- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

İletişim

İletişim sitemize 24 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 1 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

İLETİŞİM

1.1.İletişim Kavramı ve Tanımı :
Yakın zamanlara kadar, dilimize Fransızca’dan ve Fransızca söylenişiyle geçen komünikasyon (communication) sözcüğü ile birlikte ve aynı anlamı karşılamak için haberleşme kavramı kullanılıyordu. Günümüzde kullanımı yaygınlaşan iletişim sözcüğü ise haberleşmeyi de içeren daha geniş kapsamlı bir ileti alışverişi anlayışını yansıtmaktadır (Zıllıoğlu, 1993, s.30).
Fransızca’da ve İngilizce’de yazılışı aynı, söylenişi ayrı communication kavramı Latince’deki communication sözcüğünün karşılığıdır. Sözcüğün 14.yy Fransızca’sında ticarettin geliştiği dönemde ticaret ve ilişkiler karşılığında kullanılması, belli bir dönemdeki etkinliklerin sözcüklere yükledikleri anlamlar açısından ilginç bir örnektir. Communication’un kökeninde yine Latince’deki communis kavramı bulunmaktadır. Bir çok kişiye ya da nesneye ait olan ve ortaklaşa yapılan anlamlarındaki bu kavramdan hareketle iletişim sözcüğünün özünde, yalın bir ileti alışverişinden çok toplumsal nitelikli bir etkileşimi, değiş tokuşu ve paylaşımı içerdiğini söyleyebiliriz (P. Robert Le Petit Robert, Paris, S.M.L., 1972, s.311).
İletişim kısaca, “bilgi üretme, aktarma ve anlamlandırma süreci” olarak tanımlanabilir. Bu durumda, pek çok etkinlik iletişim sayılacaktır. Örneğin bu tanıma dayanarak iki insanın karşılıklı konuşmasını iletişim sayabileceğimiz gibi, arıların bal bulunan yeri birbirlerine bildirmelerini de iletişim kabul edebiliriz (Hindo, 1974).
Genel anlamda, iletişimin gerçekleşmesi için iki sistem gereklidir. Bu sistemler, iki insan, iki hayvan, iki makine ya da bir insan ile bir hayvan, bir insan ile bir makine (bir bilgisayar gibi) olabilir. Seçenekleri arttırmak mümkündür. Nitelikleri ne olursa, olsun, iki sistem arasındaki bilgi alışverişini “iletişim” kabul edebiliriz. Yukarıdaki “alışveriş” sözünden de anlaşılacağı üzere, iletişimde, bilgi akışının iki yönlü olması beklenir. Sibernetikte bir bilgi kaynağından tek yönlü bilgi iletimine “enformasyon”, karşılıklı bilgi alışverişine ise, “komünikasyon ya da iletişim” adın verilir (Akman, 1982).
Yeni, iki sistem arasındaki karşılıklı bilgi alışverişini “iletişim olarak adlandırma, tek yönlü bilgi akışını ise, başka bir şey sayma eğilimi vardır. Bu ayrımı dikkate aldığımızda, insanlar arasındaki bütün konuşmaları, iletişim kabul edemeyeceğimizi düşünebiliriz (Dökmen, 1995, s.19).
Örneğin, ana-babalar ya da amirler, çocuklarına/memurlarına sadece bir takım emirler verip, onların bu emirler karşısındaki tepkileriyle ilgilenmezlerse, bu tavırlarını “iletişim” değil, enformasyon “yani tek yönlü bilgi iletimi kabul etmek, pek de yanlış olmasa gerek.
Enformasyonlar, bazen iletişime dönüşür, bezen de dönüşmez. Örneğin, bir evin penceresindeki “kiralık üç oda” ilanını yalnız okuyup geçerseniz, bu uyarıcı sizin için bir enformasyon olmakla kalır. Ev sahibi ile yüz yüze ya da telefonla konuşmanız durumunda ise, iletişim ortaya çıkar (Dökmen, 1995, s.20).
İletişim kavramı o denli değişik anlamda kullanılıyor ki, birbirinden çok ayrı anlamları yükleniyor. Yazılı kaynakların taranması yöntemiyle yapılan bir araştırmada sözcüğün 4560 kullanımı derlenmiş ve daha sonra 15 anlamı belirlenmiştir.
1. Düşüncenin sözel olarak (konuşmayla) karşılıklı değiş-tokuşu;
2. İki kişinin birbirini anlaması, insanın karşısındakine kendisini anlatabilmesi,
3. Organizma düzeyinde olsa bile, ortak davranışa olanak veren etkileşim,
4. Bireyde benlikle ilgili olarak bilgisizliğin azaltılması,
5. Duyguların, düşüncelerin, bilgi ve becerilerin aktarılma süreci,
6. Bir kişi ya da bir şeyin başka bir kişiye/bir şeye içinden aktarımla, deyiş/tokuşla dönüşme ve değişme süreci
7. Yaşayan bir evrenin parçalarının ilintilenmesi, bağlantılarının kurulması süreci
8. Bir kişinin tekelinde olanın başkalarıyla paylaştırılması, başkalarına da aktarılması süreci,
9. Askeri dilde, iletinin (komutun) gönderilmesiyle ilgili araç, usul ve teknikler,
10. İletiyi alanın belleğinin, iletiyi gönderenin beklentisine uygun yanıt verecek biçimde uyarılması.
11. Organizmanın ortamdaki uyarıcıya verdiği fark edilir yanıt, ortamdaki değişime uyarlanma yanıtı, bu yanıtla diğerini etkileme,
12. Kaynaktan çıktıktan sonra, iletiyi alan için bir uyaran olan davranış,
13. Kaynağın karşı tarafı etkilemeyi amaçlayan davranışı,
14. Belli bir konudan, yapıdan bir diğerine geçiş süreci,
15. Güç (iktidar) kaynağı olarak kullanılan mekanizma,
(Akt: Ü. Oskay, 1982, s.309).

1.2. İletişim Sınıflandırmaları :
İletişim nitelikleri bakımından birçok etkene göre, sınıflandırılabilir. Böylesi bir sınıflandırma denemesinden önce somut bir örnekle, hepimizin değişik ilişkilerimizde karşılaştığımız ya da karşılaşabileceğimiz iletişim çeşitlerine göz atalım. Bunun için, Ruesch ve Bateson’dan esinlenerek büyük bir kentimizde yaşayan ve çalışan Bay A’ nın bir iş günündeki iletişim durumlarından bazılarını varsayalım.
Sabahleyin bürosuna gelen Bay A, önce sekreteriyle selamlaşır (sözlü iletişim). Daha sonra kendisine gelen mektupları okur (yazıyla iletişim). Mektuplardan sonra işyerinde kurulması düşünülen bilgisayar merkezi için gönderilmiş olan broşürdeki modelleri inceler (resimle ve grafikle iletişim). Bu arada telefonla arayan birisi le görüşür, konuşur (uzaktan iletişim). Öğleye doğru yardımcılarıyla bir toplantı yapar, ithalatla ilgili olarak resmi gazetede yayınlanan hükümet kararların (kitle iletişimini tartışırlar) ve iş yaptıkları firmalara yazıyla yeni durumu bildirmeye karar verirler (Örgütler arası iletişim).Toplantıdan sonra öğlen yemeğine yakındaki bir lokantaya giden Bay A, yolda yürürken karşı kaldırımda gördüğü bir arkadaşına işaretle öğleden sonra kendisini telefonla arayacağını bildirir (Sözsüz iletişim). Lokantada yemeğini yerken, öğleden sonra bitirmesi gereken işleri düşünür (kendi kendine iletişim), bu arada açık olan radyodan yayınlanan hava durumu ile ilgili tahminleri duyar (işitsel iletişim). Yemekten sonra bürosuna dönen Bay A’nın öğleden sonraki en önemli işi, genel müdüre hazırladığı raporları sunmak ve açıklamalarda bulunmak olur (Formal iletişim). Akşam eve dönerken, arabasıyla kırmızı ışıkta durduğunda yeni bir reklam afişi ilgisini çeker ve reklamdaki ürünü çekici bulur (görsel iletişim). Oturduğu apartmana girerken karşılaştığı komşusuyla konuşur (yüz yüze iletişim), küçük çocuğunun başını okşar (dokunma ile iletişim). Evde, yemekte eşi ve çocuklarıyla sohbet eder (informel iletişim), yemekten sonra biraz televizyon izler (görsel-işitsel iletişim), daha sonra da radyodaki bir konser programını dinler (müzikle iletişim)…
Bu örneklerdeki durumlarda tüm iletişim çeşitleri yer almadığı gibi, bazıları başka bir sınıflandırma grubuna göre değişik bir ad alabilir: Örneğin; televizyonla iletişimim hem görsel-işitsel, hem de kitle iletişimi sayılabilir. Bu nedenle aşağıdaki sınıflandırmanın belli ölçütlere göre yapıldığı göz ardı edilmemelidir. Bu bağlamda iletişim;

Bir toplumsal ilişkiler sistemi olarak;
n Kişilerarası iletişim
n Grup iletişimi
n Örgüt iletişimi
n Toplumsal iletişim

Grup ilişkilerinin yapısına göre ;
n Biçimsel olmayan (informel)/yatay iletişim
n Biçimsel (formel)/dikey iletişim

Kullanılan kanallar ve aracılara göre ;
n Görsel iletişim
n İşitsel iletişim
n Görsel-işitsel iletişim
n Dokunma ile iletişim
n Telekomünikasyon
n Kitle iletişimi ya da
n Doğal aracılarla iletişim
n Yapay aracılarla iletişim ;

Kullanılan kodlara göre;
n Sözlü iletişim
n Yazılı iletişim
n Sözsüz iletişim

Zaman ve mekan boyutlarında ;
n Yüz yüze iletişim
n Uzaktan iletişim olarak sınıflandırılabilir (Zıllıoğlu, 1993, s.18-19).

İLETİŞİM TÜRLERİ :

1. Sözlü İletişim :
İletişimlerimizin en temel kodunu oluşturan (konuşma) dilinin doğası ve kaynağı Antik Yunan Felsefesi’nden beri yoğun tartışmaların odağını oluşturmuştur. Günümüzde benimsenebilecek görüş, dilin bir simge sistemi, kod olduğu görüşüdür.
Dil, toplumsal ve kültürel bir etkinliktir. Bu nedenle bir dilin yapısı ve sözcük dağarcığı kültürel sistemle yakından ilişkilidir ; buna bağlı olarak da, bireylerin algılama biçimlerini etkiler.
Dil, bir anlamlandırma haritasıdır. Dile getirilmek istenen anlamlar için seçenekler sunduğu gibi bu anlamları biçimlendirir ve sınırlandırır (Zıllıoğlu, 1993, s.145).
Sözlü iletişimler “dil ve dil-ötesi” olmak üzere 2 alt sınıfa ayrılmaktadır. İnsanların karşılıklı konuşmalarını hatta mektupla aşmalarını “dille iletişim” kabul edebiliriz. Dille iletişimde kişiler, ürettikleri bilgileri birbirlerine ileterek anlamlandırırlar. Dil-ötesi iletişim, sesin niteliği ile ilgilidir; ses tonu, sesin tonu ve sesin hızı, şiddeti, hangi kelimelerin vurgulandığı, duraklamalar vb özellikler, dil-ötesi iletişim sayılır. Dille iletişimde kişilerin “ne söyledikleri”, dil ötesi iletişimde ise, “nasıl söyledikleri” önemlidir. Araştırmalar, insanların günlük yaşamda, birbirlerinin ne söylediklerinden çok nasıl söylediklerine dikkat ettiklerini göstermektedir (Mehrabian, 1968). Karşımızdakinin sözlerinin kapsamı kadar-hatta daha da fazla- ses tonundaki canlılık da bizi ilgilendirir. Yani semantik öğeler kadar dil-ötesi öğeler de iletişimde etkilidir. Yüksek sesle halimizi, hatırımızı soran birisi, daha sonra sesini kısarak “Akşama bize buyur” derse, bu sözden, “Gelmeni pek istemiyorum” anlamını çıkarız. Bu tür, alçak sesle çabucak söylenivermiş davetlere “yarım ağızla yapıldı” deriz. Bir de davetin yürekten mi, yoksa yarım ağızla mı yapıldığını anlamaya çalışırken, başvurduğumuz önemi ölçütlerden birisi, dil-ötesi öğelerdir.
İsteyerek, farkında olarak yaptığımız konuşmalara “niyet edilmiş dil davranışı” adı verilir. Konuşurken dilimizin sürçmesi ise, niyet edilmemiş dil davranışlarına bir örnektir. Bazı kelimelerin üzerine basa basa konuşmalarımız ya da karşımızdakini korkutmak için bağırmamız, niyet edilmiş dil-ötesi davranışlarıdır. Konuşurken farkında olmadan ses tonumuz açılıp, yükseliyorsa, ya da sesimiz titriyorsa, bu durumda niyet edilmiş dil-ötesi davranışlar söz konusudur (Dökmen, 1995, s.27).

2. Yazılı İletişim :
İnsanın zaman ve mekandaki ilişki sınırlılıklarını genişletmede en etkin ilk iletişim biçimidir. Uzaktan haberleşmede, bilgi ve deneyimleri zamanda biriktirme de sözlü iletişime göre daha güvenilir bir yol olan yazı ile iletmenin kökeni, mağara resimlerindedir.
Figüratif mağara resimlerinin izleri stilize çizimler, bir tümceyi ya da tümce grubunu temsil eden bireşimli yazı, kavramları dile getiren ideografik yazı, sesleri karşılayan simgelerden oluşan fonetik (alfabetik yazı), yazı tarihinin bilinen ve genelde birbirini izleyen şamaları sayılırlar. BU aşamalar, aynı zamanda insanı simgesel düşüncesinin, geçirdiği değişimleri de yansıtır.
Ekonomik gereklerle ortaya çıkan, bazı, toplumsal, kültürel ilişki ve kurumlar üzerinde, etkili olmuştur. Buna karşılık bu kurumlar da yazının evrim ve yayılma süreçlerinin yönünü ve hızını belirlemişlerdir.
Avrupa’da 15yy’da matbaanın icadı ve yoğun kullanımı, yazılı iletinin hızla çoğalmasına, bilgi ve düşüncelerin yayılmasına neden olmuştur. Ancak, bu yazılmanın hızı, okur yazarlık oranı ile belirlenmiştir. Okur-yazar olmama sorunu ise, günümüzde de tümüyle ortadan kalkmış değildir (Zıllıoğlu, 1993, s.174).

3. Sözsüz İletişim :
İyi bir dinleyici, iletişim kurduğu kişinin, yalnız söylediklerini değil, yüz, el, kol ve bedeniyle yaptıklarını da “duyar”; Çünkü yüz ifadeleri, el ve kol hareketleri, bedenin duruş tarzı, sesin tonu gibi sözsüz mesajlar kullanılarak da iletişim kurulur. Karşı karşıya gelerek kurulan kişilerarası iletişimlerde, hem sözlü, hem de sözsüz mesajlar aynı anda kullanılır. Bu konuşmalarda, mesaj alışverişinin ancak küçük bir bölümünü sözlü mesajlar oluşturur. Yüz ifadeleri, el kol hareketleri, bedenin konumları ve sesin yükselip alçalmasıyla gönderilen sözsüz mesajlar iletişimde kullanılan mesajların daha büyük bir bölümü kapsar.
Kimi zaman insanların duygularını anlamak gerçekten zordur. Kendilerine soramazsınız, çünkü ne hissettiklerini çoğunlukla söylemek istemezler; söylemek isteseler bile çoğu kez, duygularını kendileri de pek bilmezler. Bu kişilerin kafalarının içine girip ne hissettikleri öğrenilemeyeceğine göre, yüz ifadelerine, beden belirtilerine bakarak, o anda nasıl bir duygu içinde olduklarını anlamaya çalışırız. Bedensel belirtileri anlayabilmek ,için, bu belirtilere duyarlık kazanmak gerekir (Cüceloğlu, 1997, s.33).
Sözsüz iletişimi kendi arasında 4 gruba ayırabiliriz.
a-Yüz ve beden :
Yüzümüzdeki ifade, el ve vücut hareketlerimiz, vücudumuzun duruşu ve göz temasımız, sözsüz iletişimde önemli yer tutar. Sözlü iletişimde vokal sistemimiz (ses telleri, dil, dişler vb) “gönderici” olarak görev yapmaktaydı; sözsüz iletişimde ise yüzümüzü ve bedenimizi “gönderici” olarak kullanırız.
Yüz ve beden ifadeleri niyet edilerek yada niyet edilmeden yapılır. İnsanlar, niyet edilen ifadeler yoluyla birbirlerine bir takım anlamlar iletirler. Başı “evet-hayır” anlamında sallamak, kaşları kaldırarak “hayır”, dudakları büzerek “belki” demek ya da omuzları kaldırarak “umursamazlık belirmek”, niyet edilen ifadelere örnektir. Niyet edilmemiş yüz ve beden ifadelerine ise, “duygusal ifade” adı verilmekte, çeşitli kaynaklarda, “yüz ifadeleri (facial expressions)” denildiğinde, duygusal yüz ifadeleri kastedilmektedir. İnsanların yüzlerinde aniden korku ya da hayret ifadesi belirmesi, duygusal yüz ifadelerine örnektir. Bu tür ifadeler, niyet edilmeden yapıldıkları için sözlü anlatımdan farklıdır (Gökmen, 1995, s.28).
b-Bedensel Temas:
Sözsüz iletişim yollarının birisi de, bedensel temastır. Farklı bedensel temaslar kurarak, karşımızdakine çeşitli mesajlar vermeye çalışırız. Örneğin, birisinin elini öpüp başımıza koyduğumuzda, onun bizden büyük/üstün olduğunu kabul ettiğimizi gösteririz. El sıkıştığımızda, karşımızdakini kendimize -en azından bir ölçüde- eşit kabul ettiğimizi göstermiş oluruz. Karşımızdakinin dostluğunun bizim için özel bir önemi olduğunu göstermek istediğimizde, elini avuçlarımızın arasına alarak, sıkarız. Bir başka dostluk gösterme şekli karşımızdakinin koluna, omzuna, dokunmak, yakasındaki görünmeyen tozları silmektir. Diğer sözsüz iletişim şekilleri gibi bedensel temasın anlamı kültürden kültüre değişebilir. Örneğin ülkemizde iki erkeğin, özellikle gurbete çalışmayan giden genç erkeklerin el ele, kol kola dolaşmaları bir dostluk ifadesi olarak kabul edilip yadırganmazken, bazı ülkelerde, cinsel içerikli bir gösteri olarak yorumlanabilir (Dökmen, 1995, s.29).
c-Mekan Kullanımı :
İnsanlar, kendi çevrelerinde oluşturdukları boş mekanlar yoluyla da, iletişimde bulunurlar. Başka insanlarla olan uzaklığımızı ayarlayarak, onlara uzak ya da yakın durarak, bir takım mesajlar iletiriz. Sevdiğimiz insanlara yakın durmayı tercih ederken daha az sevdiklerimizle aramızda biraz daha fazla mesafe bulunmasına dikkat eder, hiç tanımadığımız insanlara ise daha da uzak dururuz. Kişisel mekanın nasıl kullanılacağı konusunda kişiler arasında bir takım farklılıklar, bulunabileceği gibi, kültürler arasında da bazı farklılıklar vardır (Gürkaynak ve Le Compte, 1977; Bayazıt ve diğ., 1977). Genelde günümüzdeki Batı kültüründe kişisel mekanlar daha büyük, Doğu ve Akdeniz kültürlerinde kişisel mekanlar daha küçüktür. Yani doğulu, Akdenizli insanlar -bu arada bizim insanlarımız -Batılılara oranla daha az rahatsızlık duyuyor olabilirler. Değişen yaşam şartları içinde, insanlarımızın mekan kullanımına ve kalabalığa ilişkin tavırlarının incelenmesinde yarar vardır.
Mekanların kullanılış şekli dostluğun bir göstergesi olabileceği gibi statünün de göstergesi olmaktadır. Genelde, önde olmak, yüksekte oturmak, yüksek statü anlamına gelir (Duck, 1986). Krallar, sultanlar, yüksek rütbeli yöneticiler, din adamları, bilginler ve zenginler önde yürürler; yargıcılar, profesörler, yüksek kürsülerde otururlar Önde yürümek yüksek statünün işaretidir. Ama, önde yürüyenlerle arkada yürüyenler arasında statü farkından doğan bir kopukluk ortaya çıkabilir. Çünkü, en azından öndeki kişi ile arkasındakiler, yüz yüze iletişimde bulunmamaktadırlar. Statünün yarattığı bu sorun bence bir Nasreddin Hoca fıkrasında çok güzel bir şekilde irdelenmektedir. Nasreddin Hoca, eşeğiyle cemaatin önünde gittiğinde onlarla yüz yüze olamadığı, onlara sırtını döndüğü için sıkıntı duymaktadır. Cemaatin arkasından yürümesi ise, hocanın statüsü ile bağdaşmaz. Hoca bu sorunu, cemaatin önünde giden eşeğine ters binerek çözümler. Artık hem öndedir hem de cemaatle yüz yüzedir. Bulduğu bu çözüm yoluyla hoca yüksek statülü kişilerle halk arasındaki kopukluğu pek zarif bir biçimde parmak basmıştır (Dökmen, 1995, s.30-31).
d-Araçlar:
Kişilerarası iletişimde mesaj iletmek için başvurduğumuz yollardan birisi de bir takım araçlar kullanmaktadır. Rozetler ya da takılara takarak, kokular sürerek, belirli kıyafetlere bürünerek çevremize çeşitli mesajlar iletebiliriz (Duncan, 1969). İlkel topluluklardaki insanların savaş vb etkinlikler öncesinde yüzlerine sürdükleri boyalar, ressamlara poz veren flamalar birer iletişim aracıdır. Bu tür araçlar çeşitli anlamlar iletir ve kişilerarası iletimde insanların birbirlerine nasıl davranacaklarını önemli ölçüde belirler (dökmen, 1995, s.32).

4. Savunucu İletişim :
İletişim sürecini anlamanın bir yolu da onu bir ileti alış verişi görmekten de öte insanlar arası ilişkilerin gerçekleştiği bir süreç olarak değerlendirmektir. İletişimde taraf olan kişiler benlik anlayışları, özel yaşam deneyimleri, duyguları, amaç ve beklentileriyle, toplumdaki kurumlarıyla ayrı kişiliklerdir. Hiç bir insan bir diğerinin aynısı değildir. Ancak kültürel ve bireysel açıdan daha çok şeyi paylaşanlar olduğu gibi daha az ortak yönü olanlar vardır. İlişkiler ve iletişim bu bağlamda kurulur. İnsanlar arası ilişki ve iletişimde en önemli psikolojik engellerden biri savunucu iletişimdir (Zıllıoğlu, 1993, s.281).
Başkaları tarafından kabul edilmek için dışarıya sosyal benlik gösterilir. Sosyal benlik, diğer insanları düşünerek oluşturulan görünüş, düşünce, davranış ve duyguların bir bileşimi, bir sentezidir. Sosyal benlik bilinci olduğu gibi bir de iç benlik bilinci vardır. Bu da, görünüş, düşünce, davranış ve duyguların kişiye görünümü onu etkileyiş biçimidir. Bu etki son derece ona özgü ve onun iç dünyasına ait bir bileşim oluşturur. İşte buna iç benlik adı verilir (Cüceloğlu, 1997, s.137).
Dışa dönük sosyal benlik toplumsal yaşamın bir gereğidir. Bu gereksinimi karşılamak için sosyal maskeler kullanılır. Sosyal maskeleri kullanmaya yönelten böyle bir gereksinim acaba nereden kaynaklanır.
Sosyal maskeler takarak iletişim kurulmasının temel nedenlerinden biri kabul edilmek, başkalarınca uzağa itilmemek isteğidir. Her maskeli iletişimin altında “sana nasıl bir kişi olduğumu, ne düşündüğümü, neler hissettiğimi olduğu gibi söylersem, beni kabul etmez, benimle alay eder ya da bana kızarsın” anlayışı vardır. Böylece ne olduğumuzu değil başkalarının bizi nasıl göreceğini düşünerek iletişimde bulunuruz. Normal şartlar altında kimse yalancı ve sahtekar olmak istemez. Fakat diğerleriyle iletişiminde içinden geçenleri olduğu gibi açıkça söylerse, kişi iç dünyasının reddedilme tehlikesini göze almış demektir. Herkes, her yerde ve her zaman bu riski göze alamaz ve almamalıdır da. Gelişi güzel herkese kişinin kendi iç dünyasını açması sağlıklı bir davranış değildir.
Bu nedenle sosyal meslekler, insan ilişkilerini kolaylaştırıcı, gereksiz sürtüşmeleri ortadan kaldırıcı önemli bir işlev görürler. Ne var ki, yakın ilişki içinde olduğumuz, yaşamımızı paylaştığımız kişilerle ilişkilerde bu sosyal maskeleri kullanmak,bizi onlardan uzaklaştırır, sahte ve güvensiz bir ortam yaratır. Maskeleri o kadar sık kullanabiliriz ki, bu “göstermelik” davranış ikinci bir doğa haline gelebilir (Cüceloğlu, 1997, s.138).
İnsan ne zaman savunma davranışı içine girer? Bu soruya herhangi biri durumda ve ortamda kendisine yönelik bir tehditle karşılaştığında ya da tehdit edilmeyi beklediğinde, savunmaya geçer diyebiliriz. Böyle bi davranışa yönelmesinde, kendisini korumak istediği kadar, başkalarının katında değerini sakınmak, yüceltmek eğilimi, gelebilecek cezalardan kaçınma ya da ödüllendirilme isteği çoğu kez birlikte etkili olur. Bu bağlamda savunucu iletişim insanın benlik bilincini koruma gereksiniminden kaynaklanır ve psikolojik savunma mekanizmalarıyla yakından ilgilidir ( Baymur, s.89-94).
İnsan yaşamında öyle anlar vardır ki, kendisini mutlaka koruması gerektiğinde, savunucu bir iletişim içine girmesi zorunludur. Çünkü karşıda, benliğine saygı göstermeyen kendisini korumazsa onu ezip geçecek olanlar vardır. Saldırganlığın bulunduğu böyle durumlarda kişi, bütün gücüyle kendini savunur. Bu durumda kalan sadece kişinin kendi olmayabilir; yakınlarının sevdiği kimselerin zor durumda kaldığını gördüğü zaman da, onları savunma gereği duyar.
Saldırgan davranış, ister açık bir biçimde, ister örtük bir biçimde olsun, iletişimde savunmayı doğurur. Konuşan kişi, saldırgan davranışının farkında olmayabilir. Ancak onun farkında olmayışı, sonucu pek değiştirmez. Çünkü dinleyen, davranışlarını onun farkında oluş ya da olmayışına göre değil, kendi iç dünyası çerçevesinde değerlendirir (Cüceloğlu, 1997, s.143-144).

SAĞLIKLI İLETİŞİMİ ENGELLEYEN ETMENLER

Etkili iletişim kurulmasında bazı hususlar da bulunmaktadır ki, bunlar da sağlıklı iletişimi engelleyen etmenlerdir. Sınıfta iletişim engeli oluşturan faktörler, şunlardır:

n Öğretmen veya öğrencinin;
· İletişime girme amacını tam olarak algılayamaması,
· Bedensel ya da psikolojik bir özre sahip olması
· Barınma, beslenme ihtiyaçlarını yeterince karşılayamaması,
· Birbirine güvenmemesi
· Ortak yaşantı alanlarının az olması,

n Kaynak olarak öğretmenin;
· Öğrencileri iyi tanıması,
· Alanında yeterli bilgi birikimine sahip olmaması
· Öğrenciler tarafından inanılır, güvenilir ve çekici bulunmaması,
· Derste hazırlıksız girmesi,
· Mesajları, bol sözcükler kullanarak sürekli anlatıma dayalı bir biçimde sunmaya kalkışması
· Öğrencileri derse katacak çekecek yöntem ve teknikleri kullanamaması,

n Alıcı olarak öğrencinin;
· O sınıfta bulunma amacının farkında olmaması,
· Sık sık hayal kurup kendisini bilerek dersin dışına itmesi,
· İşlenen konularda kendisi için kullanabileceği bir çıkar, bir zenginlik görmemesi,
· Öğretmenin mesajlarına tepkiler verme sorumluluğundan kaçması,

n Öğretme- öğrenme ortamı olan sınıfın;
· Otuma yerleri ve oturma düzeninin rahatsızlık vermesi,
· Havasız, pis, rutubetli, ışıksız, soğuk ya da aşırı sıcak olması,

n Araç, gereçlerin;
· Öğrenci düzeyine uygun olmaması,
· Yeterli sayıda ya da hiç bulunmaması (Ergin, 1995, s.223-224)

BUNLAR DIŞINDA SAYABİLECEĞİMİZ BAŞKA ETMENLER DE ŞUNLARDIR;

1. Emretme-yönetme:
“Yapman gerekir, yapacaksın”.
Bunlar korku ya da aktif direnç yaratabilir, söylenenlerin tersini dinlemeye davet edebilir.

2. Ahlak dersi verme, vaat etme
“yapmalıydın”, “senin sorumluluğun”, “şöyle yapmak gerekir …”
Zorunluluk ya da suçluluk duyguları yaratır, çocuğun durumun daha şiddetle savunmasına yol açabilir.

3. Öğüt verme,çözüm getirme, fikir verme
Ben olsam…, “sana şunu önereyim” çocuğun kendi sorunların çözmekten aciz olduğunu ima eder.

4. Yargılama, eleştirme, suçlama
“olgunca düşünmüyorsun… “sen zaten tembelsin”
Yetersizlik, aptallık, yanlış değerlendirme anlamı taşır.

Kişinin olumsuz bir yargıya hedef olma ya da o zorlanma korkusuyla iletişimi kesmesine yol açar. (Karma, 1997, s. 129-141) Öğretme-öğrenme sürecinde kişilerden ya da öteki ortamlardan kaynaklanan yetersizlikler, eksiklikler, yokluklar hep iletişim engeli olarak belirmektedir; ancak, tüm bu yetersizliklere, eksikliklere, yokluklara rağmen öğretmen ve öğrenci iletişim kurmak zorundadırlar. Bu yüzden iletişim engellerinin bilinmesi, etkili iletişim kurmada, daha etkili olmada yaratıcılığı harekete geçirecek bir dürtü olmalıdır (Ergin, 1995, s.225).
İletişim engellerinden haberdar olmak etkili iletişime atılmış bir adım olarak nitelendirilmelidir. Önemli olan husus etkili iletişim adına bu engellerden faydalanmaktır. Yani yeni bir nevi her türlü engele karşı alınabilecek tedbirlerin ortaya çıkarılması suretiyle ortamda bunların bertaraf edilmesi daha çok kolaylaşacaktır. Bu engeller etkili iletişime götürecek yol olarak düşünüldüğü zaman niteliğinden faydalanmak mümkün olacaktır. İletişim hayat için vazgeçilmezdir. Çünkü hayat iletişim demektir.

Turgay DEĞİRMENCİ

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :