- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

Dini Davranış Kaynakları

Dini Davranış Kaynakları sitemize 27 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

DİNİ DAVRANIŞIN KAYNAKLARI

 

Giriş

İnsan niçin görünmeyen bir Yüce Varlığa inanır bağlanır? Hangi durumlar insanı Allah’a dua etmeye ve O’ndan yardım istemeye sevkeder? Niçin bazı insanlar hayatlarının belli bir döneminde  eski alışkanlık ve davranışlarını terkederek, dini hayata giriş yapmaktadırlar? İnsanın dini bir yolda ilerleyişinin güdüleri nelerdir? Niçin bazı insanlar daha dindar, diğer bazıları değildir? Bu ve benzeri soruların cevaplarının araştırılması psikolojide güdülenme (motivasyon) konusunu ön plana çıkarır.

İnsan  apaçık ve kesin bir şekilde dini inançların muhtevasını oluşturan konuları müşahede edemiyor. Madem ki dindar insan bu dünyada apaçıklığın kesinliği ile Allah’ı görmüyor ve O’nun niyetini okumuyor, hangi güdüler sebebiyle dünyanın karmakarışık                                                         işaretlerini aşıp geride bırakarak Allah’a ulaşıyor? İşte güdülenme psikolojisinin açıkça aydınlatmak istediği mesele budur.

Dini davranışın kaynakları konusu, insanlarda tezahür eden davranışlardan dini olanları ele alır. İnsanlarda görünen davranışları incelemek esas itibariyle psikolojinin konusudur. Bu çalışmada, din ve psikolojiden yararlanılarak özellikle bireylerde görünen davranışların kaynakları hakkında, özellikle dini içerikli olanlar hakkında, bilgi verilmeye kısaca bilgi verilmeye çalışılacaktır.

  1. Güdülenme (Motivasyon)

İnşanı içten harekete geçirerek belli bir yönde davranışa sevkeden faktörler vardır. Bunlar ilgi, istek, ihtiyaç, arzu, dilek, emel, amaç, dürtü, tutku.. gibi kelimelerle ifade edilir. Davranışlarımızın temelinde yer alan bütün bu faktörleri ifade etmek için genel olarak güdü (motif) kelimesi kullanılır Bir ferdin davranışını belirleyen dinamik faktörler bütününe ise “güdülenme” (motivasyon) denmektedir. Güdülenmenin üç ayrı yönü vardır:

  • Kişiyi belli bir hedefe iten güdüleyici durum,
  • Hedefe ulaşmak için yapılan davranış,
  • Hedefe ulaşmak.

Güdü, insanın canlı varlığını sürdürmesi, çevresiyle uyum sağlaması, gelişmesi ve potansiyellerini açığa çıkarması için tatmin etmek zorunda olduğu “ihtiyaçlar”ı ile yerine getirmeyi bir mecburiyet olarak hissettiği “istekler”ini ihtiva eder. Bir başka deyişle, güdüler çeşitli ihtiyaç ve isteklerden kaynaklanırlar ve insanı bunların tatmini yönünde bir hedefe zorlarlar.

Dini Güdülenme ve Dini Arzu

İnsan davranışının anlamını belirleyen şey “niyet”tir. Bir kimseyi anlamak için sadece onun içinde bulunduğu durumu nasıl kazandığını değil, hangi hedefe ulaşmak ve neyi başarmak istediğini bilmek gerekir. Dinamik psikoloji niyeti, “bir duyguyla açık bir ilişki ve uyum içinde bulunan bir gaye için ferdin çabalaması” olarak tanımlar. Hz. Peygamberin “davranışlar niyetlere göredir.” anlamındaki hadisi de, davranışta güdülen amacın, onun asıl dini-ahlaki değerini ve sorumluluğunu belirlediğini ortaya koymaktadır.

Bir dini davranış, ister bir ibadet gibi dıştan görülebilir olsun, ister sessiz bir dua gibi mahrem ve derûni olarak kalsın, bir faaliyettir. Bu durumda bu faaliyeti seçmeci bir tarzda harekete geçirten bir güç, bir dinamizm gerektirmektedir, İşte niyet bu “güçtür”.

 

  1. Dini Güdüler

 

  1. Engellenme ve Dini Davranış

 

Güdülenmiş, tatmine yönelmiş bir ihtiyaç, istek ve arzunun, kişinin kendisinden ya da çevreden ileri gelen türlü sebeplerle hedefine ulaşamamasına ve doyumsuz kalması durumuna “engellenme” (frustrasyon) denir. Engellenme durumunda kişide gerginlik artar. Öfke, kaygı, sıkıntı ve çaresizlik duyguları ortaya çıkar, idrak yapısında değişiklikler olur ve yeni tatmin yolları aranmaya başlanır.

Başta Freud ve Marx olmak üzere, dinin ilahi hakikatini ve objektif varlığını dikkate almayan çoğu sosyal bilimciler dini davranışları, engellenme durumlarının sonuçları olarak açıklamaya yönelmişlerdir. Bu görüşe göre din, tatmin bulmamış insani arzu ve isteklerin bir ifadesi ya da yan ürünüdür. Başlangıçta insan, doğrudan doğruya insani ve dünyevi bir konuyu hedef alan, hiçbir Tanrı fikrine yer vermeyip, sadece insani bir tatmin bulmak ümidi içinde hareket ederken, engellenmiş olan arzularına bir cevap bulmak için farklı bir yöne yönelerek dindar hale gelebilmektedir. Böylece dini tutum ve davranış, insanın zaaflarından, insani bir tatminsizlikten doğmaktadır. Bu bakımdan dinin yolunu şaşırmış bir insani araştırma olduğu düşünülmekte, engellenmeden doğması sebebiyle de onun aslı esası olmayan gerçek dışı bir olgu, asılsız bir idrak, bir yanılsama ve sapma olduğu ileri sürülmektedir.

  1. Tabiat ve Dünya Olayları Karşısındaki Çaresizlik ve İlahi Yardım Talebi

 

İnsanın gücünü aşan, acz ve çaresizlik içerişinde bırakan tehlikeler ve felaketler karşısında çoğu insanlarda, tabiatüstü bir kurtarıcı ve ilahi yardıma başvurma eğiliminin kendiliğinden uyanması, sık sık müşahede edilen bir durumdur. Böylesi durumlarda, ilkel ya da medeni çoğu insan dualar ve adaklar vasıtasıyla bütün insani sıkıntılarını tanrılara, ruhlara, Allah’a veya Allah nezdinde tasarrufta bulunmaya yetkili kılınmış olduğuna inanılan kimselere (veliler, azizler) açarlar. Bu evrensel davranış tarzı bazı psikologları, dini davranışın temelde bir “psikolojik kendiliğindenlik”den kaynaklandığını ileri sürmeye sevketmektedir. Burada incelenen düşünce İslam Peygamberi’nin “her insan fıtrat üzere” doğar hadisiyle de örtüşmektedir. Ayrıca son günlerde gündemde olan “inaç geni” de bu konuyla ilintili olarak ele alınabilir. Burada izlenen düşünce şeklini şu soru tam olarak açıklar: Yapı olarak dini inançtan önce gelen ve onu destekleyen bir kendiliğindenlik olmasaydı, insan uçsuz bucaksız kainatın içindeki bir yerlerde fırtınalardan, hastalıklardan, düşman askerlerinden, daha kuvvetli bir görünmez bir varlığın kendisini işittiğine ve derhal kendisiyle ilgilenmeye yöneldiğine böylesine kesin bir inanç besler miydi? Psikolojik mekanizma hiçbir durumda saf olarak işin içine girmez; kültürle etkileşim içerisinde bir ifade kalıbına dökülür. Öte yandan, din sadece belirli insani durumları hedef almaz; olumlu ya da olumsuz bütün insani varoluş durumları içerisinde insana hitab ve etki eder.

Freud’ün din ile ilgili meşhur “yanılsama” teorisi, tabiat ve toplum karşısındaki insanın acz ve çaresizlik tecrübeleri üzerine kurulmuştur. Ona göre din, insan ırkının tabiat güçleri karşısındaki çaresizliğini yenmek için geliştirdiği psikolojik bir çabanın ürünü olarak doğmuştur. Küçük bir çocukken de insan ana-babasıyla olan ilişkilerinde kendisini benzer bir çaresizlik durumunda bulur. İşte insanın çaresizliğini katlanılabilir kılma ihtiyacından doğan, kendi çocukluğu ile insan ırkının çocukluğundaki çaresizlik hatıraları yığınından inşa edilen bir sistem olarak din, tabiat karşısında bunalan insanın güçsüzlüğüne karşı mümkün tek yardımı temsil etmektedir. Her seviyedeki başarısızlıklar ve hastalık, insanı kaderine sığınmaya zorlamaktadır. Çaresizlik duygusu içinde insan kendini çocuklaşmış bulur ve onda ilkel eğilimler yeniden uyanırlar. İnsani tabiatın dilekleri canlanırlar ve bunlar büyüsel duaların cazibesine kapılırlar. Böylece, çocukların ve bazı ilkellerin duygusal durumuna dönüş yapan dindar insan, yardım ve mükafat ihtiyacının, her şeye gücü yeten bir Baba (durumundaki Tanrı)nın müdahalesi yoluyla gerçek manada tatmin edileceği inancına sahiptir. Gerçekte o, sırf kendi sihirli başeğmelerini Tanrı’ya nakil yapar; insanın şahsen meydana getirmeye yetersiz olduğu şeyi Tanrı gerçekleştirecektir diye inanır. Böylece, çocuğun babasına duyduğu özlem, insani zayıflığı sebebi ile tecrübe ettiği korunma ihtiyacına uygun düşer. Çocuğun kendi çaresizlik duygusuna karşı savunma tepkisi, yetişkinin kendi şartlarında tecrübe ettiği çaresizlik duygusuyla uygunluk arzeder. İşte kendi karakteristik çizgileriyle dini doğuran da, bu çocukça çaresizliğe karşı geliştirilmiş olan savunmadır. Freud’e göre, ilkel insan, nasıl dünyanın yaratıcısı bir Tanrı’ya, kabilesinin reisine ve şahsi bir koruyucuya ihtiyaç duymakta ise, günümüz insanı da aynı tarzda davranmakta, o da bir koruyucuya ihtiyaç duymakta ve Tanrı’sının desteğinden vazgeçmemektedir.

Yapılan bazı araştırmalar, çaresizlik tecrübelerinin kendiliğinden dini bir davranışa sevketmede önemli rol oynadığını göstermektedir, Vergote tarafından düzenlenen küçük bir ankette insanların çoğunun ahlaki ve maddi güçlükler içerisinde bulundukları zaman, kendiliklerinden Allah’ı düşündükleri ortaya çıkmıştır. Bir diğer araştırma bu hususta meslek ve sosyo-ekonomik seviyenin önemli etkisini haber vermektedir. Çiftçiler ve işçiler maddi ve ahlaki güçlükler içerisinde Allah’a daha fazla başvurmaktadırlar. İlahi yardım talebi karşısında, kendilerine yardım edildiği duygusuna sahip oldukları zaman minnettarlık duymaktalar, fakat hayal kırıklığına uğradıklarında isyan etmektedirler. İkinci Dünya Savaşı boyunca ve sonrasında Amerikalı askerler üzerinde yapılan bir araştırma da askerlerin %75’i, ölüm tehlikesi durumunda duanın kendilerine çok büyük yardımı olduğunu belirtmişlerdir. Duaya en fazla, ölümle en fazla karşı karşıya bulunan ve en fazla korku duyan kimseler başvurmaktadırlar. Bu cevapları değerlendiren Allport, savaş alanındaki iğrençlikler manzarasının askerlerin bazılarını şüpheci kılarken, duanın rahatlatıcı etki tecrübesinin diğerlerini daha dindar kıldığını, fakat her durumda savaş tecrübesinin geleneksel dindarlığı zayıflatmakta ve buna karşılık gerçek dini imanı artırmakta olduğu sonucuna ulaşmaktadır.

Din, bireyin yaşadığı engellemeler karşısında telafi edici bir rol oynayabilir. İnsan kendisini tehdit altında hissettiği zaman, en temel arzusu olan “yaşama isteği”nin tatmin edilmesine kadar, her şeye gücü yeten Allah’a yalvarıp yakarır. Bu durumlarda dua, bir yardım isteme çığlığıdır. Şüpheci ve inançsızlar bile, aşırı çaresizlik durumlarında Allah’a dua etmeye ve O’ndan yardım istemeye yönelmektedirler. Uç durumlarda insanda, varlığın tamamen Allah’a ait olduğu duygusu uyanmaktadır

Bununla birlikte, çaresizlik tecrübelerinin sonuçları basit ve tek yönlü değildir. Bu sonuçlar şu başlıklar altında dile getirilebilir:

1) Çok yoğun bir şekilde tecrübe edilen ve içinde kişinin kendi varlığını tehdit altında hissettiği çaresizlik durumları, ilahi yardıma kendiliğinden başvurmaya en çok sürükleyen bir faktördür.

2) Çaresizliğin insanı ilahi müdaheleyi davete sürüklemesi için, yaşama arzu sunun sıkıntıya üstün gelmesi gereklidir. Çöküntü veya umutsuzluk gibi sırf olumsuz duygular, Allah’a doğru bir hareketi asla desteklemezler; aksine bunlar, gerekli dinamizmi insandan uzaklaştırarak, böyle bir hareketi kösteklerler.

3) Çaresizlik tecrübelerinin uyandırdığı dini hareket dürtüsel ve geçici bir tabiata sahiptir. Böylesi davranışlar, şahsi olarak içten benimsenmiş bir dini yaşayışa uzun süreli ve kalıcı olarak sevketmezler. Durum şiddetini kaybettiği ve şartlar normale döndüğü zaman, Allah’tan uzaklaşma her zaman mümkün olmaktadır.

4) Esasen çaresizlik tecrübeleri kimilerini dini bir davranışa sevkederken, kimilerinde tam aksine dini ilgisizlik ve Allah’a isyan tepkilerini uyandıra bilmektedir.

  1. Sosyal Mahrumiyet ve Bir Başka Dünyaya İman

 

İnsanın gerçek hayatta elde etmeyi arzu edip de ulaşamadığı pek çok şey vardır. Bu durumun meydana getireceği tatminsizlik, mahrumiyet ve gerginlik, telâfi edici bir davranışa insanı zorlar. Din konusunda ileri sürülen psikolojik ve sosyolojik birçok teori, dini davranışı “mahrumiyet”e bağlamaktadır. Bunların en tanınanı Marx’ınkidir. Dinin insanın kendisi tarafından yaratıldığına inanan Marx’a göre din; “daha önce kendini kaybetmiş olan veya kendini bulamayan insanın kendi şuuru ve kendi duygusudur. Dini ıstırap, aynı zamanda gerçek ıstırabın bir ifadesi ve gerçek ıstıraba karşı bir itirazdır. O, insanların afyonudur.” Freud da dini inançların hem ferdi hem de sosyal mahrumiyet ve incinmelere karşı bir reaksiyon olarak doğduğunu ve dinde bir “gerçeği değiştirme ve gerçekten kaçma” çözümü bulunduğunu belirterek benzer bir görüş ortaya koyar. Aynı zamanda Freud’a göre, ferdin istekleriyle bunları engelleyen toplumun beklentileri arasındaki gizli uyuşmazlık ve çatışmanın doğurduğu gerginlikler, dini inanç ve davranışların önemli bir kaynağını teşkil eder. Bu tezlerden ilhamını alan daha birçok yazar, sosyal mahrumiyetlerin dini faaliyetlere nasıl canlılık verdiğini açıklamaya çalışırlar. Glock’un anladığı şekliyle ise din, gerginlikleri telafi vetiresinden kaynaklanır. Bir ihtiyacın sıkıntısını çeken insan, dini davranışıyla bir denge kurar veya bir üzüntüyü giderir. Bu bir bakıma, gerçek hayatta ulaşılmayan şeylerle hayali bir ilişki veya bir faaliyetin yerine bir başkasının geçirilmesidir. İleri sürülen bu görüşler karşısında denebilir ki, dindar insan hayatın gergin ipi üzerinde iyi bir dengecidir. Onun terazisinin dengesi bozulduğu zaman, ölçü üzerine biraz dini ağırlık ilave ederek dengesini bulur.

Dini davranışların mahrumiyet duygularından kaynaklandığını öne süren bu görüşlerin hangi ölçülerde doğru olduğunun anlaşılabilmesi, çok yönlü psikolojik ve sosyolojik araştırmaları gerektirir. Bu görüşe göre, temel sosyal haklardan mahrum azınlık grupların diğer insanlardan daha fazla dindar olmaları gerekir. Gerçekten de mesela A.B.D.’deki zenciler yerli halktan, önemli sayılabilecek derecede daha dindardırlar Fakat bunun tam aksine, bugün dini görevlerini en faal şekilde yerine getirenler A.B.D.’de ve İngiltere’de yüksek sosyo-ekonomik durumdaki kişilerdir. Bugün Batı ülkelerinin hemen hepsinde işçiler en az dindar olan kesimi oluşturmaktadır.

Toplum hayatının çeşitli zaruretleri ve engellemeleri kişilerde kaygı ve bunalımlara yol açarken, bu durumdaki kişilerin kendilerine sosyal destek sağlayacak hedeflere yönelmeleri mümkündür. Dini gruplara katılma ve bu yolla mahrumiyetlerin acısını telafi etme, birçok insan için muhtemel bir gelişme yoludur. Bu durum ülkemizde ve diğer ülkelerde daha çok dini cemaat yahut tarikat teşekülleriyle kendini gösterir. Bu tür gruplaşmalar bazı durumlarda  toplumdan uzaklaştırarak, onların dikkatini gerçek sosyal sorunlardan başka yöne çevirirler. Topluma uyumsuz ve tedirgin kimseler, hizip ya da tarikat içerisinde, esas itibariyle sıkıntılı olan anonimlikten kendilerini kurtaran bir cemaat bulurlar. Orada en azından bir topluluğa ait olmanın huzurunu yaşarlar. Bununla birlikte, dini grup ve tarikatlara katılmanın sadece toplumsal uyumsuzluğun yol açtığı gerginliği telafi etmek maksat ve fonksiyonu dışında bir şey ifade etmediği de ileri sürülemez. Birçok insanın, kendi sübjektif eğilimlerine güvenemeyerek, objektif bir iman garantisi elde etmek için böyle bir yola başvurduğu da bir gerçektir.

Din, insandaki bir tatminsizliğe cevap vermekte ve insan hayatı ile dünya arasında ki uyuşmazlığı çözmek istemektedir. Ancak burada psikolojinin ayırt ettiği iki farklı telafi imkanını göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Birincisi, duygusal hayal gücüne sığınmaktan ibaret olan ve psikopatolojiye ait olan telafi; ikincisi, kendisiyle bir tatminsizlik veya zayıflığın aşıldığı faaliyet. Din, insanı olumlu davranış ve faaliyetlere yöneltmesi ruh sağlığını koruyan önemli bir fonksiyonudur. İnsanların öte dünyada mükafat elde etmenin gizli ümidini taşımaları normal bir dini tutumdur ve bu aynı zamanda toplumun selameti açısından da önem taşır. İnanca dayanarak zorlukların aşılması. her insani faaliyetin yöneldiği sağlıklı bir hedeftir.

  1. Ölüm Korkusu ve Ölümsüzlük Arzusu

Çeşitli tehdit ve saldırılara maruz kalan insan hayatının, “yaşama arzusu” içerisinde bunların üstesinden gelme ümidiyle giriştiği çabaların, dini davranışın güçlü bir kaynağını oluşturduğu açıkça anlaşılmaktadır. Ölüm, insan için çaresi olmayan ve önü alınamayan bir son, yaşama arzu sunun önüne dikilen aşılamaz bir engel olduğuna göre, onun uyandırdığı endişe ve korku nasıl yatıştırılabilir? Dinin asıl kaynağını ölüm korkusu içinde görenler, bunun bir “öte dünya” inancıyla gerçekleştirildiğini söylerler.

Her insanda ölüm korkusu var mıdır ve bu korku doğrudan doğruya ve kendiliğinden ölüm ötesine çevrilerek, ölümden sonra yaşamaya devam etme arzusunu harekete geçirecek tabiatta mıdır? Ölümden sonra yaşama veya ölümsüzlük arzusunun muhtevası, dinin bildirdiği ile aynı şey midir?

  1. Ölümle ilgili Tutumlar

Freud ve izleyicileri dinin objektif varlığını reddettikleri için, bütün dini açıklamaları, hayali tatmine yönelik ruhi ürünler olarak değerlendirmektedirler. Ölüm konusunda da durum aynıdır. Freud’a göre ölüm ötesiyle ilgili inançlar, bu hayatta karşılaşılan sıkıntıları, acıları ve ıstırapları teselli etmek için insan psikolojisinin icad ettiği hayali tatmin kaynaklarıdır. Her şeyi görüp gözeten Tanrı inancı da aynı fonksiyonu yerine getirmektedir. Aynı tez başkaları tarafından da benzer şekilde dile getirilmiştir. Buna göre, ölümsüzlük konusundaki inançlar, ölümün uyandırdığı büyük korku ve dehşetten, bu inançların iyileştirmeye yöneldikleri psikolojik sarsıntıdan kaynaklanmaktadır.

Ölüm korkusu ve ölümsüzlük arzusunun bütün insanlar için değişmez bir psikolojik gerçek olduğu kabul edilebilir. Ancak bunların yol açtığı davranış tarzlarının ortak tek bir şeklinin varlığını tespit etmek kolay değildir. Çünkü, ölüm karşısındaki tepkiyi herkes hayata karşı kendi tavrına göre gösterir. Bu kişisel tavrın şekillenmesinde de dini, tıbbi, ekonomik ve ideolojik değişik etkiler altında sosyal ve kültürel çevrenin ölümü ele aldığı kavramların, tenkitçi hükümler ve duygusal değerlendirmelerin büyük rolü bulunmaktadır Günümüzde ölüme karşı dört tür kültürel tutum geliştirildiği müşahede olunmaktadır: Ölümü inkar etme, ölüme meydan okuma, ölümü isteme ve ölümü kabullenme.[1]

Hayatta dini bir yöneliş, ölümle ilgili endişe ve kaygıları zaruri olarak azaltmıyor, fakat daha çok, ölüm konusunda daha olumlu bir tavrın gelişmesine yardımcı oluyor. Bununla birlikte, ölüm korkusu gibi bir kaygı, bir hayat üslubu seçmemizde belli bir rol oynayabilir. Buna karşılık, bazı araştırmacılar dindar olmayan kimselerin ölümden daha fazla korktuklarını ortaya çıkarmıştır. Ölüm korkusu ile başetmek konusunda da farklı eğilimler ve tutumlar tespit edilmiştir. Dindar olmayan kişiler, ölümü hayatın tabii bir sonucu olarak görmekte ve tüm dikkatlerini bu dünyadaki hayata, dünyevi zevk ve uğraşlara yöneltmektedirler. Böylece, ölüm gerçeği karşısında bir savunma tepkisi ortaya koymaktadırlar. Bunun da başlıca iki şekli vardır: Birincisi, “maskeleme” diye isimlendirilebilecek bir davranış biçimidir ki, bu durumda kişi kendisini günlük işlere bütünüyle kaptırmakta ve ölüm hakkında düşünme fırsatı kalmayacak şekilde kendini meşgul etmektedir. İkincisi ise “bastırma” davranışıdır ki kişi ölüm kavramını şuurdan atarak etkisiz hale getirmeye çalışmaktadır. Genel olarak dindar insanların ölümü şuurlarında çok canlı tutma eğilimi içinde oldukları, ölüm gerçeği ile yüz yüze gelmekten kaçınmadıkları bir gerçektir. Bununla birlikte, ölüm ötesine duyulan inanç bir yerde teselli kaynağı olurken, aynı zamanda  kaygı ve sıkıntı kaynağı da olabilmektedir.

  1. Ölümsüzlük Arzusu ve Ölüm Ötesine İnanç

Ölüm karşısında duyulan korku ve sıkıntı kişiyi zorunlu olarak ölüm ötesi bir hayatın varlığına, dinin açıklamalarına uygun bir “ahiret” inancına sevkeder mi? İlahi dinlerin hepsinde ortak olan ilahi mahkeme” de hesap verme zorunluluğu, “cennet” ve “cehennem” kavramlarının insan psikolojisinde uyandırdıkları etkinin tabiatı incelendiği zaman, bunun kişilere çok yönlü ve karmaşık nitelikte tepkiler uyandırdığı anlaşılmaktadır. Batı ülkelerinin büyük çoğunluğunu içine alan sondaj çalışmaları ölümden sonra bir hayatın varlığına inananların oranının, Allah’a inananların oranından çok daha aşağı seviyelerde olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde, cehennemin varlığına inananların oranı, cennete inananlarınkinden daha aşağılardadır.

Yeniden dirilme inancı ve düşüncesi, ancak dini yönelişin derin bir yeniden gözden geçirilmesi çabası ile yerleşmesi mümkün olan ve bunca dirençlerin üstesinden gelmek zorunda olduğu fevkalade ciddi bir iç gayretin sonucudur. Daha iyi bir dünyada hayatını devam ettirme tarzındaki dini umut, belki bu hayatın adaletsizlikleri veya ölümün acımasızlığı karşısında kolayca egosantrik bir davranış halini alır. Buna karşılık, dinin ahiret inancı çerçevesinde yer alan “ilahi mahkeme”de yargılanma (cehennemde ceza çekme ihtimali) bakış açısı, belli bir suçluluk ve günahkarlık duygusu sıkıntısını besleyecek tabiattadır. Bundan dolayı, dindeki ahiret inancının ihtiva ettiği fikirlerle, insan psikolojisinde kendiliğinden yer alan ölümsüzlük arzusu arasında büyük mesafeler vardır. Ölüm korkusu yoğun bir ölümsüzlük arzusunu canlandırsa bile, bu doğrudan doğruya dinin ahiret inancının benimsenmesini gerektirecek bir sonuç doğurmaz.

  1. Ahlaki Motivasyon

 

İnsanın sosyo-kültürel kimliğinin oluşmasında, yerli  kültürünün temel dinamikleri olan dil, din, sanat, edebiyat, gelenekler  v.b. unsurların eğitim yoluyla ona kazandırılmasının rolü büyüktür. Kısaca, “kutsal” olarak nitelendirebileceğimiz, dini ve ahlaki değerler yanında örf, adet ve gelenekler de topluma uyumlu bir kişilik geliştirmede ve kültürel kimliğin kazanılmasında vazgeçilmez unsurlardır. Çünkü, kutsal motifler, ahlakla ilgili değer yargıları, içinde yaşanılan toplumun kültürüne, yaşama biçimine ve geleneklerine  sinmiştir. İnsanın bu değer yargılarını kavrayabilmesi ve onları zedelemeden, psikolojik sapma ve saplantılardan uzak olarak toplum içinde yaşayabilmesi, ancak kişiyi eğitim yoluyla bu değerlerden haberdar kılmakla mümkün gözükmektedir.

Kutsal denilen değerlerin insan kimliğinin gelişmesinde ve kişiliğinin oluşmasında önemi büyüktür. Çünkü insanın biyolojik ve sosyo-kültürel olmak üzere iki yönü vardır. Kanaatimce bunlar birlikte düşünülerek insanın bu iki yönü ile ilgili ihtiyaçlarını birlikte gidermek ve birlikte geliştirmek gerekmektedir. İnsanın kimliğini kazanarak sağlıklı, uyumlu ve tutarlı bir kişilik oluşturması için bu önemlidir. İnsanın kutsal ile ilgili ihtiyaçları, uygun ve doğru bir şekilde karşılanmaz ise,  kişi bu ihtiyaçlarını kendi imkanları ölçüsünde değişik yollardan karşılamaya çalışacaktır. Bu ise, onun her an yanlış ve asılsız inançlara yönelme tehlikesiyle karşı karşıya kalması demektir. [2]

Tarih boyunca insanlar çeşitli toplumlar oluşturmuşlar kültürler ve medeniyetler meydana getirmişlerdir. Aynı duygu düşünce ve kültürü benimseyerek biraraya gelen insanlar kendilerine has ve genellikle inançlarına dayalı bir ahlak sistemi oluşturmuşlardır. Sözünü ettiğimiz kültürün oluşmasında ve ahlak anlayışının gelişmesinde dinin belirleyici ve şekillendirici rolü bulunmaktadır.

Din, getirdiği ahlaki ilkeler ile yaşam için rehberlik yapar; ve bu ilkeler temelinde sosyal hayatın bütünlüğünü kuşatır. Bireyin ahlak ile ilişkileri dinsel yasama biçimini oluştururken; iyi veya kotu niyetle, ya da iyi veya kotu diye değerlendirilebilecek tarzda sergilediği davranışlar ahlaki birer nitelik taşır. Ahlaklılık insanin evrensel boyutudur.

Din ve ahlak, kültürü oluşturan önemli unsurlardandır. Felsefi tartışmalar bir yana ahlakın temelinde dini inançların olduğu ve toplumun ahlak anlayışının oluşmasında bu inançların etkin rol oynadığı açık bir gerçektir. İnsanın maddi ve manevi olmak üzere iki yönü vardır. Maddi yönü ile ilgili ihtiyaçlarını doyurmak nasıl önemli ise manevi yönü ile ilgili ihtiyaçlarını doyurmak da o kadar önemli ve gereklidir. Din ve ahlak insanın manevi yönü ile ilgili ihtiyaçlarının doyurulmasında etkin rol oynayan unsurlardır.[3]

Genelde bütün dinler, özelde ise ilâhî dinler aynı evrensel prensipleri savunmakta, aynı ahlak ilkelerini tavsiye etmekte ve müntesiplerine kurtuluşu vâd etmektedir. Hinduizm, insanın kurtuluşunu hedeflemekte, kurtuluşa erebilmenin üç yolunu ise ameller (kurban), bilgi ve marifet (ilâhî hakikati tanımak) ve bir ilahı severek kendini teslim etmek şeklinde belirtmektedir. Hinduizm’de ebedî bir kainat kanununa (karma) inanılmaktadır. Ahlâkî bir kâinat nizamı olan bu kanuna göre insanın mevcut hayatını daha önceki davranışları şekillendirdiği gibi gelecek hayatını da şimdiki davranışları belirleyecektir. Dolayısıyla iyi davranışlar güzel neticeler doğuracaktır. Ahimsa (öldürmek) bu dinde en temel kurallardan biridir ve hiçbir varlığa zarar vermemeyi esas almaktadır. Budizm’de de her şeyi idare eden yegane kuvvet karmadır. Budizm’de dört temel hakikat ıstırabın ne olduğu, kaynağı, ıstırapların giderilmesinin gerekliliği ve ıstıraptan kurtulmanın yolu şeklinde özetlenmektedir ve ıstıraptan kurtulmanın yolu olarak da doğru inanç, doğru istemek, doğru konuşmak, doğru hareket, doğru yaşamak, doğru karar, doğru düşünme ve doğru tefekkürdür, Öte yandan beş ahlâkî yasanın ilki canlı varlıkları öldürmekten uzak durmaya dairdir.[4]

Dinler, özellikle semavî dinler farklı da olsalar, temel insanî değerler ve ana eylem ilkelerinde büyük ölçüde ortaktırlar. İnsan hayatına değer vermek, aileyi kutsamak, yalan söylememek, hırsızlık etmemek, dürüst olmak, emanete hıyanet etmemek gibi ilkeler hemen bütün dinlerde ortaktır. Bir dine mensup olan insanların oluşturduğu toplumlarda, insanların o dine sahip olduklarını bilmek, yukarıdaki ilkelere uygun hareket edecekleri hususunda bizde bir inanç ve güven yaratır. İlişkilerimizi bu güven ortamında geliştirebiliriz. Ancak, dinin yaptırımları esas itibariyle uhrevîdir, yani öte dünyada uygulanacaktır. Bu durumda, toplumun bütün üyelerinin, öte dünyaya ait yaptırımlarla bu dünyadaki eylemlerini düzene sokacak kadar sağlam inançlı, dindar olduklarını, sırf Allah korkusu ile bu ilkelere bağlı olarak yaşadıklarını kabullenmek zordur ve hayat tecrübeleri de bunu göstermektedir. Eğer toplumun bütün fertleri o ölçüde dindar olabilseydiler, ahlâk ve hukuk, hiçbir ilâve yaptırımı içermeyen, sadece bilgi veren ve yol gösteren kurallar manzumesi olarak kalırdı ve toplum için de bu yeterli olurdu. Ancak, böyle olamadığı için, tamamlayıcı ikinci halka olarak ahlâk ortaya çıkar.[5]

İnanç ve evrensel ahlak ilkeleri konularında aynı olan ilâhî dinler, ibadet şekilleri ve muamelat hükümleri yönünden bazı değişikliklere uğramıştır. Allah’ın iradesiyle gerçekleştirilen tekamül şeklindeki bu değişiklik insanların ihtiyaçları ve kültür seviyeleriyle paralel olarak yürümüştür. Kur’an’ın bildirdiğine göre bütün insanlık bir tek ümmet olabilecekken Allah, onları imtihan etmek için farklı kabile ve milletler halinde bölmüş, her biri için farklı şeriat ve yol tayin etmiştir.[6] Ancak şeriat ve yolların farklılığı, maksat ve hedefin farklılığı anlamına gelmemektedir. Farklı kabile ve milletler halinde olmaları birbiriyle kavga etmeleri için değil, birbirlerini tanıyıp iyiliklerde yarışmaları içindir.[7]

Dinden ve toplumun tarihî tecrübesinden yani kültür birikiminden kaynaklanan ahlâk kuralları, doğal gelişmesi içinde dinin eylem ilkeleri ve değerleri ile çelişmez; onları açıklar, tamamlar ve daha geniş bir ilişkiler alanına yayar. Ahlâkın, dinden ayrı olarak dünyevî bir yaptırımı vardır ki, o da, toplum tarafından ayıplanma, kınanma, gerektiğinde toplumdan dışlanmadır. Bu yaptırımlar mekanizmasına, sosyal kontrol denilmektedir.[8]

Durkheim, dinin sadece tanrıyla ilişki biçimini içermediğini, kişiler arası ilişkileri de düzenlediğini, toplumda bütünleşme sağlama fonksiyonu da gördüğünü belirtmiştir. Bu bakış açısından, dinin toplumsal alanda etkili olduğu kabul edilmektedir. Tocqueville ve Lipset , gibi düşünürler de dinin demokratik gelişme üzerinde olumlu etki yaptığını ifade etmektedir. Bu yaklaşım din ile aile kurumu arasındaki yakın bağlantıya da işaret etmektedir. Horton ve Hunt , dinin aile yaşamında önemli bir faktör olduğunu , Roma İmparatorluğu’nda Hıristiyanlığın kabulünün boşanma oranlarını azalttığını ifade etmektedir. Bu çerçevede dinle ilgili çalışmalarda , dinin, açık ve gizli fonksiyonlarının bulunduğu belirtilmektedir. İlk olarak, hayata anlam kazandırdığı, kişinin , diğerlerine ve tanrıya  karşı ilişkilerini tanımlayan bir inanç sistemi olduğu, bunun yanında bu doktrini insanlara hatırlatan ve sembolize eden ritueller ile bir seri davranış kalıplarından oluştuğu vurgulanmaktadır.

İkinci olarak, açık fonksiyonları yanında dinin gizli fonksiyonlarının da bulunduğu, bu etkilerinin dindar olmayanları dahi etkilediği kabul edilmektedir. Örneğin, dinin dua yanında sosyalleşmeye de yol açtığı, kilise gençlik gruplarında liderlik becerilerini geliştirdiği güzel binaların yapılması ile sanat ve müziği teşvik ettiği, kilisenin yeni gelenleri kabul  ile sosyal uyum ve mobilizasyonu desteklediği , insan kardeşliğini yaygınlaştırarak toplumu  birleştirdiği, ayrıca , İran’da olduğu gibi siyasi açıdan devleti kontrol görevi üstlendiği, Batıda da din devlet çatışmasının sosyal yaşamın sürekli bir parçası olduğu, kilise ve dini grupların bazı yasaları engellemek için tek konulu kampanyalar yürüttüğü ve bazı adayları desteklediği vb. ifade edilmektedir.[9]

Dinin hemen her sahada ahlaki buyrukları vardır. Bir başka ifadeyle, bütün insanlar için geçerli sayabileceğimiz ahlak kaidelerinin hepsini dinde bulmak mümkündür. Esasen din, bir açıdan, kaynağını Allah’tan alan bir ahlak sisteminden ibarettir.[10]

Dinler, teşekküllerinde sosyal düzene karşı bir eleştiri getirmekle birlikte, kendi amaçlarını ve oluşturdukları sosyal yapının korunması ve olduğu gibi kalmasını isterler. Bununla birlikte, aynı zamanda, yapılacak değişmeye katkıda da bulunurlar. Şöyle ki; iman, daima eksik ve  yanlıştan kurtulmaya teşvik eder. Her yönden karanlığı aydınlığın kuşatmasını ister. İmanın aslî hüviyeti değişmez ama, kendine yeni ufuklar arar. Manevi iklimden gelen otorite; eksiği tama, sınırlıyı sınırsıza doğru zorlar. Bu dinamik bir tutumdur ve bu haliyle din kendine zarar vermeyen değişmelerin motoru olabilir. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, sosyal hareketlilikte dinler, daima denge, istikrar ve emniyet unsuru olmuştur.[11]

 Ahlak, bütün insan ilişkilerinde “iyi” (kötü)  ve “doğru” (yanlış) değer yargılarının oluşturduğu bir sistem bütünüdür. Din de esasen iyi ve doğruya ulaşmak, kötüden korunmak ve uzaklaşmak için bazı kurallar koymuştur.

Ahlak kuralları dinden bağımsız şekilde kendiliğinden oluşabilir. Buna Din Dışı Ahlak ya da Laik Ahlak adı verilir. Laik ahlak insan eylem ve davranışlarını doğrudan doğruya dinsel kurallara tabi olmaksızın serbest bırakır. Oysa Dini ahlak ya da dine dayalı ahlak, insan eylem ve davranışlarını kutsal kitaplar ve diğer dini hukuk kaynakları ile sınırlandırır. Örneğin, İslam ahlakında, temel ahlaki değer yargılarının Fıkıh hükümlerine, yani İslam Hukuku’na uygun olması gerekir. Dini ahlakın belirgin bir özelliği yere ve zamana göre değişmeyen kalıcı kurallar koymasıdır. Dini ahlaka göre, din kitaplarında yeralan kurallar, itaat edilmesi gereken buyruklardır. Din, esasen haram ile helal’in neler olduğunu tayin eder ve insanların haram şeylerden uzak durmasını emreder.[12]

Ahlak ve din arasında yakın benzerlikler olmasına karşın çatışmalar da sözkonusudur. Dini ahlakın savunucuları insanı; iyiye, doğruya ve güzele götüren şeyin iman olduğunu belirtirler. Onlara göre dini inançları olmayan bir kimse ahlaki davranamaz ve iyiyi kötüden ayıramaz. Bu çerçevede dinin manevi disiplin sağlayacağı savunulur. Laik ahlak savunucuları ise, insanın dini inançları olmadan da ahlaki değer yargılarını kabul edeceği ve bunlara uyacağını belirtirler.

Öte yandan din dışında karşımıza çıkan bir kavram da  ”vicdan”dır. Ahlaki kuralların koruyucusu her zaman kanunlar olmayabilir. “Vicdan” adı verilen manevi duygu da ahlaki davranışımıza yön veren bir otokontrol mekanizması vazifesini görebilir. Kısaca, ahlak her zaman bir kanun ya da hukuksal norm ile çözülebilecek bir konu değildir. Din ve vicdan da ahlaki değer yargılarının koruyucusu olabilir.

 Önemle belirtelim ki, başlıca tüm dinlerde ahlak konusu çok geniş biçimde ele alınmıştır.  İslam dininin kutsal kitabı olan Kur’an incelendiğinde birey ahlakı, aile ahlakı, toplum ahlakı, iş ahlakı ve siyaset ahlakına yönelik çok sayıda hüküm yeraldığı görülür. Çok geniş bir

araştırma konusu olması dolayısıyla burada etraflı açıklamalar yapmak yerine Kuran’da ahlak konusunda yeralan bazı çarpıcı ayet ve sureleri belirtmekte yarar görüyoruz.[13]

Kuran’da birey ve aile ahlakına ilişkin sayısız ayet bulunmaktadır. Ahlaki faziletler, ahlaki yasaklar, ailede ana ve babaya saygı, birlik ve kardeşlik, doğruluk, hayırseverlik, mali yardımlaşma, zina ve daha bir çok konuda Kuran’da hükümler bulmak mümkündür.

Ana babaya hürmet, öldürmeme, zina etmeme, çalmama gibi kurallar da ilâhî dinlerde müşterektir. Diğer taraftan komşuya iyi davranma, ona karşı haksızlık etme de dinlerin temel prensiplerindendir. Tevrat’ta komşu aleyhine yalan şehadet edilmemesi, komşunun hiçbir şeyine tamah edilmemesi emredilmekte,[14] komşunu seveceksin denilmektedir.[15] İncilde komşuyu kendin gibi sevmenin yakılan takdimelerden ve kurbanlardan daha üstün olduğu belirtilmektedir.[16]  Kur’an’da da “Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar…” denilmektedir.[17] İncillerde Hz. İsa “düşmanlarınızı sevin ve size eza edenler için dua edin” demektedir.[18]

İnsandaki ahlaki faziletlerin en büyük desteği dindir. Vazifeye bağlılık, doğruluk, adalet, şefkat ve hürmet, yardımlaşma gibi ahlaki kaideler, ancak Allah’a ve ahiret Günü’ne inanç ile desteklenirse devamlı olur. Kul hakkını çiğnediği zaman Ahiret’te cezasını çekeceğine inanan bir insan, başkalarının hakkını yemekten çekinecek, içtimai kurallara riayet edecek ve haksızlık yapmaktan korkacaktır. Kaynaktaki kutsiyet fikri kabul edilme dikçe ahlaki prensiplerin kuvveti azalır. Bu sebeple, ahlakın en sağlam temeli dindir ve din olmalıdır.[19]

Kanunlar, ferdi, yabancı gözlerden uzak kendi başına bulunduğu yerlerde kontrol etme imkanına sahip değildir. Kanunlar insanları disipline etme, yetiştirme ve sosyal hayatın ahengini teminde yeterli olmadığı için kişilerin manevi bir otorite altına alınması şarttır. Bu otorite de ancak din olabilir. Din, hareketlerimizi devamlı surette gözetleyen bir murakıbı kalbimize yerleştirmiştir. Kanun adamlarının ve diğer insanların kontrolünden uzak yerlerde ahlaka uymayan bir davranışa yelteneceğimizde, Allah’ın bizi gördüğünü ve bu hareketimizi cezasız bırakmaya cağını söyleyen din, bu davranışlara karşı elimizi kolumuzu bağlar.[20]

Sosyal hayattaki bu kaçınılmaz değişimin yanında, toplumun hayatiyetini devam ettirebilmesi için, sabit değerlerinin bulunması ve bunların muhafaza edilmesi zarurî görülmektedir. Bu sebeple, insanın inandığı yüksek ve sabit değerlerin dejenere olmasını önlemek, onları yaşatarak sonraki nesillere sağlıklı bir şekilde intikalini sağlamak için çeşitli müesseseler kurulmuştur. Ancak, tarihin akışı içinde kurulan birçok müessese, ihtiyaca cevap vermediği veya evrensellik vasfından yoksun olduğu için yıkılmış, terkedilmiş, çağın gereği olarak yerlerini yeni müesseselere bırakmak zorunda kalmıştır. Bu anlamda değişme, bir yaratılış kanunudur ve değişmeyen hiçbir toplum yoktur. Asıl olan, öze bağlı kalınarak, yüksek ve sabit değerler örselenmeden, pörsütülmeden bu değişikliğin sağlanmasıdır. Bu bağlamda din, kuvvetli bir sosyal kontrol aracıdır. Din, bazı tavır ve hareketlere bir nevi kutsallık vererek bunların yapılması fikrini kuvvetlendirmektedir. Aynı şekilde, suç teşkil eden bazı hareketlere de günah fikrini bağlayarak, arzu olunmayan davranışlardan insanların kaçınmalarını desteklemektedir. Bu yolla din, sosyal kontrol araçlarının en önemlilerinden birisi halini almaktadır.

İbadet ve ahlakla ilgili hükümler, insanın Allah ile ilişkilerini düzenleyen ve manevi olgunluğa eriştirmek için konulan hükümler olup, tamamen insan fıtratıyla alakalıdır. İnsan fıtratında bir değişiklik olmadığına göre, insanla Allah arasındaki ilişkileri düzenleyen ibadetlerle ilgili hükümlerin değişmesine de gerek yoktur. Bunların, insanların nefislerini arındırmaları, ruhî tekâmülleri için her zaman ve mekanda muhafaza edilmesi zarûreti vardır.[21]

İbadetlerin insan karakterleri üzerinde, düzenleyici, sağlamlaştırıcı, yönlendirici etkileri vardır ve bütün ibadetler insan şuurunu iyiye ve doğruya yönlendirerek, onları olgunlaştırarak güzel davranışlar sergilemesinin sağlarlar. Yaratıcısına tam şuurla bağlanan ve ibadet eden insan her türlü kötülükten sakınarak kendisine olan güvenini artırarak, büyük ruhsal destek kazanır, kişiliğini sağlamlaştırır; sabrını, olumlu yaşam felsefesini ve sevincini geliştirir. İnanç ve tutumlar bireyin birçok önemli fonksiyonlarına hizmet ederler. Bunlar kişinin şahsiyetine bir devamlılık, günlük idrak ve faaliyetlerine bir mana verir ve çeşitli hedeflere ulaşmasını sağlarlar.[22] Henry Link, “Dine Dönüş” adlı kitabında yaptığı psikolojik testin sonucunu şöyle belirtir: “Bir dine inanan ve mabetlere giden kişilerin şahsiyet ve karakteri, dine karşı ilgisiz ve mabetlere gitmeyenlere oranla çok daha sağlam ve ahlaki yönden de bu insanlar diğerlerine göre daha üstündürler.”[23]

Kur’an’da belirtildiği üzere, insan huysuz, hırsına düşkün, aceleci ve ahlaki yönden zayıf yaratılmıştır.[24] Yani insanın kişiliği ve karakteri mükemmel bir tarzda değildir. İnsanın eksikliği olan bu durum yine Kur’an’da belirtildiği üzere Allah’a ve ibadet ve itaatla düzeltilir.[25] Birey kendisindeki zayıflığa ve kötülüğe yönelik yapısını önemsemezse, bütün benliğini bu zayıflığın getirdiği ahlaki yoksunluk kapsayabilecektir.[26]  Kişinin tam bir yoğunluk ve devamlı olarak yaptığı ibadetler ona bazı eğilimlerin aşılıp geride bırakılması, karşılığında diğer bazılarının da güçlenip gelişmesiyle sonuçlanır.[27]

Bir erkek ve kadından çoğalan insanlar, yeryüzünde çeşitli renk ve dilde en küçük birim olan aileden başlayarak, küçüklü büyüklü topluluklar oluşturmuşlardır. Aileden kabileye, kabileden millete varıncaya kadar bu sosyal ve siyasi oluşumun temel esprisinin, toplumların ve milletlerin birbirini tanıyıp anlaşmak, medeniyetler inşa etmede yarışmak ve kaynaşmak olduğu anlaşılmaktadır. Bir diğer ifadeyle, insanların farklı soya, dile, inanca, kültüre, sosyal yapıya sahip olmaları bir övünç vesilesi yerine, birleşip bütünleşmeleri, hayırda yarışmaları medeniyetler inşa etmeleri için öngörülmüştür. Kur’an’ın en büyük hedeflerinden biri, yer yüzünde Allah’ın istediği ahlak ve erdem özelliklerine sahip ve tüm insanların barış ve mutluluk içinde yaşayabilecekleri bir düzen inşa edebilecek bir toplum oluşturmaktır.[28]

Halk kültürü içinde yer alan olaylarda bazı kurallar veya yasaklamalar zaman zaman kendisini birey veya toplum üzerinde çok güçlü bir biçimde hissettirmiştir. İnsanlığın dinler öncesinden kalan birtakım inanışları veya uygulamaları, daha sonradan kabul edilen dinin kutsal kitabında yazılı olmasa, hatta yasaklansa bile, gelenekleşmiş bir şekilde yapılagelmekte ve sürdürülmektedir. Bu sürdürme özellikle birinci elden halk kültüründe hemen göze çarpacak şekilde belirgindir. Genellikle kapalı veya yarı açık yerleşme merkezleri ile çevrelerinde kişilerin veya küçük toplulukların, bulundukları çevrenin dışına itilmek, aforoz edilmek hatta kovulmak korku ve endişesi yüzünden, bu kurallara sıkı sıkıya bağlı oldukları bilinmektedir.

İkinci elden halk kültüründe o kişi veya küçük grupların bu tür düşünce veya eylemleri yüzünden toplum dışına itilmesi, hemen hemen hiç söz konusu olmadığından, din kuralları veya yasaklamaları az çok değişikliğe uğratılmıştır. Hristiyanlıkta veya Müslümanlıkta bu tür tutum ve davranış farklılıklarına rastlanmakta, yorumlar değişmekte, uygulamalar farklı bir görünüm içerisine girebilmektedir. İstisna olarak sözünü etmek istediğimiz Musevîlikte bu tür yaptırımların veya yasaklamaların bugün bile kendini çok güçlü olarak hissettirdiği, bu dine mensup olanların hemen her bölgede kuralları aynı katılıkta uygulamaya devam ettikleri belirtilmektedir. Din, bu topluluk için, onları diğer topluluklardan ayıran, kendi aralarında en önemli bağlayan ve birleştiren bir unsur olarak görünümünü sürdürmektedir.[29]

Genel bir yaklaşımla, Kur’an’ın temel amacını “insanın insanca yaşamasını sağlamak” diye çerçeveleyebiliriz. Zira insan, çok değerli ve şerefli bir varlık olarak yaratılmıştır.[30] Yaratılıştan getirdiği birtakım ön niteliklere (fıtratullah) sahiptir.[31]  Bu nitelikler onun ruhi ve sosyal davranışlarını biçimlendirir (sıbğatullah)[32] ve kişiliğinin temelini oluşturur. Ne var ki, insan bu temel niteliğiyle baş başa bırakılmış değildir. Yaratıcı kudret, bu temel yapıya bir de karşı duruş mekanizması yerleştirmiş,[33] ayrıca insanı onun açık hasmı olan şeytanla[34] baş başa bırakmıştır. Bu duruma insanın içinde yaşadığı ortamın olumsuz etkileri de eklenince, insanın öz benliğinden uzaklaşması sonucu ortaya çıkabilmektedir. İşte vahyin insan planında son gerçekleşmesi olan Kur’an, fıtratta meydana gelebilecek bu tür bozulmaları ortadan kaldırmak, insana bir dizi savunma mekanizmaları sunmayı amaçlamaktadır. Din (İslam) inanç, ibadet, ahlak ve muamelattan oluşan yapısı ile bir tür savunma mekanizmaları sistemini temsil etmektedir. Bu sistem, insanın yaratılıştan getirdiği tüm insani değerlerin ön plana çıkarılmasını hedefler.[35]

İslam, ahlaka büyük önem verir ve onu “dinin zarfı” sayar. Hz. Peygamber, “Ben, mekarim-i ahlaki tamamlamak için gönderildim.” [36] sözü ile İslam’da ahlaka verilen önemi göstermiştir.

Dinimizde ahlak, iman ve ibadeti kesin çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir. Ahlak, Kur’an-ı Kerim’de ve hadisler de birçok yerde işlenmiş, güzel ahlak övülmüş, ahlaksızlığın her çeşidinden insanlar sakındırılmıştır. Hz. Aişe’nin, Hz. Peygamberimiz’in (s.a.s ) ahlakını soranlara: “Resül-u Ekremin ahlakı Kur’an’dan ibarettir.”[37] diye cevap vermesi, ahlakın kapsamına bir işaret olabilir, Nitekim Allah (c.c) Kur’an’ında Peygamber Efendimizi (s.a.s.). “Ve Sen bir yüce ahlak üzere ahlak abidesisin.”[38] diye övmektedir.

Aslında ahlakın milleti, devleti yöresi yoktur. Tecrübelerle her toplum faydalı bir ahlaka ulaşabilir. Bu sebeple Müslüman olmayan kimselerde de ahlak görülebilir. İyi hallerin gayr–i müslimlerde, bir kısım kötülüklerin Müslümanlarda görülmesi feleğin tersine döndüğünü gösterir. Nasıl ki tarlasını ekmeyen çiftçiyi kötü günler beklerse ahlaka önem vermeyenler de aynı sonuca ulaşır.

  1. Suçluluk ve Günahkarlık Duygusu

Psikolojik bir gerçeklik olan suçluluk duygusu, insanların büyük çoğunluğunun tecrübe ettiği evrensel insani bir olaydır. Bu sebeple o, dini eğilimden önce gelebilir ve onu güdüleyebilir. Fakat din ona yeni bir boyut, Allah huzurunda hata olan “günah” boyutunu ilave eder.

Suçluluk duygusu yaşayan kişilerde Allah’a başvurma, kişinin kendi benine ve topluma başvurmasından net olarak daha az sıklıkta olmaktadır. Suçluluk duygusu içinde bulunan gençlerin ancak bir bölümü, bunun sıkıntısmı teselli ve telafi için dini inanç ve değerlere yönelmektedir.

Suçluluk duygusunu doğuran en önemli iki kaynak, cinsellik güdüsünün yol açtığı bazı ahlaki sorunlarla, hayatta bencillik ve diğergamlık değerleri arasındaki çatışmadır. Daha genel bir ifadeyle suçluluk duygusu kişinin, ulaşmak istediği “ideal ben”i belirleyen içinde büyüyüp yetiştiği toplumun norm ve değerleriyle kendisini “çatışma” halinde hissettiği psikolojik bir durumdur.

Dini suç veya günah, Allah’ın kanununu çiğnemek” şeklinde tanımlanabilir. Tam anlamıyla dini suçluluk (günahkârlık) duygusu, uzun bir manevi yolculuğun ürünüdür. Bu durumda din kendisini, ahlak kanunlarının temeli, tevbe ve telafi vasıtası olarak arzeder. İnançlı kişinin dini olgunlaşmasında “günah şuuru” önemli bir etkide bulunur. Tevbe ve hidayetle sonuçlanan birçok dini değişim olaylarında, bu günahkarlık şuurunun başlıca motivasyon faktörü olduğu müşahede edilmektedir. Dini eğitimle yetişen kişilerde daha hassas ve güçlü bir vicdan yapısı oluştuğu müşahede edilmektedir. Nitekim, gençler üzerinde yapılan birçok araştırma ve inceleme, dindar gençlerin daha güçlü suçluluk duygulan taşıdıklarını ve aynı şekilde benlik ve ideal benlik arasındaki çatışmanın bunlarda çok güçlü olarak yaşandığını göstermektedir.

Suçluluk, günahkarlık duygularının çift yönlü etkisini hesaba katmak gerekir; bunlar dini hayatı olumlu yönde etkiledikleri gibi, olumsuz etkileri de olabilir. Çok şiddetli dayanılmaz bir hal alan suçluluk ve günahkarlık duygusu, tevbe ve pişmanlığa karşı duygusuzluğa, ilgisizliğe, hatta buna sebep olan ahlaki ve dini değerleri hiçe sayıp, bunlara saldırmaya bile sevkedebilir. Fakat normal bir seyir izleyen suçluluk ve günahkarlık duygusu bir şahsiyete oluşumu safhasında kendinden razı olmama, geçici heveslerine değer vermeme, dini ve ahlaki görevlerini üstlenme ve sonuçta kendini aşmanın yollarını öğretebilir. Suç, günah olarak aşılandığı, işlendiği takdirde Allah’tan uzaklaştıran kötü bir gerçek olduğu telkin edildiği zaman, bu kötülük tehlikesi mümini doğru yola, tevbe ve pişmanlığa, davranışlarını denetlemeye sevkedebilir. Özelikle gençlerin manevi gelişmelerini harekete geçirici ve güçlendirici etkilere yol açabilir.

Gençler üzerinde yapılan bir araştırmada deneklerin %50’si dinin kendilerine ruh huzuru verdiğini ve bir güvenlik duygusu sağladığını ifade etmektedirler. Aynı zamanda %50’den fazlası dini, kendisine dayanılacak tek realite olarak görmektedirler. %64’ü de, eğer Allah’a olan imanlarını kaybedecek noktaya gelselerdi, artık hayatlarında hiçbir rahatlık kalmayacağını belirtmişlerdir. Bununla birlikte, %79’u da dini ibadetlerini yerine getirememe sebebiyle bir suçluluk duygusu içinde olduklarını açıklamaktadırlar. Bu duruma göre, suçluluk duygusu ve güvenlik, birbirini dışlamaksızın dini tutumun iki kutbu olarak gözükebilmektedirler. En yüksek ve en aşağı derecede sıkıntı gösteren grupların dini tutumları arasındaki karşılaştırma, dinin yalnızca güvenlik sağlamakla yetinmediğini göstermektedir. Din aynı zamanda güvensizliğe karşı da korumaktadır.

  1. Kimlik Arayışı ve Bütünlük Arzusu

 

İnsanın kendini görüş ve algılayış biçimi olarak tanımlanan “benlik” kavramı, kişinin davranışlarını önemli ölçüde etkileyen ve belirleyen psiko-dinamik bir yapıdır. Belli bir gelişim süreci esnasında oluşan “benlik”, çeşitli sosyo-kültürel ilişki sistemleri (aile. arkadaşlık, meslek, sosyal rol, dünya görüşü, inanç ve değerler..) içerisinde varolan bir duygudur. Bu ilişkilere bağlı olarak süreklilik, bütünlük, kendine has yapı ve ahenk kazanmış olan benlik, kendi “kimliği”ni elde ederek bağımsız ve etkili bir psikolojik güç haline gelir. Çoğu insan, büyük bunalımlar yaşayarak, çok rahatsız edici çatışmalardan geçerek, kendi kimliğine ulaşabilmektedir.

Toplum birçok hazır kimlik temin eder ve din bu noktada tutarlı bir kimliğin modellerini ve yaşama şeklini teklif etme suretiyle katkıda bulunur. Hatta dinin en önemli fonksiyonunun, tamamen mezcolmuş ve bütünleşmiş kararlı ve sağlam bir insan şahsiyeti oluşturmaktan ibaret olduğu da söylenebilir. Din, fertler ve gruplar için kimliğin bir anlamını, yani çevre kadar benliğin bir tanımını temin eder. İçinde yaşadığı toplumda kendine uygun bir kimlik bulamayan kimselerin, dini hizip ve tarikatlara katılmaları veya din değiştirerek bir başka dine geçiş yapmaları zaman zaman müşahede edilen olaylardandır. Bu tür olaylar da en fazla ergenlikte ve orta yaş dönemlerinde görülmektedir.

Leuba’nın bir araştırmasına göre Allah ve ahiret inancı bakımından en alt sırayı sosyolog ve psikologlar almaktadır. Fen bilginleri bunlardan çok daha üst seviyede bir dini inanca sahip bulunmaktadırlar. Bu durum genellikle, sosyal bilimcilerin kendi kimlik problemlerinin farkına varma ve onları yakından tanıma imkanlarına daha fazla sahip olmaları ve bunları aşabilecek düşünce ve davranış modelleriyle daha fazla meşgul bulunmaları ile açıklanmaktadır.

  1. Sıkıntı ve Dini Güvenlik

İnsan, kendi dışındaki kainat ve hayat olayları gibi, kendi bedeni ve psikolojisi karşısında emin ve yeterli olma, bunlarla başa çıkma yetisine güvenme eğilim ve arayışı içerisindedir. Bu durumda din, sıkıntıya karşı insanı garanti altına alma, koruma fonksiyonuna sahip midir?

Sıkıntı özü itibariyle şuur dışıdır ve ele avuca sığmayan, çok şekilli bir psikolojik gerçekliğe sahiptir. Gerçek sıkıntı, umulmadık tarzda beliriverir; bir hayalet gibi nereden geldiği ve ne istediği bilinmez. Bütün ruh hastalıklarının altında sıkıntı yer alır. İki türlü sıkıntıdan bahsetmek mümkündür:

  • Marazi (patolojik) sıkıntı
  • Varoluşsal (existencielle) sıkıntı.

İnsan tabiatına bağlı olarak sıkıntı karşısında şu iki tepki de mümkündür:

  1. Kaçma tepkisi

b.Sorumluluğu yüklenme tepkisi.

Kaçma tepkisi de iki çareye yol açabilir. Birincisi, dine sığınma ve bağlanma; ikincisi aynı zamanda Allah’ı ve insani durumu unutturan sefahet ve eğlence.

Gerilim ve sıkıntı, bir anlamda insanın psikolojik sisteminin temel yapısını teşkil etmektedir. Bu bakımdan hiçbir insani eğilim sıkıntıdan kurtulamaz. İşte bu durumda insani eğilimler kendi haklılık ve sağlamlılıklarının prensibi olarak kendi gerçekleşmelerini dinde bulabilirler. Erickson’un, dini, insanın temel güvensizliğini aşması için toplumda yerini almış bir kurum olarak kavramlaştırması bir yönüyle doğru sayılabilir. Ancak, dini sıkıntı için bir sığınak ve insani bir ürün gibi görmek bir belirsizlik ifade eder. Sıkıntı vasıtasıyla Allah’a başvurma bir kaçma ya da kendini koyverme hareketi olmayıp, ancak korku, üzüntü, ümitsizlik, güvensizlik., gibi olumsuz duyguların aşılmasına bağlı olarak gerçekleşen, gerçek bir dini tutumdur. Şurası da gerçektir ki, sıkıntı Allah’tan uzağa kaçmayı da aynı derecede uyandırabilir.

  1. Zihinsel Motivasyon

 

Dinin boyutlarından birisi, insanın ve dünyanın başlangıcı ve kaynağı hakkındaki sorulara cevap olarak sunduğu teorik ya da metafizik açıklama çerçevelerinden ibarettir. Bununla birlikte, din hiçbir zaman kendisini, insanın kendi kendisine sorduğu teorik sorulardan yola çıkan bir felsefe olarak takdim etmez ve uluhiyyet hakkındaki kavramlarını, bu soruların ispatı yapılmış bir cevabı olarak ortaya koymaz. Kendisine göre kendi hakikatinin ne olduğunu beyan eder ve bunu, ilahi bir kaynağa bağlı olmanın gerektirdiği otorite ile yapar. Dinin insana sunduğu bilgiler yalnızca onun entelektüel merakını tatminle sınırlı da değildir. Din insanın ve hayatının her yönünü kuşatır.

  1. Sosyal Uyum ve Ahlaki Değerlerin Korunması

 

İster dini olsun ister olmasın, bütün inanç şekillerinin ve davranış tarzlarının gerisinde bulunan önemli faktörlerden biri ailenin, arkadaşların ve haberleşme vasıtalarının etkisidir. Her fert, içinde yaşadığı toplumun kültür değerlerine uygun bir tarz da gelişim gösterir.

Bir ferdin dini duygu ve davranışları genellikle ona sunulan kültürel formun bir kopyasını taşır. Bu anlamda dindarlığın ferdi ve sosyal uzlaşma, uyuşma ve muhafazakarlıkla ve sonuç itibariyle de sosyal bütünleşme ve istikrarla yakın ilişkisi dile getirilmiştir. Din insanın genel olarak daha itaatkar ve daha az toplum düzenine aykırı hareket etmeye eğilimli görülmesi de buradan ileri gelmektedir. Din vasıtasıyla sağlanan sosyal uyuşumcu, ferdin sübjektif değerlendirmelerinden bağımsız düşünmek de elbette doğru değildir. Dini bir geleneğe bağlanmış kişinin bunu, kendi özel sebeplerinden ve kendine uygunluk arzeden, hayatına bazı özel anlamlar katabilmek için yaptığını da belirtmelidir.

A.B.D.’de yapılan bir araştırmada, ana-babaların çocuklarına disiplin aşılamak için dini atıflardan yararlandıkları müşahede edi1miştir. Ülkemizde de benzeri durumlara sık sık rastlandığı bilinmektedir. Bir bakıma ana-babalar çocuklar üzerinde kendi otoritelerini sağlamak için Allah ile “ittifak” içine girmektedirler. Bu duruma bağlı olarak gelişen dini alaka ve yönelişe şuurlu bir dini niyet söz konusu değildir. Burada işleyen güdü daha ziyade ‘güvenlik ihtiyacı” ve “aşırı ben-severlik” (narsizm) olarak değerlendirilebilir. İnsanlar ahlaki davranışları güven altına almak için dini otoriteye başvurma ihtiyacı duymaktadırlar. Fakat bu durumun çoğu zaman otoriter bir ilişkiyi güçlendirdiği ve otoriteye fazla bağımlı kişilikler meydana getirdiği de müşahede edilmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

Aktan, C.C., Din, “Vicdan Ve Ahlak,” www.canaktan.org.

Aşıkoğlu, Nevzat Y., “Kuran’daki Örnek Olayların (Mesellerin) Ahlakî Bilinç Geliştirmedeki Rolleri Bahçe Sahipleri Örneği,” www.cumhuriyet.edu.tr

Diyanet Dergisi, Toplumun Manevi Savunma Duygusu Haya, Temmuz 2002

Durmuş, Zülfikar, Kur’an-ı Kerim’de Sosyal Gruplar, Din bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 2003

 

Gençtan, Engin, Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar, Ankara-1981

Gözaydın, Nevzat, Dil İle Folklor İlişkilerinin Özellikleri, http://turkoloji.cu.edu.tr/makaleler

Güngör,  Ahlak psikolojisi ve Sosyal Ahlak, Ötüken Y. 1. Basım 1995

Harman, Ömer Faruk, “Dinlerin Birarada Yaşamaya Katkısı,” www.cumhuriyet.edu.tr

Hayta, Akif, U. Ü. İlahiyat Fakültesi Öğrencilerinin İbadet Ve Ruh Sağlığı İlişkileri Üzerine

Bir İnceleme, U.Ü.İlahiyat F. Dergisi, Sayı 9, 2000

Hökelekli, Hayati, Din Psikolojisi, TDV, Ankara 2003

Kandemir, M.Yaşar, Örneklerle İslam Ahlakı, İstanbul: Nesil Yayınları, 1986

Klavuz, M.Akif ‘’Ergenlerde Özdeşleşme ve Din Eğitimi’’, der: Hayati Hökelekli ve Diğerleri, Gençlik Din ve Değerler Psikolojisi. A.O. y., Ankara 2002

Köseoğlu, Nevzat,  İnanç ve Devlet, Türkiye ve Siyaset Dergisi, Mayıs-Haziran 2001

Krech, David, Crutchfield, R.C. Sosyal Psikoloji, (Çev: E. Güngör)

Link, Henry, Dine Dönüş, (Çev: N. Oranbil)

Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, Çev. M. Han Kaysani ve Komisyon

Özek, Ali ve Diğerleri, Kur’an-i Kerim ve Açıklamalı Meali, Ankara: Türk Diyanet Vakfı, Yayını, 1998

Paçacı, İbrahim, Değişen Dünya Ve Değişmeyen İslam, Diyanet Dergisi, Nisan 2000

Pazarlı, Osman Din Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1987

Pazarlı, Osman, Din Psikolojisi, İstanbul:Remzi Kitabevi, 1982

Peker, Hüseyin, Din Psikolojisi, Çamlıca Y., 2003

Şentürk, Habil, Din Psikolojisi, Konya:Esra Yayınları, 1997

Uludağ, Süleyman, İslam’da Emir ve Yasakların Hikmeti, İstanbul:1998

Vergote, Antoine, Din İnanç ve İnançsızlık, çev.Doç.Dr.Veysel Uysal, İstanbul: İFAV Yayınları, 1999

Yılmaz, Aytekin, 1996, Modernden Postmoderne Siyasal Arayışlar, Vadi Yayınları

[1] Gençtan, Engin, Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar, Ankara-1981, s. 179

[2]  Nevzat Y. Aşıkoğlu, Kutsal Ve Toplum, 10-12 Nisan 1996 Tarihlerinde Ege Ün. Edebiyat Fakültesi Tarafından Düzenlenen “Cumhuriyet, Demokrasi Ve Kimlik” Konulu Sempozyuma Sunulan Tebliğden

[3] Nevzat Y. Aşıkoğlu, “Kuran’daki Örnek Olayların (Mesellerin) Ahlakî Bilinç Geliştirmedeki Rolleri Bahçe Sahipleri Örneği,” www.cumhuriyet.edu.tr/akademik/fak_ilahiyat/der51

[4] Ömer Faruk Harman, “Dinlerin Birarada Yaşamaya Katkısı,” www.cumhuriyet.edu.tr

[5] Nevzat Köseoğlu,  İnanç ve Devlet, Türkiye ve Siyaset Dergisi, Mayıs-Haziran 2001

[6] el-Maide 5/48

[7] el – Hucurat, 49/13; el-Maide 5/48

[8] Köseoğlu, “İnanç ve Devlet”, Türkiye ve Siyaset Dergisi, Mayıs-Haziran 2001

[9] Aytekin Yılmaz, , Modernden Postmoderne Siyasal Arayışlar, Vadi Yayınları, 1996, s. 245-248

[10] Güngör,  Ahlak psikolojisi ve Sosyal Ahlak, Ötüken Y. 1. Basım 1995

[11] Mehmet  Erdoğan, “Sosyal Değişme Karşısında İslâm Hukuku”, Sosyal Değişme ve Dini Hayat, 30-31.

[12] C.C.Aktan, Din, “Vicdan Ve Ahlak,” www.canaktan.org

[13] Bu Konuda Çok Daha Geniş Bilgileri İçin Bkz: Ali Özek ve Diğerleri, Kur’an-i Kerim ve Açıklamalı Meali, Ankara: Türk Diyanet Vakfı, Yayını, 1998; M.Yaşar Kandemir, Örneklerle İslam Ahlakı, İstanbul: Nesil Yayınları, 1986; Süleyman Uludağ, İslam’da Emir ve Yasakların Hikmeti, İstanbul 1998

[14] Çıkış 20/16-17

[15] Levililer 19/18

[16] Markos 12/33

[17] en-Nahl 16/90

[18] Matta 5/44

[19] Osman Pazarlı, Din Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1987

[20] M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslam Ahlakı, Nesil Y. 5. bs. İstanbul 1986

[21] Dr. İbrahim Paçacı, Değişen Dünya Ve Değişmeyen İslam, Diyanet Dergisi, Nisan 2000

[22] Krech, David, Crutchfield, R.C. Sosyal Psikoloji, (Çev: E. Güngör) s. 184

[23] Link, Henry, Dine Dönüş, (Çev: N. Oranbil) s. 19-20

[24] Mearic 70/19-20

[25] Mearic 70/22-23

[26] Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, Çev. M. Han Kaysani Ve Komisyon, C. VI, s. 421

[27] Hayta, Akif, U. Ü. İlahiyat Fakültesi Öğrencilerinin İbadet Ve Ruh Sağlığı İlişkileri Üzerine Bir İnceleme, U.Ü.İlahiyat F. Dergisi, Sayı 9, 2000

[28] Zülfikar Durmuş, Kur’an-ı Kerim’de Sosyal Gruplar, Din bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 2003, s. 3

[29] Nevzat Gözaydın, Dil İle Folklor İlişkilerinin Özellikleri, http://turkoloji.cu.edu.tr/makaleler

[30] Nahl 17/70

[31] Rum 30/30

[32] Bakara 2/138

[33] Yusuf 12/53

[34] Fatır 35/6

[35] Toplumun Manevi Savunma Duygusu Haya, Diyanet Dergisi, Temmuz 2002

[36] Muvatta, “Hüsnü’l-Huluk”. 8

[37] Müslim, “Salatü’l- Müsafirin”, 139

[38] Kalem Süresi, 68/4

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :