- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

İlişki ve Oyun

İlişki ve Oyun sitemize 24 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

İlişki ve Oyun

Yavuz Erten

Türkçede “oyun” kelimesinin sahip olduğu anlam zenginliği ile başlamak isterim. Sahiden çok anlamı var “oyun”un. Çocukların oynadığı oyundan sözederken başka, dansı tarif ederken başka, aldatıldığımızı (oyuna geldiğimizi) söylerken başka, tiyatrodaki piyesi kastederken başka, staddaki maçı aktarırken başka, kumarı anlatırken başka…Bu anlam zenginliği, “oyun” kavramının özündeki çeşitliliğini ifade ediyor. Rekabet, paylaşma, rol, mücadele, galibiyet/mağlubiyet, kandırma, uyum, replik, risk, kural, eşdeşlik ve diğerleri.

İlişki ve Oyun. Bu iki kavramı psikanalitik bir çerçevede ele aldığımız zaman, akla gelecek ilk isim şüphesiz Winnicott olacaktır. Bu sunum, özellikle Winnicottian bakış açısını kullanarak, ilişki kavramına “oyun” perspektifinden bakmayı amaçlamaktadır. Bu amaç için, öncelikle, Winnicott’ın görüşlerini kısaca gözden geçirelim.

Winnicott için insan doğasının güdülenmesi iki yönlüdür. Temelinde cinsellik ve saldırganlığın olduğu içgüdüler ve ikincil olarak, “kucaklayıcı çevre” aracılığı ile olgunlaşma (ve bağımsızlığa doğru gitme). Yani, Winnicott klasik psikanalitik güdülenme kuramını reddetmemiş, ancak ona yeni bir bağlamda yer vermiştir. Bu bağlamda, klasik kuramda yeralmayan “kendiliğin (self) “kucaklayıcı çevre”de olgunlaşması olgusu” yeralmaktadır. Bu iki güdülenme, ilişkiye girilen “öteki”ni (psikanalizin dikkati öncelikle hep “anne”dedir, yani anne’yi) iki türlü somutlaştırır. Anne hem “Nesne anne”dir; yani içgüdüsel ekonominin nihai hedefidir. Gerilimi azaltacak doyum onda saklıdır. İçgüdü oku hep o hedefi vurmayı amaçlar. Cinsellik ve Saldırganlık içgüdülerinin adresi olan annedir (Nesne Anne); hem de “Çevre Anne”dir. Çocuğun gelişim sürecinde, ona gerekli olan güvenlikli alanı yaratandır. Onun gelişim serüvenini kolaylaştırıp, olgunlaşma süreçlerini destekleyendir. “Güvenli bağlanma” olgusunu bu iki güdülenmenin dengede olduğu bir durumun sonucu varsayabiliriz. “Sevgi” kavramını daha çok “çevre anne”sel bir türev olarak görebiliriz. “Aşk” ise, şiddet ve şehvetin buluşma noktası olup tutkuyu temsil eder. İçgüdüler (saldırganlık ve cinsellik) ve onların füzyonları, nesneye aşık eder, ya da karşı-aşık eder (nesneden takıntılı bir şekilde nefret edilir). Nefret te bir tür aşktır.

“Kucaklayıcılık” kavramı “Çevre Anne” olgusunun anlaşılmasında bir sapma yaratabilir. Sadece Türkçe çevirisinde değil, İngilizce’de de sorun yaratır bir şekilde, “holding” kavramı, sınır tanımaz bir şekilde yakınlaşmayı çağrıştırabilir. “Çevre anne” çocuğun gelişim süreci boyunca bir nevi “tanık”tır. Çocuğun varoluşunun kıyısında durur ve çocukla optimal dansını yapar. Bu optimal dans nedir ? Winnicott’ın pekçok olguda olduğu gibi, bunda da paradoksal kavramlaştırmaları vardır. “Çevre Anne” bir taraftan çocuk tekbaşınayken ona yalnız hissettirmeyecek bir içselleştirmenin nesnesidir; aynı zamanda, çocuk onunla birlikte iken, müdaheleleri ile çocuğa tecavüz etmeyecek, yani çocuğun onun huzurunda kendi yalnızlığını yaşayabileceği nesnedir. Ünlü bir Winnicott yorumcusu olan Mesud Han’ın optimal analitik duruma gönderme yaptığı “lying fallow” (nadasa bırakılma) kavramının kökeni de budur. Han’a göre, divandaki her sessizlik direnç değildir. Bazı durumlarda hasta divanda uyanık inaktifliğini yaşar, evrenle mırıltı halinde bir ilişki içindedir. Böyle durumlarda, hastasını sorularla, yorumlarla, direnç imaları ile zorlayan analist tecavüz halindedir. Anne-çocuk ilişkisinde böyle tecavüzler, spontan varoluş durumunun kaybolmasına yolaçıp, “sahte kendilik” kalkanının oluşmasına sebep olurlar. Çocuk varoluşunun dışsal yüzü olan, bir anlamda varoluşunun zarı olan “çevre anne” ile ilişkisinde rahatsızlanmış ve dış dünyaya artık dolayımsız değmemek üzere bir bir kılıf, bir zarf giymiştir. Dışarıdan görünen (ötekilerin gördüğü) ve içeriden hissedilen (öznenin hissettiği) arasındaki kendiliğindenlik kopmuştur. Öznenin bedeni ile ilişkisi de, -beden kendiliğin en somut hali olduğu için, yani ötekilerin doğrudan gördüğü olduğu için- zarar görmüştür. Böyle bir durum Winnicott’a göre, psikosomatik birliğin, (yani body-in-dwelling’in) bedenin içine yerleşmenin tahribatıdır. Beden-ruh birliği kopmuş, beden yaşayan özne değil, öznenin taşıdığı, sakladığı ve kaçındığı olmuştur. Beden, fazlaca “kafa” haline gelmiş öznenin zaman zaman aşağılayarak, zaman zaman korkarak beslediği bir hayvana dönüşmüştür .

Çocuk, “nesne anne” ve “çevre anne” ile yaşadığı etkileşimler sonucunda, bedeni ile bütünleşmiş özneliğinin (öznelliğin) içine yerleşmeye çalışır. “Çevre anne”nin onda yarattığı güven ve güvenlik, onun dış dünya ile ilişkisindeki yaratıcılık, cesaret, esneklik, mizah ve uyumun kaynağıdır. Bu aşamada ele alınması gereken en önemli kavram “geçiş nesneliği” ve “geçiş alanı”dır. Çocuk “çevre anne”nin ve içsel koşulların işbirliğinde yaratılmış bir yanılsamanın ürünü olarak “herşeye gücü yeter” (omnipotent) bir varoluşta yaşarken, içsel koşulların gelişimle değişmesi ve “çevre anne”nin kaçınılmaz hayalkırıklıkları yaratması ile gitgide daha fazla “dış gerçekliğin” farkına varmaya başlar. Bu farkına varma durumu, bebekliğin aşırı zayıflığı ve “herşeye gücü yeterliğin” aşırı iktidarı arasındaki uçurumdur. Çocuk bu iki kutup arasında varolabilmek için dış dünya üzerinde manipülasyonlarını sınamaya başlar. Kendine nesneler (geçiş nesneleri) seçer. Bu nesnelerle oynar, onları taşır, onları okşar, onları konuşturur. O nesneler biraz o, biraz “öteki”dirler. Hem içsel, hem de dışsaldırlar. O nesnelerle ilişkinin gerçekleştiği uzay, “geçiş alanı”dır. Çocuk iç dünyadan dış dünyaya doğru, öznelden nesnele doğru bir yolculuğa çıkmıştır. Bu hali ile, öznel olanın gitgide daha nesnel olmasından bahsediyor gibiyiz. Ancak Winnicott’ın daha önce de sözünü ettiğimiz paradoksal düşünce zenginliğini hesaba katarak söylersek, aynı zamanda, genişleyen bir öznellikten (veya daha doğrusu öznel-nesnel melezliğinden) sözedebiliriz. Öznel deneyimler sonucunda somut dış gerçeklik, soyut özelliklere bürünmeye başlar. Herhangi bir nesne, içsel deneyimin geçiş nesnesi oldukça, öznel bir tarihin detayı, kişisel bir öykünün parçası haline gelir. Geçiş alanı hiçbir zaman bitmeyecek bir yolculuğun menzilini yaratır. Ölüme kadar sürecek bu yolculukta içsel daha dışsal, dışsal daha içselleşir. Bu yolculuğun en dikkat çekici olguları tüm yaratım süreçleri (özellikle kültür, dil ve sanat kilit kavramlardır) ve duygusal ilişkilerdir. Dünya üzerinde kurulan tüm kültürel medeniyet, “çevre ve nesne anne” olan Tabiat Ana ile ilişkide, hiçlik ve tanrısallık arasındaki “geçiş alanı” olarak görülebilir. Geçiş alanındaki yolculuk varılamayacak ufuk çizgisine doğrudur. Bu yolculuk insanın olgunlaşma sürecindeki belirsizliğe ve ölümlülüğe tahammül olgularının gelişim sınavıdır. İnsan, varoluş içinde ne omnipotent, ne de bir hiç olduğunun ayırdına varır. Yapabileceğinin gerçeğinde ve sınırındaki mütevazi duruşunu yakalar. Bunu yakalabildiği oranda ölümünü kabul eder. Yaşılığı ve ölüme yönelişi de onun geçiş nesneleri olurlar. Herkes nesnel ölüm olgusuna yaklaştıkça, kendi öznel ölümünü yaratır. Kendi ölümüne güvenle bağlanabilmesi, ona bir geçiş alanı içinde yaklaşabilmesi ile olanaklıdır.

Oyun bir geçiş alanıdır. Winnicott’a göre, oyun alanı iç ruhsal gerçeklik değildir. Bireyin dışındadır, ama dış dünya da değildir. Geçiş alanı düş potansiyelinden bir örnektir. Çocuk dış dünyadan seçtiği nesnelere bu oyun alanı içinde iç dünya rolleri verir; onları düşe hizmet edecek şekilde kullanır, düşe özgü bir anlam ve duygu yükler. Dış dünyadan seçilen nesneler bu oyun atmosferinde arayüz (interface) özellikleri sergilerler. Bir yüzleri iç dünyaya, bir yüzleri dış dünyaya değer. İnsan yaşamında, geçiş nesnelerinden, oynamaya, oynamadan başkaları ile birlikte oynamaya, buradan da kültürel deneyimlere giden dolaysız bir gelişim söz konusudur.

Oyun oynama, doğası gereği heyecan verici ama istikrarsız bir şeydir. İstikrarlı olsaydı, onu dış gerçeklikten ayıracak bir şey kalmazdı. Bu istikrarsızlık, çocuğun zihninde öznel olanla, nesnel olarak algılanan şeyin arasındaki farktan kaynaklanır. Bu durum, çocuğun kafasında içsel ve dışsal farkını yaratıp, oyunun

“-mış gibi” özelliğini ortaya çıkartır ki, bu da ego psikolojisinin terimleri ile ifade edersek, ego-sintoni ve ego-distoni ayırımını yansıtır. Çocuk oyunla oyun olmayanı ayırabilir. Oyun oynayabilme bir kapasitedir. Oyun oynayamamaya göre bir üst, gelişmiş durumdur. Oyun ile gerçekliği ayırabilme ise, bunun da üstünde yeralan bir gelişimdir.

Mücadeleyi, kıran kırana geçen bir maçta bırakıp, bitiş düdüğü ile rakibini tebrik edebilen sporcunun olgunluğu böyle bir gelişmişliğin ürünüdür herhalde. Başka bir örnek, bizim çok yabancısı olmadığımız bir yerden, terapi odasından verilebilir. Aktarım alanı bir geçiş alanıdır ve düş potansiyeli taşır ve hasta tarafından dış nesneye içsel rol verilir.Ama o nesne bir arayüz’dür. Aynı zamanda dışsal nesne olduğu, oyun-gerçeklik ayrımında bilinir. Hasta terapistine çok öfkelenir, belki onu tüm mutsuzluğunun sebebi olarak görür, bunları ego-sintonik olarak yaşar, ancak –en azından optimal ve endike analitik terapi ortamında- ego-distonik olarak, yani oyunun dışına çıkabilerek, terapistine verdiği içsel dünya rolüne belli bir mesafeden bakabilir. Öğrencilik yıllarımda terapiye giden arkadaşlarımın ağzından terapistlerine öfkeli pekçok şeyi duyduktan sonra, “herhalde bir daha ona gitmeyecekler…” diye düşünüp, ertesi gün gene gittiklerini farkedince, şaşırırdım. O zamanlar ben daha terapiye gitmemiştim, analize hiç gitmemiştim.

Evet, bir anlamda sadede geldik. Terapiler, terapistler derken, meselemize geldik. Şikayetin bini bir para iken boşanamayanlar, ayrılamayanlar ? Aşkın doruk noktasında iken bile akla gelen, “ben bu adamla ne yapıyorum Allahaşkına ?” sorusu ? Öfkesinin kızıllığında eşini nasıl öldüreceğini hayal ederek rahatlayan birisinin onun öksürüğü ile endişelenip, kendi kendine gülmesi ?

İlişkiye girilen “öteki” genellikle hem “Nesne Anne/baba(ve onların güncel versiyonu olarak eş- yani Nesne Eş)”, hem de “Çevre Anne/Baba (ve onların güncel versiyonu olarak eş- yani Çevre Eş)” özelliği taşır. Sadece “Nesne” olması durumunda, orada şiddet ve şehvet fazlasından, diğer tarafta sadece “çevre” olması durumunda, iktidarsızlıktan sözedebiliriz (Kendilik Psikolojisi – Klasik Ekol arasındaki fark ?). Optimal bir ilişki, nesne ve çevre özelliklerinin iki kutup olduğu bir sinerjide yaşanır. “Nesne Eş” içgüdüsel dinamiklerin odağıdır. “Nesne Eş” içgüdüsel dinamiklerin tekrar özelliklerini taşır. Bu tekrarlar bilinçdışıdırlar; arzu ve yasak arasındaki çatışma özelliklerine bürünmüşlerdir. İlk aileden arta kalan rövanş, intikam, günah çıkarma, yakalanma, bedel, cezalandırılma, iade-itibar, ve benzerleri ile yüklüdürler . “Çevre eş” ise, iki yönlü bir etkileşimin odağıdır. Kohut’un “her tekrar aktarımdır; ancak her aktarım tekrar değildir” sözünün ikinci kısmını yansıtır şekilde, “Çevre eş” yarım kalan büyümeyi tamamlamaya çalışır. İkinci olarak ta, çatışmalı “Nesne Eş-Nesne Eş” dinamiğine belli bir mesafeden, soğukkanlılıkla yaklaşabilmeyi sağlar. “Çevre Eş” “Ne oldu, da acaba biz beş dakika önce birbirimizi öldürecek gibi hissettik ?” sorusunu kendine ve eşine sorabilir. “Çevre Eş” yaşanan süreçleri üstüne katlayabilip, meta-komünikasyon yapabilendir.

“Nesne Eş” dinamiği enerjisi yüksek etkileşimlerin odağıdır. Orada arzu, haset, mücadele, çekişme, ele geçirme, tüketme vardır. Nesne eşe yönelik edimin gözü kördür. Hani “aşkın gözü kördür”, “gözü hiçbir şey görmüyor”, “gözünü kan bürümüş” deyişlerindeki körlüktür o. O sadece hedefine ulaşmaya çalışır. Çevre Eş edimi, klasik psikanalitik jargona çevirerek ifade edersek, bu içgüdüsel hareketin dışında kalan nötralize bir karaktere sahiptir. Bu iki dinamik güç, terapi odasında da mevcuttur. Terapistine sadece ve ağırlıklı olarak ”nesne eş” edimi ile yaklaşan hasta çok kuvvetli bir aktarım geliştirmiştir. Terapistinin bu olgunun “çevre”sinden yaptığı yorumları duyup, kendi “nesne eş” yansıtmaları üzerine çalışacak bir “çevresel”liğe sahip değilse, terapi çalışmasının başarıya ulaşma şansı düşüktür .

Bu noktada, ilişkinin doğası ve süreci açısından, benim kullandığım iki kavramı sunmak istiyorum. “Birincil Uyum” ve “ikincil uyum”. “Birincil Uyum” iki kişinin birbirlerini görüp, bilinçli, yarı-bilinçli ve bilinçdışı katmanlarda bir ortaklık antlaşması imzalamalarıdır. Gözler karşılaşır, ilk espriler yapılır, onunla bir gelecek hayal edilir ve sonrası malum. Birincil Uyum’un kurulmasının tadı, coşkusu ve hülyalı günleri, iki insanın epey zor bir işe kalkışmaları için bir parmak bal (Bu yüzden mi balayı diyorlar ?) değerindedir (İsterseniz acı ilacı kaplayan şekere de benzetebilirsiniz). Birincil uyum bir gün çöker. Eskilerin “canım cicim ayları” dedikleri zamanlar biter. Post-modern zamanlar hep “canım cicim ayları” istediğinden olsa gerek, bir dizi halinde “birincil uyum kuruluşu-çökmesi” şeklinde fast-food ilişkiler çok sık rastlanır hale gelmiştir. Bu hızlı trafiğin fonunda ise hep bir umutsuzluk vardır. “Ben aradığım o insanı bulamayacağım”. Evet aranan ve bulunamayan bir insan vardır ama o insan sanıldığı gibi dışarıda değil, içeridedir. İlişkiler o insanı bulmak için ancak araç olabilirler. Birincil uyumun coşkusuna bağımlılık, kişiyi rahmet yaratacak zahmete girmekten alıkoyar. Aslında Birincil Uyum’un çökmesi ile gerçek ilişki kurma şansı oluşmuştur . Şiddetini arttıran ve iyice görünür hale gelen “Nesne Eş” ve “Çevre Eş” dansı ile Ikincil Uyum’a yelken açılır. Belki hiçbir zaman ulaşılamayacak bir menzile yol alınır .

Bu yolculuk “geçiş alanı”nda gerçekleşir. Bu bir geçiş alanıdır çünkü hiçbir yaşam uzmanlığı bir ilişki (veya bir ilişkideki) ustalığının dışında kurulamaz. Uzun süreli birlikte yolculuk olgusu dünyayı göründüğünün ötesinde kavramayı sağlar. Bu tabi ki bir duraklık metro yolculuğunun yan koltuk komşuluğu değildir. İlişki kendi oyununu bu geçiş alanında kurar. Bu oyun Winnicott’ın “squiggle” kavramı ile daha iyi anlaşılabilir. Her iki katılımcının enteraktif yaptığı bir resimdir bu. Herkes bir çizgi çizer ve ortaya yaratım sürecini sadece iki kişinin bildiği o resim çıkar. O resim iki iç dünyanın evliliğidir. O resmin tarihi, esprisi, dili, esrarı onlarda mahfuzdur. Bu oyun, konuşmanın başında ifade ettiğim gibi, bir oyunda çok oyun içerir. Bu oyun bir maçtır, bir körebe, saklambaçtır, aldatmadır, sahneye konan dramadır, danstır, çokça kumardır.

Bu oyun, sadece onu kuran ve oynayan oyuncuların bildikleri düşleri, düşlemleri, ikilemleri barındırır. Oyuncuların birbirlerinin “Vanilya Gökyüzü” oldukları bir illüzyondur bu. Bir taraftan illüzyon vardır, bir taraftan da bu illüzyon rahatsız edilmez. Bir taraftan ringde sertlik vardır, ama soyunma odasında ağrıyan yerlere masaj yapılır. Çoğunlukla üçüncülerin anlamadıkları bir tuhaflıktır bu . Eş terapistleri çoğunlukla bu öznelerarası olguyu yeni bir kültürle karşılaşan antropolog gibi incelemek zorundadırlar. Kendi sembollerini, düşlerini, düşlemlerini bir kenara bırakıp, bu oyunun geçiş alanına girmek zorundadırlar. Roland Barthes, benzersiz eseri “Bir Aşk Söyleminden Parçalar”da, Winnicott’a gönderme yaparak şunları söyler: “Sana arzunun nerede olduğunu göstermek için, önce bunu azıcık yasaklamak yeter (yasaksız arzu olmadığı gerçekse). (…) orada, yanında olmamı, ama kendisini azıcık serbest bırakmamı ister: esnek, bazı bazı uzaklaşarak, ama yakında kalarak: bir yandan yasak olarak hazır bulunmam (yoksa iyi arzu olmazdı), ama aynı zamanda, arzu oluştuktan sonra, kendisini rahatsız etme tehlikesini gösterdiğim anda uzaklaşmam gerekir: kendisi rahat rahat dikişini dikerken, çocuğu çevresinde oynayan, yeterince iyi (…) Anne olmam gerekir. “Başarılı” çiftin yapısı bu olmalı: azıcık yasak, çok çok oyun: arzuyu göstermek, sonra da bırakmak, size yolu gösteren, ama eşlik etmekte dayatmayan kibar yerliler gibi”. (s.127).

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :