- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

İlköğretim Öğrenci Psikolojisi

İlköğretim Öğrenci Psikolojisi sitemize 27 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

Değerli Velilerimiz,

Ergenlik döneminde gençlerimizi bekleyen en önemli gelişim  görevlerinden  biri de, meslek seçimidir. İnsanın meslek seçmeye ve yaptığı bu seçimi gerçekleştirme yolunda ilerlemeye karar vermesi, onun tüm yaşamını etkileyen bir dönüm noktasıdır. Çünkü kişinin mesleği, onun yaşam biçimini, değerlerini, toplumsal konumunu belirlemede önemli rol oynar. Ayrıca, seçilen meslekte yürütülen etkinliklerle birey, psikolojik gereksinimlerini karşılayabilme ve kendini gerçekleştirme olanağını bulabilir.

Bu nedenlerle üniversite eğitiminin önkoşulu olan orta öğretime girme çalışmalarını yürütmekte olan gençler için  gelecekteki mesleklerine uygun okul ve alan seçimi zorlayıcı ve kaygı yaratıcı bir gelişim görevi olarak varlığını gösterir. Meslek seçme olgusuyla yüz yüze gelen gençler şaşırmakta, bunalmakta ve bazen de bu seçimi rastlantılara bırakabilmektedirler.

İnsanlar gereksinimlerini karşılarlarken, çoğu kez karar verme sorunlarıyla karşılaşırlar. Eğer karar verilerek elde edilecek şey önemsiz ve dönüşü kolay ise  daha az gerilim yaşanmaktadır. Ancak, eğitim-öğretim gibi geleceğimizi yakından ilgilendiren önemli karar durumlarında, seçeneklerin sonuçlarını önceden tasarlama ve en iyi sonuca ulaştıracak olana yönelme önem kazanmaktadır.

Karar verme durumlarıyla yüz yüze gelen gençler çok farklı yaşantılar içerisinde oldukları için birbirlerinden çok farklı ve çeşitli tepkiler sergilerler. Karar verme biçimleri, bireylerin geliştirmiş oldukları benlik kavramıyla doğrudan bağlantılıdır.

İnsanlar yaşamları boyunca kendilerine ilişkin tüm olguları gözlemlerler. Gözlemledikleri bu olgulara ilişkin geliştirdikleri  algılar çeşitli duyu yollarıyla kazanılır.  Duyular yoluyla elde edilen bu veriler, daha tam olgunlaşmamış bireyin kendisiyle ilgili geliştirdiği  izlenimlerdir. Zaman içerisinde farklı yaşantılar sonucunda, bu izlenimler birbirleri ile birleştiklerinde belirli anlamlar kazanırlar. Anlam kazanmış benlik algıları bireylerin benlik kavramlarını  oluşturur. Özetle bireyin benlik kavramı, bazı anlamlar yükleyerek algıladığı biçimiyle kendisidir, bireyin kendisiyle ilgili oluşturduğu bir görünümdür.

Meslek seçme kararını verecek olan  birey benlik kavramına uygun meslek  adlarından söz ederek  yavaş yavaş seçimini ortaya koyar. Bu bir yerde benlik kavramının, mesleki tercihler çerçevesi içerisinde ifade edilmesidir. Bireyin benlik kavramı, onun davranışlarının en önemli belirleyicisidir. Meslek seçimi de bir davranıştır.  Böylece bireyin geliştirmiş olduğu benlik kavramı onun meslek seçme kararına da yansır. Bir başka deyişle,  birey  benlik kavramına uygun bir meslek seçimi yapar. Genellikle insanlar kendi benlik kavramlarına aykırı, kendi kişilik özelliklerine  uymayan mesleklere yönelmezler.

Meslek ilgisini belirten ya da meslek seçimini yapan bir kişi artık kendini gerçekleştirme yoluna girmiş demektir. Bireyin bu alandaki etkinliği, başarı ve uyumu, onun benlik kavramı ile mesleki tercihinin bağdaşık olma oranıyla ilişkilidir. Bu bağdaşımın sağlanabilmesi, kişinin benlik kavramına uygun bir rolü üstlenebilmesi, ancak kendi sahip olduğu kişilik özellikleri  ve seçtiği mesleğin gerektirdiği özellikleri ayrıntılı ve açık bir biçimde bilmesine bağlıdır.

Ayrıca gençlerin benlik ve mesleki benlik gelişimlerinde, ana-babalar büyük bir etkiye sahiptirler. Bireyin meslek seçme davranışlarında, aile içi ilişkileri özel bir anlam taşır. Aile içi ilişkiler, bireyin yapacağı seçim için zorlayıcı ya da kolaylaştırıcı olabilmektedir. Zorlayıcı bir ilişki içerisinde, anne-babalar çocuklarının düşüncelerini kendi istedikleri tarafa çekmeye çalışırlar ve onların düşüncelerini, isteklerini göz ardı ederler,kendi umutlarını ve beklentilerini gerçekleştirmeye çalışırlar.

Kolaylaştırıcı bir ilişki içerisinde olan anne-babalar daha çok çocuklarının kişilik özelliklerini ve onların geliştirmiş oldukları benlik kavramlarını  tanımaya çalışarak, onların sorunlarına duyarlı olmaya özen göstererek kendi ilgi ve yeteneklerini tanıyabilmelerinde onlara yardımcı olmaya çalışırlar. Bu ilişki biçiminde sıcaklık, kabul ve anlayış egemendir. Böyle bir ilişki içerisinde duygusal uzaklık yerine, aileden destek alarak, saygı görerek, özerk bir birey olarak genç, benlik kavramını sağlıklı olarak değerlendirebilir ve kendine uygun seçimler yapabilir. Anne-babaların, çocuklarının kararlarında özerkliği desteklemeleri ve onların kendi benlik kavramlarına uygun seçimler yapabilmelerine yardımcı olmaları yaşamsal bir önem taşır.

Bu nedenlerle, meslek seçimi döneminde gençler, yoğun bir biçimde kendilerini tanımak ve çevrelerinde kendilerine uygun ne tür seçenekler bulunduğunu bilmek gereksinimi duyarlar. Aile ve ARI OKULLARI  Rehberlik ve Psikolojik Danışma Merkezi olarak, bu dönemde gençlerin kendilerini çeşitli yönleriyle tanımalarına ve onlar için varolan seçeneklerle ilgili bilgi edinmelerine yardımcı olabilecek yaklaşımları benimseyip, uygulayıp sizlerle işbirliği planlamaktayız.  Böylece, çağdaş yaşamın beklentilerine uyum sağlayabilen, mutlu kendi seçimlerini ortaya koyabilen, varoluş sorumluluklarını yüklenebilen gençler yetiştirebiliriz.

Sınava hazırlanan bir öğrencinin anne ve babasına önemli görevler düşmektedir. Anne ve babaya düşen önemli görevler, ailenin çocuklarına en iyi eğitim olanaklarını sunmak ve ona uygun çalışma koşullarını hazırlamakla sınırlı kalmamaktadır.

Fen Liseleri/Anadolu Liseleri giriş sınavlarına hazırlanan bir öğrencinin yaşadığı kaygının iki temel nedeni vardır:

Birinci neden, bütünüyle gerçekçi ve akılcı bir temele dayanır: Sonuçları yaşamının  akışını etkileyebilecek büyük bir yarışta yer alacak olmaktan kaygı duymak; bu doğal ve yerinde bir endişedir.  Ancak ikinci neden, birincisi gibi gerçekçi ve akılcı bir temele dayanmaz. Bir başka deyişle öğrencilerde olası bilişsel çelişkiler, onların kaygı düzeylerini daha da yükseltmektedir. Bu bilişsel çelişkiler “olayları sadece iki boyutta görme (hep ya da hiç düşüncesi), geleceğe ilişkin diğer olasılıkları göz önüne almadan sürekli olumsuz kestirimlerde bulunma (felaketleştirme), olayları bir bütün olarak görmek yerine tek bir ayrıntıya dayanan olumsuz değerlendirmeler yapma (seçici soyutlanma), herhangi bir olayın sonuçlarının çok daha ötesinde olumsuz genellemelerde bulunma (aşırı genelleme), başkalarından duymaksızın, onların ne düşündüğünü bildiğini düşünme (akıl okuma)” gibi akılcı olmayan nedenlere dayanan yüklemelerdir.

“Ailem benim yüksek bir yeri kazanacağımı düşünüyor” (akıl okuma), ”İstediğim okulu kazanmalıyım, düz lisede asla okuyamam” (hep ya da hiç düşüncesi), “Dersane sınavım kötü geçti, kesin kazanamayacağım” (aşırı genelleme),

” Zaten çalışamıyorum tüm aksilikler beni buluyor?” (seçici soyutlama),   “Anneme ve babama ne diyeceğim?”, “Arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım?”, “Akrabalarımın önüne nasıl çıkacağım?”, “Tanıdıklarıma karşı mahcup olacağım…” (felaketleştirme) gibi düşünceler sınavlara hazırlanan öğrencilerin  kaygı düzeyini  yükseltir.

Çocuklarınızın  kendi kendileriyle  yaptıkları  akılcı olmayan konuşmaları  belirleyip, yerine daha işlevsel düşünce yapıları oluşturmada onlara destek olabilmeniz de onların kendi özgüvenlerini ve sizinle olan iletişimini kolaylaştıracaktır.

Her konuda olduğu gibi sınavlarda da başarı için belirli bir düzeyde kaygıya gerek vardır. Giriş sınavlarına hazırlanan bir genç – çok ender karşılaşabileceğimiz, çok az sayıda kişi hariç – öğrenme ve başarı için gerekli olan kaygı düzeyine  sahiptir. Yüksek kaygı ise  öğrenmeyi, akıl yürütmeyi ve sınavlardaki başarıyı olumsuz yönde etkilemektedir.

Anne ve babanın çok küçük yaştan başlayan yüksek başarı beklentisi, çocuğun hatalarını düzeltmek için onu eleştirmek, bedensel ceza uygulamak, hırpalanma gibi cezalarla eğitilmesi ya da yargı ifadesi taşıyan olumsuz sıfatlarla onları nitelemek (haylaz, tembel, sorumsuz, dağınık, pısırık, yavaş vb.) çocuğun kendine olan güvenini zayıflatır. Bunun sonucu ortaya çıkan kaygı, başarıya olumlu etkisi olmayan kaygıdır ve bununla başa çıkmak çok zordur.

ÇOCUĞUNUZUN KAYGISINI ARTTIRMAYIN

Çocukların sınava hazırlandıkları sırada anne ve babalara düşen en önemli görev, çocukların çalışma isteğini arttırmak ve onu çalışmaya teşvik etmek için kaygı yükseltici yaklaşımlardan kaçınmaktır. “Bu kadar çalışmayla kazanamazsın…”, “Bu kafayla gidersen zor kazanırsın…”, “Amcanın oğlu Ankara Fen Lisesi’ni kazandı, bakalım sen ne yapacaksın…?”, “Teyzenin kızı Anadolu Lisesini kazandı, çalımından, havasından yanına varılmıyor, aman bizi mahcup etme…” türünden yaklaşımlar genci çalışmaya teşvik etmez, tam tersine, yükselen kaygı nedeniyle onu adeta “kıpırdayamaz” duruma getirir.

ÇOCUĞUNUZUN SINIRLARINI ZORLAMAYIN

“Kendi özlemlerinizle” çocuğunuzun sahip olduğu özelliklerin sınırları arasında gerçekçi bir denge kurmaya çalışınız. Öğrencilerimizin hemen hemen hepsi bir okula girdiklerinde onu bitirebilecek zihinsel güce sahiptirler. Ancak Orta Öğretim Kurumları Sınavı büyük bir elemeyi gerektirmektedir. Bu nedenlerle bir çok öğrenci istediği tercihlerine girememektedir. Bu öğrencilerimizin yeteneksiz olduklarının bir göstergesi değildir.  Ancak çocuğunuzun kapasitesi yüz binlerce kişi arasından sıyrılarak bu yerlere ulaşmaya yeterli olmayabilir. Bu iki durumu birbirinden ayırmak gerekir. İçinizden ya da yüksek sesle çocuğunuzun “beceriksiz” olduğunu düşünmeyin çünkü çocuğunuz, bu düşüncenizi nasıl olsa hisseder.

Çocuğunuzun sınırlarını anlayabilmek için bir uzmanın görüşüne başvurabileceğiniz gibi, bu konuda kendiniz de gerçeğe çok yakın bir tahminde bulunabilirsiniz. Bunun için kullanacağınız ölçüt, çocuğunuzun okul yaşamında ve okul dışı yaşantılarda  göstermiş olduğu başarı düzeyidir.

Çocuğunuz sınıfında ders başarısı açısından ön sıralarda yer alan, sosyal etkinliklerde girişken ve liderlik özelliği olan, belirli bir ders ya da alandaki başarısı öğretmenlerinin ya da çevresindekilerin takdirini kazanan biriyse ne mutlu size. Bu konuda çocuğunuzla ilgili beklentilerinizi yüksek tutmakta gerçekçi nedenleriniz var demektir.

Eğer çocuğunuz sınıflarını “ancak” geçebildiyse, sınıflarını geçerken çeşitli yardımlara gerek duyduysa, öğretmenleri kendisini “Biliyor ama bildiğini ortaya koyamıyor” ya da “Çalışırsa yapar ancak çalışmıyor” diye değerlendirdilerse, çocuğunuzun uyumlu bir insan olması ve meslek yaşamında başarı göstermesi büyük bir olasılıktır. Ancak okul ya da üniversite seçiminde beklentilerinizi çok yüksek tutmamanız ve onun hızına ayak uydurmaya çalışmanızda  yarar vardır.

Bir cümleyle özetlemek gerekirse, çocuğunuzla ilgili beklentilerinizi denetim altında tutmaya çalışın ve ideallerinizin onun sınırlarını zorlamasını önleyin.

Her insan ancak kendi sahip olduğu ve ortaya koyduğu “gizil güçleri” çerçevesi içerisinde kendisini gerçekleştirebilir.

SINAVDA BAŞARILI OLMAZSA YAŞAYACAKLARINI BİR CEZA GİBİ GÖSTERMEYİN

Bir düşünür “Yaşam  büyük olayları beklerken arada geçen zamandır” demiş. Bu sözden bir pişmanlık payı çıkartmak da olasıdır. Yaşamı bir süreç gibi değil de, bir durum gibi görürseniz, önünüzdeki olayların önemini abartırsınız.

Çocuğunuza Fen Lisesi/Anadolu Lisesi ya da üniversite  giriş sınavında başarılı olmazsa gideceği okulunu, ya da ilerdeki mesleğini  bir ceza gibi göstermeyin. Çünkü gerçekten kazanamadığı takdirde alacağı eğitim, yaşamı açısından – yine de – büyük önem taşır. Bu eğitimi alabilmesi ve yararlanması ancak okulunu ve eğitimini sevmesiyle olanaklıdır. “…Eğer kazanamazsan falan okula gidersin” ya da “…Eğer…fakültesine giremezsen, filan fakülteye girer ancak filan olursun” gibi sözler onun gideceği okulu, yapacağı işi sevmesine olanak  bırakmaz. Bu tür yaklaşımlar çocuğun yaşamı ve kendisini sevmesini de engeller ve kendine olan güvenini temelden sarsabilir.

KENDİNİZE “YAŞAMIN AMACININ

NE OLDUĞUNU” SORUN

Yaşamın amacı kendine yeten bir insan olmak, yaşamından mutlu olmak ve bu mutluluğu çevresindeki insanlarla da paylaşabilmektir. Sınavda başarılı olmak, diploma sahibi olmak bu temel amaca yönelik olan araçlardır. “Okumak”, “Yüksek öğrenim görmek” yaşamın seçeneklerinden yalnızca birisidir.

Anne-baba olarak görevinizin çocuğunuza iyi bir eğitim vermek olduğu kadar, ona yaşamı sevdirmek ve yaşama sevincini aşılamak ve temel yaşam becerilerini kazandırabilmek olduğunu da göz ardı etmeyin. Yaşamla başa çıkabilmek yalnızca Fen Lisesi/Anadolu Lisesi ya da üniversiteye giriş sınavlarıyla sınırlı değildir.

BİRBİRİNİZE BAĞLILIĞIN AMAÇ, SINAVIN İSE  ARAÇ OLDUĞUNU HİÇ UNUTMAYIN

Ders çalışmak ve sınav kazanmak uğruna çocuğunuzla olan yakınlığınızı tehlikeye atmayın. Önündeki sınavda başarılı olsa da, olmasa da önemli olan çocuğunuzla aranızdaki sıcaklığın tehdit edilmemesidir. Çocuğunuzla  sınavda başarılı olması uğruna yaşadığınız çatışmalar  bazen aile ile çocuk arasına soğukluk girmesine ve duygusal açıdan uzaklaşmaya neden olmaktadır.

Eğer çocuğunuzla ilişkiniz genel olarak iyi ve yumuşak ise, ölçülü miktarda “çalış” uyarısı ve çalışma koşullarının hazır edilmesi biraz sıkıcı gelse de, çocuğunuza sorumluluğunu hatırlatacaktır. Kaç yaşında olursa olsun bir çok kişinin çalışmaya başlamak için bu tür bir uyarıya gerek duyduğu bilinir.

Ancak çocuğunuzla ilişkiniz iyi gibi gözükse de sık sık sertleşiyorsa, o zaman “çalış” uyarıları aranızdaki gerginliğin dozunu arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Böylece birbirinize kızmak için özel bir nedene ihtiyacınız kalmayacaktır. Eğitim ve diplomadan daha önemli bir şey, çocuğunuzla aranızdaki sıcaklıktır. Bunun bütünüyle kaybolmamasına özen göstermek gerekir.

SİZİN DEĞER VERDİKLERİNİZ NELERDİR?

Yukarıda anlatılanlardan, çocuğunuza “çalış” demeyin anlamı çıkarmayın. Çocuğunuzun  başarısını gönülden istediğiniz ve destek verdiğiniz doğrudur. Bunun karşılığını beklemeniz son derece doğaldır. Ancak çocuğunuzun da  elinden geleni yaptığına inanın. Eğer sonuç istediğiniz gibi olmazsa, çocuğunuzun elinden gelenin bu kadar olduğunu da kabullenin ya da belli sorumlulukları üstlenebilecek olgunluğa erişmemiş olduğunu düşünerek, onun olgunlaşmasına yardımcı olmaya çalışın. Çünkü bazı çocuklar yaşam başarısını “okuma”nın ve “eğitim”in dışında görürler. Bunu da çocuğunuzun “seçimi” olarak görmeniz yerinde olur. Bu noktada olgun insanın tanımını hatırlamakta yarar vardır. “Olgun insan sonucunu değiştiremeyeceği olayları kabul edebilme olgunluğuna erişebilmiş kişidir”.

KENDİNİ DOĞRULAYAN KEHANET

Psikoloji tarihinde dönüm noktası olan araştırmalardan bir tanesi, Rosenthal ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışmadır. Bir grup psikolog çeşitli ilkokullarda ders yılı başında sınıflarda zeka testi uygularlar ve bir süre sonra öğretmene, her sınıfta dört öğrencinin üstün zekalı olduğunu, ancak bunun çocuklara aktarmamasını söylerler. Gerçekte öğretmene isimleri bildirilen çocuklar üstün zekalı olmayıp, isimleri kurayla saptanmış olan çocuklardır.

Ders yılı sonunda bu çocukların başarılarının yükseldiği görülmüştür. Bu araştırma büyük yankılar yapmış ve Rosenthal buna “kendini doğrulayan kehanet” adını vermiştir.

Bu araştırmadan çıkarılması gereken önemli sonuç, çocuklarımıza yaptığımız yüklemelerin  onların benlik kavramlarını etkilemesidir. Çocuklarımıza “tembel, savruk, sarsak, haylaz, dağınık, sorumsuz, yaramaz, düşüncesiz, sakar” gibi sıfatlarla yaklaştığımız taktirde, gerçekte de “tanımladığımız gibi” olma olasılıklarını arttırırız. Kısacası çocuğumuza verdiğimiz  olumsuz geri bildirimler onun benliğini olumsuz etkileyecek  ve olumsuz özellikleri benimsemesine yol açacaktır.

O zaman akla hemen şöyle bir çözüm gelmektedir. “Çocuğuma iyi sıfatlarla yaklaşırsam iyi olur”. Halk arasında ki deyişle, “Paşa dersem, paşa olur”. Gerçek ne yazık ki buna uygun değildir. Çünkü çocuğumuza olumsuz bir sıfatla yaklaştığımız zaman ortada daima bir neden vardır. Bu nedenle çocuğumuzun kafasındaki olumsuz benlik imajını pekiştirmiş oluruz. Ancak ortada bir neden yokken olumlu benlik imajını pekiştirmemiz olası değildir. Bu konuda, temel ilke  çocuğun tüm kişiliğini değil, onun kişiliğiyle ilgili olumlu yönlerini araştırmak, tanımak, bulmak  ve bu gerekçelere dayanarak onun davranışlarını övmek, ön plana çıkarmaktır. Bu çocuğunuzun benlik kavramını olumlu etkiler.

Genel olarak eğitimde yeni bir davranışın kazandırılmasında temel ilke sürekli yanlışların görülmesi ve düzeltilmesi değil; bazı doğruların da bulunarak ön plana geçirilip vurgulanmasıdır. Bir başka ifadeyle söylersek, eğitimin temel amacı “yanlışların yakalanması” olmayıp, “doğruların yakalanması ve ön plan çıkarılabilmesidir.

KİMSE KİMSEYE YAŞAMAYI ÖĞRETEMEZ

Anne ve babaların  kabul etmeleri gereken bir gerçek de, kimsenin  kimseye yaşamayı öğretemediğidir.  Herkes yaşamı kendisi yaşayarak öğrenir. Anne ve babalar kendi gençliklerini düşünürlerse, kendi yaptıkları hataların önemli bir bölümünün, büyükleri tarafından daha önce uyarıldıkları konularda olduğunu hatırlayacaklardır.

Genç insan hata yaparak yaşamını ve bu dünya içinde kendi gücünün sınırlarını tanır. Bu anlamda her hata gelişme yolunda bir aşamadır. Bunun için iki koşul vardır: Birincisi hatalardan ders alarak ileriye doğru bir adım atılması ve aynı hatanın tekrarlanmaması, ikincisi bireyin ve yaşamının  akışını olumsuz yönde etkileyecek hatalar yapılmaması. Bu tür hatalara örnek olarak, uyuşturucu kullanımı, erken yaşta hamilelik, yasa dışı davranışlara yönelmek verilebilir. Bütün anne ve babalar bu iki koşulu göz önünde bulundurarak çocuklara ve gençlere “kendi hatalarını” yapma, sonuçlarını yaşama ve yaşamı öğrenme şansı vermesi gerektiğini içlerine sindirmelidirler. Bunun için anne ve babalar adına da cesaret ve sabır gereklidir. Büyümek ne kadar zorlu ve acılı bir süreç ise, çağımızda anne ve baba olabilmek de aynı ölçüde zor bir süreçtir.

           Unutmayın ki, kendileri ile ilgili olumlu algılara sahip kişiler daha başarılı ve yaptıkları işlerden doyum sağlarlar. Hoşgörü, karşımızdakini istediğimiz gibi olmaya zorlamak değil, çocuğumuzun kendi isteği gibi mutlu olmasına olanak sağlamada yardımcı olabilmektir.

AMAÇ BELİRLEMEK NEDEN ÖNEMLİDİR?

“Başarıya giden tek  yol çok çalışmaktan geçmez”

Başarılı bir yaşam “uyumlu ve doyumlu” yaşanabilen bir yaşamdır. Geçmişte başarı için, aynı öneriyi içeren bir tek reçete sunulurdu. “Çalışmak, çalışmak ve gene çalışmak” ya da “çok çalışmak”. Oysa çağdaş başarı kavramı yerini  “çok çalışmak” yerine “etkili çalışmaya” terk etmiştir.

“Etkili çalışmak”, zamanı belirlenmiş amaçlar ve saptanmış öncelikler doğrultusunda programlı olarak kullanabilmektir.  “Etkili çalışma” programı içerisinde eğlenceye, dinlenmeye, aile ile birlikteliğe, sevdiklerinize zaman ayırmaya ve hobilere daima yer vardır.

Başarılı olabilmek için mutlaka amacın açık ve net bir tanımının yapılmış olması, kişinin buna inanması ve bu amaca yönelik yıllık, aylık ve haftalık programlarını düzenlemesi ön koşuldur. Günlük ve haftalık program içinde amacına zaman ayırmayan kişi “amaç sahibi” değil, “hayal sahibi” kişidir. Unutmamak gerekir ki, amaçlar davranışları başlatır, sonuçlar bu davranışların sürdürülüp sürdürülmemesinde etkili olur.

Amacını açık ve net olarak tanımlayan kişinin bunu düşünmesi yetmez. Eğer öğrenicinin amacı bir Anadolu Lisesini  kazanmaksa çalışma masasının karşısına bir kartona “BEN ANADOLU LİSESİNİ KAZANACAĞIM” diye yazarak asması onun için olumlu bir uyarıcı olabilir. Böyle bir tutum, insanın hayallere dalmasını önlemesi ve boş zaman etkinliklerini planlaması açısından çok  yardımcı olabilir.

Unutmamak gerekir ki, başarılı bir insan, belirlediği amaçlarına belirli bir zaman dilimi içerisinde ulaşabilmiş olan kişidir.

BAŞARI, PROGRAMLI ÇALIŞMA YAŞAMININ  GERÇEKLEŞTİRİLMESİYLE SAĞLANIR

Başarı, bireyin  kendisi için uygun anlamlı olan amaçları belirlemesi ve bu doğrultuda hazırladığı günlük programlarla adım adım amacına yaklaşabilmeyi sağlamasıdır.  Belirlenmiş “kişisel amaçlar” olmadan başarılı olmak güçtür. “Herkes istiyor” diye, herkesin amaçladığını istemek, gerçekten bir “amaç” sahibi olmak demek değildir. “Genel amaçlar” peşinde olmak, hem insanın enerji ve çabasını yoğunlaştırmasını engeller, hem de ulaşıldığında insanı mutlu etmez.

Amacını açık seçik belirlememiş bir kişi dümeni olmayan bir gemiye benzer. Gemi sürekli yol alır, içindekiler çalıştıklarını zanneder ancak geminin geleceği şansa ve kadere kalmıştır. Böyle bir gemi kayalara çarparak parçalanabileceği gibi, hiç ilgisiz bir limana da gidebilir.

Bütün başarılı işletme ve kurumlar, amaçlarını belirlemek ve bu amaçların nasıl gerçekleşeceği konusunda plan yapmak için zaman ve enerji harcarlar. Ancak gözlemlerimiz çok az sayıda insanın bunu yaptığı yolundadır. Fakat yaşamda başarıya ulaşmış bütün insanlar amaçlarını saptamış ve bu amaca yönelik bir plan yapmış olanlar arasından çıkar.

İSTEK / HAYAL

Öğrencilere hangi okula girmek istediği sorulduğunda: “Benim isteğimin ne önemi var, nereyi kazanırsam oraya…” diyebilmektedirler. “İsteğin önemsiz olur mu, sen nereye girmek istiyorsun” denildiğinde öğrenci tek bir okulun adını vermektedir. Bir çok öğrencinin yanılgısını yansıtan bu konuşma biçimi, “istek” ile “hayal” arasındaki ilişkiyi açık seçik ortaya koymaktadır. Bu örnekte olduğu gibi  öğrenci insanın isteklerine “kendiliğinden” ulaşabileceğine ya da istediğini elde etmenin bir “şans işi” olduğuna inanmaktır. Eğer bu öğrenci amacının belirli okula girmek olduğuna açıkça karar vermiş, buna inanmış ve bu amacını gerçekleştirmek için kendisine aylık, haftalık ve günlük planlar yapmış olsaydı, amacına ulaşma şansı çok daha fazla olacak ve isteği bir “dilek” olmaktan öteye geçerek, gerçekçi bir “amaç” haline gelecekti.

Amaç belirli bir zaman dilimi içinde ulaşılması istenen noktadır. Bu anlamda amacın açık ve kesin olarak tanımlanması ve bu amaca giden yolun bölümlere ayrılması be belirli zaman dilimleri içerisinde  ne kadar mesafe kat edildiğine bakılması yararlıdır. Bu değerlendirme sırasında nedenler  ve mazeretler üzerine odaklaşmak yerine süreci ve somut sonuçları değerlendirmek gerekir.

BİLGİ EKSİKLİĞİ ŞANSA OLAN İNANCI ARTTIRIR

Büyük sınavlara giriş aşamasındaki öğrenciler arasındaki yaygın tavır, girecekleri bölümün önemli ölçüde “şans” tarafından belirleneceği yolundadır. Oysa sistem şansa hemen hemen hiç yer bırakmayacak biçimde düzenlenmiştir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, “bilgi eksikliği  şansa olan inancı arttırmaktadır”. Toplumun en dinamik kesiti olan gençlerin bu tür yanılgılardan uzak durmaları gerekir. Çünkü ancak bu biçimde, önlerindeki önemli karar verme noktasında  akılcı ve gerçekçi bir yaklaşım içinde olurlar. Bu tutum kendileri ve ülkenin geleceği açısından son derece yararlıdır. Bilgi sahibi olduğumuz ölçüde şans etmenine daha az yer veririz.

Elbette yaşamın tek ve son amacı “okumak”, “yüksek öğrenim yapmak” değildir. Eğitim insana belirli konularda bilgi sağlar, değer sistemlerini ve inançlarını etkiler ve her açıdan yaşama bakışını etkiler. Belki bütün bunlardan daha önemlisi eğitim, kişinin mesleğini ve toplumdaki statüsünü, kendi ailesine sağlayacağı olanağı ve saygınlığı belirler.

İyi bir eğitimin öneminden ve sağlayacağı yararlardan söz ederken, eğitimin bireye yüksek gelir sağlamayı garanti etmeyeceğini belirtmek gerekir.

Okumak ve yüksek öğrenim yapmak, yaşanılanın farkına varılmasını sağlar ve “yaşantının kalitesini” yükseltir.

BİR DİPLOMA SAHİBİ OLMAK İÇİN OKUMAK

“Bir diploma sahibi olmak…” sınavlara hazırlanmanın ve öğrenim yapmanın nedeni olamaz. Oysa gözlemlerimiz ve deneyimlerimiz özellikle üniversite eşiğindeki bir çok gencin sadece “bu nedenle” yüksek öğrenime yöneldiğini bize göstermektedir.

“Herkes” yöneldiği için yönelinen amaçlar, insanların zamanlarını boşa harcamasına ve mutsuz olmalarına yol açar.  Çünkü “genel amaç” diye bir şey olamaz. “Başarı” sadece tek bir etmene, yaşamda elde edilecek bir tek başarıya bağlı değildir. Herkesin gönlünde kendince değişik bir “başarı” kavramı olmalıdır. Bu nedenle, başarıyı bütün bir toplum için tek bir seçeneğe indirgemek hem gerçekçi değildir, hem insanları mutsuz eder, hem de verimliliklerini azaltır.

“Uyumlu ve doyumlu bir yaşam sürebilmek, insanın kendi gizil güçlerini bilmesi,tanıması ve bunları uygulamaya koyması ile ve insanın ne istediğini önceden belirleyebilmesi  bu yönde adım adım ilerleyen bir program doğrultusunda amaca ilerlemesiyle olanaklıdır”.

Tatil süresince, gerek dersler ve sınavlarla ilgili, gerekse duygusal konularda kafası karışan öğrencilerimize yardımcı olabilmek amacıyla bizler okulumuzda olacağız. Eğer bize ulaşmak isterseniz, aşağıda vereceğimiz telefon numaralarından, ismi yazılı Rehberlik ve Psikolojik Danışma Uzmanlarımızla görüşebilirsiniz.

      

 

 

 

  • Rehberlik ve Psikolojik Danışma Merkezi Uzmanları olarak, öğrencilerimizin dinlenip eğlenerek, sevdikleri etkinliklerle dolu dolu, gönüllerince bir yarıyıl tatili geçirmelerini diliyoruz.

 

  • DİKKAT: Önümüzdeki yıldan, yani 2002 yılından itibaren yapılacak olan Orta Öğretim Kurumları Öğrenci Seçme Ve Yerleştirme Sınavında, Fen Liselerini tercih edecek 8. sınıf öğrencilerinde 6. ve 7. sınıflarındaki Türkçe, Matematik ve Fen Bilgisi derslerinin her birinin yıl sonu notunun en az 4 olması koşulu aranacaktır (10.01.1999 tarih ve 23579 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Fen Liseleri Yönetmeliğinin 9. maddesi gereğince).

ÖZEL   A R I   O K U L L A R I

Rehberlik ve Psikolojik Danışma Merkezi

Özel Arı Eğitim Öğretim Kurumları  telefon numarası olan

0.312. 286 85 85’ten;

………………………….

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :