- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

İnsan Bugün, Yarın

İnsan Bugün, Yarın sitemize 27 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

İNSAN : BUGÜN, YARIN*

Kemal Sayar

İNSAN, BUGÜN, YARIN diyoruz. İnsan bugünden yarına değişir mi? Bugün olan , yarın farklı olur mu? Geçmişte olan bugün devam eder mi? Bütün bunlar hep tartışıla gelmiş şeyler. Çeşitli disiplinlerin katkılarıyla bu konularda fikirler yürütülmüş. Öncelikle kendi alanımıza dair bazı şeyleri konuşarak  başlamak istiyorum. Bizler insanların sıklıkla dertlerini dinliyoruz. Neden dert dinliyoruz?  Neden böyle bir meslek var? Neden psikolojik danışmanlar var, neden psikologlar var, neden psikiyatrlar var? Bu çok modern bir şey aslında değil mi. Yani eski zamanlarda psikolojik danışmanlar yoktu. Bir takım rehberler vardı yine, manevi rehberler vardı, yol gösteren insanlar vardı, kılavuzlar vardı ama, psikolojik danışmanlar yoktu.  Psikolojiyle ilgilenen İbn-i Sina’nın, Farabi’nin ilgilendiği anlamda , mesela Farabi’nin bir mutluluk teorisi vardır. İbn-i Sina’nın insan psikolojisine dair çok değerli saptamaları vardır. Ama bu insanlar özel olarak birisini dinleyerek onun dertlerine tedavi bulmak gibi bir uğraşı içinde değillerdi. Mevlana’da mesela çok güzel bir hikaye anlatılır. Bir genç kızın hastalığından bahisle, onun nabzını tutar bir hekim, hikaye İbn-i Sinaya atıfla da anlatılır, kız hakikaten sararmıştır, solmuştur, kendini çok kötü hissediyordur, ve hekim onun nabzını tutar ve onun derdinin aşk derdi olduğunu anlayarak , onun sevdiği gencin mahallesinden başlar, yavaş yavaş sokağına doğru gelir, evin numarasını da söylediği zaman kızın rahatladığını, iyileştiğini fark eder. Mesela, bu örnek bize insanların psikolojik dertler yüzünden, ruhsal ızdırablar yüzünden yatağa düşebileceğini ve onu iyi teşhis edebilen bir insanın iyileştirebileceğini çok güzel anlatıyor. Ama geçmiş zamanlarda yine de belli bir ruhsal hastalık kategorisi yok. Bu modernizm ile alakalı bir şey, ‘psikolojik insanın yükselişi’ zamanımıza özgü bir durum. Yaptığımız iş ne kadar güzel olursa olsun, yine de yaşadığımız çağlara özgü bir şey. İnsanların gidip dertlerini bir başkasına anlatmaları, bir profesyonele anlatmaları, bir profesyonelden yardım istemeleri, yaşadığımız yüzyıla, bir önceki yüzyıla yani moderniteye has bir şey. Psikoloji bilimi işte bu yüzyıl içinde meşrulaşıyor biraz kendini felsefeden ayırarak daha ayrı bir disiplin haline gelmeye başlıyor. Burada insan tekinin yalnızlaşmasının oynadığı bir rol var tabii. Eskiden cemaat hayatı içinde, toplum hayatı içinde halledilen bazı dertler, bazı sıkıntılar artık cemaatin dağılmasıyla, toplumun atomize olmasıyla,  bireylerin giderek yalnızlaşmasıyla, herkesin muhkem kaleler gibi inşa ettiği evlerine çekilmesiyle, ortak alanların, kamusal alanların kaybolmasıyla, bir uzmandan sorulur hale geldi. Ne oluyor, insanlar giderek yalnızlaşıyor, konuşacak insan bulamaz hale geliyorlar. Eskiden nerelerde buluşuyorduk, çeşme başlarında buluşuyordu insanlar, camide buluşuyordu, kilisede buluşuyordu, havrada buluşuyordu, bakkalda buluşuyordu, mahalle önünde buluşuyordu, kapı önlerinde kadınlar sohbet ediyordu.   Erkekler, kahvehanelerde veya bir takım ortak buluşma mekanlarında bir araya gelip çene çalabiliyorlardı.   Bu ortak yaşama mekanları, yahut bir sosyoloğun deyişiyle kamusal insanın çöküşüyle beraber insanlar daha da yalnızlaşıyor ve yardım isteyecek bir insan arıyorlar. Bir profesyonel aramaya başlıyorlar. Bu kötü mü?  İyi ya da kötü anlamında anlatmıyorum bütün bunları, bütün bunları bir sosyolojik vakıaya işaret etmek için anlatıyorum. Önceden mahalle bakkalında insanlar bir yandan bir şeyler alıyorlardı, bir okka  şeker alıyorlardı, ama mahallenin bakkalıyla da günün son dedikodularını konuşabiliyorlardı. O mahallede ne oldu, köyde ne oldu, kim öldü kim kaldı, kim kocaya kaçtı, kim evlendi, kim ailesine nankörlük etti …vs. Bütün bu dedikoduları yapıp rahatlayabiliyorlardı. Netice itibariyle duygusal bir alışveriş gerçekleşmiş oluyordu orada. Bir de bugünün süpermarketlerine bir bakın bakalım, konuşabilir misiniz kasiyerlerle? Konuşamazsınız. Göz teması bile kuramazsınız. Veya efendim, başka kamusal alanlarda insanlarla bir araya gelip uzun uzadıya çene çalabilir misiniz? Bütün bunlar giderek azalıyor. Türkiye’de, Doğu toplumlarında  belki göreceli olarak daha düşük bir hızla azalıyor. Fakat Batı dünyasında insanların bir araya gelerek rahatlıkla birbirlerine içlerini dökebileceği mekanlarda bir azalma var, buluşmalarda bir azalma var. Bu da insanların gidip bir profesyonelden imdat istemelerini, yardım istemelerini getiriyor beraberinde.

Bir başkasına derdimizi neden anlatırız? Ne olur yani? Bir başkasına derdimizi anlattığımız zaman bizde ne olur, orada, o etkileşimde ne olur? İşte psikoterapi dediğimiz şey burada devreye giriyor. Bir başkasına derdimi anlatmak benim yükümü hafifletir. Eğer ben sıkıntımı bir başkasıyla paylaşırsam, içimdeki gerilimi,  sıkıntıyı, gerginliği ona iletebilirsem, onun beni işitmesini sağlarsam, derdim azalır, sıkıntım azalır. Tek başına, sadece dinlemenin kendisinin bile, terapötik bir değeri olduğu gösterilmiştir. Bir insanı dinlerseniz, hiçbir şey yapmasanız bile, içten bir ilgi göstererek bir insanı dinlerseniz o insanı yarı yarıya iyileştirirsiniz. Çünkü bu dünyada hepimiz işitilmek isteriz. Varlığımızın onaylanmasını isteriz. Tek başına hayatın dertlerine, tasalarına, sıkıntılarına, sorunlarına katlanmamız çok zordur.  Bir başkasına sesimi duyurmam demek onun beni anlama ihtimali demektir. Onun beni anlaması demek bu dünyada onaylanmam demektir. Onaylanmam demek geçmiş hayatımı büsbütün yanlış yaşamadığımı, bütün sorunların benden kaynaklanmadığını, benim de hayatta baş edemeyeceğim dertler olabileceğini birisinin bana söylemesi demektir.

 Psikoterapi her zaman bu demek değildir. Psikoterapi her zaman karşımızdaki insanı okşayacağız, onu seveceğiz, onu destekleyeceğiz demek değildir elbette. Bazen yüzleştirmek gerekir. Bazen insanları kendilerinden gizledikleri yerlerden haberdar etmek gerekir. Mağara metaforunu kullanırım ben bazı hastalarımda mesela. Beraber derim senin mağaralarına gireceğiz, meşaleyle, fenerle aydınlatacağız görmek istemediğin bazı yerleri. Aynı zamanda bu da psikoterapi . Ya da  Yalom’un çok sevdiğim bir benzetmesi  var, diyor ki :2psikoterapi iki insanın buluşmasıdır’. Ama nasıl iki insanın? ‘Birisi diğerinden daha dertli iki insanın buluşmasıdı’ der. Yani, netice itibariyle iki insan buluşuyor. Psikoterapist, psikolojik danışman ve ondan danışmanlık alan kişi bu insanlardan bir tanesi çok dertli olarak geliyor. Biz dertsiz miyiz? Biz Tanrı’nın kutsadığı kullar mıyız? Değiliz. Biz de hayatın içinde yaşayan, hayatın her türlü derdinden, tasasından etkilenen, sıkıntılanan, üzülen, seven, bazen sevilmeyen, bunun tasasını içinde yaşayan insanlarız. İnsanız. Hatadan beri değiliz, hatadan münezzeh değiliz hiç birimiz. Ama bizim orada vazifemiz nedir? Hastamızı veya bize danışan kişiyi etkili bir şekilde dinlemek.

 Bakın psikoterapi literatüründe  Jerome Frank diye çok meşhur bir psikolog ve yazar vardır. Onun çok ünlü bir kitabı vardır, Persuasion and Healing adında. . Yıllardır bir klasik gibi okunur. Onlarca baskı yapmıştır. Yani ikna ve iyileştirme kitabın adı. Son yıllarda kızının gözden geçirdiği  yeni baskıları çıktı. Bir şey söyler J. Frank . Binbir türlü psikoterapi yöntemini   incelemiştir. Bir tek şey der, insanları iyileştirir, onlara ümit vermek. İnsanlar eğer etkileşimde bulundukları kişi tarafından, bir psikoterapist tarafından, bir danışman tarafından  iyileşeceklerine, bir şeylerin yoluna gireceğine ikna edilebilirlerse o zaman iyileşme ihtimali çok kuvvetlidir. Bütün psikoterapilerde ortak olan öz, ümidi uyandırabilmektir, ümidi yerinden kıpırdatabilmektir. Çünkü size başvuran insanlar bazen o ümitten çok geriye düşmüş olarak gelirler. O ümidi hiç yaşayamadan gelirler. Bir dokunuşa hazırdırlar aslında, en ufak bir sözünüzle o kıvılcımları çaktırmaya hazırdırlar. O yüzden terapilerde siz gelişigüzel bir söz ettiğinizi düşünürsünüz. Aradan on seans geçer, size danışan kişi size o sözü hatırlatır. Siz bana şöyle demiştiniz o söz benim iç dünyamda çok büyük yankılar uyandırdı der. O söz o gün orada yerini bulmuştur. Hedefini bulmuştur çünkü. İşte psikoterapi bu yüzden karşımızdakini duyma edimidir.   Ona içten bir ilgi gösterme edimidir. Onu hakikaten duyabilme, hakikaten işitebilme, hissedebilme edimidir. İnsanlar, terapistin tecrübesine, yaşına, kullandığı tekniğe bakmazlar. Bir tek şeye bakarlar, karşımdaki insan beni gerçekten anlamak istiyor mu? Benim için gerçekten, içten bir ilgi gösteriyor mu? Beni dinlemeye hazır mı? Bir şeyi unutmayın, sizin karşınızdaki insan, sizden gelebilecek en ufak ihmalkarlık belirtisine, küçümseme belirtisine, alaycılığa, her şeye çok duyarlıdır. Yanılıp da saatine bakan bir insanı bize danışan insanlar affetmez. Benden sıkılıyor bu der. Bunu o gün demezse de yarın sizinle olan görüşmesine gelmeyerek bunu söyler.

Kolay bir meslek değil. Bazen biz de boğazımıza kadar dertle doluyoruz. İnsanları yine de içten bir ilgiyle dinleyebiliyorsak mesleğimizi iyi yapıyoruz demektir.   Mesleğimizin şöyle güzel bir tarafı olduğunu düşünüyorum ben, insanlar bize bir sürü öykü anlatıyorlar. İnsanlar bize öğretiyorlar. İnsanlarla bir araya geldiğimiz zaman bize anlattıkları öykülerden hayat hakkında bir sürü şey öğreniyoruz.  Yeni bir akım var. Postmodern bir akım. Ben çok geçerli buluyorum onların söylediklerini psikoterapi alanında. Narrative Psychoterapy diye, anlatı psikoterapisi. Bu akım diyor ki, insanlar size bir öykü getirir. Size, danışanlarınız bir öykü getirir. Siz o öyküyü alırsınız, eğersiniz, bükersiniz, bazen baştan aşağı yeniden yapılandırırsınız, yepyeni bir öykü meydana getirirsiniz. Bu öyküyü karşınızdaki insana sunarsınız. “Sen bana bir öykü anlattın ama bana göre senin öykün bu” dersiniz. Sizin yeniden kurguladığınız öykü eğer karşınızdaki insanın kafasına yatıyorsa, insanlar iyileşir. Bu çok genel bir çerçeve sunuyor. Bu bize aslında psikanalizden kognitif psikoterapiye kadar uzanan çok değişik yaklaşımların nasıl olup da insanlar üzerinde benzer etkiler yaratabildiğini de gösteriyor. Yani bizler acaba hastamızın öyküsünde gerekli ipuçlarını iyi değerlendirdik ve oradan onun anlayabileceği yeni bir öykü meydana getirebildik mi ? Bu çok önemli, bu bizim onu yeterince iyi anlayıp anlamadığımızın da bence göstergesi.

İnsana dönelim. İşimizin temel çerçevesini çizdikten sonra insana dönelim. İnsanla uğraşıyoruz. İnsanın bugün artık kartezyen ikiliği aşan bir varlık olduğunu, bedenin ruha , ruhun bedene kenetli olduğunu kabul ediyoruz. Yani ruh diye ayrı bir organ üzerinde biz işlem yapıyor değiliz. Beden ruhtan, ruh bedenden ayrılamıyor. Grip olan bir insan, fizyolojik, organik, biyolojik bir rahatsızlık geçiriyor ama  hayattan aldığı zevk azalıyor. Hayatı daha keyifsiz, daha neşesiz yaşamaya başlıyor. Tam tersi depresyona giren bir insanın bağırsak sistemi yavaşlıyor,kalpteki hareketlilik yavaşlıyor, kalp krizi geçirme riski artıyor, bağırsak hastalığı geçirme riski artıyor. Demek ki ruh bedeni, beden de ruhu bir bütün olarak etkileyebiliyor.  Ortadan ikiye yararak şu taraf ruh, şu taraf beden, biz ruh üzerinde çalışıyoruz diyebileceğimiz bir şeyle karşı karşıya değiliz. Bedenle zihnin birbirine kenetli olduğu düşüncesi gün be gün daha da öne çıkıyor. Tabii gelişimsel psikopatoloji araştırmaları çok ilginç veriler ortaya koyuyorlar. Erken bebeklik döneminde iyi bakım alamamış bebeklerin, anne-babadan yeterince şefkat görememiş bebeklerin “beyin morfolojisi”nin değiştiği yönünde çok ciddi bulgular var. Beynin şekli değişiyor yaşantıyla. Orbitofrontal korteks dediğimiz bir alan az gelişiyor bu bebeklerde. Bence bu bulgular psikiyatri biliminin de psikoloji biliminin de çehresini değiştirecek kadar önemli. Çünkü biz daha önce yapısal bir takım yöntemler denedik. Ne yapıyorduk? Mesela tomografi çektiriyorduk, beyin ne durumda bakıyorduk. Manyetik görüntülemeye bakıyorduk, beyinde yapısal bir anomali var mı ona bakıyorduk. Bugün işlevsel MR denilen yepyeni bir yöntem var. Beyin kan akımını ölçüyor.  Yani çeşitli yaşantılar beynin neresinde kanı artırıyor ya da azaltıyor, bunlara bakabiliyor. Mesela benim bir arkadaşım Amerika Birleşik Devletlerinde şu anda bu konuda çalışıyor ve anneden ayrılan bebekler, bebekten ayrılan anneler, ne oluyor bunların kan akımında? Çok ciddi değişiklikler oluyor. Duygusal yaşantı anında beyinde yankısını buluyor. Hatta bu o derecede bulabiliyor ki, anne-babanın yetersiz ebeveynlik gösterdiği durumlarda, çocuğun yeterli bir bakım alamadığı durumlarda beynin morfolojisi değişebiliyor.    Bu çocuklar hayata çok daha yetersiz, çok daha eksik başlayabiliyorlar. Özellikle beynin duyguları işleyen kısmında bir takım eksiklikler olabiliyor. Yani giderek artık yaşantılarımızın beynimizi belirlediği hatta genlerimize intikal ettiği, genlerimizin yapısını değiştirdiği çok daha dinamik bir ruh sağlığı anlayışına doğru gidiyoruz yeni veriler ortaya çıktıkça. İnsanı üç beş tane biyokimyasal molekülle tanımlamak giderek imkansız hale geliyor. İşte bir zamanlar, serotonin, dopamin, noradrenalin derlerdi 3 tane biyokimyasal iletici, o artınca, bu azalınca şöyle olur böyle olur diye kolay formüller üretilirdi. Bütün bu basit izahların hepsini kaldırıp çöpe atıyoruz gün be gün. Hiçbir geçerliliği kalmıyor bunun, çünkü dopamin üzerinden etkiyen bir  antidepresan veriyorsun hasta iyileşiyor, serotonin üzerinden veriyorsun iyileşiyor, noradrenalin üzerinden etkiyen bir antidepresan veriyorsun hasta yine iyileşiyor.       Ne oluyor?  Bütün bu biyokimyasal maddeler beyinde çok karmaşık bir etkileşim halindeler. Kognitif psikoterapi yapıyorsunuz insanlar yine iyileşiyor. Kognitif psikoterapi yaptığınız  ya da psikoterapi yaptığınız insanlarla, ilaçla iyileştirdiğiniz insanların beyin işleyişine bakıyorsunuz, aynı ilaçla iyileştirdiğiniz insan gibi onun beyin kan akımı da düzeliyor. Yaşantı, beynin hem kimyasını değiştirebiliyor, hem fizyolojisini değiştirebiliyor, hem de erken çocukluk yaşantıları çok ciddi bir şekilde beynin morfolojisini değiştirebiliyor.

İnsan tahmin ettiğimizden çok daha karmaşık bir varlık. Sözün kalp kırdığı, sözün hayatı zehir ettiği bir başka varlık var mı yeryüzünde? Yok. Kötü bir söz, insanın kalbini kırar. Kötü bir söz insanı uykularından eder. Aylarca, günlerce, yıllarca hınç içinde yaşamasına dahi yol açabilir.    İyi bir söz de bir kalbi tamir edebilir. O yüzden sözün alanında olmak insana özgü bir şeydir. Sadece insan kendi üzerine düşünebilir. Balinalar kendi üzerine düşünemez. Kelebekler de kendi üzerine düşünemez. Onların da muhakkak gelişmiş bazı iletişim sistemleri vardır. Ama hayatın manası üzerine düşünemez bir hayvan. Anlam sorunu üzerine düşünemez. İnsanın temel meselesi işte bu anlam meselesidir. Niye varım? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Çok duyduğumuz bir klişe. Niye varım?  Bu dünyadaki varlığım ne ekliyor bu dünyaya? Ben niye buradayım? Bu soru, bence çağımızın en temel sorusudur. İnsan, her zamankinden daha fazla sormaktadır bu soruyu. Çünkü anlam üreten kaynaklar giderek aşınıyor. Neydi anlam üreten kaynaklar geçmiş toplumlarda? Toplumdu, cemaatti, dindi. Bütün bunlar modernite ile birlikte aşınmaya uğradıkça, aile dağılıyor, toplum geriliyor, herkes izole yaşamaya başlıyor. Dini kurumlar eski hayatiyetlerini kaybediyorlar. İnsanlar nereden anlam devşirecek? Nereye koşacak insanlar bu anlamı devşirmek için ? Bu anlama sahip olmak için. Ben niye varım? Niye yaşıyorum sorusunun cevabını verebilmek için.    Modern dünyaya  baktığımız zaman çok daha farklı anlam  kaynakları olduğunu görüyoruz. Nedir bunlar? Mesela, bilimdir, mesela tüketim kültürüdür. Eric Fromm’un meşhur bir kitabı vardır. “To have or to be” der. Sahip olmak mı? Olmak mı? Günümüzde insanlar sahip olarak olabileceklerini düşünüyorlar. O yüzden “tüketim tarikatı” diyorum ben ona, bu kadar yaygınlaşabiliyor . O yüzden tüketim insanlar arasında bu kadar revaç buluyor. Tüketerek içimizdeki boşluğa bir şifa bulmaya çalışıyoruz. Daha iyi arabalara binersek, marka bir takım şeyler giyersek, komşumuza, arkadaşımıza giydiklerimizle, yediklerimizle, oturduğumuz yerle hava atabilirsek, fark atabilirsek kendimizce, kendimizi daha iyi hissediyoruz. Ama bunlar yeter mi içimizdeki o boşluğu doldurmaya, içimizdeki o yarayı iyileştirmeye. Varoluşun sorusuna cevap vermeye yeter mi? Var mı yeter diyen içinizde? Yetmez tabii ki. O soru çok daha derin bir sorudur. O sorunun cevaplanması çok daha yakıcı bir süreçte olur. Canımızı acıtarak cevap veririz o soruya. Kolay cevaplar veremeyiz. O soru için çok insan hayatını tarumar etmiştir. Çok insan masalarda sabahlamıştır. Çok insan hayatını dere tepe  dolaşarak geçirmiştir, o soruya cevap verebilmek için. Bugünün insanına baktığımız zaman geçmişin bir takım değer yaratan, anlam üreten kaynaklarından uzaklaştığını, onun yerine de bir şey koyamadığını görüyoruz. Sahte maneviyatlar görüyoruz. Kendini geliştirme teknikleri, “kendini geliştir”, rahatlama teknikleri “konuş ve rahatla; paylaş ve rahatla”, televizyon şovları. Televizyon şovlarında çok ilginç bir dönüşüm yaşıyor Türkiye. Ne oldu bize de biz her şeyimizi konudan komşudan saklarken birden milyonların önünde en mahrem şeylerimizi anlatır hale geldik. Bu kadar palas pandıras, bu kadar yalapşap, bu kadar iğreti bir biçimde en mahrem sırlarımızı televizyon önünde açar, hatta tabiri yerinde ise kusar hale geldik. Ne oldu bize?

Bir yandan da yüzeysel bir pop-psikoterapi kültürü var. Ben buna pop psikoterapi diyorum çünkü derinliği yok, yüzeysel, popüler. “Paylaş ve rahatla” diyor. Aç içindekini dök, ruhunun elbiselerini soyun diyor. İşte insanlar bazen pop psikoterapi ile karşılaşıyor. Onlar da diyor ki insanlara paylaş, rahatla, özgürleş, hayatını yaşa. Bakın bunlar insanın içindeki yaraya merhem olacak şeyler değil. İnsanlara böyle genel geçer düsturlar vereceksek, insanlara kendi ahlak anlayışlarımızı şırınga edeceksek,  terapistlik yapmayalım daha iyi.

Terapi, nötr bir alandır. Terapide ideolojilerin şırınga edilmesi mevzu bahis olamaz. Orada iki insan buluştuğu zaman terapistin vazifesi bir beyaz sayfa olup, o insanın kendi üzerine yazmasını sağlamaktır. “Dertlerini benim üzerime yaz” diyebilmelidir terapist. O kadar beyaz olmalı ki terapist, danışman dertlerini onun üzerine yazma isteği duyabilmeli. Terapist eğer bunu başaramıyorsa, danışman   orada zaten  kargacık burgacık bir sürü yazı buluyorsa , oraya yazmak istemeyecektir. Senin zaten, sana bir şey yazacağım için bir hevesin yok diyecektir.  Tabi bu, terapistin bir dünya görüşü, hayata bir bakış açısı olmaz demek değildir. Elbette olacaktır. Ama o orada bizim etkileşimimizde mevzu bahis olmayacaktır. Siz, karşınızdaki insanla aynı anlam dairesi içindeyseniz ve o insanın sizden bir talebi varsa ancak o şartla olabilir. Terapistin kendisiyle ilgili paylaşımı, karşıdan bir talep gelmesi durumunda sınırlar korunarak mümkün olabilir. Sınır her zaman korunmalı. Bizim mesleğimizde sınırların ihlal edilmesi çok kolay olabilmektedir. Bu çok yanlış bir şey işte, en çok düştüğümüz zaaflardan, en çok yaptığımız yanlışlardan birisi sınırların ihlal edilmesidir. Bir defa, siz doğal bir etkileşim içinde bulunmuyorsunuz. Muhatabınız sizden yardım istiyor ve siz yardım  verici olarak orada bulunuyorsunuz.  Geççiğimiz günlerde Trabzon’da bir kongre düzenledik, orada bir İsveç’li konuşmacı Kierkegaard’tan çok güzel bir alıntıyla bitirdi konuşmasını. Kierkegaard diyor ki; “Bir insana yardım etmek, o insana tahakküm etmek demek değildir.” Siz, bir insana yardım ettiğiniz zaman kendinizi daha üstün bir konuma yerleştirmiş olamazsınız.    Siz bir insana yardım etmekle onun tarafından yardım almış oluyorsunuz. Çok zaman duyarım ben meslektaşlarımdan “ kendimi çok kötü hissediyordum, hastamla görüşmeye girdim, görüşmeden harika bir şekilde çıktım.” Ne oluyor burada? Yani nasıl bir etkileşim oluyor acaba? Bir, o insana yardım ediyor yardım ettiğini hissediyor, yararlı olduğunu düşünüyor, iyimser yaklaşımla. İki, o insanın hayatta çok daha büyük dertleri oluğunu görüp, terapist kendisi için seviniyor, “oh benim hayattaki dertlerim bunun kadar değilmiş.” diyor.  Üç, kendine göre daha zayıf olarak algıladığı bir insan, ona geçici bir güçlülük hissi veriyor. İşte bizler kendi kafamızdan geçen hayaletleri, kendi kafamızdan geçen düşünceleri, çok iyi okuyabilmek durumunda olan insanlarız. Hayatımıza iyi bir anlam biçebilmek zorunda olan insanlarız. Karşımızdaki insanla olan iletişimimizi çok iyi hesap etmek durumunda olan insanlarız biz.   Transferans, kontr-transferans gibi bir sürü şeyden bahsediyor psikoloji. Ben karşımdakine neler aktarıyorum, o bana neler aktarıyor. O beni babası yerine mi koyuyor, arkadaşı, sevgilisi yerine mi koyuyor, ben onu kimin yerine koyuyorum, küçük kız kardeşim yerine mi koyuyorum, annem yerine mi koyuyorum, kız arkadaşım yerine mi koyuyorum? Bunlara dikkat etmemiz gerekir. Danışan kişinin enstrümanı kişiliğidir, duygularıdır. Karşınızdaki insan sizde nasıl bir duygu uyandırıyor temel mesele budur. Ben de o duyguları tanımak yönünde bir kararlılık gösteriyorsam, kendi duygularımı tanıma, o duyguları tanıyarak karşımdaki insana yardımcı olmak  yönünde bir gayret gösteriyorsam, mesleğimi iyi icra etmeye çalışıyorum demektir.

Şimdi yeniden konuşmamın başlığına dönelim, insan, bugün, yarın. İnsan bugünden yarına değişiyor. İnsanın değer yargıları değişiyor. Doğru bildiği şeyler değişiyor.  Anlam verdiği şeyler değişiyor. Kendisine anlam veren şeyler değişiyor. Ama insan özü itibariyle aynı kalıyor. Temel mesele yine o anlam sorusudur. Temel büyük mesele varoluş meselesidir.  Ben bu dünyada niye varım? Bu soruya verebildiğimiz cevaplar bizim bu dünyadaki değerimizi belirler. İnsan hayatı ölüm olduğu için anlamlı. Eğer ölüm olmasaydı, hayat sonlu olmasaydı hayatın bir kıymeti olmayacaktı. Hastalık olmasaydı sağlığın bir kıymeti olmayacaktı. Hayatı her zaman karşıtlıklar ekseninde algılarız.

Hastalık sağlığı anlamlandırır. Ölüm hayatı anlamlandırır. Heidegger’in söylediği gibi insan ölüm yönündeki bir varlıktır. İnsan tek başına ölür, hiç kimse bir başkasıyla ölmez. Yalnız başımıza ölürüz, ölümümüzü tek başımıza yaşarız. Geriye dönüp baktığımız zaman o hayatı nasıl doldurduğumuz, nasıl anlamlandırdığımız, o hayatta kendimize nasıl bir misyon biçtiğimiz çok önemli bir sual olarak gökkubbede asılı kalır.

Çok anlatılır, benim de çok sevdiğim bir hikayedir, Afrika’da beyaz adamlarla yürüyüşe çıkan bir şef, kabile reisi bir yerden sonra duruyor, durduruyor arkasındakileri de. Acele etsene, bak yetişmemiz lazım diyorlar. O kadar hızlı yürüdük ki, diyor, ruhlarımız arkada kaldı.

Bu çok farklı bir şey, geleneksel kültürlerde kainatla  hemahenk bir bakış açısı var. İnsan ruhu, insan bedeni kainattan ayrı düşen, kainattan farklı bir şey değil. Kainatın bir uzantısı. Ancak modernite ile beraber kainata farklı bir muamelenin başladığını görüyoruz. Yani Seyid Hüseyin Nasr’ın “İnsan ve Tabiat” adlı eserinde çok güzel belirttiği gibi Batı uygarlığı, kainata, tabiata adeta bir fahişe gibi bakmaktadır. Onu hırpalamaktadır diyor Nasr. Bugün bakıyorsunuz, küresel ısınmayan yolaçan gazların %80’i ABD’de üretiliyor. Bir çevresel felakete doğru gittiğimiz gün be gün ifade ediliyor ve bu konuda buna yol açan güçlerin en ufak bir alınganlıkları yok. Tabiat, Batı kültürü için bir dost değil, bir arkadaş değil. Yine kadim Afrika kültürlerinde insanlar dağlarla konuşurlarmış. Yine baktığımız zaman İslam kültüründe de böyle bir gelenek var, peygamber dağla konuşuyor. Dağa hitap ediyor. Ama modernite ile beraber kainattan tam bir kopuş başlıyor. Kainat veya tabiat insanın yağmalayacağı bir yer haline getiriliyor. Yağmalayıp, dize getireceği, ıslah edeceği bir yerdir, düşmandır. Bunlar aslında hastalık tasavvurumuzu da belirleyen şeylerdir. Hayat mesela. Hayata baktığımız zaman orada mücadele edilmesi gereken bir sürü şeyi mi göreceğiz, yoksa katlanılması gereken bazı süreçler mi göreceğiz?

Kainata baktığımız zaman çatışma mı göreceğiz, ahenk mi göreceğiz?

Bakıyorsunuz, biyolojik bir paradigma diyor ki ancak güçlü olan hayatta kalır. Diğerini ezen, yok eden hayatta kalır. Ama gerçek böyle değil. Kainatta bir sürü canlı, birlik ve beraberlik halinde yaşıyor. Herkes birbirini ezmiyor, birbiriyle yardımlaşıyor da. Evet, bazıları bazılarını yiyerek besleniyor. Nitekim biz insanlar da inek yiyoruz, kuzu yiyoruz filan. Besleniyoruz. Bir şeyler yiyoruz yani hayatta kalmak için. Kuzu başka şey yiyor, kurt başka şey yiyor. Kainatta bir düzen var.  Ama kainatta, canlılar arasında bir yardımlaşma, bir dayanışma, bir ahenk de var. Biyolojici görüş, psikoloji penceresinden hayata baktığı zaman diyor ki hüznü kov. Hüznü yaşama. Hüzün kötüdür aman. Hep mutlu olmamız lazım. Hayatımızı hep bir haz yumağı olarak yaşamamız lazım. Hayat bir dizi hazdan, bir dizi haz anından ibaret olmalı. Niye hüzünleneceksin? Bu dünyada hüzünlenecek ne var? diyor. Oysa baktığımız zaman bizim klasik Türk şiirimize hüzün misafirdir. Çok farklı bir şeyle karşılaşıyoruz orada yani hüzünden kaçan bir şeyle karşı karşıya değiliz. Hüznü buyur eden gel benim ilacım sensin diyen bir anlayışla karşı karşıyayız. Bakın Fuzuli’nin şiirlerine. El çek ilacımdan tabip diyor.  Ben ilaç istemiyorum diyor. İşte modern psikolojide eksik olan şeylerden birisi budur arkadaşlar. Mukavemet, dayanma, zorlukları alt etme kavramları üzerinde çok az durur modern psikoloji. Modern psikoloji, stres kaynaklarını belirler, zorlanma kaynaklarını belirler, insanın hakikaten sıkıntı duyabileceği yerleri belirler. Ve der ki bunlarla savaşın. Topyekün savaşın. Yok edin bunları. Hayatı, hüzünsüz, tasasız, dertsiz bir şey haline getirin. Bu çok gerçekçi bir hedef değil. Pek çok insan zorlayıcı yaşam olaylarına maruz kalıyor, ama içlerinden sadece birkaç kişi depresyona giriyor. Diğerleri nasıl mukavemet ediyor? Nasıl depresyondan kendilerini koruyorlar? Bu soruları da sormaya başlamamız lazım. Yani, dayanak noktalarını, insanların içindeki güç noktalarını da belirlemeye başlamamız lazım. Fight Club ( Dövüş Klubü) diye bir film vardı. Amerikan kapitalizmine harikulade bir  eleştiridir o film aslında.    Orada diyor ki, biz farklı bir kuşağız, bizim büyük depresyonumuz yok diyor, bizim büyük bir savaşımız da yok diyor, bizim büyük savaşımız manevi bir savaştır, bizim büyük depresyonumuz da hayatlarımızın ta kendisidir diyor. Orada tüketim kültürünün yok ettiği kendi benliğine karşı yeniden bir hayali kahraman yaratarak, kendini bulma çabası içindeki bir gencin öyküsünü izlersiniz.

‘Bizim büyük depresyonumuz hayatlarımızdır.’ Bir bakın yeryüzündeki insanlara kaçımız hayatlarımızı anlamlı değerler üzerine yaşayabiliyoruz. Soru budur. Soylu bir varoluş üzerine mi yaşıyoruz, yoksa Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki en basit ihtiyaçlarımızı gidermek için mi yaşıyoruz? Bu dünya bizim varlığımızla daha da güzelleşiyor mu? Dünyayı çocuklarımıza devraldığımızdan daha güzel bir şekilde bırakmak için bir çabamız, bir uğraşımız var mı? Sorular bunlardır. Bunlar önemli sorulardır. Viktor Frankl diye bir yazar, bir psikoterapist vardı, geçtiğimiz yıllarda vefat etti, o temel meselenin bu olduğunu söyler.   Logoterapi diye bir ekol kurmuştu. Logoterapi, anlam tedavisi.    Temel meselenin, insan hayatında asıl eksikliğini duyduğumuz şeyin anlam olduğunu söyler. Ve o anlamın yakalandığı anda, doğru soruların sorulup, doğru cevapların verildiği anda, insan hayatının bir kıvam bulacağını, bir istikrar bulacağını söylüyordu. Hakikaten günümüz toplumu giderek daha fazla anomik bir özellik gösteriyor. Anomik, değerlerin bir türlü dikiş tutturamadığı, ahenkli bir değerler sisteminin varolamadığı , değersizlik içinde yaşayan, değerlerini kaybetmiş bir toplum. Günümüz Türkiye’si giderek anominin kucağına doğru kayıyor. Çok hüzün verici şeylere tanıklık ediyoruz. Gençler içlerindeki o anlam boşluğunu doldurmak için  hiç olmayacak şeylere tevessül ediyorlar. Sahte bir takım manevi oluşumlar ortaya çıkıyor, hız tutkusu ortaya çıkıyor, Bağdat caddesinde araba yarıştırıyorlar. Satanizm ve benzeri tuhaf şeyler ortaya çıkıyor. “Infotainment” dedikleri bir habercilikle uyutuluyoruz yani information+entertainment=haber eğlence.  Bir başkasının acısına kulak kesilemeden, kalbin duyargalarını bir başkasının acısına ayarlayamadan hayatımız geçip gidiyor.  Bir başkasını çok az hissedebiliyoruz. Hepimizin bu hayatta kendimize sormamız gereken temel sorular var. İnsan olmanın anlamı, bugün de yarın da bu soruları nasıl sorduğumuzla ve bu sorulara nasıl cevap verdiğimizle ilişkili. İnsanın temel meselelerinden birisi ölümle hesaplaşmaktır. Varoluşçu psikoretapi bence buralarda çok doğru şeyler söyler. İnsan ölümle nasıl hesaplaşıyor, kendi ölümüne, yeryüzündeki kendi sınırlı varlığına nasıl bir anlam veriyor? Kendisini hangi soylu varoluşa adıyor? Yoksa bütün dünya bir saçmadan ibarettir deyip, bir kenara mı çekiliyor?

Gertrude Stein  diye bir yazar vardır, ölüm döşeğindeyken, yakınlarından birisi yanına yaklaşıyor: “Cevap neydi diyor. Söyleyin ne olur cevap neydi?”. Gertrude Stein şöyle bir gözlerini kaldırıyor, uzun uzun bakıyor soruyu soran kişiye ve  cevaplıyor : ‘Soru neydi?’

Hepimiz hayatımızda doğru soruları sorabilirsek, doğru cevapları da alabiliriz.

Sabrınız için teşekkür ederim.

* 09.06.2004 tarihinde Altunizade Kültür Merkezi’nde  gerçekleştirilen Psikolojik Danışmanlar Platformu’nda yapılan doğaçlama konuşmanın kasetten çözülmüş metni.

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :