- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

Çocuğunuzu Elde Edin

Çocuğunuzu Elde Edin sitemize 25 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

1- ÇOCUĞUNUZU ELDE EDİN.

İnsanları elde etmenin sırrı işte şu üç anlayışta saklıdır; kabul-onay-değer verdiğini gösterme.

Kabul-Onay ve Değerinin başkalarınca bilinmesi İnsanın içini kemiren açlıkların, susuzlukların en şiddetlisidir. İnsanların bu açlığını ve susuzluğunu tatmin etmeyi bilen çok ender insanlar, başkalarını avuçlarının içinde tutarlar.

İnsanları en son moda elbise giymeye, en yeni otomobili kullanmaya, çocuklarından övünerek söz etmeye sevk eden, bu duygu ve isteklerdir.
Yazarlara ölmez yapıtlarını yazdıran, Bill Gates, Rockefeller, Koç ve Sabancıları zengin olmaya teşvik eden neden de aynıdır.
Bir takım delikanlıları gangster olmaya yönelten de bu duygu ve isteklerden başka bir şey değildir.

Eğer size değer verir ve sizi yüceltirsem beni daha çok sever ve yaptıklarımı onaylarsınız. Hatta size değer verdiğim için bana minnettar kalırsınız. Bir insanın kendisini değersiz hissetmesine neden olursanız, çok büyük bir çöküntüye uğramasına yol açarsınız. Bir insana yapılan kaba davranışlar, onun benlik duygusunun incinmesine ve kendini değersiz hissetmesine neden olur.

Eğer bu üç davranış durumunu (Kabul-Onay ve Değerinin başkalarınca bilinmesi) hayatımızda uygulayabilirsek hayatta neleri elde edebileceğimize şaşarız.

A-KABUL

Kabul, bir vitamindir. Hepimiz, olduğumuz gibi kabul edilmeye açlık duyarız. Birlikte olduğumuzda gevşeyebileceğimiz birini isteriz. Pek azımız genel olarak dış dünyayla ilişkilerimizde tamamen “kendimiz” olma cesaretini gösteririz. Ancak yanındayken kendimiz olabileceğimiz, birlikteyken kendimiz olmayı göze alabileceğimiz birini isteriz, zira onun bizi kabul edeceğini biliriz.

Gariptir, başkalarını kabul eden ve onları oldukları gibi beğenenler, başkalarının davranışlarını iyi yönde değiştirmede en başarılı olanlardır.

Başka insanların nasıl davranmaları gerektiği üzerine katı kişisel kurallar oluşturmayınız. Karşınızdakine “kendi olma hakkını” tanıyınız. Biraz tuhaf bir insansa, bırakın öyle olsun. Sizin her yaptığınızı yapmasını ve her beğendiğinizi beğenmesini beklemeyiniz. Sizin yanınızdayken rahatlamasını sağlayınız.

Bir psikologun ifade ettiği gibi, “Hiç kimse, bir diğerini yeniden biçimlendirme kudretine sahip değildir ancak, karşınızdakini olduğu gibi beğenmekle, ona kendisini değiştirme gücünü vermiş olursunuz.”

Psikanalistler insanların daha iyi olmalarına nasıl yardım ederler? Hasta kendisini olduğu gibi kabul edecek birisini bulmuştur. Yaşamında ilk kez; korkularını, utandığı şeyleri açığa çıkarır ve doktor da şaşkınlık, dehşet ve ahlaki yargılama göstermeksizin dinler. Tüm “utanç verici” özelliklerine ve kusurlarına rağmen onu kabul eden bir insan oğlu bulduğu için, kendisini kabul edilebilir görür ve yeniden daha iyi bir yaşama doğru yoluna devam eder.

Bir psikanalistin dediği gibi:“Eğer insanlar “kabul” konusunu gerçekten uygulasa, çok kısa sürede işimizden oluruz.”
Herkesin açlığını duyduğu birinci sihirli şey kabuldür. Tüm dünyaya karşı duran, insanların en acımasızı dahi, kendisinin kabul görmesine gereksinim duyar. Örneğin;
Hitler etrafına kendisini beğenmekte olan insanlardan ufak bir gurup toplar ve her gittiği yere onları da beraberinde götürürdü.

Gençlik çeteleri; toplumun başka kesimlerince yada ailelerince kabul görmeyen bu çocukların, çete üyelerince kabul görerek biraz kişisel önem, biraz da ait olma duygusu kazanmaları sonucu ortaya çıkmaktadır.

Çocuğunuzu olduğu gibi kabul ederseniz istediğiniz gibi olacaktır.
H.z. Peygamber’ in hayatına baktığımızda çocuklara karşı tam bir “KABUL davranışı” gösterdiğini görürüz; Hz. Enes, çocukken 10 sene Hz. Peygamberin yanında bulunmuştur. Fakat Hz. Peygamber bırakın ona vurmayı, bir kere bile “of be” dememiştir. Hatta Enes, onun hoşlanmadığı davranışlar sergilediğinde “ne kötü yaptın” diye bir söz dahi söylememiştir. Hz. Enes ‘in anlattığına göre, birisi “keşke şöyle yapsaydın” diyecek olsa Hz. Peygamber: “Bırakın çocuğu O Allah’ ın murad ettiğinden başka bir şey yapmamıştır” demiştir.
Evet çocuğu yetiştirmede ince hüner; onu dövmeden, azarlamadan, hareketlerini sınırlamadan ve bazı hürriyetlerini almadan büyütmektir. Görüldüğü gibi Hz. Peygamber bura da tam bir “KABUL mesajı” sergilemektedir.

Çocuğunuz da dahil olmak üzere herkes anlaşılmayı, kabul görmeyi ve kendini önemli hissetmeyi ister.
Zig ZİGLAR

Çocuklarınızı oldukları gibi kabul ederseniz onlar sizden şu beş mesajı almış olurlar:
1-Ben varım.
2-Ben doğalım
3-Seviliyorum
4-Değerliğim.
5-Güvenebilirim.
Eğer oldukları gibi kabul etmezseniz bunların tersini algılarlar.
1-Ben yokum
2-Ben doğal değilim.
3-Sevilmiyorum.
4-Değerli değilim.
5-Güvenemem.

Çocuklarınızı oldukları gibi kabul edin. Kendileri olmalarına izin verin. Sizin kendisini beğenmeniz için kusursuz olmasında ısrarcı olmayın. İnandığınız doğruları yaşaması adına ona baskı ve diretme uygulamayın. Aynını yapmasını beklemeyin. Her şeyden önemlisi kabul konusunda pazarlığa girmeyin. Asla şöyle demeyin “Bunu veya şunu yaparsan veya bana uyacak biçimde bazı yönlerini değiştirirsen, sana kabul gösteririm.” Bu göstermemiz gereken ilgi ve sevgiyi bazı şartlara bağlamaktır. Ailelerin çoğu maalesef bunun çocuk üzerindeki etkisini görememekte ve “koşullu sevgi” göstermektedir.
Mesela: “Taktir alırsan benim oğlumsun.”
“ Ben tembel çocuk istemem.”
“ şımarıklık yapma yoksa annen olmam.”
Ayrıca “kıyaslama” da kabul edilmemenin göstergesidir. Kıyaslanan kişi değersiz olduğunu, varlığından memnuniyet duyulmadığını ve sevilmediğini hisseder.
“Ali kadar kafan çalışmıyor.” ( Çocuk şöyle düşünür; Ali gibi olmadığım için beni sevmiyorlar.)

B-ONAY

Herkesin açlığını duyduğu ikinci sihirli şey, onaydır.
Kabul, genelde olumsuzdur. Diğer insanı hataları ve kabahatleriyle kabul edip yine arkadaşlığımızı vermedir. Ancak onay, daha olumludur. Onayladığımız kişinin hatalarına hoşgörü göstermenin ötesinde, onda sevebileceğimiz olumlu bir şeyler bulmadır.

Karşınızdakinde her zaman onaylayacağınız ve her zaman onaylamayacağınız bazı şeyler bulabilirsiniz. Bu ne aradığınıza bağlıdır.

Olumsuz kişilikler içimizdeki en kötü yanları bulup çıkarır, zira hep kusurlu yanlarımızı ararlar. Olumlu kişilikler onaylayacakları bir şey bulup çıkararak içimizdeki iyiyi ortaya koyar. Onların onayında, tıpkı gün ışığındaki gibi gevşeriz; bu duygu o denli hoştur ki, yeniden onaylanmak ve bu hissi tekrar yaşamak için başka özellikler geliştirmek üzere çalışmaya başlarız.
Bir çocuk psikologu kendisine “ıslah olması mümkün değil” diye getirilen bir çocuktan bahsediyor: ‘çocuğun “denetlenemez” olduğu söyleniyordu. İçine kapanıktı; ilk zamanlar konuşmadı bile. Ele gelir hiçbir “tutar yanı” yokmuş gibi görünüyordu. Çocuk oymacılık yapmaktan hoşlanıyor ve bunu iyi yapıyordu. Evde mobilyaları oymuş ve bu yüzden ceza görmüştü. Ona birkaç oyma bıçağı ile yumuşak ahşaptan oluşan bir oymacılık takımı satın aldım. Yaptıklarını inceleyerek “Biliyor musun?” dedim, “şimdiye kadar tanıdığım çocukların içinde oymacılığı en iyi yapan sensin.”
Kısa sürede onaylayacak başka şeylerde keşfettim ve günün birinde, bir şey söylenmesine zaman bırakmadan kendi odasını toplayarak herkesi şaşırttı. Ona bunu neden yaptığını sorduğumda “Bunun sizin hoşunuza gideceğini düşündüm.” dedi

Çocuğunuzun onaylayacağınız bir yönünü arayın. Bu küçük şey önemsiz bir şey olabilir. Ancak çocuğunuz, bu hususu onayladığınızı bilsin; böylelikle gerçekten onaylayacağınız şeyler ortaya çıkmaya başlayacaktır. Çocuğunuz sizin gerçek onayınızın tadına vardığında, başka şeyler için de onay alabilmek için davranışlarını değiştirmeye başlayacaktır.

C- DEĞER VERDİĞİNİZİ GÖSTERME:

Sadece sizin için önemli olan şeyleri “fark ettiğinizi” hiç düşündünüz mü? Bu nedenle, birisi bizi “fark ederse” bize karşı büyük iltifatta bulunmuş olur. Bize önemimizi kabul ettiğini göstermektedir. Bu durum, moralimizi büyük ölçüde yükseltir. Biz de daha dost, daha uyumlu olur ve daha çok çalışırız.

“Her çocuk üzerinde görülmez bir levha taşır. Ne yazar bu levhada; “Ben önemliyim”, “ben değerliğim”, “beni kabul edin.”

Dikkat ettiyseniz küçük çocuklar dayanılmaz bir fark edilme arzusu duyar. “Bak anne, bak!” ve “baba , gel de bana bak!” tüm ana-babalara duyduğu aşina cümlelerdir. Ancak çocuklar fark edilmeyi genellikle daha dolambaçlı yollarla ararlar. Yemek yemeyi reddetme, kafasını duvara vurma, bir şeyleri kırıp-dökme, kardeşine vurma, okulda problem çıkarma gibi
Eşlerin de en sık şikayet ettikleri konunu “fark edilmemektir”. Pek çok koca, eşinin yeni elbisesini yada saç modelini fark etmediğinde neden kırıldığını anlayamaz. Ama bu davranışı; kadına göre kocasının onu dikkate değecek kadar önemli bulmadığı anlamını taşır. Ayrıca Eve gelen misafirlerden de hep yemekler çok güzel olmuş, ellerinize sağlık sözü kadınların beklediği can alıcı iltifatlardan değil midir? Burada şu vardır ; o kadın misafirleri için inkar edilmez bir emek harcamıştır. Ve bunun fark edilmesini beklemektedir.
Evde ki münakaşa ve tatsızlıklarda en çok duyduğumuz sözlerden biri de bunun için “Sana da ne yaptıysak yaranamadık”dır.

“İnsanlara değerini hissettirebileceğin fırsatları kaçırma ’’
J . H. BROWN.

“Sadece insanlara değer verdiğinizde, onlarla bağ kurup liderlik yapabilirsiniz.”
Jim DORNAN

BAŞARININ ARKASINDA KABUL-ONAY VE DEĞER VERMEYİ BULURUZ.

Eğitim araştırmacısı Benjamin Bloom Chicogo Üniversitesindeki bir grup araştırma asistanı ile birlikte alanlarının en iyisi, en başarılısı olan 120 süper star üzerinde beş yıl süren bir araştırma yaptılar. Bu starlar arasında olimpik yüzücüler, tenisçiler, piyanistler, heykeltıraşlar, dünya çapında tanınmış olan matematikçiler ve bilim adamları vardı.

Sonuç çok şaşırtıcıydı. Eğitim araştırmacıları bu tip süper starların doğuştan böyle olmadıklarını fakat bu yönde eğitilip, büyütüldüklerini saptadılar. Bu kişilerin yetenekleri bir birinden farklı olmasına rağmen, yaşadıkları çocukluk deneyimleri hemen-hemen bir birbirinin aynıydı.

Bu çocukların en önemli ortak özelliği dikkatli, uyanık ve çocuklarına “önem veren” anne-babalara sahip olmalarıdır. Böylelikle anne-babalar tarafından sahip olunan yetenek sinyalleri erkenden keşfedilmiş ve desteklenmişti. Örneğin; Beş yaşındaki bir kız çocuğu piyanonun tuşlarına oyun oynarcasına büyük bir heyecanla vurduğunda, Annesi;”Bu çok güzel” demiş. Bunun anlamı anne müziği seviyor ve kızının da müzikle ilgilenmesini uygun buluyor ve onaylıyor. Bir matematikçinin ebeveynleri, çocuğun matematik problemlerinin üstesinden tek başına gelmesini ödüllendirmiş.

Görüldüğü gibi anne-babalar bir faaliyeti onaylarlar ve bir başkasını ihmal ederler ve çocuklar bu tepkilere karşılık verirler.

Bu anne-babalar çocuklarının kabiliyetlerini işlemek için, çocuklarla iyi iletişim kuran, sıcakkanlı, arkadaş canlısı ve çocukları takdir etmeyi bilen öğretmenleri arayıp buldular. Bu anne babalar çocuklarının sahip oldukları yeteneklerden çok memnunlardı ve yardim etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı.

Gördük ki cesaretleri kırıldığında anne-babaları onlara “yapamıyorsun, başaramayacaksın” yerine; “yapabileceklerine” inandırmış. Genç bir yüzücü bir üst yaş grubunda yarışmaya başladığında, kendisini katıldığı tüm yarışmaları kaybeder halde bulmuş ve bu işi bırakmayı istemiş. Ama babası ona; “Sadece bir kez kazanana kadar bu işe asıl. Kaybettiğin için sakın pes etme” demiş. Ve zamanla çocuk kazanmaya başlamış ve yeteneğini geliştirmeye devam etmiş.

Bu anne-babalar çocukları yarışmayı kazanınca onları alkışladılar, kaybedince de onları rahatlattılar. Eğer bir çocuk, en son yaptığından daha çok şey başarır ve daha gayretli davranırsa bile bu bir zaferdir. Kaybedilen bir yarış ise neyin üzerinde daha çok çalışmak gerektiğini gösteren bir uyarı noktasıdır.

Ama şu da bir gerçektir ki; bir yerden sonra her şey çocuğa bağlıdır. Bazı anne-babalar kendi çocuklarından daha yetenekli olan fakat bu derece çok ve ağır bir tempo ile çalışmak istemeyen çocuklar olduğunu hatırlarlar. Süper starlar bunun tam aksine, bir dizi seçim yaptılar. Ya okul faaliyetleri ile yaptıkları çalışmaları birlikte götüreceklerdi ya da “sağda solda sürterek vakitlerini boşa harcayacaklardı.” Gençlik çağına girdiklerinde yetenekleri için haftada 25 saat harcamaya başladılar. Bu süre okul da dahil olmak üzere başka bir faaliyete harcadıkları zamanın çok üzerindeydi. Bu
gözünüze çok gelebilir, oysa günümüzde bir çocuğun televizyon seyrederek harcadığı süre bundan çok daha fazladır.

ÇEVRENİZDEKİLERE ONLARI KABUL ETTİĞİNİZİ; ONAYLADIĞINIZI VE DEĞER VERDİĞİNİZİ HİSSETTİRME YÖNTEMLERİ
Hissettirme yollarının bazıları şunlardır:

a) BOL BOL GÜLÜMSEYİN :

“Güler yüz altın anahtardır.’’
Thomas Babington MACAULAY.

“Bol bol gülümse. Hem maliyeti sıfırdır. Hem de bedeline paha biçilemez. H . Jocson BROWN.

Gülümseme karşınızdaki insani fark ettiğinizin ve ona saygı duyduğunuzun göstergesidir. Onun için çevrenizdeki insanlara gülücük dağıtın. Tebessüm ederken endişeli ve sinirli olmak neredeyse olanaksızdır. Gülümseme rahatlatıcıdır. Gülümseme kendine güveni gösterir.

Bildiğiniz tanışılması kolay kişiler düşünürseniz, istisnasız hepsinin büyük tebessümcüler olduğunu görürsünüz. Gerçek ve candan bir tebessüm, neredeyse diğer insanlarda dostça duygulara yol açan bir “sihirli düğme” işlevi görür. Zamanın Başbakanı Mesut Yılmaz Bey’ in o kadar para vererek neden gülümseme dersleri aldığı daha iyi anlaşılmaktadır.

İçten gelen bir tebessüm bazı mesajlar iletir; “ Senden hoşlandım-sana dostlukla yaklaşıyorum” aynı zamanda “beni beğeneceğini sanıyorum” der.

Gülümsemenin ifade ettiği diğer önemli şey “sen gülümsenmeye değersin” dir.
Tebessüm ettiğiniz kişi de bize tebessümle karşılık verir. Gülümser, çünkü bizim gülümsememiz onun kendisini gülümsenmeyi hak etmiş duygusu hissetmesine yol açar. Yani; kalabalığın arasında Onu seçmişizdir, ayırt etmiş ve özel davranmışızdır.

Gülümsemenin arkadaşlık getirmesi için onun yürekten gelmesi gerekir. Dudaklardan öteye geçemeyen gülümseme bir işe yaramaz. Unutmayın; karşınızdakini etkileyen, sahte gülücükler değil, onun hakkındaki gerçek duygularınızdır.

“Gülümseme önce beyindedir, sonra yüzde.”
Roger Aıles

Aynada alıştırma yapın. Gerçek gülümsemeyi görür görmez tanırsınız. Aynanız gülümsemenizin gerçek mi, sahtemi olduğunu söyleyecektir. Gülümseme hareketlerini uygulamakla aynı zamanda gülümseme alışkanlığı ve daha fazla gülümseme isteği edineceksiniz. İnsanların kısa sürede size daha çok ısındıklarını daha dostça tavırlar sergilediklerini göreceksiniz.

Hareketlerimiz duygularımızı, duygularımızın hareketlerimizi belirlediği kadar belirler. Herkes sahtesiyle gerçek bir gülümsemeyi ayırt edebilir. Gerçek bir gülümsemeyi görene dek aynanın başında egzersiz yapmayı sürdürün. Pek çok kişi, gerçek gülümsemenin kendisine nasıl duygu yaşattığını tatmamıştır.

Birisinden bir şey isteyip gülümserseniz, o kişi onu yerine getirmek için kendisini adeta zorunlu hissedecektir.

Diğer insanı ısındırmak için, tebessümün sihrini kullanın. Tebessümün gücünü dışarı çıkıp ölçebilirsiniz. Çıkın ve çıktığınızda onun gücünü kendi gözlerinizle görün.

Acaba eşimize ve çocuğumuza ne kadar gerçek tebessüm gösteriyoruz. Her şeyi ihmal edebilirsiniz ama onlara karşı sıcak gülücükler göndermeyi asla ihmal etmeyin. Ne olur… deneyin, onlarla aranızda oluşacak yakınlığı hissedeceksiniz.
“Güler bir yüz insanları size doğru çeker.”

b) İLGİ GÖSTERİN :

Bir kişiye ne kadar ilgi gösterirseniz size çok şey verir. Karşınızdaki kişiye ne düşündüğünüzü hareketlerinizle göstermelisiniz. İlgi görmek herkesin hoşuna gider.

Eşiniz ve çocuğunuz sizin için herkesten ve her şeyden daha özeldir. Ama maalesef onlar zaten sürekli elimizde olan varlıklar olduğu için onları ihmal edip başkalarına özen gösteririz. Ve böylece o canımız kadar değerli varlıkları üzeriz. Onların talep ve isteklerini arka plana çok rahat atı veririz. Çocuğumuzla akşam parka gitmeye söz vermişizdir ama bir arkadaşımız aynı akşam bizi beklemektedir ne yaparız? “çocuğumuzu başka bir akşam nasılsa götürürüz” mantığıyla onu ihmal ederiz, aynı şekilde eşimizi ihmal ederiz, sonra da onlardan ilgi ve sevgi bekleriz.

İlgi ve sevgi vermeden alınamayacak hazinelerdir.
• Çocuğunuzun ve eşinizin daima hatırını sorun. Bir ihtiyacının olup olmadığını sorun, onlara daima yardıma hazır olduğunuzu gösterin.

• Onlara “özel muamele” gösterin. Dünyada bir insan için en gurur kırıcı, en yıpratıcı şeylerden biri “sıradan muamelesi görmektir.

• Eşiniz yada Çocuğunuz sizi işyerinde görmeye gelince Onu Genel müdürünüz gibi ayakta, coşkuyla karşılayın “Nereden çıktılar” tavrıyla değil. Onlarla konuşurken tavırlarınızdan ve ses tonunuzdan sevincinizi anlamalılar. “Bizi ne kadar çok seviyor.’’ demeliler.

c) İLGİLERİNE DE DEĞER VERİN;

“Etkilemek istediğiniz insanların ilgilendikleri şeyleri düşünmek, her durum için kullanılabilen en mükemmel düşünce ilkesidir.”
David J. SCHWARTZ

“Bir insana ilgili olduğu konu hakkında soru sorduğunuz zaman onu can evinden yakalamış olursunuz.”
Herbert N. CASSON

İyi bir yönetici olmak istiyorsanız; yanınızda çalışan insanların değer verdikleri konuları ve bunları tatmin etmeyi bilmelisiniz. Bunları sağlayamazsanız; o kişiyi kaybede bilir yada işinden zevk almamasına neden olursunuz.

Mesleklerini, zevklerini, meraklarını tanıyın ve kendilerine onlardan bahsedin. Bu durum onların hoşuna gider. Bu ilkeyi yerine getirebilmek için ilgi alanlarınızı genişletin. Farklı mesleklerden ve çevrelerden gelen insanlarla ortak noktalar bulabilmeniz için çok çeşitli bilgi ve kültür birikimine sahip olmanız gerekir. Bunun için farklı sahalarda yazılmış kitaplar okuyun, değişik kültürleri inceleyin. Size uyan ve uymayan insanların davranışlarını, yaşam tarzlarını gözlemleyin. Eğer bunları yaparsanız; göreceksiniz, her çeşit insanla konuşabilecek çok şeyiniz olacak.

Acaba eşimiz veya çocuklarımızın ilgi alanlarının ne kadarın farkındayız? Onların ilgilerini bilmelisiniz ve desteklemelisiniz. Onların kalbini kazanacak bundan daha güzel bir şey olamaz.
Çocuğu halk oyunlarında olan bir ailemiz çocuğunun çalışması için hafta sonları tatile gidemiyor. Bu durumu fark edince Ailemize takılıyorum Bu çocuk sizin tatilinizi öldürdü diye. Annenin cevabı gerçekten enfes; “Önemli olan onun mutluluğu ve ilgilerini yerine getirebilmesi “ diyor.

d) ONLARI BEKLETMEYİN;

“Bir randevuya zamanında gitmek gibi “ ufak nezaketleri” hafife almayınız. bu ufak şeylere dayanarak karşımızdakinin önemini belirtmiş oluruz.”

Bir yere zamanında gelmemeniz, sizi bekleyenleri pek önemsemediğinize bir işaret olarak algılanabilir. Nasıl ki değerli müşterilerinizi bekletmiyorsanız Onlardan daha da değerli olan eşiniz ve çocuğunuzu da bekletmeyin.

Bir randevuya zamanında gitmek gibi “ ufak nezaketleri” hafife almayınız. Bu ufak şeylere dayanarak karşımızdakinin önemini belirtmiş oluruz.

Dakik insanlar ilgili ve meraklı oldukları izlenimlerini bırakırlar. Israrla geç kalanlar ise, konuşulması gereken konunun pek de önemli olmadığı izlenimini verebilirler.

Bütün bu davranışların vereceği mesaj, onları “ciddiye almayıp” “onları düşünmediğiniz” izlenimidir. Ya da onların “düşüncelerini ve sağlayacaklarını” umursamadığınızdır.

e) İSİMLERİYLE HİTAP EDİN :

“ İsimleri unutmamayı öğren, bu konuda başarısızlık ilginin yeterli olmadığını gösterir.
LYNDON JOHN
.
İnsanlar adlarının hatırlanmasından yada adlarıyla hitap edilmekten ”kendilerine değer verdiğinizi düşündükleri için” hoşlanırlar. İsmi doğru telaffuz edin, doğru yazın. Eğer bir kişinin adını hatalı telaffuz eder veya yazarsanız, karşınızdaki kişi onun “önemsiz birisi olduğuna” inandığınızı düşünecektir.

Eşinizi ve çocuklarınızı acaba ne kadar ismiyle çağırıyoruz yada tanıştırırken isimleriyle tanıştırıyoruz?
Bir baba bana üç kızını tanıştırırken çocuklarının ismini söylemeden şu sözleri sarf etmişti; “Bu hiç yemek yemeyeni, bu sürekli ağlayanı ve bu da hiçbir zaman annesini takmayanı.”

İyi tanımadığınız kişilerle konuşurken, adının önüne sürekli gerekli sıfatları koymayı unutmayın. Bu küçük sıfatlar insanın kendisini önemli hissetmesinde inanılmaz yardımcı olur. ( bay, bey efendi, bayan, küçük hanım, hanım efendi,ablacığım, v.s.)

Acaba eşimize ve çocuklarımıza; “Biricik oğlum yada canım oğlum Talha /güzel kızım Halime / Biricik eşim Ebru şeklinde hoş sıfatlar eklense daha yakınlaştırıcı ve kaynaştırıcı olmaz mı?

Rivayete göre; Kartacalı Komutan ANİBAL, ordusundaki bütün askerlerin isimlerini tek-tek bilirmiş. Eğer böyleyse askerleriyle arasındaki iletişim bağını güçlü kılmış ve dolayısıyla da onları istediği gibi yönetmiştir.

f) ONLARLA KONUŞUN, ONLARI KONUŞTURUN VE DINLEYIN :

“Herkes kendini dinleyecek adamı arar.’’
H . N . CASSON

“Meşgul dahi olsanız, çocuklarınızı “daha sonra anlatırsın” diyerek geri çevirmeyin.
Zig Ziglar

“ Anne-babalar, eğer çocuklarınızın problemlerini dinlemezseniz, onlar da sizin bulduğunuz çözümleri dinlemeyeceklerdir.”
Zig Ziglar

Başkalarının anlattıklarına ilgi göstermediğiniz her durumda, kendilerine değer vermediğiniz mesajını göndermiş olursunuz. Ama söylediklerine kulak verdiğinizde onlara saygı gösterdiğiniz, onları umursadığınız anlaşılır. Birini dinlemek ona gösterdiğiniz en üst düzeyde saygıdır. Filozof Poul Tillich’ in dediği gibi; “Sevginin ilk görevi dinlemektir.”

“Herhangi bir soru sorduklarında sakın onları susturmayın.”
Zig Ziglar

Sabırla dinleyerek ona şöyle diyebilirsiniz. “Sen, dinlemeye değersin”. Onun kendisine duyduğu değeri arttırmış olursunuz. Zira her insan “söylemeye değer bir şeyi olduğunu” düşünmekten hoşlanır.
Çocuğu gerçek dinleme sessizlik, anlayış, empati (kendini çocuğun yerine koyarak, olaya bakabilme yeteneği) ve yorumsuz dinleyebilme yeteneği gerektirir. Çocuğu dinlemek onun isteklerini mutlaka yerine getirmek değildir. Dinlemek o sırada sorunu olduğunu anlatan kişiyi rahatlatmak, anlayabilmek demektir.

Çocuk konuşurken dinlenildiği zaman:
• Konuşma yeteneği, kelime hazinesi gelişir, kendini rahatlıkla ifade eder.
• Çocuk derdini ve sorununu davranışla göstermek yerine (saldırganlık, ağlama, huysuzluk) sözle ifade ederek rahatlar.
• Anlaşıldığını hisseden çocuk kendini daha huzurlu ve güvenli hissettiği gibi, sorunlarını konuşarak halleder.
• Çocukla anne-baba arasında bir yakınlık doğar, çocuk onlara danışır, diyalog doğar.
Söyledikleri dinlenen çocuk da, anne-babasını dinlemeye başlar.

Eşler, iş arkadaşları, çocuklar veya dostlar, ne zaman dinlenmediklerini fark etseler, kendilerini dinlemeye istekli birilerini bulma arayışına girerler. Böyle bir durumun sonuçları da bazen felaket olur. Dostluklar veya evlilikler biter, iş yerinde otorite boşluğu doğar veya ana-babanın etkisi azalır. Onları sürekli dinleyip, kendilerine ve söylediklerine değer verirseniz, size sadık kalacaklardır.
“Dinlemediğimiz zaman kendimize verdiğimiz zarar, karşınızdakine verdiğiniz zarardan daha fazladır.”

g) TAKTİR ve TEŞVİK EDİN:

“İltifat bir fincan kahveye benzer. Gönül alır.’’
DAVİD J . SCHWARTZ

“İnsan doğasının en derin ilkesi taktir edilmeye duyulan iştahtır.’’
WİLLAM JAMES
“Her insan iltifattan hoşlanır.’’
LINKOLN

“Takdir edilerek ve tasdiklenerek yetiştirilmiş olan çocuklar, sürekli eleştirilen çocuklardan daha mutlu, daha üretken ve daha itaatkar olurlar.
Zig ZIGLAR

“Takdir etkili bir kendine güven geliştirme yöntemidir.”
Zig ZIGLAR
Bir satıcı bütün gününü müşterisine dil dökerek geçiriyor, ama eve geldiğinde eşine ve çocuğuna karşı hemen kabalaşıveriyor.

Bir doktor gününü hastalarına ilgi gösterip onlara karşı şefkatli davranarak geçirirken, evine yorgun argın gelip bütün hırsını çocuklarından çıkarıyor. “Dışta” kazanıyoruz ama maalesef ”içte” kaybediyoruz. İçte kaybettikten sonra kazanmanın ne anlamı var.

Hepimiz içten takdiri özleriz. İçten bir dille övülmekten hoşlanırız. Ama bununla pek eder karşılaşırız. Oysa övgü mucizevi bir güçtür. Övgüden aldığımız şevk, aldatmaca değildir. Sadece sizin hayal ettiğiniz bir durumda değildir. Bilim tarafından henüz anlaşılamamış bir nedenle, övgü;gerçek fiziksel enerji açığa çıkarmaktadır.

New Jersey’ deki Vineland Eğitim okulunda psikolog Dr. Henry H.GODDARD “ergograf” olarak adlandırdığı bir aygıt kullanarak yorgunluk ölçerdi. Yorulmuş çocuklar bir miktar övgü ve takdire tabi tutulduklarında, ergograf enerjide ani bir sıçrama gösterdi. Çocuklar eleştirildiği ve cesaretsizliğe itildiğinde ergograf da fiziksel enerjilerinin birden bire düştüğünü haber verir. Yani bilim övgünün gücünü açıklayamasa da onu ölçebilmektedir.

İş yaşamında övgünün gücünden bahsederken Charles G. NİCHOLS, eskiden başkanı olduğu ‘Ulusal Kuru Üzüm Üreticileri Birliği’ tarafından yürütülen ülke çapındaki bir anketten söz etmişti. Binlerce çalışan ve iş verenden, çalışanlar için önemli olduğunu düşündükleri etmenleri önem sırasına göre sıralamaları istenmişti. Çalışanların kendi listesinde büyük ölçüde birinci sırada yer alan etmen “işin beğenilmesiydi”. Patronlar aynı hususu yedinci sıraya koymuştu. Açıkça görüldüğü gibi pek azımız, bir çalışanın yaptığı işin beğenilmesinin, ona iyi yapılmış bir iş için övgü ve takdir etmenin ne derece önemli olduğunun farkındayız.

Çocuğumuzun yaptığı bir resmi onu takdir ederek ve överek hiç inceledik mi ? Ya da eşimizin tüm gününü harcayarak bizim için yaptığı keki ?

Takdir etmek o kadar etkilidir ki dünya çapında tanınmış olan Suzuki keman çalmayı öğretirken, ilk olarak 2,3 ve 4 yaşındaki çocuklara nasıl referans yapmaları ve selam vermeleri gerektiğini öğretmektedir. Suzuki, çocukların verdikleri her selamda seyircilerin onları alkışlayacaklarını bilir. Ve “takdir etmek, çocukların kendilerini iyi hissetmelerini sağlayan en önemli güdeleyicidir.”

İnsanlar her yerde evde, işte, okulda, fabrikada övgü ve takdir edilmeye açlık duyar. Onlara açlığını çekmekte oldukları şeyi verdiğimizde, bizim de onlardan istediklerimizi, beceri olsun, iş gücü olsun, fikirler, işbirliği, her ne olursa olsun bize vermede bize cömertçe sunmada çok daha istekli davranmalarını sağlamış oluruz.

Onları cesaretlendirin, onları motive edin eğer böyle yaparsanız;
 Aranızda köprü kurulur.
 Onların “kendilerine duydukları güvenleri” ve “kendilerine verdikleri değerleri” artar.

Onların beğenilecek, taktir edilecek yönlerini bulun, kendilerine bunları belli ederek iltifatta bulunun. Yaptıkları her olumlu atılımı kutlayın. Çünkü bütün insanlar övülmek, iltifat edilmek, fark edilmek, sevilmek, sayılmak ve saygınlaşmak için çalışırlar. Kendilerini iyi hisseden insanlar iyi işler yaparlar.

Bir öğrencimiz kendi test sonucu kötü olduğu için, arkadaşının test kağıdını gizlice alarak evlerine götürür. Kağıdın üzerindeki ismi güzelce siler ve yerine kendi ismini yazar. Annesine götürdüğünde annesi sevinçle karşılar ve “aferin oğluma ne güzel yanlışsız bir kağıt getirmiş” diye iltifatta bulunur. Daha sonra öğretmenle görüşülünce olay ortaya çıkar. Çocuğu bana getirdiklerinde; Neden böyle bir şey yaptığını sordum ? Bana dedi ki; “Beni övsünler, beni sevsinler” diye . İnsanlar sevilmek ve övülmek için her şeyi yaparlar.

Onlara herkes içinde iltifat edin ama eleştirinizi yalnız olduğunuz bir zamanda yapmayı tercih edin.

İltifat, bir fincan kahveye benzer. Gönülleri alır, içi ısıtır. İltifatın değeri iltifatın miktarına, türüne, yerine, zamanına, üslubuna ve iltifat edilen kişiye bağlıdır.

İltifatınızın başarınıza katkıda bulunmasını istiyorsanız, hak eden kimseden iltifatınızı esirgemeyin.

Cesaret vermek insanların zayıflıklarını görmezlikten gelip, güçlü yanlarını ortaya çıkarmaktır. Çocuklarınıza ne kadar değerli olduklarını ve her şeyi başarabileceklerini söyleyin muhtemelen yapacaklardır.

Yıllar önce insanların acıya dayanıklılığını ölçmeyi amaçlayan bir deney yapılmış;
Psikologlar bir insanın içi buz dolu bir kovaya ayaklarını çıplak olarak sokmalarını istemişler ve ne kadar dayanabildiklerini ölçmüşler.
Sadece bir faktörün bazı insanların diğerlerinden iki kat daha fazla dayanabilmelerini sağladığını görmüşler. Bu faktörün ne olduğunu biliyor musunuz.? CESARET. Yanında kendine cesaret veren biri olan denekler, diğerlerine oranla acıya daha fazla katlanmışlar.
Bir insan kendisine cesaret verildiğini hissettiğinde , olanaksız şeylere bile katlanabilir ve inanılmaz güçlükleri yenebilir.

Eğer çocuklarımıza cesaret ve umut verirsek ne kadar ileriye gideceklerini kimse söyleyemez.

“İnsanlara inanırsanız olanaksızı başarırlar.”
Nancy DORNAN

Çocuklarımızı yenilgiye biz mi hazırlıyoruz?
Tommy okulda bazı zorluklarla karşı karşıyadır. Sürekli sorular sorar, ama derslere yetişemez. Ne zaman bir şey denese başarısızlığa uğrar.Öğretmeni sonunda pes eder ve annesine onun öğrenemediğini ve asla bir yere varamayacağını söyler. Ama Tommy’ nin oğluna inanmaktadır. Evde oğluna ders vermeye başlar ve ne zaman başarısızlığa uğrasa ona umut ve tekrar denemesi için cesaret verir. Peki Tommy ‘ ye ne oldu dersiniz. O bir mucit oldu. Bin kadar patentin sahibi haline geldi. Bunların arasında fonograf ve ilk akkorlu elektrik ampulü de vardır. Onun adı Thomas Edison’ du.

ÇOCUKLARIMIZA ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK YAŞATMAYALIM

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK : Bu kavram bize başarısızlığın kesinlikle öğrenilmiş olduğunu gösteriyor.

Köpek balığı, diğer balığı yemesin diye araya cam bölme konuluyor. Köpekbalığı diğer balığı yemek için çabalayıp duruyor. 28 saat sonra köpekbalığı, aradaki cam bölme kaldırılmış olmasına rağmen, balığı yemekten vazgeçiyor. Çünkü benim bu balığı yemem mümkün değil diye düşünüyor.

Çocuklarımızda böyle olabilir. Başarısız olacaklarına gerçekten inanırlarsa, başarılarını sınırlamış olurlar. Yaptığım “başarısızlık nedeni anketlerinde” bu gördüm. Neden ve hangi derslerden başarısız olduklarını sorduğumda “başaramayacağıma inandığım dersleri çalışmak istemediğimden” cevabını aldığım öğrencileri incelediğim zaman ismini verdikleri derslerin tamamının zayıf ya da çok düşük olduğunu gördüm. “Çalışıp çalışmadıklarını” araştırdığımda; bu derslere hiç çalışma gayreti göstermediklerine şahit oldum. Çünkü zaten hepsi ismini verdikleri bu derslerden“Başarılı olamayacakları düşüncesi” içersine girmiş durum dalardı. Bunu düşünün. Çocuklarımız güçlerini hapsediyorlar fakat bunun farkında değiller.

BİR HİKAYE
Bu, bir kartal yumurtası bulup onu kır tavuklarının yuvasına koyan genç bir Amerikan kızıl derilisinin hikayesi.
Kartal yumurtadan çıkar civcivlere katılır. Tabii muhteşem renkleri, iri ve güçlü kanatlarıyla diğerlerinden farklıdır, ama diğer tavuklardan biri olduğuna inanarak büyür. Pislikleri eşeler, tohumları gagalar, gıdaklar, birkaç santim zıplayıp yeni bir şey gagalamak için kanatlarını döver . Çünkü tavuklar böyle yapıyordur.
Bir gün gökyüzüne bakar ve inanılmaz bir yetenekle yelken uçuşu yapan muhteşem bir kuş görür.”Ne güzel bir kuş ! Nedir bu? “ diye sorar.
“O bir kartal, “ cevabını verir tavuklardan biri, “bütün kuşların reisi. Ama aklına getirmeye bile kalkma, asla onun gibi uçamazsın.”
Sonunda kartal bir kır tavuğu olduğunu düşünerek ölür.

Bundan sonra her gün bir insana sahici, candan bir övgüde bulunun. Bunu eşiniz, çocuğunuz, amiriniz, müşteriniz veya elamanınız üzerinde deneyin ve karşınızdakinin derhal “canlandığını” gözlemleyin. Aynı kişinin daha dostça ve daha iş birliğine yatkın bir hale geldiğini göreceksiniz.
Amerikan Endüstrisi samimi övgünün ve gerçek takdirin sadece çalışanların kendilerini daha iyi hissetmelerini değil, bunun yanı sıra daha çok iş ortaya koymalarını sağladığını kanıtlamıştır.

“Teşekkür ederim” demenin altı kuralı.
“Teşekkür ederim” sözü, doğru kullanılırsa, insan ilişkilerinde sihirli kelimeler olabilir. Aşağıdaki altı kuralı ezberleyin. Bunlar denenmiş ve kanıtlanmıştır.
1-Teşekkür içten olmalıdır.
Demek istediğiniz şekilde ifade edin. Söylerken duygu ve canlılık katın. Rutin değil, “özel” bir söz gibi gelsin kulağa.
2-Mırıldanarak değil, açıkça söyleyin.
Tam olarak ağzınızdan çıkmalı. Karşınızdakinin ona teşekkür etmek istediğinizi bilmesinden utanç duyuyormuş gibi davranmayın.
3-İnsanlara isimleriyle teşekkür edin.
Teşekkür ettiğiniz kişinin ismini kullanarak kişiselleştirin. Bir gurupta teşekkür edilecek birkaç kişi varsa, sadece “herkese teşekkürler” demeyin, onların isimlerini telaffuz edin.
4-Teşekkür etmekte olduğunuz kişiye doğru bakın.
Bir insan teşekkür edilmeye değerse, bakılmaya ve fark edilmeye de değerdir.
5-İnsanlara teşekkür etme üzerine çalışın.
Bilinçli olarak ve kasten insanlara teşekkür edebileceğiniz şeyler arayın. Bunun aklınıza gelmesini beklemeyin. Bir alışkanlık haline gelinceye kadar yapın.
6-İnsanlara en beklemedikleri anlarda teşekkür edin.
“Teşekkür ederim” sözü, karşınızdakinin en beklemediği veya muhakkak hak ettiğini düşünemediği bir anda daha etkili olur.

Taktir ederken;
1-Taktiri hemen yapın.
2-Kesin bir dille taktir edin.
3-Neyi, niçin, hangi yönden beğendiğinizi anlatın.
En iyi sonuç, karşınızdaki hangi hususta övgü aldığını tam olarak bilirse alınır.
4-Kişiden daha çok davranışı övün, ne veya kim olduğu için değil.
Davranışı övmek, onu yapan kişinin daha çok gayret göstermesiyle sonuçlanır.
Unutmayın, övgü, neye hedeflenmekteyse onu çoğaltma ve arttırma eğilimindedir. Birisini işle ilgili olarak överseniz, daha çok iş yapacaktır. Davranışı konusunda överseniz, davranışı daha iyi olacaktır. Ancak yalnızca kişi olarak överseniz, sadece egoizmini ve kendini beğenmişliğini arttırırsınız.
Doğru: (çocuğunuza) Son zamanlardaki çalışma tempon gerçekten kusursuz.
Yanlış: (çocuğunuza) Sen iyi bir çocuksun / Sen müthiş bir çocuksun.
5-İltifat ederken olabildiğince samimi olmaya çalışın – görünmeye değil. Yaltaklanma kolay anlaşılır ve size de karşınızdakine de bir fayda sağlamaz. Büyük bir şey seçip içten olmamaktansa, küçük bir şey seçerek birine övgüde bulunmak ve bunu içten yapmak çok daha iyidir.

h) KIRICI SÖZ VE DAVRANIŞLARDAN KAÇININ, YIKICI TENKITDE BULUNMAYIN.

“Kıyamet günü, Allah indinde makamca insanların en kötüsü; dil ve davranışlarının kabalığından kaçınarak insanların kendisini terlettiği kimsedir.”
H.z. MUHAMMET.

“Kendisi ateşe haram edilen ve kendisine de ateşin haram kılındığı kimseyi size haber vereyim mi? Ateş, halka her yakın olana, yumuşak huylu ve insanlara kolaylık gösterene haram kılınmıştır.
H.z. MUHAMMET.

“Bir kimse yumuşak davranmaktan mahrum ise hayrın tamamından mahrumdur.”
H.z. MUHAMMET

“Sen kaba, hiddetli ve şiddetli olursan işin yürümez. İnsanlara yumuşaklıkla muamele et, yoksa onları kirpi gibi dikenli bulursun.”
MEVLANA

“Tamimiyle doğru olsa da set söz insanı yaralar.”
SOPHOKLES

“Büyük adam, küçüklere karşı davranışıyla büyüklüğünü gösterir.”
CARLYLE

Tenkidin amacı bir hatanın-eksikliğin karşımızdaki kişiye kabul ettirilmesidir.

Tenkit etmeyin. Çünkü tenkit; insanı savunma vaziyeti almaya kendini haklı göstermek için uğraşmaya sevk ettiğinden, zararlıdır. Hatta tehlikelidir. Çünkü insanın hayatta en çok kıymet verdiği izzet-i nefsine(onuruna) dokunur, hiddetini körükler.

Eşiniz yada çocuğunuz, herkim olursa olsun hata yaptıklarında, hatasını yüzüne çarpmayın. Onu toplum içinde kesinlikle mahcup etmeyin. Hatalarını düzelteyim derken bir hata da siz yapmış olursunuz. Onu sindirerek, cevap hakkı tanımayarak, suçlu olduğu duygusunu aşılayarak, üzerine yürüyerek uslandırmaya çalışmayın. Haklı olduğunuz zaman insanlara bu haklılığınızı incelik ve nezaketle kabul ettirin, yanıldığınız zaman ise yanlışınızı hemen kabul edin.

“Çocuğunuza bir şeyler öğretirken sevgi dolu ve kibarca davranmalı, ayrıca onun öğrenmeye istekli olduğu zamanlarda bunu gerçekleştirmelisiniz.” Zig Ziglar

Hiddetlendiğiniz zaman, sizi hiddetlendirene ağır konuşmakla içinizi döküp rahatlamış olursunuz. Fakat karşınızdakinin ne hale geldiğini bir düşünür müsünüz?
“Yumruklarınızı sıkarak bana geldiğiniz takdirde, benim yumruklatırımı iki misli sıkacağıma inanabilirsiniz. Fakat bana gelir de; ‘Gelin şu meseleyi birlikte konuşalım, anlaşmazlığın sebebini anlayalım” derseniz, çok geçmeden aramızda ciddi bir ayrılık bulunmadığını hatta anlaştığımız noktaların, ayrıldığımız noktalardan çok daha fazla olduğu belirir ve birlikte hareket etmemize hiçbir mani bulunmadığı derhal anlaşılır.”
WILSON

Eğer tenkit edilecekse ;

1- Onların hatalarını tenkit etmeden önce kendi hatalarınızdan söz edin, her insanin hata yapabileceğinden bahsedin. Böylece onun kendi hatalarını kabul etmesini sağlamış olursunuz.

2- Toplum içinde hiçbir zaman kimseyi tenkit etmeyin Bu tarz konuşmaları baş başa yapın.
“Herkesin önünde öv. Tenkitlerini bir kenara çekerek söyle.”
H. Jackson BROWN
3- Şikayet ve tenkidi doğrudan ilgili şahsa yapınız, aracı kullanmayınız.

4- Tenkit ve şikayetin sebepleri açıkça anlatılmalıdır. Hem gerekçe hem de niyet ortaya konulmalıdır. Amaç da belirtilmelidir.

5- Tenkitte kıyaslama yapmak en büyük hatadır. “sen böyle yaptın., yanlıştı. Halbuki Erol hiç böyle yapmıyor….””çıkışı hem gereksiz, hem tahrip edicidir. Kişi yok edilmek istendiğini, varlığından hiç memnuniyet duyulmadığını, olumlu yönlerini göz ardı edildiğini düşünür.

6- Biriktirerek yapılacak tenkit görüntünün net olmasını engeller. Savunma isteğini arttırır. Konunun kabul edilme ihtimalini azaltır. Her tenkitin tek konusunun bulunması doğru olur. Yapılan yanlışları biriktirerek önüne “sen şu zaman şunu, bu zaman bunu yapmıştın” tarzı yaklaşımlarla hiçbir şeyi çözemezsiniz.

7- Tenkit zaman geçirilmeden yapılmalı.

Onları kötüleyeceğimize onları anlamaya çalışalım. Onların yaptıkları işleri niçin yaptıklarını gözlemleyelim ve inceleyelim. Böyle bir davranış eleştiriden daha çok değerli ve verimlidir. “Her şeyi bilmek, her şeyi bağışlamaktır.”
Doktor johnson’ un dediği gibi : “Tanrı bile insanların yaşamını son bulmadan, insanları yargılamıyor.” Öyleyse bu iş bize düşmez.

i) MUTLULUK VE ÜZÜNTÜLERİNİ PAYLAŞIN :

“Bir kişinin başarısı karşısında onu kutlama ve üzüntülü durumlarında taziyelerini bildirme fırsatlarını hiçbir zaman kaçırma.’’
LYNDON JOHNSON

Sizin için önemsiz olan küçük olay ya da davranış çocuklarınız için çok önemli olabilir. Öyleyse onları ve onlar için önem taşıyan durumları sizde önemseyin. Örneğin; çocuğunuzun voleybol maçı var onun için bu çok önemli, mutlaka iş yoğunluğunuz ne olursa olsun orada bulunma gayret etmelisiniz.

j) HEDİYE ALIN :

“Küçük hediyeler dostluk, büyük hediyeler sevgi meydana getirir.’’
LICHTERBER
“Hediyeleşin, çünkü hediye sevgiyi arttırır, kalpteki kötü hisleri giderir.”
H.z MUHAMMET (s.a.v.)

Hediye vermek : çocuğunuzu önemsediğinizi, önemsediğinizi, ona değer verdiğinizi gösterir. Kalpleri birbirine yakınlaştırır. Onun için eşinize, anne – babanıza, çocuklarınıza, dostlarınıza hediye almayı ihmal etmeyin.

k) ONU ARAYIN, ZİYARET EDİN :

“Ziyaretleşin, çünkü ziyaret sevgiyi perçinler.”
H.z Muhammet (S.A.V.)

Çocuğunuzun okuluna gitmeniz onu okul ortamında ziyaret etmeniz, onun için çok önemlidir. Arkadaşlarına “Benim babam geldi” diye sevinecek Onlara sizi gösterecektir. Maalesef anne-babalar bunu hep ihmal ederler. Bu konuyla ilgili olarak çok ilginç bir anım var bunu sizlerle paylaşmak istiyorum,
Yatılı bir okulda Pansiyon müdürlüğü yaptığım bir dönemde öğrencilerimizden birisi bizi çok üzmekteydi. Ne yapsak da bir türlü bu öğrencimizi bir düzen içine sokamıyorduk. Ve bu yüzden sık sık ailesini arayıp yanımıza gelmesini ve sorunları çözmemizde bize yardımcı olmalarını istiyorduk. Aile geliyor, çocukla konuşuyor, çocuktan bazı sözler alıp gidiyordu. Beni çok bunalttığı bir dönemde ona dedim ki; “Senin derdin ne? Niye bizi bu kadar üzüyorsun.”
Verdiği cevap çok şaşırtıcıydı; “Hocam! Benim sorun çıkarmadığım dönemlerde siz hiç Babamın buraya gelip gittiğini gördünüz mü?”
Şaşırmıştım ve gerçekten daha önce o velimiz hiç gelip gitmezdi Ona;”Hayır, gerçekten görmedim” dedim.
Bana gülümseyerek şöyle dedi; “Ama şimdi nasıl geliyor!….”

l) ONLARIN YARDIM ETMELERİNE OLANAK SAĞLAYIN:

Alış verişten döndüğünüz zaman, çocuğunuzun alınanları ”yerleştirmeye”, “hazırlamaya” ve “pişirmeye” yardım etmesini sağlayın. Bundan sonra yemeyin “servis yapılması” ,”masanın toplanması” gibi konularda da yardımını isteyin. Bu durum sizin kaynaştırır. Çocuğunuzun “aileme katkı sağlıyorum” düşüncesiyle aile bilinci kazanmasını sağlar. Daha da önemlisi çocuğumuz bu durumla birlikte “kendine güven” kazanır.
Dört yaşındaki oğlum Talha hiç aksatmadan balkona gelen gazeteyi bana getirir. Bu onun görevidir ve bunu büyük bir zevkle yapar. Ben “oğlum gazetemi getirdi bak annesi” der. Onu yüreklendiririm.

m) RENCİDE EDİCİ ŞAKALAR YAPMAYIN:

“Kardeşini alaya alma onunla şakalaşma”
H.z Muhammet (S.A.V.)

Takılmak ve şaka yapmak, karşınızdakinin “kendi gözündeki değerini” hedeflemektedir. Kişilerin kendi gözündeki değerini tehdit eden şeyler zevkli olduğu zaman bile tehlikelidir. Alaycılığın bünyesinde her zaman acımasız bir yan bulunur ve diğer insana kendisini “küçülmüş” ve “aşağılanmış” hissettirir.

Pek çoğumuz diğer insanların bundan hoşlanacağını düşünerek onlara takılırız. Karşımızdakinin zekamızı fark etmesini, alaycılıktaki mizahı görmesini ve söyleneni üzerine almamasını umarak iğneleyici sözler söyleriz.

Kamuoyu araştırmaları göstermiştir ki, insanlar yakın arkadaşları tarafından bile yapılsa şakalara maruz kalmaktan hoşlanmamaktadır. Yine de arkadaşlarınızın şakadan hoşlanmadığınızı bilmelerini istemeyiz; oyun bozan olduğumuzu düşünmelerinden endişe ederiz. Bu nedenle en iyi arkadaşlarınız dahi şakadan hiç hoşlanmadığını söyleyemeyecektir.

7-8 yaşından önce, çocuk şakayı saldırgan bir tarzda yaşar. Onun kötülüğünü istediğinizi düşünür. Sadece düşmanlık , kin ve aşağılanmışlık hisseder. Çocuğunuzu şakalarınızın boy hedefi olarak kullanmayın. Onun güvenini kaybedebilirsiniz.
Bir öğretmen arkadaşım bu konuyla ilgili bir anısı paylaşmıştı ben sizlerle paylaşmak istiyorum:
Orta ikinci sınıfa gidiyordum Babam bana yeni ayakkabı almıştı. Yeni alınan ayakkabılarımı giyerek babamla birlikte camiye gitmiştim. Cami çıkışında bir de baktık ki yeni alınan ayakkabılarım çalınmış. Çok üzülmüştüm. Babamdan beni teselli etmesini bekliyordum ancak babamın bana söylediği sözler bırakın teselliyi beni daha çok yaralamıştı. Bana dedi ki;
– “Salak bir ayakkabına dahi sahip çıkamıyorsun.” Ben içerdeydim ve dışarıda ayak kabıma nasıl sahip çıkacaktım? Babama karşı müthiş sinirlenmiştim anlatamam. Allah’ın işi ya ; iki yıl sonra o ayakkabılarını çaldırmasın mı? Öyle sevinmiştim ki; hayatımda o kadar sevindiğim başka bir dönemi hatırlamıyorum.

Kesinlikle çocuğumuzun her hangi bir eksikliğiyle, ya da beceriksizliğiyle dalga geçmeyelim ve de geçtirmeyelim. Hele başkalarının önünde asla. İnanın gelecek adına ona çok büyük kötülük yapmış oluruz. Bu sayede içine kapanık, size içten içe diş bileyen ve sizden uzaklaşmış çocuklar oluşturursunuz.
Lise dönemime kadar kekemeydim. Ve derste ne zaman ağzıma açacak olsam çocuklar benimle dalga geçerdi. Bir gün öğretmenim benim çok üzüldüğümü fark etti ve arkadaşlarıma kızdı. Ve bana dedi ki; “Canten sen zeki bir çocuksun onların dalga geçmelerine aldırma ve kendi zorla.”
Etkilenmemek mümkün değildi. Ama kendime güvenle birlikte kekemeliğin azaldığını fark ettim. Ne zaman kendi kekemeliğimle dalga geçmeye başladım ve kendimi olduğu gibi kabul ettim o zaman kekemelik ortadan kalktı. Şu anda yüzlerce kişiye seminerler veriyorum. Bu olayı anlattığım zaman dinleyicilerimi hayrete düşüyorum. Ama her çocuk alay edilme ve aşağılanma baskısına aşmayabilir onun için bu konuda duyarlı olmalıyız.
Sınıf için de yada toplum içinde arkadaşıyla dalga geçen herkes arkadaşının gelişmesini engellemekte ve ona yapabileceği en büyük ihaneti yapmaktadır. Ama hiç biri bunun farkında değildir.

2- İLGİ VE SEVGİ GÖSTERİN

“Sevgi gelince tüm eksiklikler biter.”
Yunus Emre
“Sevgi hiçbir zaman başarısızlığa uğramaz.”
Zig Ziglar

Çocuk eğitiminde en önemli koşul sevgidir. Her zaman her koşulda sevildiğini bilen çocuğun duygusal gelişimi dengeli olur. Çocuğun dünyaya gelmesinden başlayarak anneden gördüğü sevgi ve şefkat onun daha sonraki yıllarda başkalarını sevme ve kendini sevdirme yeteneğini geliştirir. Sevilen çocuk güven duygusu içinde çevre ile uyum sağlayarak kolaylıkla sosyalleşir. İlk yıllarda gereksinmesi olan sevgiyi bulamayan çocuk güvensiz ve uyumsuz bir çocuk olur. Ayrıca çocukların sevgisiz ve ilgisiz büyümeleri, onların çevrelerine karşı da kaba, saldırgan ve şefkatsiz davranmalarına neden olabilir.

“Sevgi alanı da vereni de besleyen sihirli bir güçtür.”
Doç Dr. Belma TUĞRUL

Anne-babalar, çocuk için en önemli besinin “sevgi” ve “sevecenlik” olduğunu bilerek, çocuklarına yeterince ilgi ve sevgi göstermelidirler. Bu konuda özellikle aşırıya kaçmamaya dikkat edilmelidir.

Bir kişi susadığı zaman, ona sunulan su değerlidir. Çocuk için de O istediği zaman verdiğiniz sevgi daha değerlidir. Zamanınız ne kadar az, işiniz ne derece önemli ve yoğun olursa olsun, çocuk sevgi istediğinde ona yaklaşılmalı ve sevgi gösterilmelidir. Çocuk anne ve babasından yeterli ilgi ve sevgi göremezse, onların ilgisini çekmek için kimi yan yollar arar. Örneğin; yemek yemez, ev halkı da yemek yemesi için çocuğun üzerine düşer. Çocuk sevgi ve ilgi gereksinimini bu yoldan gidermeye çalışır. Hatta çocuk öğretmen ve aileden yeterince sevgi göremezse onların isteği olan öğrenmeye karşı durur.

Bir yerde seminerimiz sırasında bir anne şunu sormuştu; “Hocam çocuğumuzun sevgi istediğine ve beklediğini nasıl anlarız?” Ona şu açıklamada bulunmuştum; “Bu durumda gelir sizi rahatsız etmeye başlar. Mesela, herkesin dikkatle T.V. seyrettiği bir sırada gider televizyonu kapatır, hem de filimin en heyecanlı yerinde. Baba eve gelmiş eline gazete almış tam gazete okumaya başlayacak gazetenin altından çocuk pat! pat! pat! Vurmaya başlar. Yada televizyon izliyorsunuzdur önüne geçer gövdesiyle izlemenizi engellemeye çalışır. Yada siz kendisiyle ilgilenmeyince gider öteki odada bir şeyleri kırar, döker ya da dağıtır. Bunlar hepimizin yaşadığı olaylar . Ama maalesef bir çoğumuz bu olayları görünce sevgi ve ilgi yerine tepki gösteriyoruz. Bu beklentiyi anlayamıyor ve “git başımdan” diyerek onu kovuyor, azarlıyoruz. Çocuğun sergilediği bu davranışlar aslında tamamen sevgi ve ilgi beklentisinden kaynaklanan davranışlardır. Sevgi ve ilgi beklerken, başına gelen bu durum çocuğu sarsar. “

“Sevgi ve sevecenlik çocuğun kafasını okşayarak, el ele tutuşarak, kucaklaşarak doğal bir şekilde kolayca belli edilebilir. Her yaşta ki çocuğun sevecenliğe, kucaklanmaya ve ilgiye ihtiyacı vardır” demekte Zig Ziglar. Gerçekten de çocuğumuza duyduğumuz sevgiyi sözel olduğu kadar, fiziksel olarak da ifade etmeliyiz. Bu konu da Peygamberimizi sözü de sevginin fiziksel olarak gösterilmesini teşvik etmektedir.

“Çocuklarınızı çokça öpün! Her öpücük karşılığında cennette bir derece alacaksınız.” H.z. Muhammet (s.a.v.)

Sevginin çocuğumuza yansıtılmasının önemini anlatan harika bir hikaye;
Küçük bir kız bir gün annesiyle birlikte yürürken birden durdu. Yağmur damlalarıyla ıslanan gözlüğünü çıkartarak baktığı şey, babasıyla birlikte bisikletle giden bir başka kız çocuğu idi. Bisikletin arka tarafındaki minderin üzerinde oturan kız düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve soğuktan pembeleşen yanaklarını onun sırtına dayamıştı.
Adamın ara sıra yana dönerek söylediği sözler küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu.
Kaldırımdaki kız bisikletin ardından bakarken annesi durumu farketti:
– “Evdekiler yetmiyormuş gibi gözün hala bisikletlerde”, diye çıkıştı.
– “Ama eğer beğendiysen baban onu da aldırır.
Küçük kız yumuşak bir sesle:
– “ Bisiklete değil kıza bakmıştım, dedi. Babası o vaziyette bile kendisiyle sohbet ediyor da….”
Annesi küçük kızı hiç duymamış gibiydi. Onun kürklerle çevrili şapkasını düzeltirken:
– “Arkadaşların bu havada bile okula yürüyerek geliyor” dedi. “Halbuki baban işe giderken de olsa birkaç dakikasını ayırıp seni mersedesiyle getirip götürüyor.”
Kızın gözü yine bisikletteydi.
Kadın alaycı bir ifadeyle :
– “İstersen baban da seni bisikletle getirsin. Ne de güzel yakışır değil mi?” dedi.
Küçük kız inci taneleri gibi süzülen göz yaşlarını annesinden saklamaya çalışırken:
– “Çok isterdim” diye konuştu. “Belki de böylelikle babama sarılırdım.”

Çocukta görülen başarısızlık çoğu kez sevgi azlığından doğmaktadır. Okullarımızdaki uyumsuz çocukların sevgiye muhtaç olduğunu görürüz.
Sevgiden yoksun çocukların büyümesi, yürümesi, konuşması gecikir. Zeka düzeyinde gerileme olur.

Bu konuda Yusuf GÜNDÜZ’ ün “Çocuğun Kişilik ve Başarı Ortamı” adlı kitabında ele aldığı bir araştırmayı vermek istiyoruz;
Gecekondu semtlerinden hastanede doğmuş 100 çocuk denemeye alınır. Doğan çocuklar, tek-çift yolu ile rasgele seçilerek tekler hastanede alı konulur. Çiftler de ailelerine verilir. Hastanede kalan çocukların her türlü bakımları en iyi şekilde yapılır. Diğer çocuklar ise yoksul aile yaşantılarına bırakılır. Çocuklar yedi yaşına geldikleri zaman yapılan ölçmede, gecekondularda ama ailelerinin yanında yetişen çocukların zekâ, beden ve duygusal gelişim yönlerinin hastanede yetişenlerden daha üstün olduğu görülür.

Ben de yapılan bu araştırmaya benzer bir durumla karşılaşmıştım:
İlköğretim ikinci sınıfına giden bir kız öğrenci öğretmeni tarafından rehberlik servisine şu gerekçelerle getirilmişti; okuma problemi, yazma problemi, konuşma problemi, yürüme problemi, öğrenme geriliği bütün bunları duyunca oldukça şaşırmış ve çocukla hemen görüşmek istemiştim. İçine kapalı ve sessiz birini beklerken coşkulu ve bazı harfleri çıkaramasa da konuşkan birini karşımda görünce oldukça şaşırmıştım. Konuşmalarından ailesinde problemler yaşandığı belli oluyordu. İlk işim ona aile resmi çizdirmek oldu. Çizdiği resim çocuğun iç dünyasını da olduğu gibi yansıtıyordu. Resme baktığımda çizdiği güneş ve kuşlardan çocuğun tüm yaşadıklarına rağmen hayata küsmemiş, cıvıl cıvıl bir dünyası olduğunu anlıyorum. Ama çizdiği resmin aile resmi olmasına rağmen anne ve babasını çizmemesi de onlara karşı hissettiği duyguları yansıtmakta. Hatta ben anne-babası çizmesinde ısrar etmeme rağmen çizmeye yanaşmadı. Onlarla ilgili konuşmak bile istemiyordu. Ne zaman söz onlardan bahsetme noktasına gelse lafı başka yöne çeviriyordu. Babası kamyon şoförü idi ve evden işi gereği uzaktı. Annesi bir şirkette memur olarak çalışıyordu. Baba anneye şiddet uyguluyor ve çocuk ev için de sürekli tartışma ve şiddet görüyordu. Bana masum bir şekilde: “Hocam anne ve babama ne olur kavga etmeyin korkuyorum diyorum beni dinlemiyorlar” açıklamasında bulunuyordu. Aile resmi çizdirdiğim diğer çocuklar genelde evin içini yansıtırlardı “elinde kumanda TV izleyen bir baba ve ona çay servisi yapan anne ve masasında ders çalışan çocuk” çizdikleri en popüler resim şekliydi. Bu resmimiz de dikkat ederseniz iki tane ev bulunmakta bunlardan biri kendi evleri diğeri anneannelerinin evleri ve ev içi yansıtılmamış. Teyzem yerine “teyzen”, Anneannemin evi yerine “anlernin evi” yazması çocuğun harfleri karıştırdığının göstergesi. Babasının yaşını sorduğumda “Bir dört bir de bir var ne yapıyor bilmiyorum” demesi de rakamlarla ilgili problemini yansıtıyordu. Beni en çok üzen şey ise “hayatta en çok sevdiği yakını olan” teyzesinin Uşak’ ta olduğunu öğrenmem oldu. Üç teyzesi vardı Uşak’ ta ki öğretmen olan teyzesi en çok sevdiği teyzesiydi ama onu yılda altı-yedi gün görebiliyordu. “O kendisini anlayan tek kişiydi.”

Çocuğumuz sekiz yaşında olmasına rağmen altı yaşındaki bir çocuğun kapasitesine sahipti. Doç Dr. İhsan KASATURA’ nın yaptığı araştırmalar sonucu tespit ettiği gibi “Ailelerin çocuklarıyla yeterince ilgilenmemeleri, aile içinde yaşanan huzursuzluklar çocuğun zekasını olumsuz yönde etkileyerek, geçici bir süre de olsa zekaya işlerliğini kaybettirebilir” gerçeğini yaşıyorduk.

“Bir gül fidanı nasıl suya, havaya , ışığa ve toprağa muhtaç ise; çocuk ta sevginin şefkatin , karşılıklı saygının olduğu mutlu bir aile toprağına muhtaçtır.”

Çocukları sevmek ateşe karşı bir kalkandır. Onlara iyilik etmek kişiyi sırattan geçirir. Onlarla beraber oturup yemek, ateşten (cehennemden) uzaklaştırır. H.z. Muhammet (s.a.v.)

Aşırı sevgi de zararlıdır. Aşırı sevgi ve ilgi gösterilen çocuklar; şımarık yada pısırık (kendine güvensiz) olurlar. Her şeyin en iyisini kendisine ayırmak isteyen bencilce bir kişilik kazanırlar. Çocuğun sevgiyi almayı, vermeyi ve ayrıca sevgiyi paylaşmayı öğrenmesi gerekir.

Seminerlerimde anne-baba-çocuk arası sevgi eksikliğinin nelerden kaynaklandığı üzerinde dururum. Seminere gideceğim yerlerden isteklerim olur. Herkesin şaşırdığı en ilgi çekici isteğim 5 adet yastıktır. Yastık sözünü duyanlar önce bir şaşkınlık geçiriyorlar ve sonra yastıkları ne yapacağımı soruyorlar. Yastıkları birbirini çok seven eşleri ayırmak için kullanıyorum. Önce gelen eşlerin bir birine sarılmalarını istiyorum ve onları alkışlattırıyorum. Sonra yastıklardan ikisini anneye, üçünü de babaya veriyorum. Verdiğim yastıklardan iki tanesin onların anne-babaları olduğunu, babada olan üçüncü yastığın ise babanın işi olduğunu söylüyorum. Sonra da sarılmalarını istiyorum tabii sarılamıyorlar ve herkes gülüyor. Gerçekten bir birlerini çok sevmelerine rağmen anne-babaların arada olmasından dolayı ayrılma noktasına gelen eşler gördüm. Ve bu durum beni kahrediyor.

Ayrıca iş hayatı ailemizle daha mutlu ve daha huzurlu olmamıza katkı sağlamak için vardır. Bizi bir birimizden uzaklaştırmak için değil. İşimiz yüzünden biricik eşimizi ve çocuklarımızı ihmal ettiğimizi ne zaman fark edeceğiz. Aramızdaki iş yastığından kurtulmak ve ailemize zaman ayırmak zorundayız.

Bununla ilgili şu iki hikaye gerçekten çok etkileyici;
Hikaye: 20 DOLARLIK VAKİT
Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki oğlunu kapının önünde beklerken bulmuş. Çocuk babasına: “Baba 1 saatte ne kadar para kazanıyorsun?” diye sormuş.. Zaten Yorgun gelen adam: “Bu senin isin değil!..” diye yanıtlamış. Bunun üzerine çocuk: “Babacığım, lütfen bilmek istiyorum.” diye yanıt vermiş. Adam “İllaki bilmek istiyorsan 20 dolar.” diye yanıt vermiş. Bunun üzerine çocuk: “Peki bana 10 dolar borç verir misin?” diye sormuş. Adam iyice sinirlenip: “Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok, hadi derhal odana git ve kapını kapat!.” demiş. Çocuk sessizce odasına çıkıp kapısını kapatmış. Adam sinirli sinirli bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder diye düşünmüş. Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşmiş ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını duşunmuş. Belki de gerçekten lazımdı. Yukarı çocuğun odasına çıkmış ve kapıyı açmış.. Yatağında olan çocuğa: “Uyuyor musun?” diye sormuş. Çocuk “Hayır” diye yanıtlamış. “Al bakalım istediğin 10 doları. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim.” demiş.. Çocuk sevinçle haykırmış; “teşekkürler babacığım.” Yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkarmış. Adamın suratına bakmış ve yavaşça paraları saymış. Bunu gören adam iyice sinirlenerek: “Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun? Benim senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok.” demiş.. Çocuk: “Ama yeterince yoktu.” demiş ve paraları babasına uzatarak: “İşte 20 dolar. 1 saatini alabilir miyim?” demiş..

“Suçlu çocuk yoktur. Suça itilmiş çocuk vardır.”
Haluk YAVUZER

BİR OLAY:
BİR ÇOCUK İÇİN ZAMAN SEVGİ DEMEKTİR.
Genç bir adam ceza evini boylamak üzereymiş. Yargıç onu çocukluğundan beri tanıyormuş ve ünlü bir yazar olan babasıyla da tanışıyormuş. Sulh yargıcı,
-“Babanı hatırlıyor musun?” diye sormuş.
Bu soruya
-“Onu oldukça iyi hatırlıyorum” şeklinde cevap vermiş.
Suçlunun vicdanını yoklamaya çalışan yargıç şöyle demiş:
-“Mahkum edilmek üzereyken ve şu anda mükemmel bir insan olan babanı düşünürken, onun hakkında net olarak ne hatırladığını anlatır mısın?“
Bir sessizlik olmuş. Daha sonra yargıç beklenmeyen bir cevap almış;
-“Öğüt almak için yanına gittiğimde, yazdığı kitaptan başını kaldırarak bana baktığını ve “Çek git başımdan; çok meşgulüm !” dediğini hatırlıyorum. Ona arkadaşlık etmek için yaklaştığımda bana dönerek “Çek git başımda oğul; bu kitabı bitirmeliyim !” derdi. Sayın yargıcım siz onu büyük bir yazar olarak hatırlarsınız fakat ben onu kaybedilmiş bir arkadaş olarak hatırlıyorum”
Yargıç kendi kendine söylenmiş;
-“Yazık ! Kitabı bitirdi ama oğlunu kaybetti ! ”
( Zig Ziglar’dan )

“2.400 Beşinci sınıf öğrencisi arasında yapılan bir araştırmanın sonucunda, çocukları en çok altüst eden şeylerden birinin anne-babaları ile çok az vakit geçiriyor olmaları ortaya çıkmıştır.”
Zig ZIGLAR

“Bütün zamanlarını televizyon izleyerek harcayan fakat çocuklarını bir futbol maçına dahi götürmeye vakit ayırmayan anne-babalar, çocuklarına T.V. seyretmenin onunla beraber bir şey yapmaktan daha önemli ve öncelikli bir şey olduğu masajını verirler.”
Zig ZIGLAR

Sevgi, temelde çocukla geçirilen zaman anlamına gelmektedir.
Bu konuyla alakalı enfes bir şiir;

BEŞİKTEKİ KEDİ

Çocuğum geçen gün doğdu;
Dünyaya normal yolla geldi.
Fakat yakalanacak uçaklar ve ödenecek faturalar vardı;
Yürümeyi ben uzaktayken öğendi.
Ve ben farkına varmadan konuşmaya başladı,
Ve büyüdükçe şöyle dedi,
Senin gibi olacağım baba,
Biliyorsun senin gibi olacağım.

Ve beşikteki kedi ve gümüş kaşık,
Mavi küçük oğlan ve aydaki adam.
“Eve ne zaman geleceksin baba?” “Ne zaman olur bilmiyorum,
Fakat geldiğimde görüşürüz;
Biliyorsun o gün birlikte iyi zaman geçireceğiz.”

Oğlum geçen gün on yaşına girdi;
“Top için teşekkürler baba” dedi;
“Gel oynayalım.
Bana nasıl vuracağımı öğretir misin?
“Bu gün olmaz” dedim,
“Yapacağım bir çok şey var”.
“Problem değil” dedi, Ve yürüyüp gitti,
Fakat gülümseyişi hiçbir zaman sönükleşmedi,
“Onun gibi olacağım,
Biliyorsun onun gibi olacağım” dedi.

Ve beşikteki kedi ve gümüş kaşık,
Mavi küçük oğlan ve aydaki adam.
“Eve ne zaman geleceksin baba?” “Ne zaman olur bilmiyorum,
Fakat geldiğimde görüşürüz;
Biliyorsun o gün birlikte iyi zaman geçireceğiz.”

Bir önceki gün okuldan geldiğinde;
Ona söylemek istedim,
“Oğlum, seninle gurur duyuyorum, biraz yanıma oturur musun?”
Kafasını salladı ve gülümseyerek,
“Asıl istediğim şey baba, arabanın anahtarını ödünç almak;
Seni sonra görürüm, verir misin lütfen?” dedi.

Ve beşikteki kedi ve gümüş kaşık,
Mavi küçük oğlan ve aydaki adam.
“Eve ne zaman geleceksin baba?” “Ne zaman olur bilmiyorum,
Fakat geldiğimde görüşürüz;
Biliyorsun o gün birlikte iyi zaman geçireceğiz.”

Uzun süre önce emekli oldum, oğlum yanımdan ayrıldı;
Geçen gün onu aradım.
“Eğer bir mahsuru yoksa seni görmek istiyorum” dedim.
“İsterdim baba, eğer zaman bulabilirsem” dedi.
“Biliyorsun yeni işim çok karışık ve çocuklar nezle,
Fakat seninle konuşmak gerçekten güzeldi baba,
Seninle konuşmak çok güzeldi.”
Ve telefonu kapattığımda,
Onun bana benzediğini;
Oğlumun benim gibi olduğunu fark ettim.

Ve beşikteki kedi ve gümüş kaşık,
Mavi küçük oğlan ve aydaki adam.
“Eve ne zaman geleceksin baba?” “Ne zaman olur bilmiyorum,
Fakat geldiğimde görüşürüz;
Biliyorsun o gün birlikte iyi zaman geçireceğiz.”
Harry CHAPİN

Siz ister çocuğunuza çok zaman ayırmak arzusunda olun, ister olmayın, çocuk her şeyin farkındadır. Ne onu oyuncağa boğmak, ne bol öpücükle karşılamak, ne eğitim konusunda ona üstün olanaklar hazırlamak, ne de sosyal açıdan her türlü avantajı sağlamak onunla birlikte sevgi ile bütünleşerek geçirilen zamanın yerini doldurabilir. Çocuk onunla geçireceğiniz zamana bakarak, onu sevip sevmediğinizi bilecektir. Bu nedenle anne-babalar, çocuklarına olan sevgilerini onlara zamanlarını vermekle göstermelidirler.

“Sevgiyi besleyen etkinliklerdir. Çünkü sevgi paylaşmaktır, ilgidir, güven duymaktır, anlamaya çalışmaktır, üretmektir, dikkat etmektir, önemsemektir, iletişim kurmaktır.”
Doç Dr. Belma TUĞRUL

Ayrıca anne-babanın birbirlerine duydukları sevgiyi çocuklarının önünde göstermeleri çok önemlidir. Aşağıdaki olay bunun çocuk üzerindeki etkisini çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir.

“Bir babanın çocukları için yapabileceği en önemli şey, annelerini sevmektir. Ve bir annenin çocukları için yapabileceği en önemli şey babalarını sevmektir.
Zig Ziglar

“Anne-babaların birbirine duydukları sevgiyi çocukların önünde göstermeleri çok önemlidir.” Zig Ziglar

SEVGİ GÖSTERMEK
“Oğlumla yıllar önce yaptığım bir sohbeti unutamıyorum. Ona sormuştum;
-“Oğlum eğer her hangi bir kimse sana babanın en çok neyini seviyorsun diye sorsaydı ne söylerdin.”
Şöyle bir an durup düşündükten sonra;
-“Babamın en sevdiğim yönünün annemi sevmesi olduğunu söylerdim.”
-“Oğlum neden böyle bir cevap verecektin?”
-“ Baba biliyorum ki annemi sevdiğin sürece ona doğru şekilde davranacaksın; ve ona doğru bir şekilde davrandığın sürece biz bir aile olarak kalmaya devam edeceğiz çünkü oda seni seviyor. Yani babacığın siz birbirinizi sevdiğiniz sürece, ben hiçbir zaman senin yada annemin yanında yaşama yönünde bir tercih yapmak zorunda kalmayacağım.”

“ Gerçek sevgi çocuğunuzun yapmanızı istediği ya da sizin açınızdan en kolay olan şeyi yapmanız değil, çocuğunuz için en iyi olan şeyi yapmanızı gerektirir.” Evet bizim için ve çocuğumuz için zor olsa da. Onun iyiliği için her şeyi göze almalıyız. Bu hikaye bunu çok güzel anlatıyor;
ÇOCUKLARINI GERÇEK SEVGİYLE SEVİYORLARDI
Canada’da yaşayan beyinsel felçli bir gençti David. Lofchick ailesi onu tam otuz doktora göstermişlerdi. Hepsi de oğulları David için hiçbir umut ışığı olmadığını söylemişler ve hem çocuğun kendi iyiliği hem de ailenin ‘’normal’’ olan diğer bireylerinin iyiliği için bu çocuğun bir kuruma yerleştirilmesini önermişlerdi. Tüm bunlara rağmen . Lofchick ailesi problemler yerine çözümlere odaklanan başka bir doktor buldular. Bu Chicago’da ki dünyaca ünlü Dr. Pearlstein’di.
David Chicago’ya muayene için götürüldü. Çok detaylı bir muayene yapıldı. Dr. Pearlstein, David’in kendisinden beklenen gelişimi yakalayabilmek için neler yapılması gerektiğini ortay koydu.
Yapılması gereken şeylerden birisi şuydu: David iki yaşında iken bacaklarına ağır destekler konulacak ve her gün bu destekler daha da sıkılaştırılacaklardı. Dolayısıyla çocuğun acı hissi gittikçe yükselecekti.
Anne yada baba bu destekleri kullanmaya başladıklarında, küçük David’in protestolarıyla karşılaşacaklardı.
Şimdi sizin bu ortamı gözünüzde canlandırmanızı istiyorum. David güzel bir çocuktu –siyah saçlı, güzel yeşil gözlü,parlak ciltli bir çocuk- Yaşlı gözlerle “Anneciğim, bunları gece boyunca bacaklarımda tutmam şart mı? Ya da “Babacığım, bu şeyleri bir kez olsun bacaklarıma takmasan olmaz mı?” veya “Bunları bu derece sıkmanız şart mı?”diye yalvarıyor. Tüm ana-babaların bu durumu kolayca kavrayacaklarından eminim. Fakat bu insanlar David’i o kadar çok seviyorlardı ki, ömür boyu sürecek olan bir gülümseme uğruna anlık göz yaşlarını bir kenara bırakabildiler.
Bu gün “Küçük David” yirmi dokuz yaşında. Yaklaşık 90 kg ağırlığında ve Kanada’nın en büyük firmalarından birisi olan Winnipeg’in bir numaralı satış elemanı. O her alanda önde gelen ve seçkin bir insan. Mutlu bir evliliği var; güzel sağlıklı bir kız çocuğu ve yakışıklı, gürbüz bir erkek çocuğunun babası.

“BAKMAK” Çocuğunuzla konuşurken onun gözlerinin içine bakırsanız, çocuğunuzun kişisel gelişimine yardımcı olursunuz. Çocuğunuz sizin açınızdan önemli olduğunu hissederse, vermek istediğiniz diğer mesajların hepsini dinleyecektir.

“YÜRÜMEK” Akşam yemeklerinden sonra yapılacak 20 ile 30 dakikalık yürüyüşler Ailenizin kenetlenmesini sağlar. Bu esnada birbirinizin hislerini “paylaşarak” ve “dinleyerek” bir çok şey “öğrenebilirsiniz”
Tüm bu gezintilerinizin çocuğunuzun kişisel güveni üzerinde büyük bir etkisi olduğunu sakın unutmayın. Onunla zaman geçiriyorsunuz, onu dinliyorsunuz, onunla konuşuyorsunuz yani başka bir anlamda ona “saygı duyuyor” ve onu “anlıyorsunuz”. Siz, çocuğunuzun hayatındaki en önemli kişi olarak, saygınızı ve zamanınızı ona yönelterek onu “düşündüğünüzü” çocuğunuza belli ediyorsunuz.

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :