- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

Duygu Nedir

Duygu Nedir sitemize 23 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

 

DUYGU NEDİR?

     Psikologlar ve filozoflar duygu kavramının çeşitli tanımlarını yapmıştır. Bu tanımlar arasında en fazla geçerli olan tanımlardan biri:

     Duygu; herhangi bir biliş, his, tutku çalkantısı ya da devinimi, herhangi bir şiddetli ya da uyarılmış bilişsel durumdur.

     Dr. Goleman duyguyu bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik durumlar ve bir dizi davranış eğilimi anlamında kullanmıştır.

Araştırmacılar arasında farklı düşünceler olmakla birlikte, bazı kuramcılar temel duygulardan söz etmişlerdir. Bu duygular:

 

Mutluluk: Amaçlara ulaşıldığında yaşanan his ya da psikolojik durum olarak tanımlanır. Araştırmacılara göre; kişiler kendilerini mutlu hissettiklerinde daha yardımsever ve işbirliğine yatkın olmakta, daha çok sosyal etkinliklerde bulunmak istemektedir.

 

Üzüntü: Amaçlara ulaşamama, sosyal statü kaybı gibi olumsuz yaşantılar geçirme, kişinin eski haline dönüşün olası olmadığını bilmesi durumunda ortaya çıkan duygu durumudur. Kişi üzüntü yaşadığında kendine çok fazla yoğunlaşır ve neler yaşadığı ile ilgili olarak çok fazla düşünmeye başlar.

Öfke: Engellenme durumunda ortaya çıkan bir duygu durumudur. Eğer kişinin ulaşmak istediği amaçlara ulaşabilmesi ya da durumun istediği gibi olması olasılığı düşükse öfkenin daha şiddetli olma olasılığı da yüksektir.

 

Korku: Bir tehlike durumu hissedildiğinde yaşanan bir duygu durumudur. Kişi çevresinde bir tehdit hissettiğinde farkında olmadan tehlike ile baş etmeye yönelik bir savunma durumuna geçer.

Araştırmacılar belirli yüz ifadelerinin (korku, öfke, üzüntü, mutluluk) sinema ya da televizyonla karşılaşmamış, okuma-yazma bilemeyen farklı kültürlerden, dünyanın değişik yerlerinden kişiler tarafından tanınmasının duyguların evrenselliğini gösterdiğini belirtmişlerdir.

DUYGULARIN İŞLEVİ NEDİR?

 

Sosyobiyologlara göre duygular tehlike, acı bir kayıp, zorluklara karşın bir hedefe doğru ilerleme, eşine bağlanma ve bir aile kurma gibi sadece mantık yolu ile gerçekleştirilemeyecek durum ve görevlerde yol göstericidir. Her duygu kişiyi bir biçimde hareket etmeye hazırlar; her biri insan yaşamında tekrarlanan güçlüklerle baş edebilecek biçimde kişiyi yönlendirir.

Duygusal ve sosyal becerilerini iyi kullanabilen kişiler yani, kendini ve duygularını iyi bilen, onları kontrol ederek yönetebilen, başkalarının duygularını anlayan ve onlarla ilişkilerini ustalıkla idare edebilenler, yaşamlarının hem özel hem de mesleki alanlarında daha avantajlı bir konuma geçerler. Bunun gerçekleşmesi için de kişinin duygularını tanıması yani özbilincinin gelişmesi gerekmektedir.

 

ÖZBİLİNÇ (DUYGULARI TANIMA)

İnsanın kendini ve duygularını tanıması birçok kaynakta “özbilinç” kavramı ile açıklanmaktadır. Özbilinç, kişinin güçlü ve gelişmeye açık yönlerini bilmesi, duygularını tanıması, bu farkındalıklarını düşünce ve davranışlarına önderlik edecek biçimde kullanması ve kendini ifade edebilmesidir.

Duygusal özbilinci yüksek kişiler, duygularının kendilerini ve günlük per­formanslarını nasıl etkilediğini bilirler, yol gösterici olarak görürler ve karmaşık bir durumda bile olayın bü­tününü görerek en doğru davranış biçimini tahmin edebilmenin yanı sıra, duygularıyla ve kendilerine yol gösteren vizyonlarıyla ilgili açık ve inançlı bir ifadeyle konuşurlar. Dahası, bu kişiler genellikle zayıf ve güçlü yönlerini bilen, geliştirmeleri gereken yönlerinin kolayca farkına varan ve bu konuda yapıcı eleştiri ve geribildirime açık bir tutum içerisindedirler.

Kişinin yetenekleri konusunda doğru bilgiye sahip olması, güçlü yönlerine güvenmesini sağlar. Yüksek özgüven­e sahip kişiler, zor bir görevi rahatlıkla üstlenebilirler. Bu kişiler genellikle kendilerinden emin oldukları ve varlıkla­rını herkese hissettirdikleri için, içinde bulundukları grup içerisinde rahatlıkla öne çı­karlar.

Araştırmacılar kişilerin duygularını birbirlerinden farklı bakış açılarıyla ele alıp, duygularıyla farklı biçimlerde başa çıktıklarını belirtmiştir. Bunlar;

Kendini kaptırmış. Bu kişiler, genelde duygularına kapılıp gi­den ve bu durumdan kendilerini kurtaramayan, adeta duyguların hükmü altında yaşayan kişilerdir.

Örneğin; Bazı durumlarda anne ve babalar çocuklarının ne zaman öfkeyle patlayacağını, yüzünün kıpkırmızı olmasından, dişlerini ve yumruklarını sıkmasından anlayabilirler. Bazı durumlarda çocuklar öfkelendiklerinde kontrolünü kaybedebiliyorlar, eline geçeni fırlatıp atabiliyorlar, bağırabiliyorlar, tehdit edebiliyorlar ve o anda yanında kim varsa ona vurmaya başlıyabiliyorlar. Sakinleştikten sonra yaptıklarından dolayı kendisini suçlu hissediyorlar ve bir daha yapmayacağına dair söz veriyorlar, ama başka bir zaman da öfkelendiklerinde yine kontrolünü kaybediyorlar. Bazı çocuklar bu öfke duygusunu çok sık yaşayabiliyorlar. Bazen anne ve babaları onlara istediği şeyi almadığında bazen de bir oyunda kaybettiklerinde sinirleniyorlar.

­

   Kabullenmiş. Bu kişiler genelde ne hissettiklerini bilseler de, bu durumlarını kabul eder ve değiştirmeyi denemezler.

Örneğin; Bazı çocuklar duygularını saklarlar. Gerçekten çok öfkelendiği zamanlar olabilir ama insanların onlara kötü davranmasına bile hiç sesini çıkartmayabilirler. Bu durumda anne ve babalar çocuklarını rahatsız eden bir şey var mı, yok mu hiç bilemezler. Duygularını böyle yaşayan çocuklar; buna karşılık, akşam yemeğinde sevmediği bir yemek olması ya da arkadaşının telefon etmeyi unutmuş olması gibi hiç olmayacak küçük şeylere aşırı tepki verebilirler ve ağlamaya başlarlar.

­   Özbilinçli. Duygu durumlarının farkında olan bu kişiler, duygusal yaşamları ile ilgili belli bir anlayışa sahiptir. Duygularının bilin­cinde   olmaları,  diğer  bazı   kişilik  özelliklerini   destekleyebilir.

 

ÖZYÖNETİM (DUYGULARI YÖNETME)

Özyönetim kavramı bir çok kaynakta “Duyguları Yönetme” olarak da ifade edilmektedir. Özyönetim, kişinin duygularını kendine ve çevresindekilere zarar vermeden avantajlı bir durum yaratacak biçimde yönetebilmesidir. Kişinin sorunlar karşısında yeterli düzeyde özkontrol, özgüven ve esneklik gösterebilmesi de özyönetim tanımının içinde yer alır.

Duygularını Yönetebilen Kişilerin Özellikleri Nelerdir?

Duygularını yönetebilen kişiler, saydam, uyumlu, iyimser, kendilerini motive edebilen ve inisiyatif kullanabilen kişilerdir. Örneğin, saydam kişiler, değerlerini yaşama geçirebilirler. Kişinin duyguları, inançları ve eylemleri konu­sunda başkalarına karşı açık olması dürüstlük yaratır. Bu tür kişiler hata ya da kusurları açıkça kabul eder ve başkalarının toplum kurallarına uygun olmayan davranışlarına göz yum­mak yerine uygun biçimde karşı çıkarlar.

Kişinin duygu düşünce ve davranışlarını değişen koşullara uydurabilmesi, aynı zamanda mücadele ve değişim gerektiren durumlarda esnek davranabilmesidir. Uyumlu kişiler, odak ya da enerjilerini yitir­meden çok sayıda sorumluluğun üstesinden gelebilir ve toplum yaşa­mının kaçınılmaz belirsizliklerinden rahatsız olmazlar.

Başarma dürtüsü, anlamlı, zengin ve dolu dolu bir yaşam yolunda verilen uğraşlarla kendini gösterir. Uzun vadeli hedeflere yaşam boyu süren bir gayret ve istekle bağlılık sağlayacak türden ilgi alanları ve zevkli uğraşlar yaratmaktır. Kişinin  ilgi alanlarına karşı duyduğu heyecan ve tutku, bu ilginin sürdürülebilmesi için gereken enerji ve motivasyonu sağlar. Başarma dürtüsü, kişinin, beceri, yeti ve yeteneklerini en az ölçüde geliştirebilmek için uğraş verdiği kesintisiz ve dinamik bir süreçtir. Bu faktör, kişinin ısrarcı bir biçimde elinden gelenin en iyisini yapma gayreti ve genel anlamda kendini geliştirmeye çalışması ile bağlantılıdır. Bunun sonucunda ise kişisel doyum duygusu yaşanır.

İstenen sonucu verme yeteneklerine -kendi ka­derlerine hükmetmek için gereken şeylere- sahip oldukla­rını hisseden kişilerin girişimciliği mükemmeldir. Bekle­mek yerine, fırsatları yakalar ya da yaratırlar.

İyimserlik, bireyin yaşama olumlu yönünden bakabilmesi ve sorunlar karşısında bile olumlu bir tutum sergilemeyi sürdürebilmesidir. İyimserlik, bireyin yaşantısına belirli bir ölçüde umut katar. İyimserlik, depresyonun yaygın belirtilerinden olan kötümserliğin karşıtıdır. Kişinin iyimserlik düzeyiyle sorunlarla başa çıkabilme yeteneği arasında güçlü bir bağlantı vardır. İyimserlik, kişinin kendini güdülemesi üzerinde önemli bir rol oynar; hedeflere ulaşmakta ve stresle başa çıkmakta da çok önemli bir etkendir. İyimserler de kötümserler gibi aynı yaşam deneyimlerinden geçerler, aradaki fark iyimserlerin daha başarılı bir biçimde bu olayların üstesinden gelmesi ve hatalarından ders alarak, yenilgi sonrasında kendilerini daha çabuk toparlamalarıdır. Kötümserler genellikle daha kolay pes ederler.

Çocuklar, 3 yaşından tüm duygu türlerini yaşamaya başlarlar. Korku, kaygı, kıskançlık, öfke ve sevinç sıklıkla yaşanan duygulardandır. 3-4 yaşlarından itibaren merak ve cesaret duyguları artar.  Çocuklar büyüdükçe duygularına yönelik farkındalıkları ve duyguları üzerinde denetimleri artar.

Çocukların duyguları tanımaları ve ifade edebilmeleri büyük ölçüde içinde yetiştikleri kültüre, sizin onlarla, onların da birbirleriyle etkileşim tarzına bağlıdır.

  • Duyguların birbirleriyle açıkça ifade edildiği ve tartışıldığı ailelerde çocuklar duyguları ile ilgili konuşmak ve onları iletmek için sözcük dağarcıklarını geliştirirler.

  • Duyguların bastırıldığı, görmezden gelindiği, önemsenmediği ailelerde ise çocukların duygusal yönden sağır olmaları büyük bir olasılıktır.

Çocuğunuzun duygular konusundaki bilgilerini arttırabilmek için yapabileceğiniz  en iyi şey ona duyguları öğretmektir. Bunun için de; çocuğunuzun neler hissettiğini bilmeniz ve bunu ona aktararak onun da bilmesini sağlamanız gerekir.

Zaman zaman öğrencilerimizden “Ailem beni anlamıyor”, “Bunu onlarla asla konuşamam”, “Beni dinlemiyorlar” gibi yakınmalar duyuyoruz. Çocuklar danışmanları ile duygularını rahatlıkla paylaşabiliyorken, aileleri ile konuşmayı reddedebiliyor, hatta tehlikeli bulabiliyorlar.

Anne-babalar çocuklarının duygularını, yaşantılarını, düşüncelerini paylaşamayınca, yaşamlarında karşılaşacakları sorunların çözümünde çocuklarına yardım etme şansını kaybedebiliyorlar.

Çocukları aileleri ile duygu paylaşmaktan uzaklaştıran nedenleri inceleyen araştırmacılar, aile içindeki iletişimde “kabul dili” kullanılmadığını belirtmişlerdir.

    Nedir “Kabul Dili” ?

Yaptığımız sözel ve sözel olmayan davranışlarla çocuğumuzu kabul ettiğimizi göstermemizdir. Anne-babanın çocuğunu kabul etmesi başka şey, bunu çocuğuna hissettirmesi başka şeydir. Bu dili kullanabilmek bir takım becerilere sahip olmayı gerektirir ki bu beceriler sonradan da öğrenilebilir. Kabul dili kullanılarak iletişim kurulan bir çocuk:

  • Kendini açar, duygularını ve sorunlarını paylaşabilir.
  • Kendini değerli hisseder.

Aşağıdaki tepkiler, çocuğunuza onu kabul etmediğiniz, duygularını anlamadığınız ya da önemsemediğiniz mesajını gönderir.

  1. Emir vermek, yönlendirmek: “Hemen gidip odanı toparlıyorsun”
  2. Uyarmak, gözdağı vermek: “kendi iyiliğini düşünüyorsan kardeşini rahat bırakırsın”
  3. Ahlak dersi vermek: “Büyüklere saygılı davranmalısın”
  4. Öğüt vermek, çözüm önerisi getirmek: “Sen de git, başka çocuklarla arkadaşlık et”
  5. Öğretmek, nutuk çekmek: “Çocuklar küçükken sorumluluk almayı öğrenirlerse büyüyünce sorumlu yetişkinler olurlar”
  6. Yargılamak, eleştirmek, suçlamak: “Çok yanılıyorsun”
  7. Övmek: “Canım benim, sen her şeyi başarabilirsin”
  8. Ad takmak, alay etmek: “Beni dinle sivri zekalı!”
  9. Yorumlamak, analiz etmek: “Kardeşini kıskandığın için böyle davranıyorsun”

10.Güven vermek, desteklemek, avutmak: “Üzülme hepsi geçecek, tüm çocuklar benzer şeyler        yaşar”

11.Soru sormak, sınamak: “Arkadaşların seninle oynamak istemediklerini mi söylediler?”

  1. Sözünden dönmek, oyalamak: “Gel şimdi bırakalım bunları, daha güzel şeylerden konuşalım.”

Peki çocuk bu tepkilerden hangi mesajı çıkarır?

Çocuk: “Arkadaşlarım beni sevmiyorlar, kimse benimle oynamıyor”

Anne: “Onlara daha iyi davranırsan belki seninle oynamak isterler”

Çocuğun aldığı mesaj:

“Benim duygularımı kabul etmiyor, bu yüzden değişmemi istiyor”

“Bu olayda beni suçluyor”

Çocuğun duygularını daha etkili ve yapıcı dinlemenin yolları neler?

  • Basit kapı aralayıcılar kullanın. Bu kapı aralayıcılarla çocuk kabul edildiğini, kendisine saygı duyulduğunu, anlaşıldığını hisseder, onu dinlemeye hazır olduğunuzu fark eder.

“Anlıyorum”

“Demek öyle”

“Hımm”

  • Etkin dinleme yollarını kullanın. Etkin dinleyen anne-baba, çocuğunun duygularını ve iletinin ne anlama geldiğini anlamaya çalışır. Sonra, bunun doğruluğunu sınamak için, kendi cümleleri ile çocuğuna geri iletir.

Etkin dinleme,  kapı aralayıcılarla açtığımız kapıyı açık tutmamızı sağlar.

Etkin dinlemeyi bir örnekle anlatalım:

Acıkan çocuk, bu açlığından kurtulabilmek için bir şeyler söyler. İçinde olup bitenleri tam olarak iletemeyebilir çünkü açlık karmaşık bir duygudur. Böylece acıktığını kodlayarak iletir.

   “Yemek ne zaman hazır olur anne?”

Anne, bu kodu doğru çözümlerse çocuğunun aç olduğunu anlayabilir. Ama bu kodu , “Yemekten önce bir kez daha dışarı çıkıp arkadaşlarıyla oynamak istiyor” gibi yanlış bir biçimde çözümlerse anne-çocuk arasındaki iletişim bozulabilir.

Annenin, çözümün doğru olup olmadığını sınadığını düşünelim.

 

Anne: “Yemekten önce dışarıda oynayacak zamanın olmasını istiyorsun”

Çocuk: “Hayır, onun için değil. Acıktım.”

Anne: “Anlıyorum. Çok acıktın. Yemeğe kadar birkaç kurabiye atıştırmaya ne dersin? Yemeğe babanı da beklemeliyiz.”

Çocuk: “İyi olur”

 

Anne, çocuğun kodlamasını çocuğa geri iletince, etkin dinleme gerçekleşmiş olur.

Anne baba olarak çocukların duygularını rahatça ifade etmelerine izin vermediğimiz zaman ilk hatamızı işlemiş oluyoruz.

Dört yaşlarında bir kız çocuğu, yeni doğan kardeşini kıskandığını şu sözlerle açığa vuruyordu: “Anneciğim bu çirkin bebeğin ağlamaları beni sinir ediyor, götürüp hastaneye geri verelim.” Anne, gülerek, “Aslında bunu yapmamızı istemiyorsun, değil mi? Daha bu sabah kardeşini sevdiğini söylemiştin, unuttun mu?” diyerek çocuğun duygularını bastırıyordu. Anne burada gerçek dışı davranmış, çocuğun duygularını inkâr etmişti. Bu yaklaşımla çocuğun kıskançlık duygusunu yok edeceğini zannediyordu. Anne, çocuğun duygularını inkâr etmek yerine şöyle diyebilirdi: “Neden onu hastaneye geri götürmemizi istiyorsun? Yoksa onu senden daha çok sevdiğimizi mi sanıyorsun?”

Duygular yaşam boyunca kişi nereye giderse gitsin onunla beraber olacak, alınan kararlar, söylenen sözler ve yapılan davranışlarda hep etkili olacaktır. Duyguların, değerlerin, güçlü ve zayıf tarafların farkında olmak, bu farkındalık doğrultusunda duyguları yönetme becerilesi geliştirmek ve bunları kullanmak, yaşam boyunca kişi için önemli bir avantaj olacaktır. Sonuç olarak, bu özellikleri benimseyen ve belirlediği hedeflerden vazgeçmeyen bir kişi için ise “başarı” kaçınılmazdır.

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :