının en olgun şeklinden faydalanarak öğrenmeye devam eder ve özellikle bilgi hazinesinin daha zengin olmasından faydalanarak daha iyi uslamlamalar yapar, daha isabetli yargılara varabilir. Bununla beraber, fikirsel yeteneklerde orta yaşlardan itibaren hafifçe bir gerileme başlar. Bu gerileme, özellikle hız isteyen fikirsel işlerde daha belirgin görülür. Örneğin yetişkinler gençler kadar süratli hesap yapamazlar; bunların fikirsel çağrışımları da daha yavaş olur. 14-18 yaşlar arasında varılan zekanın son olgunlaşma sınırıda belirsizdir. Bu sınır herkes için biraz farklıdır. (Baymur, 1969)

Zekanın Kalıtımı

Kalıtımsal açıdan ayrıntılı bir biçimde araştırılan ilk psikolojik treyt zeka olmuştur. Ahlaki ve hukuki baskılar, insanların aynı soydan üretilmesine engel olmaktadır. Fakat psikologlar ailedeki kalıtım ve çevre farklarını ve zekanın bu farklara göre nasıl değiştiğini inceleyebilmektedir.

Bulguları özetlemek için çeşitli çalışmaların sonuçları aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. Farklı aile ilişkileri için farklı derecelerde kalıtımsal benzerlikler en solda gösterilmektedir. En sağda ise bu ilişkiler için farklı derecelerdeki çevresel benzerlikler gösterilmektedir. Aynı kalıtımı olan tek yumurta ikizleri için korelasyon katsayısı .88’dir. kalıtımsal yapısı ancak kardeşlerinki kadar benzer olan aynı cinsten çift yumurta ikizleri için bu sayı .63 gibi göze çarpan bir düşüş göstermektedir. Ancak tabloda iki çeşit ikizin çevreleri çok benzer olarak sınıflandırılmaktadır. Bu kalıtımın zekayı tayin etmede önemli etkisi olduğunu göstermektedir.

Tabloda çift yumurta ikizleri ile kardeşlerin kalıtımları benzer olarak sınıflandırıldığı halde, aynı cinsten olan çift yumurta ikizlerinin .63 olan korelasyonu kardeşler için .52’ye düşmektedir. Çevre açısından bakıldığında aralarında fark görülmemektedir. Bu durum çevreninde zeka üzerinde önemli etkisi olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak denilebilir ki hem kalıtım hem çevre kişinin zeka testi puanını etkilemektedir. (Morgan, 1991)

Zeka Üzerinde Ailenin Etkileri

Willerman (1979)’a göre çocukların aileleri içindeki deneyimlerinin zekalarını önemli ölçüde etkilediğini varsaymakla beraber, zihinsel farklılıkların çevresel nedenleri konusunda çok az şey bilmekteyiz. Kalıtım ve çevrenin zekaya göreli katkılarını belirlemeyi amaçlayan ikiz çalışmaları yalnızca genel ipuçları vermektedir.

Araştırmacılar, daha yakınlarda, hangi etkilerin zeka ile ilgili olduğunu ortaya çıkarmaya çalışırken, olası çevresel etkileri özgül etkenlere ayırmaktadır. Bu etkiler ana babanın eğitimini, sosyoekonomik düzeyini, zeka bölümünü, konuşmanın belirginliğini, disipline yaklaşımı, evdeki kitap sayısını, akraba ziyaretlerinin sıklığını, oyun çevresinin güvenliğini, kardeş sayısını ve yaş açısından çocuğun onlar arasındaki konumunu içermektedir.

Araştırmacılar benzer ırk ve sosyoekonomik gruplardan aileler arasında bile hiç de küçümsenmeyecek bir çeşitlilik bulmaktadırlar (Trotman, 1977; Bradly ve ark., 1977). Bir ailenin toplumsal ve ekonomik sınıfı, çocukların zeka bölümü ile, evin özel yönlerinden ve anababanın çocuk yetiştirme uygulamalarından daha az ilişkili gözükmektedir. Kuşkusuz ana babanın zeka bölümü evdeki etkenlerle çok yakından ilişkilidir ve ana babanın çocuklarına karşı davranışları çocukların bireysel özelliklerine bağlıdır. (Aktaran: Onur, 1995)

Bir çok araştırma, çocuklar yoksul bir çevreden daha iyi bir çevreye taşındıklarında zekalarının belirgin bir biçimde iyileştiğini göstermektedir. Scarar ve Weinberg (1976) sosyoekonomik düzeyi yüksek ailelerce evlat edinilen 13 siyah ve melez çocuğu inceledi. Bu çocukların ortalama zeka bölümleri 106, aynı coğrafi bölgede kendi evlerinde büyüyen siyah çocukların ki ise 90 idi. Bu sonuçlar, toplumsal ve genetik değişkenlerinde rolü olmakla birlikte, zeka bölümünü belirlemede toplumsal çevrenin baskın bir rol oynadığı görüşünü desteklemektedir. (Aktaran: Onur, 1995)

Milwaukee Projesinde (Heber,1978) alt sosyoekonomik düzeyden siyah çocuklar ilk bebeklikten okul çağına kadar bir zihinsel gelişim programına katıldılar. Dokuz yaşına geldiklerinde ortalama Zb’leri 108’di, kontrol grubundakileri ise 80’di. Oldukça az rastlanan bu durumda çocukların çevresinin aynı kalmasına karşın, zeka bölümü puanındaki kazançlar programın bitmesinden sonrada sürdü. Bu, belki de bu programın bebek ve anababa uyarımı üzerinde ikili odaklanmadan kaynaklanmış olabilir. Anababaları çocukların eğitimine karıştıran erken önlem programları genellikle en başarılı program olmaktadır. (Tawis, 1976). Aile çevresinin özgül niteliklerinin etkin bir biçimde yeniden yapılandırılması hem çocuklarda hem de anababada bilişsel gelişimi kolaylaştırabilir. (Aktaran: Onur, 1995)

Zekanın Ölçülmesi

Zeka ancak dolaylı yoldan ölçülebilir. Zekanın bireyin ileriki zihinsel başarısını bugünden tahmin edebilmemizi sağlayan bir gizilgüç olduğunu dikkate alan psikologlar, bugünkü başarıdan ileriki başarıyı yordama yolunu tutmuşlardır. Bireyin bugünkü başarısı kendi yaşında ve aynı şartlar içinde olan öteki kişilerin ortalama başarıları ile karşılaştırılır. Kendi yaş ve durumuna göre başarısını ölçmek yolu ile insanın zekası orta, üstün yada düşük olarak değerlendirilir. Böylece zeka testi  aslında bir başarı testinden çok ayrı bir şeydir. Ancak, zeka testindeki problemlerin diyagnostik değer taşıyan, yani ilerideki zihinsel başarıyı yordamamızı sağlayan nitelikte olmasına dikkat edilir. Bu yüzden zeka testlerindeki maddeleri hazırlamak çok zordur. Bunlar, çeşitli metotlarla teşhis ve ileriyi tahmin değerleri olup olmadığı denenip kontrol edildikten sonra, bu amaç için kullanılır. Bu testlerin zekayı yüzde yüz kesin olarak ölçtüğü ileri sürülemez. Bunların hepsinin hata payları vardır. Bütün testler kullanılırken hata payları dikkate alınmalıdır. (Baymur, 1969)

İlk kullanılan zeka testi yüzyılımızın başında bir Fransız psikoloğu olan Alfred Binet ve Dr. Theodor Simon tarafından yapılmıştır. Binet-Simon testi adı altında 1905 yılında yayınlanan bu test, Paris ilkokullarında başarısız kalan öğrenciler arasında zekaca geri olanlar ile zekaca normal olup çevresel etmenler ile başarısız kalanları ayırt etmek amacıyla meydana getirilmiştir. Bugün bu testin, biraz değişirilmiş ve geliştirilmiş bir şekli olan Stanford-Binet testi hala çok kullanılan zeka testlerinden biridir.

Zeka testleri çeşitli yaşlardaki çocukların normal olarak (yani yüzde ellisinin) yapabilecekleri işlerden, çözebilecekleri problemlerden ve cevaplandırabilecekleri sorulardan meydana getirilmiştir. Bu tipik sorular, problemler ve işler, etraflı incelemelerden sonra saptanmıştır.

Her maddenin belli bir zihin yaşına karşılık tutulan bir değeri vardır. Binet testinde her soru, 2 aylık zihin yaşı karşılığıdır. Böylece altı sorunun cevaplandırılması 12 aylık bir zihin yaşına denk sayılır.

1-    Zeka Yaşı: Zeka yaşı, başarı ile cevaplandırılan test sorularının sayısal değerlerini toplama yoluyla hesap edilir

2-    Zeka Bölümü: Alman psikoloğu Stern bireyin zeka derecesinin, onun zeka yaşını (ZY) doğum yaşına (DY) bölerek bulunabileceğini ileri sürmüştü. Amerikalı psikolog Terman bu fikri benimsemiş ve zeka bölümü (ZB) kavramını geniş ölçüde  uygulayarak yaymıştır.

3-    Zeka Bölümünde Yüzdelik Sıra: Zeka bölümü kavramı, zekanın olgunlaşmaya devam ettiği sürece (yani aşağı yukarı onbeş yaşına kadar) kullanılır. Yetişkinlerde zeka derecesi genel olarak yüzdelik sıraya göre ifade edilir (Baymur, 1969)

Üstün eğitim ve kültür koşulları zeka katsayısında 5-10 puanlık bir yükselme yapabilir. Ancak genel olarak zeka katsayısının kolayca yükselmeyeceği kabul edilir (Köknel, 1997)

Zekanın Nüfus İçerisinde Dağılımı

Zeka normal bir dağılım gösterir. İnsanlar arasında zeka bakımından büyük farklar vardır. İnsanların çoğunun zeka bölümü ortalama 100 olmak üzere 90 ila 110 arasında değişir. Herhangi bir toplumda, büyükçe bir grupta zeka bölümü normal dağılım eğrisine uygun bir dağılış gösterir. (Baymur, 1969)

Düşük Yada Üstün Zeka

Zeka katsayısı 0-24 arasında olanlarda ağır zeka geriliği sözkonusudur. Bu tür çocukların sürekli bakımı gerekir. Kendi başlarına hiçbir şey yapamazlar. Beceri kazanamazlar. Orta derecede zeka geriliği gösteren, başka bir deyişle zeka katsayısı 25-49 arasında olanlar kendi gereksinimlerini karşılayacak kadar yetiştirilebilirler. Temizlik, yeme, içme, giyinme, soyunma gibi becerileri kazanabilirler. Ancak okuma, yazma öğrenemez yada öğrendiklerini hemen unuturlar. Özel eğitimle toprak kazma, süpürme, silme gibi kaba el becerileri kazanabilirler. Hafif derecede zeka geriliği gösterenlerin zeka katsayıları 50’den fazladır. Geç ve güçte olsa okuma yazma öğrenebilirler. Soyut düşüncenin gerekli olmadığı basit ve kolay işleri, el becerilerini öğrenip geçimlerini sağlayabilirler. Ağır, geç ve güç okuyan çocukların bir bölümünün zekası normale yakındır. Bunlar yardım ve destekle bir sınıra kadar öğrenimlerini sürdürebilirler. Geç ve güç öğrenip çabuk unuturlar. Ancak sık sık yapılan alıştırmalar öğrenilenleri pekiştirebilir. Çevrede ve okulda bu tür öğrenciler yanlışlıkla tembel, dikkatsiz, dalgacı olarak değerlendirilir. Okuma yazmayı geç sökerler. Arkadaşlarının düzeyine erişmek için çok çaba harcarlar. Ancak hiçbir zaman onlar kadar başarılı olamazlar.

Zeka düzeyi düşük olanlar yanında zeka düzeyi yüksek olanlar da birey, aile ve toplum açısından sorun yaratırlar. Algıları, düşünceleri, öğrenmeleri kendi yaş gruplarında bulunan çocuklara oranla üstün olduğundan, bunlar için özel eğitim yapan kurumlar gereklidir. Bunlar zekalarına uygun bir biçimde eğitilip değerlendirilemezlerse, birçok ruhsal sorun, hatta bunalımlar ortaya çıkabilir. Öte yandan toplum da ender bulunan ve iyi eğitilirse bilim yada sanat yönünde topluma büyük katkılar yapması olası bir değeri yitirmiş olur (Köknel, 1997).

Zeka Düzeyi Üzerine Yapılan Araştırmalar

Siyaset bilimcisi James R. Flynn’in sanayileşmiş ülkelerde  araştırmalar yapmıştır. 21 ülkede yapılan zekâ testlerini sistematik olarak değerlendiren Yeni Zelanda’daki Otago Üniversitesi’nden Profesör Flynn, zekâ düzeyi ortalamasının her 10 yılda bir en az üç puan arttığını saptamıştır. İlk uygulandığı günden bu yana ABD’de her yaştan öğrenciyi ve orduya katılanları kapsayan sayılar, her türlü zekâ testinde aynı sonucu göstermektedir. Uzun dönemi kapsayan araştırmaların bulunduğu İsveç ve Danimarka’da IQ ortalaması bir nesilde (30 yılda) 10 puan artmıştır. İsrail ve Belçika’da kuşaklararası zekâ artışı tam iki katı: 20 puandır. 18 yaşındaki erkeklerin soyut düşünme kapasite ve yeteneklerinin sınandığı Hollanda’da da zekâ artış hızı yüksektir. Çünkü Hollandalılar’ın IQ ortalaması her 10 yılda bir yedi puan artmaktadır.

Zekâ testlerinde en çok tartışılan noktalardan biri, zekânın kültür ve çevre faktörlerine göre farklılık göstermesidir. Oysa bilim çevrelerinde “Flynn efekti” olarak nitelendirilen artış en belirgin olarak, kültürel etkenleri ve eğitimden kaynaklanan avantajları en aza indirgeyen zekâ testlerinde görülmektedir. Bu tür testlerde ezbere dayalı bilgiler gibi sözel ve dilsel sorulardan çok soyut ve görsel değerlendirme yeteneği sınanmaktadır. Flynn, bu konuda yetkin kabul edilen “Raven’in Progresif Matriksi” adlı IQ testinin sonuçlarını da analiz etmiştir. Teste katılanların doğum tarihleri 1877 – 1977 arası; yani tam bir yüzyılı kapsıyor. Flynn, elde ettiği şaşırtıcı sonucu şu şekilde özetlemektedir: “100 yıl önce ilk yüzde 10’luk dilimde (en zeki) yer alanlar, bugün aynı teste göre halkın yüzde 95’inden daha kötü düzeye sahipler. Yani geçmişin dâhileri, zekâ düzeyi açısından bugün ancak en zayıf yüzde 5’lik dilime girebilirlerdi.”

New York Cornell Üniversitesi’nden Ulric Neisser’in araştırması da Flynn’in sonuçlarını doğrulamaktadır. Psikoloji profesörü Neisser, Amerikalı çocuklara 1930’larda uygulanan Stanford – Binet zekâ testini yeniden kullanmıştır. 1932’de çocukların yarısında 100, diğer yarısında 100’ün üzerinde bir IQ belirlenmiştir. 1997’de ise aynı testte çocukların yarısının IQ’su 120 dolayında, dörtte birininse 120’nin çok üzerinde olduğu ortaya çıkmıştır..

Zekâ testlerine en sık yöneltilen eleştiri, “zekâyı ölçmek” bir yana “karşılaştırmalı bir sıralamanın” ötesinde değeri olmadığıdır. Nitekim genellikle bir yaş grubunun üçte ikisinin ulaştığı ortalama düzey, 100 IQ olarak belirlenmektedir. Standart sapma 15 olduğundan, 85 ile 115 puan arası herkes “normal” kabul edilmektedir. Ancak zekâ yerine “başka bir şeyin” ölçüldüğünü öne sürenler bile, “çıtanın yükseldiği” konusunda hemfikirdir.

Nedenlerine gelince, bu konuda farklı teoriler vardır. Sanayileşme ve refah düzeyi ile zekâ arasındaki bağa dikkat çeken uzmanlardan bazıları daha iyi beslenmeyi, bazıları ise kentleşmeyi ve çekirdek ailenin gelişmesini sebep göstermektedir. Gerçekten de modern toplumlarda anne – babalar çocukların entelektüel gelişimiyle daha çok ilgilenmektedir. İsveç’ten İsrail’e kadar milyonlarca çocuk zekâ geliştiren oyuncaklar ve Susam Sokağı gibi eğitici programlarla yetiştirilmektedir. Ayrıca birçok araştırma, giderek uzayan eğitim süresinin zekâ düzeyini olumlu etkilediğine işaret etmektedir.

ABD’nin Virginia eyaletinde, siyahlarla beyazların kaynaşmasını engellemek için 1960’larda birçok devlet okulu kapatılmıştır. Afro – Amerikan çocuklar zengin beyazlar gibi özel okullara gidemediğinden, siyahi çocuklarda yılda altı IQ puanı kadar gerileme gözlenmiştir. Yine İbrani Üniversitesi’nin 1987’de Kudüs’te on binlerce ortaokul öğrencisi üzerinde yaptığı karmaşık IQ istatistiği, herbir eğitim yılının zekâ düzeyinde yaştan daha belirleyici olduğunu göstermektedir. Ancak bekleneceği gibi, bu artış öncelikle sayısal ve sözel zekâ için geçerli ve Flynn efektini açıklamak için yeterli değildir. Buna rağmen, sekiz yıllık zorunlu eğitimin, zekâ düzeyinin arttığı gelişmiş ülkelerin en göze çarpan ortak noktalarından biridir.

“Herkes bir biçimde giderek zekileşiyor, çok zekileşiyor. Altın çağda yaşıyoruz” diyen Ulric Neisser’e göre insanoğlu bunu görsel medyanın yoğunlaşmasına borçludur: “Duvardaki resimlerden sinema filmlerine, televizyona ve bilgisayar oyunlarına kadar bu yüzyılda her kuşak, öncekine nazaran daha fazla görsel betimlemelerle karşılaştı.”

Günlük yaşamımıza baktığımızda, Neisser’in tezinin doğrulandığını görülmektedir. Bir zamanlar sınırlı bir kesimin tekelinde olan resimler ya da fotoğraflar, artık herkesin günlük yaşamına girmiş durumdadır. Video kliplerde birkaç salisede geçilen imgeler, 20 yıl önce kimsenin inanamayacağı bir algı hızına ulaşıldığını göstermektedir. Her dakika, hızlı şekilde karar vermemizi gerektiren rengârenk ve değişik şekillerdeki ambalajların ve reklamların görsel bombardımanı altında kalınmaktadır. İlkokul çocukları bile onlarca farklı ürünü ambalajından anında tanımlayabiliyor. Kırsal kesimin daha yaygın olduğu dönemde salça yapmaya ya da hamur açmaya zaman ayırabilen bir ev kadını, bugün süpermarkette 40 çeşit yağ, 10 çeşit yoğurt ya da 25 çeşit çamaşır tozu arasından seçim yapabilecek kadar “zeki” olmak ve “soyut düşünmek” zorundadır. Aklın aldığı kararları belirleyen çevre koşulları düşünüldüğünde, insanda tepki verme hızının, görsel analiz yetisinin ve soyut düşünme kapasitesinin artması zaten yaşamsal bir zorunluluktur.

Los Angeles’taki California Üniversitesi’nden Patricia Greenfield, bu şekilde gelişen belirgin zekâ türünün, roman okuyarak geliştirilen zekâdan çok daha farklı olduğuna dikkat çekmektedir. Psikoloji profesörü Greenfield şöyle demektedir: “Flynn size Mozart’ların ya da Beethoven’ların artmadığını söyleyecektir. Belki önceki yüzyıllarda daha fazla klasik besteci çıktı. Ama bilimsel gelişmeler de yok denecek kadar azdı. Oysa son yüzyılın getirdiği teknolojilere bir bakın. Zekâyı kültürel ihtiyaçlar belirliyor. Zekânın şekli değişiyor.”

“Zekâ üstünlüğü”nün insanlar için ne derece önem taşıdığı, Berkeley’deki California Üniversitesi’nin ırkçı profesörü Arthur Jensen’in tezine bakılınca anlaşılmaktadır. Jensen’in 1980’lerdeki tezine göre siyahlarla beyazlar arasında kapanması mümkün olmayan 15 IQ puanlık “sabit bir fark” vardır. Charles Murray ve Richard Herrnstein, 1994’te yayımlanan “The Bell Curve” adlı kitaplarında, sosyo – ekonomik düzeyi yüksek grupların aşağı gruplardan daha zeki olduklarını iddia etmekte ve bunu genetik yapıya bağlamaktadırlar. Kitaba göre “Amerikan toplumu giderek aptallaşıyor, çünkü düşük seviyedekiler akıllılardan daha çok artmaktadır.” 1960’larda Kentucky’de Irksal Eşitlik Kongresi’nde görev alan James Flynn ise, “Eğer 1995’te siyahların IQ standartı beyazların 1945’teki düzeyiyle aynıysa, nedeni, ortalama siyahların yaşam kalitesinin beyazların 1945’te yaşadığı düzeyde olmasıdır” demektedir. (Kafa, 1998)

SONUÇ

Bütün bu yeni gelişmelere bakıldığında, ya eskinin yeniden cilalanıp tekrar öne sürüldüğü ya da kitaplığımızdaki bazı başka kitapların da bulunduğunun yeni farkında olunduğu şeklinde bir özetlemeye gidilebilir.

a ) Çoklu zekâlar görüşü yeni değildir: Çoklu zekâlar görüşü Thurstone, Thorndike ve Guilford (hatta geniş açıdan bakılırsa Spearman) tarafından ortaya atılmış eski bir görüştür.

b ) Aşamalı zekâlar görüşü yeni değildir: Vernon’un hiyerarşik modeli çok eskidir; yeni olan, major ve minör bazı yeteneklerin tanımlanmasıdır.

  1. c) Sosyal zekâ görüşü yeni değildir: Üzerinde pek çalışamamış olmasına rağmen, sosyal zekâ, kişiler arası ilişkileri kontrol edebilme anlamında Thorndike tarafından öne sürülmüştür.

  1. d) Duygular zekâ değil, duyuşsal (affective) özelliklerdir. Duyguları kontrol etme diğer yetenekler gibi zekâyı oluşturan yeteneklerden sadece biridir. Kişilik özelliklerinin, kişinin zekâsını kullanabilmesini etkilediğini ve bu nedenle bu özelliklerin de dikkate alınmasının gerektiği ise ilk Wechsler’e aittir.

Karikatürize edilerek örneklendirilecek olunursa, son koparılan fırtına, ülkemizdeki Muazzez Ersoy, Ajda Pekkan gibi sanatçıların, eski parçaları tekrar piyasaya sürmelerine benzetilebilir. Elbette ki, bu fırtınanın içinde küçük de olsa ilerlemeler yok değildir; ancak, özü ne yazık ki, bu şekilde özetlenebilir. Guilford’lar, Thurstone’lar zamanında, şimdiki gibi etkili iletişim araçları olmaması şanssızlıktır.

Zekâ, doğuştan getirilen (biyolojik, nörofizyolojik evrim süreciyle) ve sonradan (çevre) edinilen yetenekler toplamıdır. Diğer başka özelliklerimiz gibi, zekâ konusunda da ortak gelişimsel özelliklerimiz olduğu gibi, bizi birbirimizden farklı kılan özelliklerimiz de mevcuttur.

Zekâyı ne kalıtımsal ne de çevresel etkenlerden sıyrılarak açıklayabiliriz. Söz konusu potansiyelimizi o kadar çeşitli şekillerde sergileyebiliriz ki, hemen hemen tümünü kapsayacak bir tanımlama, bu nedenle çok zordur; belki de olanaksızdır. Öte yandan, konuya hangi açıdan yaklaşıldığı da zekâ tanımlarımızı etkilemektedir. Yine bir analoji yapmak gerekirse, zekâyı, kütüphanemizdeki tüm kitaplara benzetebiliriz. Bu kitapları, renklerine, hacimlerine, içeriklerine vb.’ne göre farklı farklı sınıflayabilir; ayrı bir kütüphane tanımına ulaşabiliriz. Kısacası, zekâ tanımları konusu, dipsiz bir kuyuya benzetilebilir; oysa, malzememiz aynıdır; herşey bilişimizde (cognition) olup bitmektedir (biyolojik temeli ve sonradan edinilenlerle birlikte). Bu konuda, Sternberg’in (1997), zekâ, zeki davranış ve test edilen zekâ ayırımı anlamlı görünmektedir.

Zekâ kütüphanemiz ise, zeki davranış, o kütüphanedeki kitapların hangilerinin kullanabildiğinin gözlenmesidir. Zekayı, ama çevreye uyum yapmada, ama problem çözmede, ama okul başarımızda… gözlenebilir şekle büründürürüz: Yani, işimize yarayan kitapları ya da içindekileri uygun zaman ve yerde gerektiğinde kullanırız; bu kütüphanedeki kitaplardan hangilerini daha iyi bildiğimiz ve yaşamımızda daha iyi kullandığımız konusunda bireysel farklılıklarımız vardır: Kimimiz sözel, kimimiz sayısal yeteneklere daha fazla sahibizdir.

Zekâyı ölçme çabalarımızın temelinde, bireyin güçlülüklerini ve zayıflıklarını saptayıp ona göre eğitim ve tedavi sağlama, yeteneklerine uygun bir işe/okula yerleştirme, gelecekteki performansını yordama  gibi amaçlar yatar.

Ancak açıktır ki, özellikle bireyin o anki ve gelecekteki performansının tek yordayıcısı zekâ değildir; daha pek çok (hatta sınırsız sayıda) değişken vardır. Özellikle zekâ konusundaki eleştiriler, zekânın başarıyı yordamada yetersiz kaldığına odaklanmaktadır. Brody’nin de (1997) dikkat çektiği gibi, aslında burada ilişki iki yönlüdür; eşitliğe aile, sosyo-ekonomik kaynaklar ve genetik unsurlar gibi başka değişkenler de dahildir. Bunları göz ardı ederek, özellikle sayılara olan Amerikan düşkünlüğünün geleneksel test sonuçlarına çok fazla bel bağlamasını (testleri bir araç olmaktan çıkarıp amaç haline getiren) temel alarak, geçmişi yok saymak psikometriyi çıkmaz bir sokağa sürükleyecektir.

Özellikle duygusal zekâ görüşüne temel alınan bu red fikrinin, metodolojik bir hata yapılmasına (korelasyonel ilişkilerden neden-sonuç ilişkisi çıkarmak gibi) yol açtığı görülmektedir (Erkuş, 1998).

Kütüphanemizdeki kitapları bakış açımıza göre yaptığımız sınıflamalarla tanımlamaya çalışmak çok zor olduğuna ve bu kitapları nicelik ve nitelik açısından kullanma kapasitelerimiz birbirimizden farklı olduğuna göre, (geleneksel çalışmalara getirilen en haklı yan olan) tek puan ölçümleri (g’nin olup olmaması bir yana) pek kullanışlı olmayacaktır.

Önemli olan, bireyin durumunu doğru ve başkalarından farklılığını güvenilir bir şekilde saptamak ve bu duruma uygun hareket (tedavi-eğitim vermek, bir işe-okula yönlendirmek gibi) etmektir. Ölçümlerimizin geçerliği  burada yatmaktadır. Bu bireysel farklılıkları esnek ve olabildiğince geniş bir biçimde saptamak önemli avantajlar sağlayacak görünmektedir.

Sternberg’e göre (1997), ölçülen zekânın eğitim ve iş başarısı üzerindeki etkisi, kısmen bizim bazı yetenekleri değerlendirmeye almamızdan diğerlerini almamamızdan olabilir; iş ve okuldaki gerekliliklerle kişilerin yetenek örüntüleri eşleştiğinde performans çok daha yüksek olabilir. Bu bakımdan, tek-puan yerine, bireye özgü yeteneklerin bir profilini çıkarmak (ki, bu görüş de aslında yeni değildir), çok daha zengin bilgi verebilir. Doğrudan zekânın ne olduğuna odaklaşmak yerine, bireyin durumunu ve başarısını etkileyebilecek tüm özelliklerinin bir resmini elde edebilmek çok daha doyumlu sonuçlar verebilir. Özellikle, psikometride çok daha dakik ölçme anlayışlarının  gelişmesiyle ve bilgisayar teknolojisindeki ilerlemelerle bu yetenekler ya da özellikler ranjı dinamik bir şekilde sürekli yenilenebilir ve geliştirilebilir görünmektedir.

KAYNAKÇA

Baymur, F.  “Genel Psikoloji”, İnkılap Aka Kitabevi, İstanbul, 1969

Brody, N.  “Intelligence, Schooling and Society”, American Psychologist, 52, 1046-1050, 1997

Cancro, R. “Intelligence: Genetic and Enviromental Influences”, Grune&Stratton, New York, 1971

Çıkrıkçı-Demirtaşlı, N. “Zeka Konusunda Ortak Bilimsel Sonuçlar”, İnternet, 1999

Daniel, M., H. “Intelligence Testing: Status and Trends”, American Psychologist, 52(10), 1038-1045, 1997

Davies, M., Stankov, L., Roberts, R., D. “Emotional Intelligence: In Search of An Clusive Construct”, Journal of Personality and Social Psychology, 75(4). 989-1015, 1998

Erkuş, A. “Goleman’ın Duygusal Zeka Görüşünün Psikometrik Açıdan Eleştirisi ve Dinamik Etkileşimsel Model Önerisi”, Psikoloji Yazıları, 1(1), 31-40, 1998<>

ALFRED ADLER VE CARL JUNG’UN KARŞILAŞTIRILMASI

*Tayyar KUZ

(Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi)

ALFRED ADLER:

Özellikle Freud sonrası terapilerden Adler, Jung vs. terapi yaklaşımları klasik psikoanalitik yaklaşımlardan daha farklı olmuştur. Freud’un temel kavramlarından, terapide oturuş şekline kadar bir çok şey değişmiştir.

Adler’in psikoterapi tekniği sosyal içeriğe ve günlük insan ilişkilerine önem veren bir terapi tekniğidir.

ADLER’İN TEMEL SAYILTILARI

Adler’in temel sayıltıları şu şekilde ifade edilebilir;

1) Bütün davranışlar sosyal bağlamda gerçekleşir. İnsanlar karşılıklı ilişki kurmaya mecbur oldukları bir çevrenin içine doğarlar. Geştalt psikoloğu Kurt Lewin davranış kişi ve çevrenin bir fonksiyonudur şeklinde Adler’in insanlarla izole bir ortamda çalışılamayacağı yönündeki görüşlerine paralel bir dayanak oluşturmuştur.

2) Bireysel psikoloji, bireylerarası psikolojidir. Daha büyük sosyal bir bütünün parçası olmayı hissetme duygusunun gelişimi kişilerarası muamelelerde başarılı olmaktır.

3) Adler’in psikolojisi bütüncülük adına indirgemeciliği reddeder. Bilinç ve bilinçdışı, zihin ve beden, yaklaşma ve kaçınma, kararsızlık çatışmanın kutupları tam bireyin öznel yaşantıları hariç manasızca karşılık olarak verir. Yani insan; şuurlu zihin bir yönde hareket ederken şuursuz zihin diğer bir yönde hareket edermiş gibi davranır. Dıştan bir gözlemci gözüyle bütün kısmi fonksiyonlar, bireylerin hedefleri ve yaşam tarzlarının ikincil fonksiyonlarıdır.

4) Bilinç ve bilinçdışının ikisi de bireyin hizmetindedir. Birey bunları ilerideki kişisel hedefleri için kullanır. Adler bilinçdışını bir isimden ziyade sıfat olarak kullanır. Başkaları tarafından kişi içi olarak tarif edilen çatışma, bir adım ileri ve bir adım geri hareket olarak da tarif edilir.

5) Bireyi anlamak, bireyin bilişsel organizasyonunu ve yaşam tarzını anlamayı gerektirir. Yaşam tarzı kavramı bireysel kanaatlere işaret eder. Yaşam tarzı, yaşamın erken yıllarında deneyimleri organize etmeye yarayan ve onu anlamaya, yordamaya ve kontrol etmeye yarayan birey kanaat gelişimine işaret eder. Kanaatler bireylerin hayatı kavramalarından çıkar. Yaşam tarzı doğru veya yanlış olarak nitelendirilemez.

6) Davranış bir insanın ömrü boyunca, hızlı bir şekilde o anki durumun taleplerine ve yaşam tarzında doğal olarak var olan hedeflerine göre değişebilir.

7) Adler’ci görüşe göre insanlar nedenler tarafından harekete geçirilemez. Yani çevre ve kalıtım tarafından belirlenemez. Eğer bu çalışmalar yalnızca bireylerin şan, şöhreti içinse zihin problemleri gibi uç durumlarda Adler bunu sosyal açıdan faydasız olarak düşünür. Öte yandan, eğer bu çalışmalar yaşamdaki problemlerin üstesinden gelme amacıyla yapılmışsa, birey insanlığa katkı, dünyayı biraz daha yaşanabilir bir yer haline getirmeye çalışma ve kendini farkındalık için çabalar.

8) Birey yaşamı boyunca alternatiflerle yüzleşir. Çünkü Adler, ya determinist değildir ya da ılımlı deterministtir. Birey sosyal olarak faydalı amaçlar seçebilir veya kendini hayatın boş olan yanına adar.

9) Adler’ciler terminoloji bakımından küçük teşhislerin yapıldığı süreçle ilgilenirler. Fonksiyonel ve organik bozukluklar arasındaki farklı teşhisler sıklıkla bir problemi ortaya çıkarır. Çünkü bütün davranışların bir amacı vardır. Bir psikolojik belirti psikolojik veya sosyal amaçlı bir organik belirtide somatik amaçlı olacaktır.

10) Yaşam görevleriyle mücadeleler içerir. Bunlar Adler tarafından toplum, iş ve seks olarak adlandırılmıştır. Diğer ikisi ise adlandırılmayıp tarif edilmiştir. Hiçbirimiz kendi kendimize yeterli olmayı hedefleyemeyiz. Hepimizin sosyal onaya ihtiyacı vardır. Diğerlerinin yaptığı çalışmalara bağlıyızdır ve birbirimizin katkılarına muhtacızdır. İş ise insanın hayatını sürdürmesi için esas olan şeydir. İki farklı cinsiyetten oluşmamız nedeniyle cinsiyet ve cinsellikle ilgili bazı şeyleri mesela cinsel rolleri tanımlamak zorundayızdır ve ilişkiye geçmede öğrenilir. Bu ilişki sadece karşı cinsle değil aynı zamanda diğerleriyle olan ilişkimizdir. 4. ve 5. Görevler Mosak ve Dreikus tarafından tarif edilmiştir. Bunlar tinsellik ve kendimizle başa çıkmadır

11) Yaşam, mücadele ve yaşamın gerektirdiği bir cesareti sağlar. Cesaret birinin sahip olabileceği ya da olamayacağı bir beceri değildir. Cesaret(courage) yüreklilikle (bravery) aynı anlamda da değildir. Cesaret sonuçları bilinmeyen veya sonuçları kötü olma ihtimali bulunan risk alma durumlarında gösterilen gönüllülüğe işaret eder. Gönüllülük içsel ve dışsal birçok değişkene bağlıdır. Mesela yaşam tarzı inancı, sosyal ilgilerimizin derecesi, görev merkezli veya prestij merkezli olup olmadığımız gibi.

12) Yaşam soyut bir kavramdır. Yaşama bizler anlam veririz. Hepimiz kendi yorumumuzla hayata anlam veririz. Biz yaşamı, anlamlı, anlamsız, saçma ya da hapishane yaşamı gibi adlandırırız. Hayata verdiğimiz anlam davranışlarımızı belirler.

FREUD ve ADLER

– Freud subjektif – Adler objektiftir.

– Freud fizyolojik temelli bir teori öne sürerken; Adler Sosyal psikoloji yönelimli bir kuram öne sürer.

– Freud nedenselliği vurgularken; Adler teleolojiyi vurgular

– Freud indirgemecidir. Yani bireyleri birbirlerine zıt parçalara ayırmıştır. (id,ego,süperego) Adler ise bütüncül bir yaklaşım izler. Birey bir bütündür ve bütün parçalar tam bir bütün olan insana hizmet eder.

– Freud bireyi içsel ve psişik yönleriyle ele alır. Adler ise insan sadece kendi çevrelerinde ilişkideyken ve sosyal bir varlık olurken anlaşılabilir şeklinde düşünür.

– Freud‘a göre intra-psişik uyumun oluşması psikoterapinin ideal amacını meydana getirir. Adler’e göre ise bireyin gelişmesi, kendini farketme ve sosyal ilgilerdeki artış birey için ideal hedeflerdir.

– Freud‘a göre temelde insanlar kötüdür. Adler’e göre ise insan ne iyi ne de kötüdür. Yaratıcı olan insan iyi ya da kötüyü kendi seçer.

– Freud insanlar hem uygarlığın hem de içgüdülerinin kurbanıdır derken; Adler insanlar seçicidirler, hem iç hem de dış çevrelerini şekillendirebilirler demiştir.

– Freud çocukluğun tanımlanması çocukların doğrudan gözlenmesine değil, yetişkinlerin serbest çağrışımına dayandırılmıştır. Adler ise çocuklarla direkt olarak ailelerde, okullarda ve aile eğitim merkezlerinde çalışmıştır.

– Freud odipal komplekslere ve bunun çözümüne önem verirken; Adler aile örüntülerine önem vermiştir.

– Freud “insanlar düşmandır. Diğerleri rakibimizdir ve kendimizi onlardan korumamız gerekir.”der; Adler ise ortak çabaları, eşitlikleri, hayattaki ortaklıkları vurgular ve diğer insanları dost olarak tanımlar.

– Freud; kadınların ikincil varlıklar olduğunu düşünür. Çünkü penise özlem vardır. Adler; kadınlar ikincil varlık olarak hissederler. Çünkü bu kültürden kaynaklanır.

– Freud nevrozun seksüel etiyolojisi vardır diye düşünür. Adler ise nevrozun öğrenmedeki başarısızlıktan, algılamadaki bozukluktan kaynakladığını düşünür.

– Freud nevroz medeniyet için ödenen bir bedeldir derken; Adler nevroz medeniyetin eksikliği nedeniyle ödenen bir bedeldir demiştir.

ADLERİN TERAPİSİ

Freud’cu görüş transferansa büyük önem verirken, davranışın değiştirilmesini ihmal etmiştir. Birçok yol gösterici terapiste göre yorum, içerik ve anlam bakımından önemlidir. Adler’ci görüş hastanın yaşam tarzı ve hareketlerinin yorumunu özellikle vurgulamıştır.

Bazı terapistler terapinin derinliğine önemli bir etken olarak bakarken, Adler’cilerin hepsi terapinin derinliğini önemli bir ilgi konusu olarak görmezler. Bu bağlamda ne terapinin derinliği ne de yüzeyselliği hastanın tecrübeleri kadar önemlidir.

Güven D. Rosenthal ve Jerome Frank (1956) terapötik süreçte güvenin anlamını tartışmışlardır.

Psikoterapide güven duygusunun olması terapistin tavrına bağlıdır. Hastanın terapi boyunca ve terapi sonrası kendine güven duyması terapistine güvenle başlar. Bunun için önce terapistin kendine güveni gerekir. Terapistin güçlü görünümü ,karşısındakini olduğu gibi kabulu ve onu yargılamadan dinlemesi onun kendine güveninin kanıtıdır.

Ümit/Umut

İnsanlar umutlarıyla yaşarlar. Hastalarda çeşitli derecelerde umutla tedavi olmayı umarlar. Terapist hastadaki umudun sürdürülmesine ve onu canlı tutmasına yardımcı olmalıdır. Hastanın beklentisine destek verici biçimde olan davranışın adı cesaretlendirmedir.

Adler’ci yaklaşımda “biz” sözcüğü çok önemlidir. Kullanılan biz sözcüğü terapistinde tedavi sürecine katıldığını düşündürtür.

Sevgi Sevgi kavramı empatik dinleme ve malzemeyi birlikte ele alma gibi ögeler taşımaktadır. Adler’in terapisinde bazen tek bir terapist yerine birden fazla terapistte hastayı izleyebilir. Bu ise hastada biz duygusunu güçlendirir. Adler’in terapisine bir eğitim süreci olarak da bakabiliri. Bu eğitim sürecinin amaçları;

1) Hastanın ilgilerini,beklentilerini beslemek, desteklemek özellikle onun sosyal yönlerinin kişiler arası ilişkilerinin gelişmesine yardımcı olmak

2) Hastanın kendini küçümseme gibi aşağılık duygularını azaltmak ve cesaretlendirilmemişliğin üstesinden gelmesini sağlamak. Bunun başarılabilmesi için kendi kaynaklarına ulaşmasını , bunların farkına varıp kullanmasına yardımcı olmak.

3) Bireyin yaşam tarzında ani ve algılarında değişiklik sağlamak.

4) Hatalı veya yanlış güdülenmeleri saptamak değiştirme ve aynı zamanda da kişinin değer sistemi ve düşünce alışkanlıklarını değiştirmek.

5) Bireyin başkalarıyla eşitlik duygularını cesaretlendirmek .

6) Bireyin aktif bir kişi haline gelmesini sağlamak.

PSİKOTERAPİ SÜRECİ

Adler’ciler tarafından uygulanılan psikoterapi sürecinin 4 aşaması vardır.

1) “ İyi “ bir ilişkinin kurulup devam etmesi

2) Yaşam biçimi,amaçları içeren hastanın dinamiklerini meydana çıkartmak ve günlük yaşam hareketliliğinden söz konusu dinamiklerin nasıl etkilendiğini değerlendirmek.

3) İçgörünün oluşumunu yorumlamak

4) Yeniden organize etmek

İLİŞKİ: İyi bir terapötik ilişki karşılıklı, dostça bir ilişkidir ve herkes yüzyüze gelecek şekilde karşı karşıya otururlar. Sandalyeleri aynı seviyededir. Bir çok Adler’ci terapist, istenmeyen psikolojik engeller oluşturabildikleri için masa kullanmadan çalışmayı tercih ederler. Hasta terapi içinde aktif bir rol içindedir.

Terapi işbirliği gerektirmektedir. Hasta terapiste asıl bir güç atfedebilir veya terapisti güçlü ve sorumluluk sahibi biri yapabilir. Hasta belirtilerinden vazgeçmek isteyebilir ancak altta yatan inançlarından vazgeçmek istemeyebilir. Hasta yaşam biçimini terapiye getirir. Bütün terapi süreci hastanın eğitimiyle artar. Hasta iyi ve kötü ilişki biçimlerini öğrenir. Bunlar insanların çabalarının ürünleri olup zayıf kişilerarası ilişkiler; yanlış algıların doğru olmayan sonuçları ve yaşam tarzında bulunan yanlış tahminlerin ürünleridir.

ANALİZ: Hastanın dinamiklerinin incelenmesi iki bölümde olmaktadır. Birincisi terapi hastanın yaşam tarzını anlamak ister. İkincisi, terapist yaşam biçiminin yaşam içinde gerçekleştirilmesi gereken görevlerle ilgili olarak hastanın şimdiki fonksiyonunun nasıl etkilendiğini açıklamayı amaçlar.

Analitik inceleme ilk anda başlar. Hastanın odaya giriş biçimi, hal ve tavırları ve koltuk seçimi, özellikle aile terapisinde önemlidir ve önemli ipuçları sağlar. Hastanın söyledikleri ve nasıl söylediği terapistin anlaması gereken noktalardır.

YAŞAM TARZI İNCELEMESİ: Formal değerlendirme yöntemlerinde, hastanın aile geçmişi keşfedilmeye çalışılır. Terapist hastanın ailesinin hangi konumda bulunduğuna ilişkin bilgiler edinir. Değerlendirmenin ikinci yarısı, hastanın ilk (erken) anılarını yorumlamayı içerir. Anılar, projektif teknikle tedavi edilirler. Hastanın ilk anıları anlaşıldığında hastanın hayatının hikayesi de anlaşılır. Çünkü insanlar geçmiş

yaşantılarındaki olayları seçici bir biçimde hatırlarlar. Erkan anıların özeti, hastanın yaşam hikayesi hastanın temel hatalarından uzaklaşmasına imkan verir. Hastanın temel hataları şunlardır:

1) Aşırı genelleme

2) Güvenlikle ilgili yanlış veya imkansız hedefler.

3) Yaşam ve yaşam taleplerinin yanlış algılanması

4) Küçümseme veya inkar

5) Yanlış değerler.

RÜYALAR: Adler rüyayı, geleceğe ilişkin bir problem olarak görür. Rüya Adler’ciler tarafından gelecekte olması muhtemel olan eylemin tersi bir süreç olarak görülür. Rüyalar duyguların fabrikası gibidir. Rüyanın yorumlanması,içeriğin analizinin bırakılmasını gerektirmez.

YENİDEN BÜTÜNLEŞTİRME: Hastanın şimdiki yaşam biçimi güvenli fakat mutsuzdur. Yeniden bütünleştirme süreci bütün terapilerde olduğu gibi hastanın kibarca veya güçlü bir biçimde ikna edilme sürecidir.

İÇEBAKIŞ: Analitik psikoterapilerde sıklıkla içgörüye merkezi bir önem verilmektedir.

YORUM: Adler’ciler içgörüye, genel iletişimin, rüyaların, fantezilerin, davranımların, semptomların ve hastanın kişilerarası ilişkilerini yorumlayarak kolaylaştırmış, imkan vermişlerdir. Terapist geçmişle şimdi arasında, devamlı uyumsal olmayan yaşam biçimini belirterek,bedensel bir ilişki göstermeden belirtir. Terapist bununla birlikte mizah , anektot ve bibliyografyadan da yararlanır.

DİĞER SÖZEL TEKNİKLER:Adler’ci terapist özgür bir şekilde öğüt verir. Ancak bağımlılığı cesaretlendirmez. Alternatifleri genel hatlarıyla ele alır ve hastanın karar vermesine izin verir. İnançlar terapistle birlikte oluşturulmaz bunu hasta yapar. Terapist kendi kendine rehberlik etmesini cesaretlendirir ve yalnız başına kalmaya teşvik eder. Terapist hastayla mantıksal tartışmalara girmez.

Ayrıca Adler’ciler düzenli bir biçimde rol oynama, boş sandalye, Midas Tekniği, arka tekniği ve diğer teknikleri kullanır.

ADLERİN BAŞLICA TERAPİ TEKNİKLERİ

Terapist taklit etmek için değerler gösterir. Adlerci terapist hata yapabilir, kendisine gülebilir, sosyal ilgileri için model olabilir. Eğer terapist bu özelliklere sahipse, belki hasta da kendi terapistine benzeyebilir.

Değişim: Aşağıda tarif edilen teknikler değişim için kullanılır. Yaratıcı özellikleri olan bir terapist, terapinin ihtiyaç duyduğu şeyleri karşılayabilecek teknikleri hemen o anda oluşturabilir. İnsanlar, teknikler ve stratejilerden daha önemlidirler.

“ Sanki“ : Genelde hasta tedavide keşke, yapabilseydim türü ifadelerini kullanmayı frenlerler. Biz hastadan “ sanki “ sanki rolünü oynamasını isteriz. Hasta bunu sahte olması ve sadece rol olduğu için yapmak istemeyebilir.

İmge Yaratma: Adler hastalarına basit cümlecikleri tanımlatmayı severdi. Mesela “kral gibi dilenci” örneği gibi Diğer Adler’ci psikologlarda hastalarına buna benzer kısa imgeler vermişlerdir. Bu uygulamanın mantığı “bir resim binlerce sözden daha fazla şey ifade eder” şeklindedir.

Kendini Yakalama : Hasta kişisel hedef ve değişim istemini anladığı zaman kendisini yakalamayı öğrenir.

Düğmeye Basma Tekniği: Bu metot kendilerini birbiriyle birleşmeyen ayrık duyguların bir kurbanı gibi hisseden hastalarda etkilidir. Hastalardan gözlerini kapamalarını, geçmiş yaşantılarından hoş bir olayı yeniden yaratmaları istenir. Daha sonra ise başarısızlık,hakaret,incinme veya kızgınlık gibi hoş olmayan bir olayı yeniden yaratması istenir. Bundan sonra ilk görüntüyü tekrar yaratmaları istenir. Bu yöntemle hastalar düşünmek istedikleri bütün duyguları yaratabilirler. Artık hasta duyguların kurbanı değil , yaratıcısıdır. Kişi neyi düşünür , ne ister ve neye ihtiyaç duyarsa onu olur. Depresif olmayı ister ,düşünür ve ihtiyaç duyarsa kişi depresif olur.

Aha yaşantısı: Tedavi sürecinde farkındalık kazanan hastanın yaşama katılımı ve aha. evraka yaşantıları artar. Bunlar farkındalık ünlemleridir. Hastadaki bu gelişmeyle hastanın kendine güveni ve iyimserliği artar. Bunun sonucu olarak da cesaretlenme, hayatın zorluklarıyla yüzleşmek için istek kazanır.

JUNG’UN TERAPİ SÜRECİ Jung terapide 4 aşamadan söz eder. İtiraf,açıklama, eğitim ve dönüşüm.

İTİRAF:

Kişisel geçmiş katartik bir biçimde gündeme getirilir. Hasta terapistle bilinçdışı sırlarını paylaşır. Terapist burada taraf tutmayan bir rolde ve empatik bir dinleyici görünümündedir

Jung itirafı psikoterapinin yüzeyine getirilen temel materyal olarak görür. İtiraf insanların kendilerini toplumdan daha az itilmiş hissetmelerini sağlar. Toplum içinde barışçı bir şekilde yaşamalarını sağlar. Analist bu süreci, suçluluk zehirini kurutacak kabul edici bir tutumla kolaylaştırıyor.

AÇIKLAMA:

Terapist dikkatini transferans ilişkileri kadar önem verdiği gibi transferansın bebeklikteki kökenine bağlamak amacıyla rüyalar ve fantezilere de önem veriyor. Bunun amacı duygusal ve zihinsel düzeyde içgörü kazandırmaktır.

EĞİTİM:

Eğitim hastayı sosyal olarak adaptasyonu sağlanmış bir birey haline getirir. Bu aşamada terapist hastayı günlük hayatında aktif olmasını ve sağlığını geliştirmeye yardımcı olacak davranışlar yapmasını teşvik ediyor.

DÖNÜŞÜM:

Birçok insan ilk üç aşamasının tamamlanmasından sonra terapiyi sona erdirirler. Jung bazı hastaların terapi devam etmede zorlanır gibi olduklarını gördü. Transferans bu hastalar için yürümüyordu. Bu hastalar daha büyük bilgi için bir istek hissederler ve onları son aşama olan dönüşüme içebakış götürür. Jung bu dönemi kendini gerçekleştirme olarak tarif etmiştir. Benliğin arketipal imgesi transferansda rüya ve fantezilerde olduğu gibi görülür.

Psikoterapi Mekanizmaları:

Biliçdışındaki materyalle ilişki kurup hastaya yardımcı etme maksadıyla Jung kendi analizlerine dayanan tedavi edici bir imgeleme tekniği düşünmüştür.

Ayrıca rüyalara büyük önem verilmiştir. Tekrar eden rüyalar ve gölge materyalini içeren rüyalar terapi ve terapist hakkında görülen rüyalar tedavi için özellikle faydalıdır.

Rüya analizi:Jung’a göre rüyalar ne geleneksel Freudcu görüşteki gibi gizli şeyleri gösterir, ne her zaman gerçekleştirilmemiş istekleri gösterir, ne de standart sembollere göre yorumlanabilir. Rüyaların getirdiği perspektif tek taraflı ego uyandırımını telafi eder Rüya yorumu kişinin daha çok dikkatini vermesi ve şuurlu bir olay kadar ciddiye alınması gerekebilen bazı şeylerin yorumudur. Rüyalar istek ve korkuları yansıtır; kişinin baskıladığı ya da dile getirmesi imkansız olan duyguları anlatır. Hastanın iç dünyasına ve değişen sembolik düşlerine girmede çok önemlidirler, hastanın fiziğinde olan değişimleri de açığa vururlar.

Analitik bir psikoterapist, rüyanın hastanın bilinçli davranışlarıyla ilgili oynadığı rolü arar. Aynı zamanda bir rüyanın hastanın kendi davranış ve karakterinden ne açığa çıkardığı da araştırılır.

Tekrar eden rüyalar, gölge materyalini içeren rüyalar, terapi ve terapist hakkında görülen rüyalar tedavi için özellikle faydalıdır. Özellikle erken çocukluktan beri tekrar eden rüyalar, sorun bileşkelerini ve baskılanmış travmatik olayları gösterir. Terapist, terapi, ortam hakkında görülen rüyalar hastanın farkında olamadığı ya da korktuğu transferans hislerine götürür.

Jung’un Terapi Yaklaşımları:

Grup terapisi bireysel terapiye ek olarak 6-10 kişilik gruplarla yapılır. Dirençler grup içinde gözlenir ve bunların grup ortamında ortaya çıkması sağlanır. Grup genellikle cinsiyet, tipoloji, yaş ve problem türüne göre dengeli olacak şekilde özenle seçilir.

Aile ve Eş Terapisi: Jung’çu terapistler aile ve eşlerle çalıştıkları zaman diğer bireylerle gölge, animus ile ilgili yansıtmalarla aile dinamikleri üzerinde çalışıyorlar.

Beden Terapisi: Jung aktif vücut hareketleri ve dans sayesinde hastaları cesaretlendirmiştir. Jung büyük bir aynada insanların kendi duruşlarını daha iyi anlayabileceklerini söyler.

Sanat Terapisi: Terapi esnasında insanlar boyayarak ve cisimleri oyarak bilinçdışındaki olayları ifade ederler, bunlar yüzeye gelir. Bu terapi duygularının farkında olmayanlarda karşılaştıkları zorlukları mantıklarını kullanarak başa çıkmalarına yarayan bir terapidir.

Kum Tepsisi Terapisi: Kum tepsisi Jung’un kendi terapisinden esinlenerek oluşturduğu bir terapi çeşididir. Üçgen bir kutu kumla doldurulur. Bu kutu kişinin şekil verebileceği minyatür bir dünya haline getirilir. Kum tepsisinin kullanımı aktif imgelemenin diğer biçimlerine benzer bir şekilde bilinç dışına bir köprü oluşturur.

Bu süreç boyunca kişinin kendi karakteriyle ilgili geliştiremediği bileşenler çözülebilir.

Çocuğun Analizi: Çocuk analizi üzerine eğitim uzun süren bir iştir. Terapi süresince çocuk çok kuvvetli arketipal imgeleri insanlaştırmayı ve birleştirmeyi öğrenir. Çocukların terapisi de yetişkinlerin analitik psikoterapisiyle benzerlik gösterir.

Travma Sonrası Stress: Jung’un 1934 yılında Dr. Brnie ile yaptığı yazışmalardan yola çıkılmıştır. Bu yazışmalarda travmadan bahseder. Günümüzdeki araştırmaların da doğruladığı gibi travmaların sürekli bilinçdışına çıkarıldığını söylemiştir.

Psikozların Tedavisi: Jung psikozdaki bir hastanın kişiliğinin baskın yönünü komplex bir gerçeklikten kopmanın oluşturduğunu fark etmiştir. Günümüzde psikozların analitik tedavisi psikotiklerin zihinsel dünyalarının ve hayallerinin iyileşmelerinde kullanılabilmesi için belirtinin altında yatan anlamı dinlemeyi içerir.

REBT *Taner DEMİR

(HacettepeÜniversitesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik Anabilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi, Rehber Öğretmen)

Ellis 1955’te yaklaşımını ilk olarak akılcı terapi (RT) olarak geliştirdi. 1961’de yaklaşımının adını akılcı duygusal terapi olarak değiştirdi. 1993’te yaklaşımının ismini akılcı duygusal davranışçı terapi (REBT) olark değiştirdi(Nelson, 1995). Ellis’in “rational” kavramı ampirik, mantıksal bilişten çok bireyin kendi kendine yardım etmesinin etkili olduğunu ifade eder. Kognitif kelimesini birçok insan başlangıçta akılcı kelimesi ile sınırlamıştır. Ama Ellis bu kelimenin entelektüel yada mantıksal ampirik anlam ifade etmesini istemiştir. Bireyin mantıklılığı isteklerini yada tercihlerini yargılamasına bağlıdır. Bu yüzden bireyin mantıklılığı duygularına hislerine dayalıdır. (Ellis,1990)

Bu tedavi yaklaşımı davranışçı yaklaşım popüler olduğu zaman bu ekolden sayıldı. Ellis “davranış”ı yaklaşımın ismine doğruluk katması için katmıştır. Başlangıçtan itibaren yaklaşım biliş ve duyguyla beraber davranışıda güçlü bir şekilde vurgulamıştır. Ellis bir yazısında bunu şu şekilde ifade etmiştir. “Önceki hatalarımı düzeltmek ve kayıtlara doğru geçmem için şimdiden itibaren ve artık devamlı olarak yaklaşımımı akılcı duygusal davranışçı yaklaşım olarak adlandırmam gereklidir.” (Ellis, 1993)

Ellis genel REBT ve ayrıcalıklı REBT olarak REBT’in ayrımını yapar. Genel REBT aynı kognitif-davranışçı terapi gibi danışanlara mantıklı yada uygun davranışları öğretmeyi amaçlar. Ayrıcalıklı REBT genel REBT’ide içine alır ama danışanların kendi kendilerine yardım edebilmeleri için irrasyonel düşünce ve benliğini tahrip edici davranışların nasıl tartışılacağını ve nasıl etkili akılcı duygusal ve davranışçı metodlar kullanacaklarını öğretir (Ellis, 1990).

ALBERT ELLİS

Albert Ellis 1913’te Pittsburgh, Pensilvania’da dünyaya gelmiş ve New York’ta yetişmiştir. Zor bir çocukluk geçirmiş, 12 yaşındayken annesi ve babası boşanmıştır. Büyük Amerikan Romancısı olma isteğine karşın, 1934’te City University of New York’tan iş yönetimi alanından mezun olmuştur. İlk yaptığı işler, hala kullanılabilen pantolanlara uygun ceketleri belirlemek ve bir hediye ve süs eşyası firmasında personel yöneticisi olmak gibi işlerdir. Ellis boş zamanlarının önemli bir kısmını düş ürünlerini yazmaya harcamıştır, ancak zamanla ve yayınlamada karşılaştığı güçlükler nedeni ile gerçekçi şeyler, özellikle “cinsellik-aile devrimi” konusunda yazmaya yönelmiştir. (Jones, 1982)

1942’de yazmak kadar psikolojik danışmadan da hoşlandığını keşfedince, Columbia Universitesi’nde klinil psikolojisi programına girmiş ve 1943’te master derecesi, 1947’de doktora derecesi almıştır. Master derecesini aldıktan hemen sonra, özel olarak aile ve cinsellik danışması yapmaya başlamıştır. Doktoradan sonra seçkin bir psikanalist olmak arzusuna kapılmış ve Karen Horney’in grubunda bir analistle analiz eğitimini tamamlamış ve süpervizyon alarak psikoanalizi uygulamaya başlamıştır. 1940’ların sonunda, New Jersey’deki Greystone Park State Hospital’da kıdemli klinik psikoloğu, aynı zamanda New York ve Rutgers üniversitelerinde öğretim üyesi olarak çalışmaktaydı. Önce New Jersey Department of İnstitutions and Agencies’da şef psikolog olarak çalışmıştır. Bununla beraber mesleki yaşamının önemli bir kısmında özel olarak çalışmıştır (Jones, 1982)

Ellis psikanalizin etkisinden giderek kuşkulanmaya başlamış ve bazı aktif-yönlendirici yöntemleri aile ve cinsel terapide kullanmaya başlamıştır. Kendi analizine başlamadan önce, kendisinin bazı kişisel sorunlarını çözmek üzere Epictetus, Marcus, Aurelius, Spinoza ve Bernard Russell gibi filozofları okumuştur. Kendisinin sorunlarını çözmesine yardımcı olan felsefi ilkeleri danışanlara öğretmeye başlamıştır. Ellis ilk olarak REBT’i 1955’te kullanmaya başlamış ve 31 Ağustos 1956’da Chicago’da Amerikan Psikoloji Derneği’nin yıllık toplantısında ilk bildirisini sunmuştur. Ellis; REBT, cinsellik ve evlilikle ilgili 30’dan fazla kitap ve 300 makale yayınlamıştır (Jones, 1982)

GİRİŞ

REBT yaklaşımı biliş duygu ve davranışın karşılıklı etkileşimini vurgulamıştır. REBT yaklaşımının prosedürleri oldukça davranışçıdır. Lazarus’un multımodal terapisi gibi birçok düşünme, duygu ve davranım yönelimli metodlara öncülük etmiştir.

REBT yaklaşımı diğer yaklaşımlardan farklıdır (psikoanalitik, birey merkezli, gestalt). REBT bilişe ve davranışa önem veren yaklaşımlarla daha fazla ortak noktaya sahiptir. Çünkü yaklaşım düşünmeyi, yargılamayı, karar vermeyi, analiz etmeyi ve yapmayı vurgular. Oldukça mantıksal, ikna edici, yorumlayıcı, direktif ve filozofik karakterleri vardır. Bu yaklaşım biliş duygu ve davranışın birbirlerini etkilediği ve aralarında karşılıklı bir sebep sonuç ilişkisi olduğu varsayımına dayanır (Corey, 1996)

Davranışçı yaklaşım 1960 larda bilişi bünyesine dahil ederek genişlemeye başladı. Mahoney çevresel değişkenlerin önemiyle özel olay ve kişisel faktörleri farketmeyi sağlayan yeni bir perspektif tanımı için “bilişsel devrim” terimini türetti. Bu devrim davranışsal klinik psikolojide biliş kavramını içeren birçok terapötik kavram ve tekniği kapsar. Davranışçı terapide bilişçi perspektifi bütünleştirme teşebbüslerine bazı davranışçı terapistler tarafından karşı çıkılmıştır (Corey, 1996).

REBT geniş bir şekilde kabul edilirken ve uygulanırken davranışçı terapistler bireysel problemlerin bilişsel boyutuna bakış açısına kendilerine özgü bir bakış açısı geliştirdiler ve biliş değişikliği için birçok teknik tasarladılar. Bu yaklaşımın temel varsayımı spesifik semptomlar kadar psikolojik problemlerinde bireylerin yaşamlarındaki olay ve durumları yorumlayarak katkıda bulunmuş olduğudur. Kognitif davranışçı terapide büyük ölçüde bireyin kendi değerlendirmelerinin yeniden orgnize edilmesi varsayımına dayanır (Corey, 1996)

Meichenbaum (1977) öğrenen terapi çalışmasında danışanın bilişlerininde, açık davranışları gibi değiştirilebileceğini savunmuştur. Bu yüzden davranışçı teknikler (operant koşullanma, model alma, davranışın prova edilmesi) açıkça belirgin davranışları değiştirmede kullanılmıştır.

REBT aynı zamanda Beck’in Kognitif Terapisi ve Meichenbaum’un “bilişsel davranış değişikliği” yaklaşımı ilede yakından ilişkilidir.

Bu üç yaklaşım arasında teorik ve metodik farklar olmasına rağmen ortak noktalarda vardır. Bu noktalar; 1-Danışan ve danışman arasında işbirlikçi bir çaba vardır. 2- Psikolojik stres büyük ölçüde bilişsel süreçteki bozukluğun fonksiyonudur. 3-Duygulanma ve davranımda istenen değişiklikler yapmak için bilişsel değişimi vurgular. 4- Spesifik problemlerde zaman sınırlı ve eğitimsel tedaviye odaklaşır (Corey, 1996)

Bütün kognitif ve davranışçı yaklaşımlar yapılandırılmış psiko eğitsel modele dayanır ve hepsi ev ödevlerinin rolünü, danışanın terapi oturumlarında ve dışında sorumluluk almasını ve değişime götürecek kognitif ve davranışçı stratejileri vurgular.

REBT’İN GELİŞİMİ

Ellis REBT’i psikoanalist olarak danışanlarıyla çalışırken yetersiz hissettikten sonra gliştirmiştir. Psikoanalitik yaklaşımın etkisiz olduğuu savunur. Çünkü insanlar iyileşecekleri yerine daha kötüye gidiyorlardı. Bu yaklaşımın dışına çıkarak başkaları tarafından reddedilme riskini alma gibi korkulan şeyleri yapmaları için danışanlarını ikne etmeye ve cesaretlendirmeye başladı. Daha eklektik, daha aktif ve direktif bir terapist olmaya başladı.

REBT danışanların filozofik ve davranışsal stillerini yeniden yapılandırmayı amaçlayan bir psikoterapi yaklaşımı haline gelmeye başladı. Bugünün belli başlı kognitif davranışçı yaklaşımlarının babası sayılsada erken dönemlerdeki okulların düşüncelerinden etkilenmiştir.

Biliş, duygu ve davranış arasındaki ilişki bir çok doğu ve batı filozofları tarafından vurgulanmıştır. Ellis eski Yunanlılardan özellikle de Epistetus’tan etkilendiğini kabul etmiştir. Horney’in “tyranny of the should” –meli, -malıların zulmü fikri REBT’in kavramsal iskeletininde göze çarpar. Ellis aynı zamanda Adler’den de etkilenmiştir. Adler duygusal tepkilerimiz ve yaşam stilimizin bizim temel inançlarımızla yani kognitif olarak yaratıldığını belirtmiştir. Adler’in yaklaşımı gibi REBT’de psikolojik sağlığı belirlemede sosyal ilginin rolünü vurgular. REBt üzerinde diğer Adlerian etkilerde amaçların önemi, davranışsal amaçlar, değerler, ve varoluşun anlamı, aktif öğretmeye odaklanma, ikna edici metodların kullanımıdır (Corey, 1996).

REBT’in temel hipotezi duygularımızın; inaçlarımızdan, değerlendirmelerimizden , yorumlarımızdan ve yaşam durumlarına tepkilerimizden kaynaklandığıdır. Terapötik süreç boyunca danışan öğrenilmiş mantıksız inançlarını tanıma ve değiştirme becerilerini öğrenir. REBT’in değişme ilkeleri yalnızca özel problemler için değil, aynı zamanda da yaşamda ve gelecekteki gelişen diğer problemler içinde geçerlidir. Terapötik anlam şu varsayımlardan çıkar: Odak noktası duyguların ifade edilmesinden çok düşünce ve davranışlarla çalışmadır. Terapi eğitimsel bir sürece benzer. Terapistin rolü birçok açıdan bir öğretmen rolü gibidir. Danışanla işbirliği içinde ev ödevleri verir, doğru düşünme yollarını öğretir. Danışan bir öğrencidir. Terapide tartışılan becerileri günlük yaşamda uygular (Corey, 1996)

TEMEL KAVRAMLAR

İNSANIN DOĞASI

REBT insanların hem mantıklı yada doğru düşünme, hemde mantıksız yada çarpık düşünme potansiyeli ile doğdukları varsayımına dayanır. İnsanlar kendini koruma, mutluluk, düşünme ve ifade etme, sevme, başkaları ile beraber olma, kendini geliştirme ve gerçekleştirme eğilimine sahiptir. Aynı zamanda insanlar kendini tahrip etme, düşünmeden kaçınma, erteleme, hataların sayısız tekrarı, boş inançlar, hoşgörüsüz, mükemmeliyetçi, kendini suçlama ve kendi potansiyellerini geliştirmeden kaçma eğilimindedirler. İnsanların hata yapabileceği kabul edilir. REBT bireylerin hata yapmaya devam etselerde yaşamlarında kendileriyle daha barışık olmalarına, kendilerini kabul etmelerine yardım eder. (Corey, 1996)

Ellis, insanların kendi kendileri ile konuştuğunu, kendilerini değerlendirdiklerini, kendi kendilerini cesaretlendirdiklerini ortaya koymuştur. İnsanlar basit tercihleri (sevme, başarı, kabul isteği) hatalı düşünme ile şiddetle istenen ihtiyaçlar olarak kabul ettiklerinde duygusal ve davranışsal güçlükler geliştirmektedirler.

REBT bütün insanların eş zamanlı olarak düşündüklerini, hissettiklerini, davrandıklarını vurgulamaktadır. Düşünceler duygu ve davranışlardan etkiler, duygularda düşünce ve davranışları etkiler. Bu yüzden bu üçünden birinde değişiklik yapabilmek için, diğer ikisinden birini yada ikisinide değiştirmek gereklidir. Ellis bilişsel, duygusal ve davranışsal bu üç yönü vurgulamıştır. (Trower,Casey, 1994)

REBT insan doğası ve bireysel mutsuzluk ve duygusal bozuklukların temelleri ve doğası hakkında bazı varsayımlarda bulunmuştur (George, Cristiani, 1990)

1- Birey hem mantıklı hem mantıksızdır. Mantıklı düşünüp davrandığında etkili, mutlu ve yeterlidir.

2- Duygusal ve psikolojik rahatsızlıklar akılcı ve mantıksal olmayan düşünmenin sonucudur. Duygu düşünceye eşlik eder ve sonuçta duygu önyargılı, oldukça kişiselleştirilmiş, akılcı olmayan düşünme biçiminden etkilenir.

3- Akılcı olmayan düşünme erken çağlardaki mantıksal olmayan öğrenmelerden kaynaklanır.Birey biyolojik olarak buna eğilimlidir. Bunu özellikle ebeveynlerinden ve kültüründen öğrenir. Büyüme çağında çocuğa kendisi ve başkaları hakkında sert, katı şeylerle düşünmesi öğretilir. Bunlar; örneğin “bu iyidir” dendiğinde olumlu duygularla ilişkilendirilir, “şu da kötüdür” denildiğinde olumsuz duygular ortaya çıkar.

4- İnsanoğlu dil ve sembollerle konuşan ve düşünen bir varlıktır. Duygu düşünceye eşlik ettiği için akılcı olmayan düşünme, duygusal rahatsızlıklar sürerse devam eder. Rahatsız olan birey mantıksal olmayan davranışını akılcı olmayan içsel konuşmalarla sürdürmeye devam eder.

5- Duygusal rahatsızlıkların sürdürülmesi içsel tartışmaların sonucudur. Bu yüzden dış dünyadaki olaylar, durumlar, içsel yargılarla değerlendirilir. Ellis depresyon ve kaygı yaratan dış durumların olmadığını, bireyin algısının onu böyle yaptığını vurgular.

6- Bireyler kendi potansiyellerini gerçekleştirebilir ve kendi bireysel ve sosyal kaderlerini değiştirebilirler. Ellis bireyleri eşsiz ve kendi sınırlarını anlamada, bakış açılarını değiştirmede, çocuklukta öğretilenlerin üstesinden gelmede, kendisini tahrip edici eğilimlere meydan okumada güçlü olarak görür. Bireylerin değişim kapasitesi vardır. Bireyler geçmişin kurbanı değildirler.

7- Negatif ve kendisini tahrip edici düşünce ve duygular algı ve düşünmenin mantıksal ve akılcı yeniden organizasyonu ile yenilmelidir. Danışmanın amaçları bireyin mantıksal ve akılcı olmayan bu içsel konuşmalarını, mantıklı ve akılcı içsel konuşmalara çevirmektedir.

TEMEL KAVRAMLAR

REBT duygu yada duygusal rahatsızlıkların büyük ölçüde bireyin düşünce, inanç yada yapılarının ürünü olduğunu vurgular. Ellis (1974) duygusal rahatsızlıkların özel bir durum hakkında bireyin mantıklı olmayan, hatalı düşüncelerinin sonucu olduğunu söylemektedir. Hemen hemen tüm insanlar özel ve mesleki yaşamlarında mutlu olmayı istemektedirler. Mutlulukla çatışan duygular uygun olmayan ve benliği tahrip edici şekilde dizayn edilmiştir.

Bazı duygular istedikleri şeyleri almaya ve istemediklerinden kaçınmaya yardım etmek için uygundur. Uygun davranışlar zevk, eğlence, sevgi, merak, keder, pişmanlık, engellenme ve öfkeyi içerir. Diğer yandan hırs, cinnet, depresyon, kaygı, kendine acıma, değersizlik duyguları uygun değildir. Bu uygun olmayan duygular sadece bireyi olumsuz etkilemez, aynı zamanda da bireyin çevresiyle ilişki kurmada isteksizliğe ve çevresine yabancılaşmasına da sebep olur. Bu yüzden REBT danışmanları bireye uygun ve uygun olmayan duyguları arasında ayırım yapmalarına yardımcı olurlar (George, Cristiani, 1990)

Akılcı olmayan inançları çocukluğumuz boyunca bizim için önemli olan insanlardan öğrenilmektedir. Üstelik akılcı olmayan kendi dogma ve batıl inançlarımızı kendimiz tarafından yaratılmaktadır. Daha sonra bu benliği tahrip edici inançlarımız sanki yararlıymış gibi kendi kendimize yineleyerek sürdürülmektedir.

Bizim yaptığımız bu tekrarlar, ana babalarımızdan aktarılan akıldışı inançlardan daha fazla olmaktadır. Bunlar bizi yaşama karşı olumsuz bir tutum sergilemeye götürmektedir.

REBT suçlamanın birçok duygusal bozukluğun özü olduğunu savunur. Bu yüzden nevroz ve kişilik bozukluklarından kurtulmak istiyorsak, kendimizi ve başkalarını suçlamayı bırakmamız gerektiğini önermektedir. Bunun yerine mükemmel olmayışımıza rağmen kendimizi kabul edebilmemiz önemlidir. Ellis bütün insanların akılcı düşünme yeteneği ile doğduğu hipotezini ileri sürmektedir. Ama dogmatik istekler ve tercihler yönünde de güçlü eğilimlerimiz olduğunu savunmaktadır. Eğer akılcı inanç ve tercihlerimizle kalırsak, depresif, saldırgan ve kendimize acımış durumda kalınmayacaktır. Böyle olduğu zaman kendimizi rahat hissedeceğizdir. Gerçekçi ve mantıksal olmayan inançlar, yıkıcı duygular, fonksiyonel olmayan davranışlarımızı yaratır (Corey, 1996)

Ellis kendi rahatsız edici duygu ve düşüncelerimizi yarattığımızı, kendi duygusal kaderimizi kontrol edebilme gücümüz olduğunu savunur. Üzgün olduğumuzda kendimizin dogmatik ve gizli –meli, -malı larımıza bakmamız gerektiğini önermektedir. Kesin durumlar insanın perişanlığıdır çünkü bireyin amaç ve hedeflerine ulaşmasını engeller. Benliği tahrip etme ve nevrotik karmaşalar gereksizdir. Bilinçli yada bilinçsiz olarak kendi düşünme tarzımızı ve bundan dolayıda çeşitli durumlardaki duygulanma tarzımızı kendimiz tarafından oluşturulmaktadır. Çünkü kendimizi farketme , kendimizi gözlemleme, amaç ve hedeflerimizi değerlendirebilme, bunları değiştirme, farklı durumlarda nasıl hissedeceğimize karar verme kapasitemiz vardır.

REBT insanların çok arzu edilmesine rağmen kabul edilme ve sevilmeye ihtiyaç duymadıklarını savunmaktadır. Terapist danışana başkaları tarafından sevilip kabul edilmediği zamanda kendini nasıl depresif hissetmeyeceğini öğretir. REBT kabul edilmediklerinde üzgünlük yaşamayı cesaretlendirmesine karşın, depresyonla, kaygıyla, incinmeyle benlik değerini yitirmeyle, nefretle başetme yolarını bulmalarına yardımcıyı olmaya çalışmaktadır.

MANTIKDIŞI DÜŞÜNCELER

Ellis bireyin kullandığı ve sürdürdüğü, benliğini tahrip edici ve nörotik rahatsızlıkların temelinde olan birçok mantıkdışı düşünce olduğunu savunur. Bunlar;

1- Bireyin her yaptığı şeyde başkaları tarafından kabul edilmenin ve sevilmenin bir ihtiyaç olduğu düşüncesi : Bireyin kendine saygı duymaya odaklanması ve sevmekten çok sevilmeye odaklanması gerektiği halde bunun tam tersinin yaşanmasıdır. Bu mantıkdışı bir düşüncedir. Çünkü bu ulaşılamaz bir amaçtır. Eğer birey bunu beklerse kendi kendini yönetemez, güvende hissedemez ve kendi benliğini tahrip eder.

2- Bireyin değerli olabilmesi için her yaptığı işte yeterli ve başarılı olması gerektiği düşüncesi : Bireyin yaşamında tamamen başarılı sonuçlara ulaşması imkansızdır. Bu başarısızlık korkusunu sürekli tutar. Aynı zamanda bu her durumdan zevk alması yerine yarışmacı bir çabaya girmesine neden olur.

3- Bazı insanlar kötü, alçak ve haindir, bu insanlar suçludur ve cezalandırılmalıdır düşüncesi: Bu düşünce mantıklı değildir çünkü doğru yada yanlışın standart bir ölçüsü yoktur. Herkes hata yapabilir (aptallık, ihmal yada duygusal dengesizlikten ötürü). Suçlama ve cezalandırma onların davranışlarını geliştirmez. Onları daha zeki, duygusal açıdan daha dengeli hale getirmez. Aksine daha çok kötü davranışlara ve duygusal rahatsızlıklara neden olur.

4- İstediğim şeyler yolunda gitmezse bu bir felaket olur düşüncesi: Herşeyin istediğimiz gibi gitmemesi hayatın bir gerçeğidir. Engellenmiş hissetme normaldir ama şiddetli şekilde üzülme mantıklı değildir. İşler yolunda gitmezse bu hoş olmayan, can sıkıcı bir durumdur ama bir felaket değildir. Bir olayı felaket olarak görme durumu değiştirmez ama bizim daha çok üzülmemize neden olur. Bir şeyi değiştirememekten hoşlanmayız ama değiştiremiyorsak bunu kabul etmeliyiz.

5- Mutsuzluğun bireyin kontrolu dışındaki olayların sonucu olduğu düşüncesi: Dışarıdaki bizim zararlı olarak algıladığımız olaylar sadece psikolojik olarak zararlıdır. Olaydan değil olaya karşı tutumlarımız ve tepkilerimiz inciticidir. Birey kendine o olayın ne kadar kötü olduğunu söyleyerek kendisini rahatsız eder. Eğer bu rahatsızlığının kendi algılarından ve içsel konuşmalarından kaynaklandığını farkederse bu rahatsız edici şeyleri kontrol edebilir yada değiştirebilir.

6- Bir şey tehlikeli yada zararlı olabilecekse birey onun hakkında düşünmeli ve endişelenmelidir düşüncesi : Bu mantıklı değildir çünkü bir şey hakkında düşünmek sonuçta onu değiştirmeyebilir. Aslında bunun olmasına yada daha kötü olmasına yol açar.

7- Güçlüklerle karşılaşmaktan ve sorumluluktan kaçmak onlarla yüzleşmekten daha kolaydır düşüncesi : Bu mantıklı değildir çünkü güçlüklerden kaçmak onları çözmez. Bu güçlüklerin sürer ve bu yüzden bunlarla başedilmelidir.

8- Birey başkalarına bağımlı olmaya ihtiyaç duyar ve kendinden güçlü birine dayanmalıdır düşüncesi : Hepimiz biraz başkalarına bağımlıyızdır ama bu bağımlılığı arttırmak için bir neden yoktur. Bu bağımsızlığın, bireyselliğin kendini ifade etmesinin kaybına neden olur. Bağımlılık daha büyük bağımlılıklara neden olur.

9- Geçmişteki olaylar bireyin şimdiki davranışının belirleyicisidir ve değiştirilemez düşüncesi: Geçmiş şimdiyi etkilemesine rağmen, onu belirlemez. Sadece bireyin davranışlarını değiştirmekten kaçmasına neden olur. Geçmiş öğrenmeleri yenmek zordur ama imkansız değildir.

10-Birey başkalarının problemleri ile ilgilenmeli ve endişelenmelidir düşüncesi : Bu mantıklı değildir çünkü başkalarının problemlerine biz bir şey yapamayız. Bu nedenle bunun için endişelenmemeliyiz. Başkalarının davranışlarını tanımlayışımız bizi üzer. Onlara üzülmemiz bizim yardım etmemizi ve problemleri hakkında birşeyler yapmamızı engeller

11-Her problemin bir tek doğru çözüm yolu vardır. Bunu bulamazsak bu bizim için felakettir düşüncesi : Bu mantıklı değildir çünkü her probleme mükemmel bir çözüm yolu yoktur. Mükemmel çözüm yolu aramak sadece kaygımızı arttırır. Bu şekilde birey doyum sağlayamaz ve devamlı kayıp çözümü arar.

ABC MODELİ

REBT’de kişiliğin mantıksal açıklaması ABC noktaları ile yapılmaktadır. A noktasında örneğin eşi tarafından terkedilmek, yüksek öğretime girememek gibi yaşamdaki olumsuz, üzücü ve örseleyici olaylar vardır. B noktasında bireylerin yaşamlarındaki olumsuz ve üzücü olayları düzenleme amacıyla kullandıkları inanç sistemleri bulunmaktadır. Bu inançlar mantıksal olabilir. Bu durumda terkedilmek şanssızlık olarak yorumlanabilir, üzücü gelebilir yada başarısızlık rahatsızlık verebilir. İnançlar mantıkdışıda olabilir. Örneğin “reddedilmem korkunç bir şey”, “eşim beni terketmemeliydi”, “artık hiç sevilmeyeceğim” gibi.

C noktasında kişi karşılaştığı olayların kişisel ve duygusal sonuçlarını yaşar. Birçok kişi ve birçok terapist kişilik gelişimi ile ilgili kritik duygusal sonuçların, kişinin maruz kaldığı örseleyici-üzücü olayların fonksiyonu olduğuna inanırlar. Yaşamımızın ilk yıllarındaki etmenler ve aktiviteler ne kadar yumuşak olmuş ise

Kişilik de o kadar sağlıklı olur. Yaşantılar ve olaylar ne kadar kötü olursa duygusal olarak kişiyi o derecede rahatsız eder. Geleneksel davranışçı literatürde buna kişilik gelişiminde etki-tepki kuramı denir. Bu kurama göre bazı uyarıcı durumlar organizmada belirli tepkiler oluştururlar. Fakat REBT gibi bilişsel bir kuram, kişilik fonksiyonlarını belirleyici etmenler olarak organizmadaki süreçleri ele alırlar. Etki-tepki modelinde organizmanın uyarıcı olayları algılama biçimi hangi tür tepkilerin oluşturulacağının belirlenmesi konusunda oldukça kritik bir öneme sahiptir. REBT’de önemli olan uyarıcı yada örseleyici olaylar değil, kişinin olayları algılama ve yorumlama biçimidir. Bu yüzden reddedilme yada başarısızlık gibi olayları mantıksal bir inanç sisteminden geçiren birey üzüntü, pişmanlık, rahatsızlık ve gücenme gibi oldukça normal duygusal sonuçlar yaşar ve buna benzer olayların tekrar oluşmasını önlemek için değişmesi gereken bütün konularda değişmeye karar verir. Buna benzer olaylarla karşılaşan ve bu olayları mantıkdışı inanç sistemi ile değerlendiren kişi ise depresyon, düşmanlık, kaygı yada boşluk ve değersizlik duygusu gibi sonuçlarla karşı karşıya kalır. Bireyler yaşamlarındaki üzücü, örseleyici birçok olayı değerlendirme biçimi ile, kendilerini duygusal olarak sağlıklı yada duygusal olarak rahatsız bir duruma sokabilirler. İnsanlar yaşamlarını mantıklı yada ampirik olma gibi doğal eğilimlerine dayandırdıklarında, duygusal rahatsızlıklarından kurtulabilirler. Duygusal bozuklukları minimum düzeye indirgemek için akılcılığı (mantıklılığı) kullanmaktan daha iyi bir yöntem bulunmamaktadır (Karahan, Sardoğan, 1994).

Ellis ABC prensibini duygusal rahatsızlıklarda kognitif faktörlerin önemini vurgulamak için formüle etmiştir. Bireyin olaya bakış açısı ile algılamasıyla, o olaya karşı gösterdiği tepki birbiriyle tutarlıdır. A bireyin dışındaki bir olay yada gerçektir.

B, bireyin tutumları, inançları yada A’yı yorumlayışıdır. C ise bireyin davranışlarının duygusal sonuçlarıdır. Bu analizle aslında A olayı C’nin sebebi değildir. Aksine bireyin bakış açısı olan B, duygusal sonuçlara, C’ye neden olur (George, Cristiani, 1990)

TERAPÖTİK SÜREÇ

REBT oldukça yapılandırılmış ve direktiftir. REBT’i kullanan danışmanlar problem yönelimli ve uygulamaya yöneliktir. Her oturum zaman sınırlıdır ve bu oturumlar diğer yaklaşımların oturumlarından daha kısadır. Geleneksel 50 dakikalık oturumlar yerine yarım saatlik oturumlar aslında REBT danışmanları arasında pek yaygın değildir. REBT’in temel prensipleri danışmanın başında sergilenir. Danışana terapi oturumlarından öğrendiklerini güçlendirmesi için bu prensipleri içeren okumalar (bibliyoterapi) verilir. Düzenli olarak ev ödevleri verilir. Bazı danışmanlar terapi oturumlarını kaydeder ve bu kayıtları evde tekrar gözden geçirmeleri için danışanlara verirler (Tosi ve arkadaşları, 1987).

Danışma süreci boyunca danışan yeniden bilişsel yapılama ve filozofik tekniklerle düşündürülür. Danışmanlar danışanlarını çarpık düşünceleri ve uyum sağlamaya yaramayan davranışlarını gösterir ve bunlarla yüzleştirirler. Danışanlar her seferinde daha mantıklı düşünmeyi ve olumlu olarak pekiştirilen davranışları yapmaya söz verirler. Danışma sürecinde en önemli nokta danışandaki değişimlerin kendilerinde yaptıkları bilişsel duygusal ve davranışsal tekniklerden kaynaklandığı, bunun danışmanın sihirli gücü olmadığını anlamalarıdır (Tosi ve arkadaşları, 1987).

Danışma danışan ve danışman içinde özel amaçlarına ulaştıklarında anlaştıklarında sonlandırılır. Bu daha çok danışan daha mantıklı düşündüğü ve davrandığını gösterdiği, REBT ilkelerini iyi bir şekilde kavradığı ve yaşam durumlarını aktardığı noktada olur.

REBT’de başarının kriterleri danışanların aşağıdakileri yapmalarına bağlıdır:

1- Düşünce ve davranışları için daha fazla sorumluluk almaları,

2- Tam olarak kendilerini kabul etmeleri

3- Daha bilimsel ve bağımsız düşünebilmeleri

4- Risk almadaki artış

5- Kişisel ve çevresel stresin azalması

Son oturumda, danışanın danışma süreci boyunca neler öğrendiği ve bu

öğrendiklerini dış dünyada nasıl kullanacağı üzerinde durulur. Bazı danışmanlar eğer danışan isterse gelecek oturumlar için açık kapı bırakırlar (Tosi ve arkadaşları, 1987).

TERAPÖTİK AMAÇLAR

Ellis birçok çalışmasında REBT danışmanları için amaç cümleleri sağlamıştır. Bu amaçlar insanın etkililiği teorisi ile uyumludur. Bu amaçlar şunlardır.

  • Kendine İlgi (self-interest): Sağlıklı insanlar öncelikle kendileri ile ilgilenirler. İkincil olarak başkaları ile ilgilenirler. Bu yüzden kendine ilgi sosyal ilgiyi engellemez.
  • Kendini Yönetme (self-direction): Sağlıklı insan içsel denetimli olmaya meyillidir.Motivasyonu dışarıdan çok kendi içinde arar.
  • Tolerans (tolerance): Sağlıklı insan insan varoluşunu kınamaz. Başkalarını derecelendirmez ve yargılamaz. Diğerlerine yanlış yapmaları için izin verir. Diğer yandan sağlıklı insan uygun ve uygun olmayan davranışın ayrımını yapar.
  • Esneklik (flexibility): Esneklik aynı zamanda açık fikirlilik anlamına gelir. Sağlıklı insanlar yeni düşüncelere açıktırlar.
  • Belirsizliğin Kabulü (acceptance of uncertainty): Psikolojik olarak sağlıklı insan belirsizliğe büyük bir tolerans gösterebilir. Kesin belirsizliklerden çok olasılık ve uygunluk kelimeleri ile düşünmeye eğilimlidirler.
  • Bilimsel Düşünme (scientific thinking): Fonksiyonel olan insan objektif ve sebeplere dayalı düşünür. Bu insanlar dış olaylarda olduğu kadar iç olaylarda da bilimsel metodu ve mantıksal kuralları kabul edebilirler.
  • Sorumluluk, taahhüt (commitment) :Sağlıklı insanlar diğerleriyle içiçedirler. Mesleki yada mesleki olmayan alanlarda çaba göstermek için güçlü ilgileri vardır.
  • Risk Alma (risk-taking): Psikolojik olarak olgun insan makul riskler alır. Bu insanlar maceraperesttirler ve kolayca sıkılmazlar. Amaçlarına ulaşmak için çaba gösterir ve başarısızlık riskini alabilirler.
  • Kendini Kabul (self-acceptance): Sağlıklı insanlar kendilerinden hoşlanırlar, kendi varoluşlarına değer verirler.
  • Ütopik Olmama (non-utopianism): Sağlıklı insanlar bu dünyada mükemmelliği beklemezler. Kişisel performansının mükemmeliğe ulaşmasını beklerlerken, bunun kendilerini mükemmel yapmayacağının bilincindedirler (Tosi ve arkadaşları, 1987)

TERAPİDE KULLANILAN TEKNİKLER

Ellis kognitif danışma tekniklerine öncelik verir. REBT danışmanları için başlıca teknikler; bilişsel yeniden yapılama, kognitif ev ödevleri, bilişsel duygusal hayat etme, dil örüntülerini değiştirme, mizahın kullanımı, rol oynamadır.

REBT YAKLAŞIMININ SINIRLILIKLARI VE YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER

REBT yaklaşımı, en çok entelektüel tekniklere ve mantıkdışı duygulara fazlaca yer verilmesi ve güvenilmesi konusunda eleştirilmektedir.

Davranışçı Yaklaşım Açısından Eleştiriler:

Davranışçı terapistler duygusal bozuklukların mantıkdışı düşüncelerin değil, mantıkdışı çevrelerin ürünleri olduğunu belirtmektedir. Davranış bozukluklarının bireyin geçmişteki ve şimdiki örseleyici üzücü olaylar hakkındaki mantıkdışı inanışlarından kaynaklandığı hipotezini destekleyen verilerin olmadığını ileri sürmektedir. Duygusal bozuklukların sorumluluğunun bireye yüklenmesi eleştirilmekte ve çevre faktörüne dikkat çekilmektedir.

Psikanalitik Yaklaşım Açısından Eleştiriler:

Psikanalistler; REBT’in terapiste yüklediği rol ve fonksiyonları saldırgan ve otoriter olarak nitelendirmektedirler. REBT bir çeşit beyin yıkamadır. Tartışma konusunda iyi eğitim görmüş terapist ile karşı karşıya geldiğinde danışan şaşkınlığa ve kaygıya kapılmaktadır. Çünkü danışanın problemi konusunda yaptığı açıklamalar terapist tarafından aptalca ve mantıkdışı olarak nitelendirilmektedir. Terapistin, saldırgan ve otoriter tutumu danışanların kendilerini savunmasız hissetmelerine neden olmaktadır. Eski savunmalar yerine rasyonalizasyon ve entellektüalizasyonun ön plana çıkarılması ve terapistin danışana mantıksal ve ampirik bir felsefe sistemi sunması, psikanalistler tarafından olumsuz ve faydasız görülmektedir.

Hümanistik Yaklaşım Açısından Yapılan Eleştiriler:

Hümanistik yaklaşım, korku, kaygı, dehşet ve aşırı heyecan gibi duyguların aslında hoş olmadığını, ancak bu duyguların doğuştan gelen mantıkdışı duygular da olmadığını ileri sürmektedir. Bazı olaylarda bireyin dehşete ve kaygıya kapılması mantıkdışı olabilir. Örneğin bir dersten B almak yerine C alan bir öğrencinin dehşete kapılması mantık dışı olablir. Ancak bazı olaylarda da dehşete kapılmak mantıkdışı olmayabilir. Örneğin dünyada nükleer silahların artması ve nükleer savaş tehdidi karşısında dehşete ve korkuya kapılmak mantıkdışı bir duygu değildir. Hümanistik yaklaşım bu örneklerle REBT yaklaşımını eleştirmekte ve aşırı bulmaktadır.

Eklektik Yaklaşım Açısından Yapılan Eleştiriler:

Eklektik yaklaşıma göre REBT hiçbir durumun korkunç yada dehşet verici olmadığı konusunda genelleme yaparak hayatın trajik yönünü inkar etmektedir. Bunun yerine bazı danışanların kendilerini duygusal olarak üzdükleri kabul edilmelidir. Karısının ölümü ile depresyona giren bir danışan ile terfi edemediği için depresyona giren danışan aynı kategoriye konulmamalıdır.

Patterson’a göre REBT aslında danışmanın duygusal rahatsızlıklarla ilgili kendi kuramına bağlı kalarak, danışanın gizli düşüncelerini yorumlamasıdır. Bu tekniğin başarılı olması REBT yaklaşımının geçerliliği için delil sayılsa bile farklı kuramlar uygulayan diğer yoruma açık yaklaşımlarda (örneğin; psikanaliz) başarılı olmuştur. Bu yaklaşımlarda olduğu gibi, danışanın yorumlama sürecini kabul etmesi, bunun doğr olduğunu göstermez. Eğer yorum tekniğini kullanan farklı yaklaşımlar başarılı oluyorsa farklı dil kullansalar bile bu yaklaşımın aynı geçerli kavramları kullanmaları mümkündür.

Patterson, REBT sürecinin bir takım danışanlarda yaralı olabileceğini ancak halen cevaplanması gereken bir takım sorular olduğunu ileri sürmektedir.

1- REBT Ellis’in belirttiği sebeplerden dolayı mı etkilidir?

2- Hangi durumlarda etkilidir?

3- Diğer yaklaşımlardan elde edilen sonuçları verebilir mi?

4- Danışanda bağımsızlık ve sorumluluk duyguları yaratabilir mi?

5- Sonuç olarak danışandaki iyileşme kalıcı mıdır?

Patterson’a göre bu sorular aynı zamanda diğer danışma yaklaşımlara da sorulması gereken sorulardır.

Mahoney’e göre (1974) REBT’in yeterliliğini araştıran deneysel çalışmalar çok azdır, metodolojik olarak eksiktir ve vasat düzeydedir

Meichenbaum ise; Ellis’in genellikle kendi sayıltılarını destekleyen araştırmaları seçtiğini, çalışmalarının ve elde ettiği sonuçlarının büyük bir bölümünün hala sorgulandığını belirtmiştir. Meichenbaum’a göre; Ellis kuramında psikolojiyi ve diğer terapi ve davranış değişikliği kuram ve tekniklerini kullanmıştır. Bunlar; fenomenoloji, duyarsızlaştırma, biyogeribildirim, beklenti, niteleme-sonucu bağlama kuramı, bilişsel uyumsuzluk, placebo etkisi, denetim odağı, bilgi verme, öğretme, yetenek eğitimi, modelcilik ve kişilik kontrolü gibi kuram ve tekniklerdir. Sonuş olarak REBT’in ütün kuramları kapsayacak şekilde genişletilmesi, entegrasyonun ve sistemitizasyonun kaybolmasına neden olmuştur.

Ewart ve Thoresen, REBT kuramının belirsiz olduğunu, test edilemediğini, özele indirgenemediğini ve diğer kuramlarla arasında ayıredidici bir ilişkinin olmadığını ileri sürmektedir. Bir çok terapist REBT’e güçlü bir şekilde karşı çıkmakta ve bu yaklaşımın çok basit ve aşırı sözel, çok entelektüel ve otoriter bir beyin yıkama yöntemi olduğunu düşünmektedir.

Ellis’e göre bu eleştirilerin hiçbiri geçerli değildir. REBT oldukça felsefi ve sözel olmayan üslupla çok şey elde edebilen, bireyin temel duyguları ile ilgilenebilen ve bunları değiştirmesi için “düşünmek” kadar “hareket etmeyi”de teşvik eden bir kuramdır. REBT otoriter olmaktan çok bireyi otoriter olmaya yönelten ve insanların düşüncelerinde daha az telkin edici ve daha çok bağımsız olmalarını isteyen bir yaklaşımdır.

Ellis’e göre REBT’in başarı oranı %90’dır. Klinik bulgularında ortaya koyduğu gibi REBT diğer yaklaşımlara kıyasla daha fazla kişiye faydalı olmaktadır. Çok kısa bir sürede yararlı sonuçlar alabilmektedir. İyileşme durumu kalıcı olup diğer kuramlarla elde edilen iyileşmeden daha köklüdür. Bu klinik kanıtların kontrollü deneysel çalışmalar yoluyla şu anda da doğruluğu ispatlanmaktadır.

GESTALT GRUP TERAPİSİ

*Taner DEMİR

(Hacettepe Üniversitesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik Anabilimdalı Yüksek Lisans Öğrencisi, Rehber Öğretmen)

Algısal ve fenemonolojik yanı ağır basan gestalt terapi hümanistik psikoloji ile varoluşçu psikoloji akımlarından etkilenmiştir. Frederik (Fritz) Perls (1893-1970) tarafından geliştirilen hareket yönelimli, yaşantısal, şimdi ve buradayı vurgulayan bir yaklaşımdır.

Gestalt sözcüğü Almanca şekil, bütünlük, tipi tek olan anlamlarına gelen bir sözcüktür. Bütün parçalardan oluşur ancak, parçalar tek tek bütünü yansıtmazlar, belirlemezler. Tersine bu parçalar bütünün özelliğine göre belirlenirler.

Gestalt Terapide Amaç:

Organizmanın baskın gereksinmeleri ile örgütlenmiş olan iyi bir gestaltın farkındalık sürecini arttırmaktır. Organizmanın kendi kendini kontrol edebilme yeteneği üzerinde önemle durur. Organizmanın çevresel destekten bireysel desteğe geçmesini amaçlar.

Gestalt terapinin kendini gerçekleştirme, kendini düzenleme, içgüdüler, gerçek, bitirilmemiş işler, şimdi ve burada, ayırdında olma (farkındalık) olarak sıralanabilecek temel kavramları kısaca aşağıda verilmiştir.

Kendini Gerçekleştirme: Perls (1975)’e göre insanın gerçek doğası diğer tüm hayvanların gerçek doğası gibi bir bütünlüktür. Bireyler yaşamlarına yön verebilme, yaşamla başaçıkabilme gücüyle doğarlar.

Kendini Düzenleme: Kendini düzenlemeden kastedilen organizmadaki bir dengesizlik durumunda organizmanın tekrar dengeye ulaşmaya çabalamasıdır

İçgüdüler: Perls kendinden önceki kuramların statik kavramlarına, özellikle Freud’ün psikoanalitik kuramındaki iki temel içgüdüye (cinsel ve ölüm) itiraz eder. Tüm canlı varlıklar içinde hayatı yönlendiren ortak içgüdüler olamayacağını söyler.

Gerçek : Gerçek denen şey ilgilerin gerçeğidir ve daha çok içsel bir anlam taşır. Gerçek, organizmanın ilgi ve ihtiyaçlarında olan değişme ile değişir. İlgi ve ihtiyaçlar çevreyi şekil ve fon olarak organize eder.

Bitirilmemiş İşler: Perls’in Gestalt Psikolojisinden etkilenerek oluşturduğu bir kavramdır. Bitirilmemiş işler, bitirilenlere oranla daha iyi hatırlanmaktadır. Çünkü gerilim kalmıştır.

Şimdi ve Burada: Şimdi ve burada kavramı ne geçmişte nede gelecekte yaşamayıp anı yaşamayı vurgular.

Ayırdında Olma (Farkındalık): Perls’in yaşantıdır diye tanımlayıp tek başına tedavi edici olduğuna inandığı ayırdında olmanın kazandırılması ve sürdürülmesi gestalt terapinin en temel amaçlarından biridir.

Gestalt Terapide Kullanılan Teknikler

Gestalt terapinin en büyük amaçlarından birisi farkındalığı arttırmaktır. Bu amaçla danışanların odaklaşmasının sağlanması için bazı teknikler kullanmaktadır.

Şimdiki zamana odaklaşan bir yaklaşım olması nedeniyle gestalt terapide teknikler önceden belirlenerek kullanılmaz

Levitsky ve Perls teknikleri kurallar ve oyunlar olarak ayırmaktadır. Onlara göre kuralların sayısı azdır ve sürekli uygulanmasında yarar vardır. Oyunlar ise nerdeyse sonsuz sayıdadır. Yaratıcı bir terapist zamandan zamana, sorundan soruna, durumdan duruma değişen iyi biçimde tasarlanmış oyunlar uygulayabilir. O nedenle oyunların kesin bir listesi yapılmaz.

Kurallar: Dirençleri kırmak, ayırdında olmayı harekete geçirmek, olgunlaştırma süresini hızlandırmak için terapiste yardımcı olmaları için düzenlenmiştir. Bu kurallar kısaca şu şekilde özetlenebilir.

1- Şimdi İlkesi: Şimdinin ayırdında olmayı arttırmak için şimdiki zamanda yer alan iletişim cesretlendirilmesi gerekir. Bunu sağlamak amacıyla ‘şu anda neyin farkındasın?’ gibi sorularla sağlanmaya çalışılır.

2- Ben ve Sen İlkesi: Bu ilke gerçek iletişimin yollayıcı ve alıcıyı içerdiği görüşüne dayanır. Danışanla konuşmakla bir dinleyiciye konuşma arasındaki fark sorulur. Böylece danışanın sözcüklerin karşısındakine ne derece ulaştığını keşfetmesine fırsat tanımış olur.

3- ‘O’ Dilini Kullanmak Yerine Kendi Adına Konuşmak: Gestalt oyun tekniklerinin çoğunun özünde ‘o’ dili yerine kendi adına konuşmaya dönüştüme vardır. Bir başka örüntüde ‘yapamam’ı ‘yapmayacağım’a çevirmektir.

4- Ayırdında Olmanın Doğrusallığının Kullanılması: Kısaca yaşantı ‘nasıl’ diye isimlendirilir ve gestalt terapinin tekniklerdeki ana katkılarından, yeniliklerinden birisi olarak nitelendirilir.

5- Dedikodunun Olmaması: Duygulardan kaçmayı engelleyen, duyguları harekete geçiren bir kuraldır ve pek çok oyunda yer alır.

6- Soru Sorma: Dikkatli bir dinleyici soru soranın gerçekten bilgiye ihtiyacı olup olmadığını anlayabilir. O nedenle terapist danışandan sorusunu düz cümleye çevirmesini ister. Ancak terapistin ‘farkında mısın?’ , ‘nasılsın?’ gibi soruları hastaya destek sağlayıcı sorulardır.

Oyunlar: Grupla yapılan gestalt terapide, ihtiyaç duyulduğunda terapist

tarafından bazı oyunlar önerilir. ‘Bir sırrım var’ , ‘Sorumluluk alıyorum’ gibi oyunlar grup oturumu başlarında ortamı ısıtmak amacıyla kullanılır.

Diyalog Oyunu : Bu tekniğin kullanılmasının amacı kişilikte görünen bölünmeleri bütünleştirmeye çalışmaktır. Danışanın fonksiyonlarında ayrışmaya dikkat çeker. Top dog (bastırgan yan) ve under dog (basılgan yan) kişiliği kontrol etmek için savaş verir. Çatışma danışanın iki yönünün varlığını kabul etmesi ile sona erer. Bu sırada grupta duyguları anlatmak değil yaşamak gerekmektedir. Terapide amaç danışanın bu yönlerinin birbirini kabul etmesidir.

Dönmek (Tur Atma): Terapist danışan tarafından söylenen bir cümleden danışanın gruptaki her insanla yüzleşmesi gerektiğini hissedebilir. O zaman amacı yüzleşmek, riske girmek, kendini açmak olan hasta için bu teknik kullanılabilir. Danışan her bir grup üyesinin sorumluluğunu üzerine alır. Bu oyun danışanın aşırı genellemelerinin yıkılması için önemlidir.

Bitirilmemiş İşler: Danışanın kendisi için önemli olan insanlarla bitirilmemiş işlerini, tamamlanmamış işlerini sonlandırabilmeleri için boş sandalye tekniğinin uygulanması ile gerçekleştirilebilmektedir.

Sorumluluğu Alıyorum: Bu oyun, farkındalığın devamı ve danışanın duygularını başkalarına yansıtmak yerine, onların tanıma ve kabul etmelerine yardım etme amacı ile kullanılır. Danışan bu sayede sorumluluk alır.

Bir Sırrım Var: Danışanın grup içinde suçluluk ve utanma duygularının keşfine izin veren oyundur. Danışanın grupta güven geliştirebilmesi için kullanılabilir.

Yansıtmayı Oynamak: Danışan kendinde olan bir özelliği, kendinde kabul etmediği bir özelliği karşısındakilere yansıtır. Danışan kendi duygularını saklamaktadır. ‘Sana güvenemem’ diyen danışandan içsel çatışma olan güvensizliğin derecesini keşfetmesi için değersiz rolü oynaması, yani diğeri olması istenir.

Tersine Çevirme (Değişme): Terapistin belli belirtilere yaklaşırken danışanın görünen davranışının altında yatan içtepilerin tersine çevrilmiş hali olduğunun farkına varmasına yardımcı olmak için ters bir rolü oynatmasıdır. Danışanın kişiliğinde bulunan iki kutuptan bu kutuplardan en çok kullandığı yönden vazgeçip diğerini oynamasıdır. Böylece zıt kutuplar arasında uzlaşma sağlanabilir.

İlişki ve Geri Çekilme Ritmi: Yaşam süreçlerinin bütünündeki şekil-zemin ilişkisini izleyerek, gestalt terapi canlı işlevlerin kutuplaşmış doğasını vurgular.

Prova Yapmak: Grupta daha uygun olan bu oyunu grup üyeleri diğer üyelerle provaları paylaşma şeklinde oynarlar. Davranışın önceden hayal edilmesi, denenmesidir. Toplumda oynamamız gereken rol hayalde oynanır.

Abartma: Beden dilini anlamaya yarayan bir oyundur. Gerek sözel gerekse sözel olmayan uygulamaları vardır.

Sana Bir Cümle İle Katkıda Bulunabilir Miyim?: Bir danışanı dinlerken veya gözlerken terapist belli bir tutum veya mesajın ima edildiğine karar verebilir. O zaman ona, bu soruyu sorarak ondan bu cümleyi kendisine göre uyarlaması ve gruptaki birkaç kişiye söylemesini önerebilir.

Duyguyla Kalma: Danışanın istenmeyen duyguyu yeniden yaşaması için fırsat verilir, tekrar yaşatılır. Bu sırada danışan içinde neler olduğunu, neler hissettiğini, bunun hangi organına yansıdığını gözler.

Rüya Çalışması: Gestalt terapide rüyada analiz değil bütünleştirme vardır. Rüyada bütün nesneler danışanı yansıtır. Danışan rüyayı şimdiki zamanda anlatır. Terapist yorum ve teşhis yapmaz. Rüyanın her bir kısmı danışanın yansımasıdır. Rüyanın bütünü bireyin çatışan yönleri olarak ortaya çıkar. Amaç danışanın rüyasının gerçek yaşantısı ile ilişkisidir. Rüya aynı zamanda bitirilmemiş işleride ifade eder.

Gestalt Grup Terapisinde Tekniklerin Uygulanmasında Dikkat Edilecek Noktalar:

Teknikler danışanın farkındalığını sağlamak ve arttırmak amacı ile yapılır. Teknikler danışanın farkındalığını artırarak bütünleşmeye götüren araçtırlar. Terapist teknikleri uygulamadan önce danışanı hazırlar. Tekniklerin uygulanmasında zamanlama çok önemlidir. Grup oturumlarına başlamadan önce o oturumda uygulanacak teknik için plan yapılmamaktadır. Tekniklerin uygulanmasında danışmanın spontanlığı ve yaratıcılığı ön plandadır. Teknikler grup oturumları için planlanmasına karşın oturum dışınada taşabilir. Bu teknik ve yaşantıları danışmanlarında önceden geçirmiş olması gerekmektedir.

KAYNAKÇA

COREY, Gerald

1996 Theory and Practise of Psychotherapy. Brooks Cole

Publıshıng,

GÜLEÇ, Cengiz

1993 Psikoterapiler. Ankara: Hekimler Yayın Birliği

KAPLAN, Harold

1983 Comprehensive Group Psychotherapy. Baltimore: Waverly

Press

KORKUT, Fidan

1991 ‘Yetiştirme Yurdundaki Öğrencilerle Gestalt Yaklaşıma

Dayalı Olarak Yapılan Bireysel Danışmanın Sürekli Kaygı ve

Denetim Odağı Üzerindeki Etkileri’ (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Ankara: Hacettepe Üniversitesi

OHLSEN, Merle

1988 Group Counseling. USA, The Dryden Press

ABRAHAM MASLOW

*Taner DEMİR

(Hacettepe Üniversitesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik Anabilimdalı Yüksek Lisans Öğrencisi, Rehber Öğretmen)

– Abraham Harold Maslow 1908 de Brooklyn’de doğdu.

– Maslow gerçekçi bir kişilik teoristidir.

– Gerçek materyallere dayanan çalışmalarından insan davranışında hem iyi hemde bazı kötü karakteristikler buldu.

– Maslow psikolojinin büyük isimleri olan arkadaşları ile çalıştı. (Fromm, Adler, Horney, Thorndike, Allport Wertheimer)

– Bazı kişilik teoristleri Maslow’un en iyi çalışmaları güdülenme konusunda yaptığını düşünürler.

– Maslow’un kişilik teorisi sınırlı durumlara dayalıdır. Başlangıçta maymunlarla çalıştı daha sonra insanlarla çalışmalarını sürdürmüştür.

SİSTEM, TEORİ VE TEMEL ÖZELLİKLER

– Maslow’un teorisi ilk başta insanların kendini gerçekleştirme sürecinde kazanılan güdülerle ilgilidir

– Bu teoriye “meta-motivation teorisi” de denir

– Bu yüzden Maslow güdülerin engellenmesinden çok güdülerin doyumu ile ilgilenmiştir

– İnsanların temelde ve doğuştan iyi olduklarına inanır.

– İnsan davranışlarındaki kötülük özdeki bozukluktan değilde kötü çevre koşullarından ileri gelir.

– Kendini gerçekleştirmenin doğası hassastır ve belirgin değildir.

– Kendini gerçekleştirmenin doğası; zayıf kültürle, kötü ebeveyn yada kötü alışkanlıklarla gerçekleşmeyebilir, kendini göstermeyebilir.

– Maslow güdülerin gelişimini vurgular, Güdülerin yoksunluğunu eksikliğini vurgulamaz.

– İnsanoğlunun davranışı dengeden daha fazla anlam ifade eder.

– Yani insan kişiliği sadece yiyecek değil, yiyecekte farklılık ve çeşitlilikte ister.

– Maslow mutlu insanların motivasyon gelişimine yönelikken, nörotiklerin motivasyon eksikliğine noksanlığına yönelik olduğunu keşfetmiştir.

– Bu sonuç nörotik yada uyumsuz insanların sadece temel ihtiyaçlarını doyurmayı denedikleri ve birincil düzeyde kaldıklarını göstermektedir.

– Maslow’un teorisi bütüncül bir teoridir.

– İhtiyaçların yapısını anlamaya yönelik Adlerian yaklaşımları kabul eder.

– Çalışmalarının özeti Motivasyon ve Kişilik kitabında yeralır. Yaklaşımı bütüncül, kültürel ve dinamik yada güdüsel yaklaşımlarn sentezidir.

– Her kendini gerçekleştiren kişilikte ihtiyaçların hiyerarşisi vardır.

– Bunlar psikolojik sağlığın dereceleridir.

– İkinci aşamaya geçebilmek için ilk aşamanın başarılması, ihtiyacın doyurulması zorunludur.

– Maslow instict kavramını kullanmaz ama instincnoid sözcüğü türetmiş ve kullanmıştır.

– Biz bu kelimeyi insanın organizmanın yapısının öz veya kalıtsal kapasitesi olarak düşünebiliriz.

PSİKOLOJİK SAĞLIĞIN DERECELERİ

– Maslow psikolojik sağlığa götüren 6 ihtiyaç sırası önermiştir.

– Birinci ve ikinci dereceler düşük, alt düzey ihtiyaçlardır ve bunlar en kuvvetli ihtiyaçlardır.

– Eğer bu ilk iki ihtiyaç fizyolojik ihtiyaçlar ve güvenlik ihtiyacı karşılanmazsa, geriye kalan 4 ihtiyaç karşılanmaz.

– Üst düzey ihtiyaçlar aitolma, sevgi, saygınlık ve kendini gerçekleştirme olarak düşünülür.

1- Fizyolojik İhtiyaçlar: Bunlar hava, su, yiyecek ve fizyolojik rahatlıktır. Bunlar diğer ihtiyaçlara ulaşabilmek için mutlaka doyurulmalıdır.

2- Güvenlik İhtiyacı : Maslow çocuklarla yaptığı çalışmada bu ihtiyacın korku ve güvensizlikten kurtulmak için bir istek olduğunu buldu. Birey kendine zararlı ve acı veren olaylardan kaçınır.

3- Ait Olma İhtiyacı: Ait olma üst düzey ihtiyaçların başlangıcıdır. İnsan kişiliği güvenlik, güvenli ortamlar ister. Birey küçük bir grup bile olsa o grupta biri olmak ister. Çünkü birey bir grubun üyesi olarak büyütülür. Birey kendine destek olacak, yardım edecek bir gruba ait olmak ister.

4- Sevgi İhtiyacı: İnsan sevilmiştir, sever ve daima birini sevme ihtiyacı duyar ve sevilmiş olmak ister

5- Saygınlık İhtiyacı: Bu ihtiyaçta birey değerli olduğunu bilmek ister. Kendi çevresinde olanların üstesinden gelebilmesi için bu gereklidir. İnsan yeterlilik, bağımsızlık, özgürlük ve çabalarının takdir edilmesini bekler

6- Kendini Gerçekleştirme İhtiyacı: Bu en üst düzey ihtiyaçtır. İnsan kendini ve kendi dünyasını anlama ve bilme konusunda güçlü bir arzuya sahiptir. Üstelik insan boş, yalnız, güzel olmayan bir dünyada yaşamak istemez. Güzellik ve sanata ihtiyaç duyar ve estetik şeyler yaratmak ve takdir edilmek ister

– Maslow bu 6 ihtiyacı açıklayarak bir aşamanın başarılmasının diğer üst ihtiyacın başarılmasına götürdüğünü söyler

– Bu yüzden doyurulmayan bir ihtiyaç yada alt düzeyde doyurulan bir ihtiyaç, bireyin baskın ihtiyacı olacaktır.

– Bach dinlemekten önce ekmek

– Fizyolojik ihtiyaçlar ve güvenlik ihtiyacı düşük, alt düzey ihtiyaçlardır.

– Nörotikler bu ihtiyaçlarını doyum bulabilecekleri bir noktada karşılayamamışlardır.

– Maslow bu iki basamağın bazı kişilik teoristlerince aşırı vurgulandığını söyler.

– Başarılı insan doğası üst düzey ihtiyaçları ve kendini gerçekleştirme düzeyini gerçekleştirmek ister.

– Bazen toplum bireyi kendini gerçekleştirme çabalarından alıkoyabilir.

– Maslow’un en önemli noktalarından biri insan davranışını iyi ve kötü davranış arasında normallik yada anormallik sorunu değildir ama bir kendini doyurma sorunudur.

– Normallik karşılaştırmalı bir şey değildir. Normallik içsel yeteneğin en iyi ve doyumlu bir kişilik yaratmasıdır.

ÖZEL FAKTÖRLER

– İhtiyaçlar hiyerarşisi için Maslow benzersiz bir araştırma yapmıştır.

– Başlangıçta normaldışı davranış kavramı ile başladı ama bu tek yönlü olabilirdi.

– İkinci adım olarak kendini gerçekleştirmiş, başarılı insanlardan oluşan grupla çalıştı.

– Başarılı insan burada kendine ait kişiliğin kökenlerini keşfetme yeteneğine sahip olma anlamındadır.

– Bu iskelet üzerinden hareketle Maslow özel ve sosyal yaşantılarında bu şekilde olan 49 insan buldu.

– Bunlar arasında Lincoln, Jefferson, Walt Whitman, Thoreau, Eleanor Roosevelt, Albert Einstein, Albert Schweitzer ve Maslow’un bir çok arkadaşı vardır.

– Bu bulguları 1950 yılında ‘Kendini Gerçekleştiren İnsan’ kitabında yayınlamıştır.

Kendini Gerçekleştiren İnsanın Özellikleri:

1- Gerçeğe yönelimlilik, etkili bir algı, başkalarını doğru ve çabuk değerlendirebilme

2- Kendini, başka insanları ve varlıkları oldukları gibi kabul edebilme, onların neden başka türlü olduğunu değilde o şekilde kabul etme

3- Doğal, sade, içten geldiği gibi yapmacıklıktan uzak davranabilme

4- Problem merkezli olma, ben merkezli olmama, sadece kendileri ile ilgili değil kendi dışındaki problemlerle ilgilenebilme

5- Bağımsız eğilimli olma, başkalarına bağımlı olmama, kendini eğlendirebilme, kendini başkalarından ayırabilme, yalnız kalabilme. Bu yüzden başkalarına soğuk, uzak duran biri olarak görülebilirler.

6- Özerk ve bağımsız olabilme, desteği kendinden alabilme, sakin ve soğuk kanlı olabilme

7- İnsanları ve dünyayı takdir edebilme, her güneş batımı için ilki gibi harika diyebilme, onbininci bebeği bile mucize ve harikulade olarak coşku ve heyecanla karşılayabilme

8- Oldukça mistik ve derin büyük içsel yaşantılara sahip olabilme

9- Başkaları ile özdeşim içinde olma, onları sevme, yardım etmeyi isteme, insanlığın refahı, rahatlığı ile ilgilenme

10- Özel arkadaşlarla ve küçük bir grupla derin ve samimi ilişkiler kurabilme, arkadaş seçiminde seçici olabilme

11- Güçlü demepkratik değerlere sahip olma, sosyal sınıf, ırk, inanç ayrımı yapmama

12- Araç ile amacı, iyi ve kötütü ayırabilme, net ve güçlü ahlak değerlerine sahip olma, popüler doğru ve yanlışları ayırabilme, sona ve amaca odaklaşabilme

13- Filozofik ve garip içsel güdülenmeli bir espri anlayışına sahip olma, başkalarını inciten olaylara gülmeme, fıkra anlatır gibi şakalar değil, durumdan kaynaklanan, spontan şakalar yapabilme

14- Büyük bir yaratıcılık kapasitesi, bütün kendini gerçekleştiren insanlardaki evrensel kapasiteye sahip olma, özel bir yetenek değilde bir çocuğun yaratıcılığı gibi yaşama yeni dokunuşlar yapabilme, birşeyleri yeni yollarla yapabilme

15- Dalgalara karşı yüzme, yeni yaşantılara açık olma, kültürün uyarlılık beklentisine direnebilme

– Maslow’a göre bu 15 özelliğe sahip olmak için yüksek bir zekaya sahip olmak gerekmez.

– Zeka yada akıl yardımcı olabilir ama temel faktör değildir.

– Bunlar için mükemmel, saygılı, sadık, itaatkar olmak gerekmez.

– Maslow’un çalıştığı kendini gerçekleştirmiş insanlar gerçekte gururlu, soğuk, kendini beğenen insanlardı

– Şöylede söylenebilir: Onlar sevdikleri birinin ölümüyle aşırı duygusal olmazlardı, davranmazlardı.

– Onlarda korku ve şüphelere sahiplerdi ama korku ve süphelerini aşabilir, düzeltebilirlerdi.

– Kendini gerçekleştirmiş insan tamamen başarılı, mutlu ve uyumlu insan değildir.

– Kendini gerçekleştirmiş insan kendi potansiyellerini, yeteneklerini en iyi şekilde ortaya koyarak kendi kişiliklerini gerçekleştirirler.

MASLOW’UN KURAMINA ELEŞTİRİLER

– Maslow insan ihtiyaçlarını belirli bir hiyerarşik yapı ve katı sınırlar içinde değerlendirmiştir

– Oysa ihtiyaçların her zaman belirlenen sırayı izlemediği savunulabilir

– Özellikle bireyin kişilik yapısı bu sıralama üzerinde önemli etki yaratır

– Örneğin başkalarına yardım etmeyi ve böylelikle sosyal ihtiyacını doyurmayı ön planda tutan bir kişi kişisel saygınlığını bir kenara itebilir.

– Öte yandan Maslow güdülenmeyi sadece bireysel bir olay gözü ile irdelemiştir. Oysa çağımızda güdülenmenin bireysel yapısından çok grup davranışı üzerinde yarattığı etkiler ve sonuçlar tartışılmaktadır.

– Maslow’a yöneltilen bir başka bir eleştiride, ihtiyaçlar hiyerarşisini evrensel bir olgu niteliğinde ele almasıdır.

– Bir toplumun sosyo-ekonomik yapısı, kültürel geleneği, alışkanlık ve eğitim düzeyi ihtiyaçlar sırasını etkileyebilir.

– Tüm bu eleştirilere rağmen Maslow, güdülenme konusunda yeni bir bakış açısı ve yön kazandırmış, insan davranışları üzerinde ihtiyaçların önemini vurgulayan görüşü ile güdülenme konusunda bir üne kavuşmuştur.

ALLPORT

*Canan ATKIN

(Hacettepe Üniversitesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik Anabilimdalı Yüksek Lisans Öğrencisi)

Allport önceki kişilik teorilerini psikolojik olarak sağlıklı bireyleri yani normal insanı kaybettikleri için eleştirmiştir. Çoğu insanın geçmiş olaylardansa şu anki dürtülerle güdülendiğine inanır. Ona göre insanlar ne yaptıklarının ve neden yaptıklarının farkındadırlar. Sadece gerilimi azaltamaya çalışmazlar keza yenilerini kurmaya çalışırlar. İnsanlar yeni davranış örüntülerini öğrenme ve yaşamlarının her döneminde gelişme potansiyeline sahiptir.

Allport kişilik teorisinin inşasında yaklaşım olarak açık bir sistemi ve eklektikliği benimsemiştir.

Açık Sistem

Allport’a göre kişilik teorileri arasındaki ihtilaflar iki karşıt görüşten kaynaklanmaktadır. Birincisi Freud, Dollard and Miller, Skinner ve diğerleri tarafından homeostatik durum, ikincisi Maslow, Rogers ve diğerleri tarafından benimsenen gelişim teorileri. Homeostatik teoristler insanı yarı açık sistem olarak görürler. İnsanın kişiliği onlara göre temelde reaktiftir. Çünkü insan temelde gerilimi azaltma ve bir denge durumuna dönme ihtiyacı ile güdülenir. Gelişim teoristleri organizmanın değişim ve gelişimini vurgular. Allport kişilik teorilerinin reaktif teorileri açıklamaları kadar aynı zamanda değişimi ve gelişimi vurgulayan proaktif teorilerinde hesaba katılması gerektiğini söyler. Allport’un teorisinde vurgulandığı bir diğer noktada inasanın tek çabasının gerilimi azaltmak olmadığı, aynı zamanda gerçekte gerilim aradığı ve sürmesinden hoşlandığıdır.

Allport bir yandan davranışsal örüntü ve genel kuralları bir yandan gelişme ve bireyselliğin çalışılmasını tartışmıştır. Örüntü (süreklilik) ve geliştirme (biriciklik) ayrılamaz. Bu nedenle Allport’un en önemli çalışmalarından birisinin başlığı ‘Kişilikte Örüntü ve Gelişme’(1960)dir. (Pattern and Growth Personality)

Eklektiklik

Yeterli bir kişilik teorisi proaktif davranışın aynı reaktif davranış gibi açıklamak zorundadır. Bu nedenle Allport teorisinin inşasında eklektik yaklaşımı savunmuştur. Tek bir yaklaşımı uygulamaya karşıdır ve böyle teoristleri ‘neyi gözardı etmeye karar verdiğini unut’ sözünü unutmamasını söyleyerek uyarır. Bir başka deyişle hiçbir teori tamamen kapsayıcı olamaz ve insan doğası tek bir teorini içine alınamaz.

KİŞİLİK TANIMI

Allport kişiliği ilk olarak bireyin çevresine özel uyumunu belirleyici psikofizyolojik sistemlerinin dinamik organizasyonu olarak tanımlamıştır(1937) Daha sonra (1961) Kişilik kitabında ilk kısmını ‘karakteristik davranış ve düşüncesini belirleyen’ olarak değiştirmiştir. Bu değişiklik belirgindir ve Allport’un doğruluk eğliminden kaynaklanır. İlk tanımda Allport ‘uyumunu belirleyen’ kısmıyla insanların sadece çevresine uyumlarınını anlaşılabileceğini farkederek daha sonraki kısmı eklemiştir. ‘Karakteristik davranış ve düşüncesini belirleyen’ kısmıyla insanın sadece çevresine uyum sağlamadığını aynı zamanda çevresini etkilediğini ve bunun karşılıklı olduğunu ve böylece çevresininde ona uymasına neden olduğunu kastetmektedir. Dikkatle seçilmiş bir diğer kavram ‘dinamik organizasyon’dur ve kişiliğin çeşitli yanlarının karşılıklı ilişkililiğini ve bütünleşmişliğini ifade eder. Dinamik sözü ise bu bütünlüğün yanında kişiliğin durağan olmadığını, sürekli olarak gelişip değiştiğini anlatır. ‘Psikofizyolojik’ terimi ise kişiliğin hem psikolojik hem fizyolojik yanlarının önemini belirtir. Tanımdaki bir diğeri eylemi ifade eden ‘belirleyen’ kelimesidir. Buradaki belirleyicilikle kastedilense kişiliğin hem bir şey hemde bir şey yapan olduğudur. (Personality is something and does something) (bir başka deyişle kişilik ne sadece taktığımız bir maske ne de sadece davranıştır. Eylemin arkasındaki organizma, görünen cephenin arkasındaki insandır.) ‘Karakteristik’ likle ifade edilense biriciklik ya da bireyselliktir. İnsanların karakteristik davranış ve düşünceleri diğer insanlardan farklıdır. ‘Davranış ve düşünce’ kelimeleri kişiliğin içsel davranışları(düşünceler) aynı dışsal davranışla(kelimeler ve eylemler) gibi içerdiğine işaret eder. Bireyin yaptığı herşey (eylemler düşünceler, duygular) kişiliğinin bir parçasıdır.

Kişilik; hem psikolojik hem fizyolojik, hem aleni davranışları hem örtülü düşünceleri içerendir, sadece bir şey değil bir şeyi yapandır, hem katı hem değişebilirdir, hem işlem hem üründür, hem yapıdır hem gelişebilirdir.

KİŞİLİĞİN YAPISI

Freud için temel yapılar içgüdüler, Dollard ve Miller için alışkanlıklar, Cattell Eysenck için treytler ise Allport için de kişiliğin temel yapı taşları ‘kişisel eğilimler yani treytler’* ve ego veya benlik yerine kullandığı ‘proprium’ dur.

A- Kişilik Treytleri

Allport treytleri farklı türdeki uyarıcılara aynı ya da benzer tarzda tepki verme/cevap verme eğilimleri olarak tanımlamıştır. Treytlerin özellikleri şu şekilde özetlenebilir:

  • Kişilik treytleri gerçektir; sadece teorik yapılar değildir ve her insanda vardır.
  • Davranışların rotasına yön vererek davranışı belirler.
  • Treytler bilimsel olarak gösterilmezler; ancak bir insanı bir zaman boyunca inceleyerek aynı ve benzer uyarıcılara verdiği tepkilerinin tutarlılık ve sürekliliğinden treytlerin varlığını yordayabiliriz.
  • Treytler bir diğerinden katı olarak ayrılmaz. Örneğin agresiflik ve düşmanlık farklı treytlerdir ama aynı zamanda açık olarak birbiriyle ilgilidirler. Bireyin davranışında sık sık birlikte ortaya çıktıkları gözlenebilir.
  • Treytler duruma göre değişir. Örneğin bir ortamda mızmızlık, kılı kırk yarma treytini gösteren bir kişi, başka bir ortamda düzensizlik treytini gösterebilir.

Treytlerin kategorilerine geçmeden önce treytlerin alışkanlık ve tutumlardan farkını belirtmek yerinde olacaktır. Alışkanlıklar, belli bir uyarıcıya karşı değişmeyen belirli bir tepkidir ve birçok alışkanlık bir treyti oluşturmak için birleşebilir. Örneğin çocuğun diş fırçalaması zamanla alışkanlık haline gelir. Aynı zamanda tuvaletten önce ve sonra ellerini yıkamasını da öğrenir. Bu davranışlar aynı işleve temizliğe hizmet eder. İşte temizlik bir treyttir. Tutum ise belirli nesnelere yöneliktir ve pozitif veya negatif bir değerlendirmeyi içerir. ( Bir objeye karşı hoşlanma hoşlanmama, kabul etme etmeme, yaklaşma kaçınma gibi) Oysaki treytlerde değerlendirme yoktur. Örneğin bir insanın belli bir öğretmene, belli bir okula, sarışınlara karşı bir tutumu vardır. Treytler özel bir nesneye karşı bir yönelim içermez. Kişisel eğilim olarak aşırı derecede utangaç bir insan sarışınlara da başka şeylere de aynı şekilde davranacaktır. Kısacası treytler hem alışkanlıkları hem tutumları içine alan çok daha genel ve geniş kapsamlıdır.

TREYTLERİN TÜRLERİ

Allport kariyerinin ilk başlarında bireysel treytlerle ortak treytler arasındaki ayrıma oldukça önem vermiştir. Ortak treytleri bir kültürün üyeleri gibi birçok insan tarafından paylaşılanlar olarak almıştır Bireysel treytler ise bir insan için tektir, biriciktir ve bireyin doğasını tanımlamaktadır. Allport daha sonra bireysel treytler yerine – daha tanımlayıcı ve ortak treytlerle karıştırılma olasılığı daha az olduğu için – ‘kişisel eğilimler’ terimini kullanmıştır. Kişisel eğilimi; sürekli uyum sağlayıcı, stilistik davranış formlarına yön veren, bunları başlatan ve birçok uyarıcıya işlevsel olarak karşılık verme kapasitesini içeren bireye özgü bir nörofizyolojik yapı olarak tanımlamaktadır. Bütün treytler aynı derecede yoğun ve belirli değildir. Bazıları diğerlerinden daha güçlü daha anlamlıdır. Allport treytleri bu özelliklerine göre üçe ayırmıştır.

1- Cardinal Treytler(cardinal traits): Allport böyle bir treyti ‘egemen istek’ (rulling passion), ‘temel his’ (master sentiment) olarak adlandırmaktadır. Bu treytler çok güçlü, yaygın ve etklidirler. Bir cardinal treyt bireyin bütün davranışlarını etkileyebilir. Allport buna örnek olarak sadizm ve ırkçılığı vermiştir. Ancak herkes ‘bir egemen isteğe’ sahip değildir ve bazıları da bunu her ortamda göstermeyebilir.

2- Merkezi Treytler(central traits): Bunlar cardinal treytlere göre daha dar kapsamlı olup her birey küçük ölçülerde merkezi treytlere sahiptir. Bir insanın davranışını tanımlamak için kullanışlı motifleri içerirler. Örnek olarak agresiflik, duygusallık, alaycılığı verebiliriz.

3- İkincil Treytler(secondary traits): Treytlerin en önemsiz olanlarıdır. Diğer treytlerden daha az dikkati çekici olandır, daha süreksiz olarak gösterilirler. Nadiren ya da belli belirsiz açığa çıkabilirler öyle ki sadece yakın arkadaşlar tarafından farkedilir.

B-PROPRİUM

Proprium bir bireyin kişiliğinin duygusal yaşamı için temel ve diğerlerinden ayırıcı olan bütün yanlarını içerir. Allport’un kişilik teorisi ikili bir güdülenme sistemine dayanır. İnsanlar hem çevreye uyum sağlama ihtiyacı ile hem de kendini daha fazla gerçekleştirme veya gelişme eğilimi ile güdülenir. Uyum ihtiyacı ve gelişme ihtiyacı aynı insanda başa baş gider. Allport bu yüzden insanların hem reaktif hem proaktif olduğu gerçeğinin anlaşılmasının zorunlu olduğunu söyler.

Allport insanların kişilikleri ile doğmadığına, kişiliklerini geliştirdiklerine inanır. Doğumda bebekler sadece genetik donanıma dayanan kişilik potansiyeline sahiptir ( Allport kişiliğin hem çevre hem kalıtım tarafından kalıtımın zeka, mizaç, fizik gibi işlenmemiş materyalleri sağlaması ve çevrenin de bu ham materyalleri şekillendirmesi ile belirlendiğini söyler)

Allport propriumun tamamen gelişene, olgunlaşana kadar yedi evreden geçtiğini söyler. Bu evreler sırası ile:

1- Bodily Self (Bedene Ait Benlik): Proprium oluşmaya başlamadan önce bebek ‘ben ile ben olmayanı’ ayırt edemez. Allport belki de bu yüzden ilk yıla önem vermez. Daha sonra ise propriumun ilk safhası olan bedene ait benlik oluşur. Bebek parmakları ile tuttuğu bir nesne ile kendi parmakları arasında ayrım yapmaya başlar; kendi varlığının farkına varır.

2- Self-İdentity: Bebeğin gelişimi ve yeteneklerindeki büyük değişikliklere rağmen aynı insan olduğunu kavramasıdır; benlik bütünlüğünün oluşmasıdır.

3- Self-Esteem (Benlik Saygısı) : Benlik saygısı pozitif ya da negatif olabilir. Çocuk başarılarına karşılık ödül almayı öğrenir. Allport bu evreye oldukça önem vermiştir. Çocuğun araştırma ve manipüle etme ihtiyacı aile tarafından engellenirse benlik saygısının ortaya çıkılı önlenmiş olur ve bunun yerine kızgınlık ve küçük düşme duyguları alır

4- Extension of Self (Benlik Sınırlarının Genişliği) : Dördüncü ve beşinci evre dört ila altı yaş arasında ortaya çıkar. Bu evrede çocuklar kendi dünyalarının bir parçası olan nesneleri ve insanları farkederler. ‘Evim’, ‘okulum’, ‘ailem’ den söz etmeye başlarlar.

5- Self – İmage (Benlik İmajı) : Bu evrede çocuğun kendini nasıl gördüğü – gerçek benlik imajı- ve nasıl görmek istediği yani ideal benlik imajının aile ile olan karşılıklı etkileşiminden gelişmesi söz konusudur. Aynı zamanda iyi ben, kötü ben kavramlarının temeli atılır.

6- Rational – self (Akılcı Benlik) : Altı oniki yaşları arasında gelişir. Günlük problemlerin çözümü için çocuk nedene ve mantığa başvurmaya başlar. ( Bir anlamda daha önceki evrelerdeki kazanımlarını dış çevrede test eder.)

7- Propriate Striving (Yönlü Çabalar) : Ergenlikte gelişir. Genç insan artık uzun süreli hedefler ve planlar oluşturmaya başlar. Bu evreye gelen birey benliğin diğer altı yanını da birleştiren çok iyi gelişmiş bir propriuma sahiptir. Bireye eylemleri ve düşüncelerinde süreklilik sağlar ve sadece gerilimi azaltmaktan öte gerilimi sürdürmek için hedefler oluşturması için imkan verir.

Belki bir sekizinci evre olarak nitelendirebileceğimiz evre yetişkinliktir. Normal, sağlıklı yetişkinler işlevsel olarak özerktir; çocukluk günlerinden bağımsızdır. Kendi yaşam stillerini bilinçli olarak yaratır ve şu anda akılcı olarak işlev görürler.

KİŞİLİK VE GÜDÜLENME

Allport, her kişilik teorisinin ana probleminin güdülenme kavramını nasıl ele aldığına inanmıştır.

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :