- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

Bir Psikoterapi Seansı Topografyası

Bir Psikoterapi Seansı Topografyası sitemize 19 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

Bir Psikoterapi Seansı Topografyası

I. Parkta

Dolmuştan indikten sonra hızlı adımlarla boydan boya Taksim Gezi Parkından geçiyor. Saate bakıyor sık sık: Dörde beş var, biraz yürüyor, tekrar bakıyor: Dörde iki var. Yine geç kalmak üzere. Adımlarını sıklaştırıyor.

Daha 3. seanstan psikoterapiye direnç mi göstermeye başladı? Gecikmesini dirence değil, İstanbul trafiğine bağlamayı tercih ediyor.

Düşünceler arasında ilerlerken bakışları ?dikkatsizce- banklardan birine oturmuş bir adama ilişiyor. Kötü giyimli bir adam. İnsanlardan bir kötülük bekliyor gibi, bakışları telaşlı. Her an karşılaşacağı bir düşmanı ile mücadele etmeye hazır gibi bir hali var.

Adam sorgulayan ve tehditkar bakışlarını yüzüne çevirdiğinde, gözlerinden birinin içine büyükçe bir kan pıhtısının oturmuş olduğunu fark ediyor. Dövülmüş, işkence görmüş gibi. Bakışları belki de kendini korumak için saldırgan.

Hızla yüzünü başka bir yöne çeviriyor.

Bu bakışları yıllar önce başka bir yerde görmüştü sanki.

II. Merkezde

Merkeze vardığında sadece bir dakika geçikmiş olduğunu görerek rahatlıyor. Direnç değil, trafik vardı.

Bekleme salonunda küçük sandalyelerden birine oturuyor. Neden rahat ve geniş kanepeyi tercih etmiyor? Al sana üstünde düşünülebilecek bir ayrıntı daha.

Fazla beklemesi gerekmeden terapisti karşısında beliriyor. Onu takip ediyor, içeri giriyor. Terapistinin elini sıkıyor, nazik bir selamlaşmadan sonra koltuğuna yerleşiyor.

Sonra sessiz bir bekleyiş başlıyor. Son üç haftada olduğu gibi. Terapisti sessizce onun sözlerini bekliyor. Üstüne her hafta yinelenen bir sıkıntı çöküyor. Ne anlatacak, neden bahsedecek? Doğru olan ne, ne konuşulması gerekir bir psikoterapi seansında?

Üstelik terapisti hiç yol göstermiyor. Zeki gözlerini gözlerine dikmiş, sessizce bekliyor. Yüzünde onu dikkatle dinlemeye hazır olduğunu gösteren bir bakış var. Bunun dışında hiçbir duygu ve düşünce okunmuyor.

Bu durum onda ister istemez gözlerini kaçırma isteği uyandırıyor. Gözlerini kaçırdığında kendinden utanıyor. Öyle ya, neden gözlerini kaçırması gereksin ki, utanacak bir şey yok.

İlk seanslarda bir kaç kere gözlerini kaçırmadan, karşısındakinin bakışlarına cevap vermeyi denedi. Fakat kısa sürede bundan vazgeçti. Birinin gözlerinin içine bakmak ona gereksiz bir meydan okuma hissi veriyor. Sosyal ilişkilerden alıştığımız şekliyle, karşısındakinin gözlerinin içine bakmak ve sessiz kalmak başka ne anlama gelir ki?

Böyle sessiz kaldıklarında, sıklıkla çılgınca bir gülümseme, hatta kahkaha atma isteği duyuyor, sonra bir odada sessizce birbirine bakan iki erkeğin gerçekten de çılgın bir durum olduğunu düşünüyor. Sonuçta yeniden ? yüzünde utangaç bir gülümsemeyle- bakışlarını odadaki başka bir şeylere kaçırıyor.

Yine öyle sessizce çakıldılar. Belki bir kaç dakika geçti içeri gireli, ama her ikisinin ağzından tek cümle çıkmış değil. Terapisti neden ona yardım etmiyor? Mesela bir ?nasılsınız’, ?görüşmeyeli neler yaptınız’ gibi bir soru ne kadar kolaylaştıracak işini. O zaman karşısındakinin merak ettiği şeyi bilir, nereden başlaması gerektiği sorunundan kurtulurdu.

Sonra belki de onun için en iyisinin böylesi olduğunu düşünüyor. Karşısındaki kişilerin eksiklerini kolayca fark eden ve eleştiren bir kişiliği var. Terapisti bir teknik olarak bu sessizliğe bürünmese, ne kadar doğru sözler de söylese, büyük ihtimalle onun da hatalarını, eksikliklerini bulacak, belki de terapiye son verecekti.

Üstelik onun gibi yardımı hep dışarıdan bekleyen biri için bu, belki de sorumluluğu üstüne alma provası da sayılabilir.

Sessizlikle başa çıkmayı, sessiz ve yorumsuz birine kendini anlatmayı öğrenmesi lazım. Önce bahsedebileceği bir kaç konu geçiyor aklından. Sonra her biri ona önemsiz geliyor. Başlayamıyor.

Birden, ilk olarak o anda üzerinde düşündüğü konuyu sormak aklına geliyor: Terapide ne konuşması gerekiyor? Nereden başlamalı? Bir seans sırasında nasıl bir düzenleri olmalı, terapi süreci boyunca nereden nereye gitmeleri gerekiyor? Terapisti başkalarıyla nasıl çalışıyor?

Aklına gelen ilk sorular bunlar oluyor, bilgisizliğinin maruz görülmesini dileyerek. Daha önce bu soruları neden sormadığına da şaşırıyor, ilk 2 seans sırasında hep geçmişinden ve problemlerinden bahsetmişti. Oysa bilmemesi doğal, daha önce hiç terapi görmemişti.

Duyduğu cevap aslında beklediği cevaptı. Herkes kendine göre bir yol izliyor, kimi hafta içinde başından geçenleri anlatıyor, kimi olayların üzerindeki etkileri, kimi düşüncelerini. Çağrışımlarla hareketle kimi zaman geçmişe gidiliyor, kimi zaman gelecekle ilgili beklentilere. Terapisti buna benzer bir açıklamayı kısa bir cümleyle başarmıştı.

Sorusu cevaplandı. Ama hala daha nereden başlayacağını bilemiyor. Sonunda kendine ?içerik değil, süreç ve terapistle olan ilişki önemli’ diyerek (bunu bir yerlerde okumuştu) o hafta yaşadıklarından başlıyor.

Hızlı hızlı anlatıyor olanları, ne ölçüde anlaşıldığını önemsemeden. Anlattıkça anlattıklarından sıkılıyor. Yaşamında önemli hiçbir şey olmadığını, içini sıkan bir rutini devam ettirmeyi yaşamak olarak gördüğünü fark ediyor. Ailesi, işi, eşi, çocukları. Hepsini getiriyor odanın içine, ama kendisi gelemiyor.

Ona ait bir şeylerden bahsetmek istiyor, ama hiçbir şey gelmiyor aklına. Ne kadar az şey var yaşamında gerçekten ona ait olan.

Uzun bir sessizlik daha başlıyor. Bu sefer neden bahsedeceğini biliyor: Ona ait bir şeyden: İki gece önce gördüğü bir rüyadan.

III. Rüya

Bir anlam veremediği bir rüya. Anlatmaya başlıyor: Bir havaalanında, bir grup insanla beraber. Ama havaalanı normalde olması gerektiği gibi aydınlık ve modern bir yer değil. Basık duvarları ve demode bir görüntüsü var. Loş ampullerden süzülen cılız bir ışıkla aydınlatılmış.

Rüyanın hemen başında farklı bir zamanda, farklı bir ülkede olduğunu anlıyor. Komünizmin çöküşünden önce, bir Doğu Bloğu ülkesinde. Demir perdenin örtülü olduğu bir geçmişte geçiyor rüya.

Havaalanında olduğuna göre başka bir yere gidecekler, ama nereye? Hiçbir fikri yok. Pasaport kontrolü yapması gereken polisler ağırdan alıyorlar işlerini. Bekliyorlar, ama hiçbir ilerleme olmuyor. Açıkça içinde olduğu (veya rehberlik ettiği) gruba kötü davranıyorlar, açıkça hor görüyorlar onları. Doğu Bloğu insanları yadırgamıyorlar olan biteni, kanıksamış gibiler. Rüyasında bu ona da son derece normal geliyor.

Kendisinin de onlardan biri olduğunu unutarak onlara yardım etmek istiyor, sorunlarını çözmek istiyor, ama yapabileceği hiçbir şey olmadığını biliyor içinden.

Rüyası ile ilgili anlatabileceklerinin bu kadar olduğunu söylüyor. Ne başı var, ne de sonu rüyanın. Havaalanında onca uğraş vererek nereye gitmek istediklerini bile bilmiyor. Rüyanın bir anlamı olmadığından o kadar emin ki, fazla zaman kaybetmek istemiyor o rüyayla. Terapistinin sessizliği o anda aklına gelen başka bir takım konulara geçmesine fırsat veriyor.

İşi ile olan ilişkisini anlatmaya başlıyor. Çalıştığı işi hiç sevmeden yaptığını kendine itiraf etmekte güçlük çekiyor. İşinin sıkıcı bir ofis işi olduğunu, ama yine de yaptığı işten ?veya belki de kazandığı paradan- gurur duyduğunu anlatıyor. Ama kendine ait neredeyse hiçbir zamanı kalmayışı onu çıldırtıyor. O Cumartesi öğleden sonra, terapi randevusu olduğunu neredeyse söylemek zorunda kalacaktı. Ofisten çıkmasına yarım saat kala hala önüne yetiştirilmesi gereken, acil ve daha sonraya kalamayacak işler gelip duruyordu.

Kimi zaman kendini boğulmak üzere gibi hissettiğini, kontrolünü kaybedeceğinden korktuğunu anlatıyor. Herkes, eşi, çocukları, çalışma arkadaşları, akrabaları, hatta arkadaşları bile ondan bir şeyler bekliyor ve o hiçbirine yetişemiyor. Ne kadar çok çabalarsa, her şeye daha çok geç kaldığını, hiç kimseyi mutlu edemediğini hissediyor.

Ne kadar komik olursa olsun, güldüremeyeceği bir kalabalığın önüne çıkmış bir komedyen gibi hissediyor kendini. Evliliğinin ilk yıllarında eşi yeterince para kazanamadığı için mutsuzdu. Şimdi ise evine yeterince vakit ayırmadığı için.

Modern bir eş ve baba olması bekleniyor, evet, doğrusu da bu. Evde sesini asla yükseltmez, ne kadar saçma da olsa eşinin ve kızlarının her isteğini yerine getirmeye çalışırdı. Onları anlamak için sıklıkla onları dinler (çoğu zaman eşi ve kızları bu sohbetleri aptalca bulduklarını yüzüne söylerlerdi), kendi fikirlerinin eleştirilmesinden rahatsız olmazdı.

İsteklerini yerine getirmediklerinde ne eşini, ne de kızlarını asla maddi olarak kısıtlama yoluna gitmemişti. Her ne kadar tüm masrafları o karşılıyor olsa da, evde demokratik bir şekilde onun da sadece bir oy hakkı vardı.

Ama sonuçta evdeki durumu tam bir hezimetti. Onu anlamıyor, daha da kötüsü onu sevmiyorlardı. Ellerinde olanlar değil, sahip olamadıklarını istiyorlar, o isteklerini de karşılayamadığında, değersiz görülüyordu. Verdikleri ise, zaten vermekle yükümlü olduğu şeyler sayıldığı için hiçbir kıymet taşımıyordu. Kızları sesini ve tokadını yakından tanıdıkları annelerine saygı da kusur etmezken, o eve geldiğinde içerden uzun “öfff” sesleri duyuyordu.

“Sesinin şiddeti, parasının değeri elinden alınan bir erkek, bir şempanzeden başka nedir bir evde?” diyerek çıkıştı kendi kendine. Eşlerine kaba davranan, para vermeyen erkeklerin saygı gördüğü bir dünyada (mecburiyetten veya alışkanlıktan ne fark eder?), o kendi evinde bile ikinci sınıf muamele görüyordu.

Eşi, annesi, kızları. Neden hiçbir zaman onları mutlu edemiyordu? Madam Bovary gibi, her istekleri karşılansa bile, yine mutlu olamıyorlardı. Durdu ve sesli düşündü: “Tanrım, yeryüzünde mutlu bir tek kadın gördün mü şu ana dek?” Sorusu karşısındakine değil, gerçekten Tanrı’ya yönelikti. Yine de karşısında erkek düşmanı olmayan ve bu sorusunu terslemeyen bir psikolog olduğu için hoşnuttu.

Erkek düşmanı psikologlar hakkında çok şey duymuştu o güne dek. Ünlerinden bir tek kendilerinin haberi yoktu herhalde ki, aynı şevkle çalışmaya devam ediyorlardı.

Erkek arkadaşlarından birinin eşi bu tür bir psikologa gitmiş, kısa bir süre sonra kadın pek te eften püften görünen bir sebeple boşanmaya karar vermişti. Boşanma sadece arkadaşını değil, aynı zamanda kadının da tüm psikolojik dengelerini sarsmış, daha mutsuz olduğu için daha dengesiz davranmaya başlamıştı.

Sonuçta kadın ancak psikologundan kurtulduktan sonra yeniden ruhsal dengesine kavuşabilmişti. Eğer bir psikolog kendi yenemediği öfkelerini hastalarına taşımaktan kaçınamıyorsa ve sonuçta insanlara zarar veriyorsa, neden o işi yapmaya devam eder? Daha da kötüsü, eğer bir psikolog bir çok kişiye yarardan fazla zarar veriyorsa, neden kimse ona dur diyemez?

Arkadaşlarından bu türde tüm çalışanlarının erkek düşmanı olduğu, içeri giren kadını azılı bir erkek düşmanına çevirmeden dışarı salmayan, merkezlerin olduğunu bile duymuştu. Yakında reklama da başlarlardı belki: “Kan çıkmazsa para yok” diyen karpuz satıcıları gibi, “boşanmayandan para almak yok!”

Kendi içinde dönüp dolaşan düşünceleri, dakikalardır süren sessizliği unutturmuştu ona. Psikologunun sesi ile yeniden bulundukları ortama geri döndü:

“Evliliğiniz hakkında konuşuyordunuz.”

Kaldığı yerden devam etti anlatmaya. Evet, onun istekleri, eşinin, çocuklarının isteklerinden sonra geliyordu her zaman. Kendine özel?eve değil- en son ne zaman küçük bile olsa bir şey aldığını hatırlamıyordu bile.

Her gece kabuslar görerek uyanıyor, yaşamında bir anlam bulamıyordu uzun süredir. Psikoterapiye ihtiyacı olduğunu çok zamandır hissetse de, o paraya kıyamamıştı mesela. Ama terapiye vereceği parayı eşinden, çocuklarından çalıyormuş gibi hissediyordu kendini. Oysa benzer bir ihtiyaç çocukları veya eşi için duyulsa, hiç çekinmeden o parayı bir kenara koyardı. Hatta o kadar gerekli olmayan masrafların yapılması için ısrarcı olan kendisi olurdu.

Babasının ölümü ile birlikte annesi kendisiyle yeterince ilgilenmediğinden her fırsatta dem vuruyor, laf arasında eşinin ailesinin onun için daha fazla önem taşıdığını söylüyordu. İş yerinde yaptığı işin kıymetini kimse bilmiyordu, sesini ne gereksiz kaprisler yapan müşterilerine, ne de yöneticisine yükseltebiliyordu. Çünkü en küçük bir hatasında işini kaybedeceğini, bunun da çevresiyle olan ilişkilerini daha da bozacağını biliyordu.

“Bir kapana sıkışmış gibiyim. Sürekli kaçıp gidiyor yaşam, yetişemiyorum. Elimden hiçbir şey gelmiyor. Cezaevinde ölümü bekleyen bir mahkumdan tek farkım: Üstüme bir kilit vurulmamış olması.”

Sustu. Her şeyi doğru yapmaya çalışsa da, kimseyi tatmin edemeyeceği, hiçbir zaman ona değer verilmeyeceği ve hiçbir zaman kazanamayacağını şaşmaz bir kesinlikle bildiğini fark etti. Bu çağda doğduğuna göre yenilmişti. Fazladan söyleyebileceği hiçbir söz yoktu. Haline içi burkuldu.

Aklına oldukça genç bir yaşta ölmüş olan babası geldi. Onun da böylesi bir çıkmaza düştüğünü fark etti birden. Annesi tüm yaşadığı süre boyunca onu eleştirmiş, ancak ölümünden sonra ona değer verdiğini gösteren bir söz çıkmıştı ağzından.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında -biraz da annesinin dolduruşuyla- babasını başaramadığı şeylerden dolayı ne kadar eleştirdiğini, hatta saygısızca davrandığını hatırladı. Ancak ölümünden yıllar sonra onu gerçekten anlamaya, hatta saygı duymaya başlamıştı.

Ve orada, o dakika babasına karşı büyük bir şefkat duydu.

Boğazına bir şeyler düğümlendi.

IV. “Güzel…”

Sessizlik çok uzun sürmedi bu kez. Zihninde babasının anısı dolaşırken, terapistinin sözleri ile yeniden odaya döndü: “Şu cezaevindeki mahkum ile ilgili söyledikleriniz bana rüyanızda geçen olayları hatırlattı. Tekrar rüyanıza dönecek olursak, Doğu Bloku ülkesi size tam olarak neyi çağrıştırıyor?”

O kadar yoğun dakikalar geçirmişti ki, rüyası bir asır kadar uzaktaydı ona.

Kısa bir an düşündükten sonra, Doğu Blokunun ona açık bir cezaevini çağrıştırdığını söyledi. Açık olduğu için asla kaçılamayacak bir cezaevi.

Sonra, terapistin bir şey söylemesine gerek kalmadan gerisi çözülüverdi zihninde: Yaşamı bir açık cezaeviydi onun için. Özgürlüğün sınırının işinden evine gelirken seçeceği yol ile bittiği. İnsanlara rehberlik etmeye, hizmet etmeye çalışıyordu bir açık cezaevinde, onların arasından biri olduğunu aklına getirmeden.

Bir mahkum, bir köle. 21. yüzyılda ona biçilen değer.

Gerçek ne olursa olsun, hissettiği buydu. Ve ilk kez farkına varıyordu hissettiklerinin. En azından artık kendini hayatından hoşnut olduğuyla kandıramayacaktı. Neden mutsuz olduğunu biliyordu. Yaşamını değiştirmesi mümkün olacak mıydı, bu henüz geleceğe ait bir soruydu.

“Güzel…” Ağzından sadece bu sözler çıkabildi. Gözleri doldu.

V. Yeniden Parkta

Kısa süre sonra, seans bitmiş, bir hafta sonranın randevusunu almak için sekreterin yanındaydı.

Bekleme salonunda yine daha önceki haftalarda karşılaştığı kadınla karşılaştı. Boylu boyunca kanepeye oturmuş ve yine ?daha önceki haftalarda olduğu gibi- yüzünü okuduğu dergilere gömerek gizlemeye çalışıyordu. Siyah dar bir etek giymiş, kabarık sarı saçlarını yüzüne düşürmüştü.

Yüzünü asla göremeyecek olması eğlendiriyor onu. Kendi kendine: “Canım, insan neden terapiye geldiğini başkalarından saklamaya çalışır ki, hangi çağda yaşıyoruz?” dedi.

Gezi parkından dolmuşa doğru, bu kez ağır adımlarla ilerlerken üniversite öğrencilerinden bir grup gencin parkta bankların üzerinde yazan şiirleri büyük bir keyifle okuduklarını fark etti. Yüzlerinde gençliğin verdiği neşe, biri diğerine şiirden beğendiği bir sözü bağırıyor, diğeri de kahkahalarla gülüyordu yapılan boş şakaya. Çakırkeyif miydiler?

Bir diğeri arkadaşlarından biraz uzakta, başka bir bankta ki şiire dalmış. Güneş ışıkları hala, inatla ağaçların arasından süzülerek yeryüzünü ısıtmaya devam ediyor.

Uzaktan genç bir kadın yüzüne bakarak geçiyor. Neden öyle uzun uzun dikti gözlerini yüzüne? Tanıyor muydu onu? Yoksa sadece ilgisini mi çekmek istemişti? Hadi canım, en az 15 yaş gençti ondan.

Bir çocuk, elinde kafası kadar bir simit arkadaşını kovalıyor.

Banklarda tek tek veya gruplar halinde insanlar, kimi bir sohbete kendini kaptırmış, kimi okudukları gazeteye dalmış- yaşıyorlar.

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :