- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

Analitik Yaklaşım

Analitik Yaklaşım sitemize 19 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

JUNG’UN HAYATI

Jung 26 Temmuz 1875 yılında İsviçre’nin Kesvil kentinde dünyaya gelmiştir. Papaz olan babası iyi niyetli fakat katı ve kuralcı bir insandı. Evlilik sorunları nedeniyle annesi bunalım geçirip hastaneye kaldırıldı ve Carl teyzesinin yanına gönderildi. Yaşanan ailevi zorluklar Jung’u küçük yaşlarda iç dünyasına yöneltti. Jung çevresinden sıkıldığı zamanlar tavan arasına gidiyor ve iç dünyasını oyuncaklarına açıyordu. Hayaller ve rüyalardan oluşan Jung’un dünyası şüphesiz ki ona gelecek yıllarda Analitik Psikolojiyi kurarken yol gösterecekti. Jung küçük yaşlardan başlayarak kendi iç yaşantılarını davranışlarını yönlendirmede temel almıştır; daha sonraları üniversite eğitimi sırasında hangi mesleği tercih etmesi gerektiği sorusunu da yine görmüş olduğu rüyalar yardımıyla cevaplayacaktır. Jung 11 yaşındayken genellikle zenginlerin çocuklarının okuduğu Basel kenti yakınlarındaki bir okula yazıldı. Jung bu okula başlamasıyla kendisi ile diğer çocukların yaşam standartlarının ne denli farklı olduğunu anladı, bu yaşantı aynı zamanda babasına karşı duyduğu nefretin yerini acıma ve sevgi duygusuna bırakmasına da neden oldu. Jung bir süre sonra okuldan bıkmaya başladı, özellikle Matematik ve Din derslerinde hiç hoşlanmıyordu ( Daha sonraları kuracağı Analitik Psikoloji; bilimden çok dinsel içerik taşıdığı savıyla eleştirilecektir). Beden dersinde sıklaşan bayılma nöbetleri nedeniyle okula bir süre ara verdi. Fakat ailesinin  akademik geleceğinden ümidini kestiğini öğrenmesi üzerine Jung’un bayılma nöbetleri sona erdi, okula geri döndü ve derslerinin üzerine yoğunlaşmaya başladı. Bu yaşantı Jung ile Nevrozun ilk karşılaşmasıdır. Üniversiteye gitme zamanı verdiğinde Jung uzun bir süre hangi alanda eğitim almak istediğine karar veremedi. Fen, Tarih, Felsefe ve Arkeoloji en ilgi duyduğu alanlardı. Sonunda daha önce düşünmediği Tıpta karar kıldı. Jung eğitimine Tıp alanında devam etmeye karar vermişti fakat daha sonraları oluşturacağı Analitik Psikoloji ekolü arkeolojik,felsefi ve tarihsel perspektifi içinde barındırmıştır.  Jung anılarında Tıp eğitimini istediğini geç fark etmesinin nedenini ismini taşıdığı dedesi (Basel Üniversitesinde Tıp Profesörü) ile kurmak istemediği bilinçdışı bir özdeşleşme direnci olarak açıklamıştır. Tıp eğitimi boyunca hocaları tarafından oldukça ümit vadeden Jung’un akademik hayatı ünlü bir psikiyatrist olan Kraft-Ebing’in düşüncelerini öğrenince değişmeye başladı. Hocalarının yoğun muhalefetine rağmen Psikiyatriyi tercih etti (o dönemler psikiyatri henüz tıp içinde rüştünü ispatlamamış bir alandı ve psikiyatristlerin yöntemlerine ve bilimselliklerine şüphe ile bakılmaktaydı). Tüm bunlara rağmen psikiyatriye yönelen Jung 1900 yılında Basel Üniversitesinden Tıp doktoru olarak mezun oldu. Aynı yıl ataması şizofreni üzerine yapmış olduğu çalışmalarıyla tanınan Bleuler tarafından (10 Aralık 1900) Zürih kentindeki  Burghölzli hastanesinde ki psikiyatri kliniğine yapıldı. Jung beş yıl sonra aynı üniversiteye psikiyatri okutmanı olarak atandı fakat birkaç yıl sonra yapmış olduğu çalışmalarına zaman ayırmak için görevinden istifa etti.

 

Jung 1906 yılında uzun zamandır görüşlerini takip ettiği Freud ile yazışmaya başlar. Bir yıl sonra  Jung’un yayınlamış olduğu “Dementia Praecox’un Psikolojisi” adlı çalışmanın ardından (ki bu çalışma psikanalize eleştiri niteliği taşımaktadır) Freud’un daveti üzerine 1907 yılında Viyana’ya Freud ile tanışmaya gider. İlk görüşmeleri tam 13 saat sürer. 1909’da Jung, Freud’un Clark Üniversitesinde yapacağı konuşmaya eşlik etmek üzere ABD’ye gitti. Burada her ikisi de birer konuşma yaptı. Bu birliktelik 1911 yılında Jung’un Uluslararası Psikanaliz Derneğinin başkanlığına seçilmesine kadar devam etti. Şüphesiz ki Jung’un başkan seçilmesinde en önemli pay Freud’a aittir. Viyanalı meslektaşlarının yoğun muhalefetine rağmen Freud, Jung’un başkan seçilmesinde ısrar etmiştir. O dönemlerde tüm dünyada  antisemitizm (Yahudi düşmanlığı) güç kazanmaktaydı Freud birliğe bir Yahudinin başkan seçilmesinin antisemitiklerin psikanaliz aleyhine kampanya başlatmalarına engel olacağını düşünmekteydi. Bu nedenle “oğlum” diye hitap ettiği (her ne kadar Jung bundan rahatsız olsa da) ve bir Hıristiyan olan Jung’un birliğin başkanı olması en doğru olanıydı.

Jung’un başkan seçilmesiyle Freud ile Jung arasındaki görüş farklılıkları artmaya başladı. Jung psikanaliz içerisinde cinselliğe daha az önem vermeye başlar ve 1912’de yayınladığı “Bilinçdışı Psikolojisi” ‘nde oldukça farklı bir libido teorisi ortaya atar. “Bilinçdışı Psikolojisi”ni Jung, Freud ile muhtemel bir çatışmadan çekinerek aylarca yayınlatmamıştır. Yayınlamış olduğu diğer kitabı “Dönüşümün Simgeleri” gibi bu kitap da  tıpkı Jung’un beklediği şekilde etki yapmış ve aynı yıl ikisi de kişisel beraberliklerini noktalama kararı almıştır. 1913 yılında Jung üç yıl sürecek ve 1914 yılında Jung’un birlik başkanlığından istifa etmesine de neden olacak şiddetli bir iç çatışma ve duygusal problemler yaşayacak ve bu süre zarfında hiçbir entelektüel ve bilimsel çalışmasını yürütemeyecektir. Jung bu dönemde duygusal açmazlarını Freud’un izlediği yolu izleyerek çözümlemiştir. Fakat Freud’un aksine rüyalarını analiz etmekle yetinmemiş ve rüya ile fantezilerinde açığa çıkan bilinçdışı dürtüleri dinlemiş ve onları kendisine rehber edinmiştir. Bu dönemi yoğun bir yaratıcılığın hüküm sürdüğü bir dönem izlemiştir ve en önemli eserlerinden birisi olan “Psikolojik Tipler” adlı kitabı yazmıştır.

Jung’un kariyerinin dönüm noktası, psikanalizin kurucusu Sigmund Freud ile karşılaşmalarıdır. Sonradan kuram ve uygulamalarını kısıtlayıcı ve indirgemeci bularak yollarını ayıracağı Freud ile Jung’un karşılaşması gibi ayrılması da oldukça gürültülü ve verimli olmuştur (Jung ve Freud’un yollarını ayırmalarından üç yıl sonra Jung en önemli eseri olan “Psikolojik Tipleri” yayınlayacaktır).

Jung’un Psikolojik Tipler, Kompleks Teorisi ve Sözcük Çağrışım Testi gibi özgün bilimsel katkıları, günümüz psikolojisi içinde yerini muhafaza etmektedir. Ancak Jung’u bir okul yapan bütün sosyal bilimlere yansıyan türevleriyle sembol-bilim  ve kişisel/ortak bilinçdışı alanında yapmış olduğu çalışmalardır. Bu katkı antropolojiden teolojiye, psikolojiden felsefeye, etnolojiden sosyolojiye kadar çok geniş bir alanda değişim ve dönüşümlere yol açmıştır.

 

ANALİTİK PSİKOLOJİYE GENEL BAKIŞ

Jung’u diğer tüm kuramcılardan ayıran özelliği ırksal ve soy gelişimsel öğelere önem vermesidir. Jung’a göre evrim insan fizyolojisinde değişim ve birikimlere neden olduğu gibi psikolojik yapı üzerinde de etkili olmuştur. Evrimleşme içindeki insan, türünün ilk örneği olan atalarının yaşantılarının tortularını belleğinde bir eğilim olarak taşır. Bu görüşe göre kültür kalıtımsal öğeleri de içinde barındırmaktadır. Kalıtımsal öğeler; bireyin davranışlarına rehberlik eder. Bu yapılar bireyin psişesinde Jung’un “arketip” dediği yapılardır. Jung’a göre psişede “her şey” arketip olarak bulunur ve bebek bu arketipleri dolayısıyla diğer nesne ve insanlarla ilişki kurar yani felsefi olarak insan Jung’a göre “Tabula Rasa” olarak dünyaya gelmez evrimsel olarak getirdiği bir uyum yapma bilgisine (arketipine ) sahiptir. Jung’un insan davranışına getirdiği diğer bir farklı bakış açısı da onun ontolojik (varlık bilimsel) olarak bir bütünlük arz ettiğidir. Jung’a göre birey birbirlerinden farklı kişilik yapılarının oluşturduğu bir bütünlük (psişe) bir geştalt içende var olur. Tüm yapılar birbirleriyle uyumlu bir varoluş içinde düzenli çalışabilirler bu yapılardan hiçbiri göz ardı edilemez, kişinin ruh sağlığında meydana gelen patolojiler bu yapılardan birinin ya da birçoğunun gelişmesine yönelik bir engellenme ile ilişkilidir. Jung’a göre insan ve onun kişiliğini oluşturan yapılar devamlı bir kendisini var etme, devamlı kendisini gerçekleştirme içindedir. O nedenle kişinin kendisini bilmesi, istek ve yaratılarına karşı duyarlı olması oldukça merkezidir.

 

CARL. G. JUNG ANALİTİK PSİKOLOJİ TEMEL KAVRAMLARI

 

PSİŞE

Jung’a göre Psişe insanın fiziki ve toplumsal çevresine uyum yapmasını sağlayan; bilinçli ya da bilinçdışı tüm duygu, düşünce ve davranışları içerir. Jung’a göre Psişe kişiliği oluşturan yapıların bütünüdür. Latince kökeni “ruh” olan psişe günümüzde “zihin” anlamında kullanılmaktadır. Jung’a göre; psişenin içinde birbirleriyle etkileşim içinde bulunan çeşitli sistemler bulunur. Bunlar, bilinç ile bilinçdışı arasında bir köprü bir elek işlevi gören “Ego”. Kabul edilmeyen yada bilinçte bulunması gerekmeyen anılar ve düşüncelerin toplandığı bir depo görevi gören “kişisel bilinçdışı”.kişisel bilinçdışı içinde yer alan “kompleksler” ve tüm bu yapıları çevreleyen “kolektif bilinçdışı”. Jung’a göre kolektif bilinçdışı, evrim yardımıyla taşınan “arketiplerden” oluşmuştur. Jung’a göre; yaşantımızdaki karşılaştığımız her şeye ilişkin bir arketip bulunmaktadır fakat bu arketiplerden persona, gölge, ben ve anima/animus kişiliğin gelişmesinde diğer arketiplere göre daha önemli bir yere sahiptir. Bu yapılar her ne kadar özerk tabiatlı olsalar bile bu özerklik tek olan psişenin bütünlüğünden kaynaklanmaktadır. Jung’ a göre psikolojide insan bir bütün olarak ele alınmalıdır. Ve psikoterapinin amacı bütünlüğünü kaybetmiş olan bireyin bu bütünlüğe tekrar kavuşturulmasıdır ¹.

 

 

 

(¹) Psişe jung psikolojisinde en temel kavramı olmasının yanında tıpkı bilinçdışı gibi ne olduğu anlaşılması güç bir kavramdır. Jung 1931’de Viyana’da verdiği “Çağdaş Psikolojinin Ana Sorunu” adlı konferansta psişe kavramı ve ruh üzerine düşüncelerini paylaşmıştır. Jung’a göre, psikoloji günümüzde geleneksel anlamda ruh kavramının terk etmiş ve pozitivizmin bilimde temel kabul edilmesi ile birlikte psikoloji ruhu inceleme alanından çıkarmıştır. Bu dönemden sonra bilim inceleme konusu ettiği tüm şeyleri nesneler dünyasından seçmekte ve ölçülebilir, sınanabilir doğası olan şeyleri inceleme konusu içine almaktadır. Bugünün düşüncesine göre gövdeyi ayakta tutan “özerk” bir ruhun gücü değildir, tersine ruhu kendine özgü kimyasallığıyla madde oluşturur. Dönemin düşüncesi ruh yerine “psişe” madde yerine “beyin”, “hormonlar”, içgüdüler”, “kalp atışları” demesine rağmen materyalist düzlemde tam bir uyuşum söz konusudur yani ruha özgü bir töz kabul edilemez. Jung’a göre günümüzün düşüncesi maddesel nedenlere aşırı önem vermekte ve maddeyi “metafizik” ruhtan daha iyi tanıdığı yanılsamasıyla kendisini oyalamaktadır. “Oysa madde , bizlere en az ruh kadar yabancıdır”. Eski inanışa göre ruh, insan yaşamını özümlerdi, fiziksel yapıya gebelik sırasında girer ve onu son solukla terk ederdi. Eski dillerde ruhun etimolojik anlamı incelendiğinde ruh hareketli bir güç, yaşam veren bir enerji kaynağıdır. Bir başka inanışa göre ise ruh ile kişinin adı özdeştir, yeni doğan bebeklere atalarının ruhunu yeniden canlandırmak için onların adı verilmektedir. (ülkemizde de günümüzde azalmasına rağmen yeni doğan çocuklara dedelerinin yada ninelerinin adının verilmesi yaygındır; bu, ilkel inanışın toplumsal bilinçdışında yer etmesi olarak değerlendirilebilir.) 

Ruh ilkel insanda doğaüstü (maddenin sınırlarını aşan) ama nesnel bir varlık olarak beliriyor. Uygar insanda da buna benzer bir “inanış” söz konusudur. Örneğin coşkuların önüne geçilemez, kötü huyları birden değiştirmek yada rüyaların içeriklerine bütünüyle hakim olmak neredeyse imkansızdır, hiç arzu etmediğimiz halde fanteziler birden zihinde beliriverirler. Diğer bir kanı da yaşam ve ruhun benden önce ve sonrada varolduğuna ilişkindir. Jung’a göre kabul etmeliyiz ki “ben” uyku ve baygınlık arasında yok olmakta ve bağımsız niteliği ile ruh ortaya çıkmaktadır. Jung’a göre bugün tüm bilginin dış dünyanın basit bir çözümlemesi ile bilinebileceğine ilişkin bir kanımız bulunmaktadır. Fakat bu kanı bilinçdışının geniş içeriğinin araştırılmasına engel teşkil etmektedir.

Jung doğa ile ruh, bilinçdışı ile bilinç arasındaki ayrımın toplumların kimliklerinde de etkili olduğunu düşünmektedir. Ona göre batı toplumları ruhun tüm engellemelerine rağmen doğayı tercih etmişler; doğu dünyası ise maddenin ancak bir yanılsama olabileceğini ileri sürerek ruha yönelmişlerdir. Bu ayrışma her iki toplumu da bilgi konusunda birbirini dışlayıcı açıklamalara itmiş ve aslında “tek” olan dünya “öteki”ni dışlama eğilim nedeniyle parçalanmıştır. Jung’a göre ruhsal gerçek düşüncesi, gereken önem verilirse, günümüz psikolojisinin en büyük keşfini gerçekleştirecektir. Jung bu “tek” anlayışını psikoterapisinin de merkezine alır. Ona göre; “eğer “doğal” değerlerin dışında önemsediğim hiçbir şey yoksa, fiziksel varsayımına dayalı olarak hastanın ruhsal gelişimini küçümseyecek ,güçleştirecek hatta yok edeceğim demektir. Ya da tersi son çözümlemede her şeyi ruhsal alanda toplayacak olursam, bu kez de fiziksel bir varlık olan doğal bireyi tanıyamamış, onu kandırmış olacağım” demektedir. Jung’da psişe yada ruh belirli bir nesnel varlığı olan ancak doğaüstü nitelikleri içinde barındıran bir yapıya sahiptir. Jung ekolüne yöneltilen eleştirilerin büyük bir kısmı Psişenin bu metafizik açıklamasından kaynaklanmakta  ve eleştirmenlerin büyük bir çoğunluğu kuramın bilimden daha çok dinsel bir içeriğe sahip olduğunu konusunda Jung’u eleştireceklerdir.

 

 

 

 

 

 

BİLİNÇ

Bilinç en temel anlamıyla kendisini diğerinden ayırabilme yeteneği olarak ele alınabilir. Jung’a göre bilincin tamamen diğerinden bağımsız olarak kendisini var etmesi ise oldukça karışık ve çokça yanılsamalı bir süreçtir. Jung’a göre “her kişi içgüdüsel olarak ruhsal yapısının , bireysel olsa bile , genelde başkalarına benzer olduğunu düşünür”. Kişilerin zihnindeki böylesi bir ön kabul diğerinin davranışlarında da bu benzerliği arama ve isteme eğilimine neden olur. Bu kuralın geçerli olmadığı yani bir başka varlığın gerçekten “başka” olduğunu her görüşte kişi sınırsız bir şaşkınlığa ve öfkeye kapılır. (şüphesiz ki kişinin farkında olduğu tek temel yaşantı birimi duyu organları aracılığı ile deneyimlediği dış gerçekliğin öznel yorumudur , bu yorum kişi ile diğer şeyler arasındaki tek temel bağlantı noktasıdır. Kişi diğeri ile iletişiminde kendini referans almaya başlamasıyla birlikte değer yargıları ile tüm öznel yaşantıları dışarıda da arama eğilimi artacaktır)Ben ile diğeri arasında gelişen bu durum Jung’a göre özdeşlik  ve ruhsal yapının eşitliği ön yargısıdır. Bu önyargının nedeni ise çocuksu bir saflıktır. Jung’a göre yaşamın ilk yıllarına ait pek az anı hatırlanır bunun nedeni çocuğun “ben” bilincinden yoksun ruhsal bir yaşam göstermesidir. Yeni doğan çocuğun “ben” bilincinden yoksun olması yani kendisini diğer şeylerden ayıramaması özdeşlik düşüncesinin temelini oluşturur.  Jung’a göre; aynı eğilim ilkel insanlarda da yaygındı (burada belirtmek gerekli ki Jung ilkel kelimesini orijin anlamında kullanmaktadır.) özdeşlik nesneleri yalnızca diğer insanları değil, doğa nesnelerini, hayvanları, bitkileri, ırmakları vb. şeyleri de kapsar. Kendi sınırları ile diğer şeylerin sınırları pek çok açıdan iç içe geçmiştir (Çocuk hikayelerindeki; konuşan tilki, karga, ayı; bitkiler ya da cansız doğa nesneleri aynı kaynaktan besleniyor olabilir.). Jung’a göre bireysel bilinç ya da benlik bilinci evrimin gecikmiş bir keşfidir. Bunun ilkel biçimi yalın bir topluluk bilincidir. Jung 1920’li yıllarda Afrika ve Amerikanın güneybatısında yaşayan yerli kabilelerde yapmış olduğu gözlemlerde evrimin insan biyolojisini olduğu kadar insan davranışını da farklılaştırdığını düşünmektedir. Doğu Afrika’da kendilerine “buradaki insanlar” adını takmış ufak bir kabileyi araştırmış ve diğer bazı ilkel kabileler üzerinde yapmış olduğu gözlemlerde bu kabilelerin kendilerini diğer kabilelerden ayıracak bir ad bile bulamadıklarını gözlemlemiştir. Jung’a göre; bu ilkel topluluk bilinci kendini “modern aile” bilincinde de sürdürmektedir. Günümüzde öyle aileler bulunmaktadır ki, fertleri birbirlerine göre neredeyse hiç farklılaşmamıştır fiziksel özelikleri dışında aile üyelerini davranışsal olarak birbirlerinden ayırmak neredeyse imkansıdır. Jung şöyle demektedir “ne zaman ki hoşuma giden bir şeyin başkasının da hoşuna gideceğini umacak olsam, bu varsayım çok eski bir dönemin senle benim aramda sezilebilir hiçbir farkın bulunmadığı, herkesin aynı şekilde düşündüğü, duyduğu, istediği bir dönemin inanışını yansıtan bir bilinç düzeyini çağrıştırır”. Bu topluluk bilinci kendini diğer davranışlarımızda da var etmektedir. İnanışımızın diğerleri tarafından paylaşılmamasının yarattığı gerilim ve bu gerilimle koşut olan saldırgan davranışlarımız aslında kendi inanışımızla tek başımıza yüz yüze kalmaktan duyduğumuz korkudan ileri gelmektedir. Jung’a göre, insanlığın başlangıcında, bugünkü bireysel bilincimizin yerini tutan bir topluluk ruhu vardı; evrimle birlikte aşamalı olarak kayboldu.

Bireysel bilincin varolma koşulu, bir başkasının bilincinden farklı oluşuna dayanır. Bu nedenle evrim, hedefine vardığında rengarenk yıldızlara bölünen bir füzeye benzetebiliriz. Jung’a göre bilinç, içinde bulunduğu ilişkileri nedeniyle dış dünyayı algılamak ve onu tanımak demektir. Jung’a göre bilincin merkezini “Ego” oluşturur, herhangi şeyin ego ile arasında bir köprü yoksa o vakit o şey bilinçdışıdır.

Jung bilincin dört öğesini tanımlamaktadır. Bunlar duyum, düşünce, sezgi ve duygudur.

Duyum

Jung’a göre, duyum ruhsal bir işlevdir ve doğası gereği akıldışıdır. Gerçek bir duyum, örneğin bir resme bakarkenki gerçek bakma eylemi, algılamayı içinde barındırmaz, eğer resmin kaynağı ya da herhangi bir öğesine doğru algınızı yönelttiğinizde diğer öğeler işlevin dışına alınırlar. Duyumunun saf ve canlı olabilmesi için hiçbir yargı ile ilişkili olmaması etkilenmemiş ya da yönlendirilmemiş bulunması gerekmektedir

Düşünce

Duyum ile bulunduğumuz mekandaki nesnelerin varlığını saptadıktan sonra, bir ikinci işlev bu nesnenin ne olduğunu söyler. Bu olgu bir bilgi işlevidir ve düşünce adını alır. Düşünce, akılcı bir işlevdir yargılar ve dışlar. Düşünce nesnelerin özelliklerini yakalamak ve onu o olmayanlarda ayırmak zorundadır.

Sezgi

Bu iki işlevin yanında “bulanık izlenimler” adını verebileceğimiz önseziler alanı bulunmaktadır. Sezgi nesnelere yönelik bir öngörü gelişmesine, onların evrimine ve gelecekteki değişimlerine yönelmiştir. Sezgi modern yaşam biçimlerinde genelde az kullanılan bir işlev olmasının yanında özellikle doğal koşullarla iç içe yaşayan kişiler için yaşamsal bir değeri vardır. Sezgi özellikle nesnenin geleceğinin bilinmediği durumlarda (icatlarda ve keşiflerde) sıklıkla kullanılır.

Duygu

Algılamadaki son işlev duygu işlevidir. Duygu bir nesnenin bana göre ne değerde olduğunu ortaya koyar. Bir nesneye ilişkin duygu da tıpkı düşünce gibi dışlayıcıdır. Duygu bir nesneye göre kişinin oldukça net bir şekilde konumlanmasıdır. Örneğin bir nesne bir bilinçlilik durumunda sevilir ya da sevilmez. Bu her iki duygu işlevi birbirlerini dışlayıcı karakterdedir. O nedenle duygu, kesin bir yargıyı yansıtan akılcı bir işlevdir.

 

Bu dört işlev algılama esnasında birbirlerinden kısmen uzaklaşırlar. Düşünce ya da duyguya ait olsun, yargılar yürütmek demek bilinci gerçeğin arı verilerini (duyum) ya da oluş verilerini (sezgi) algılanmasına kapatmak demektir. Kişiler bu dört bilinç işlevini kullanma biçimlerine göre birbirlerinden ayrılabilirler.

 

 

EGO (Ben)

Ego bilinçli bir psişe yapısıdır ve farkında olunan algılardan, anılardan, düşünce ve duygulardan oluşur. Ego psişenin içinde oldukça sınırlı bir alana sahip olmasına rağmen bilinçdışı ile bilinç arasında bir köprü görevi üstlenir. Kişinin bir anıyı yada bir ismi hatırlaması egonun bu anıyı aktif olarak seçmesi ile mümkün olabilir seçilmeyen anılar ise hatırlanamaz ve böylelikle kişi bu anılardan haberdar olamaz.

Jung’a göre egonun bu seçme işlevi olmasaydı yaşamımızda karşılaştığımız tüm anılarımız ve çevreye ilişkin tüm algılarımız bilincin içine dolacak ve bilinç bu veri bombardımanına dayanamayıp iflas edecektir. Egonun hangi tür yaşantıları bilince aktaracağı Jung’a göre bireye egemen olan zihin işlevi tarafından belirlenmektedir. Kişi eğer duygusal bir tipte ise ego duygu içerikli yaşantı ve algıları bilinç düzeyine çıkaracak diğer anıların bilince aktarılmasında engel olacaktır.

Jung’a göre; bilince ulaşan anı ve algıların sayısı kişinin bireyleşme oranına ve yaşantılarına bağlıdır. Bireyleşme düzeyi yüksek insanlar bilinçdışında bekletilen anı ve algılara daha fazla duyarlıdırlar ve böylece ego tarafından daha fazla anı ve algının bilince ulaşmasına izin verilir. Jung’a göre kişinin bireyleşmesi kendisinin farkında olması ve bilinçdışı süreçlerini kabul etmesi ile bilinçdışı ile ego arasındaki çatışmaları azaltması ile mümkün olmaktadır.

 

KİŞİSEL BİLİNÇALTI

Jung’un döneminde keşfedilen termodinamiğin yasaları Analitik Psikolojideki temel formülasyonların şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Jung, termodinamiğin ikinci yasası olan enerjinin korunumu yasasını psişeye uygulamıştır. Ona göre; ego tarafından kabul edilmeyen yaşantılar yok olmazlar egoya komşu bir yapı olan kişisel bilinçdışında birikirler. Kişisel bilinçdışında ya ego tarafından hiç bilince çıkarılmamış yada bilinçte çatışmalara neden olduğu için bilinçten uzaklaştırılan yaşantılar bulunur.

 

Kişisel bilinçdışı anılar ve algılar için depo işlevi görür. Şekil 1’de görüldüğü gibi; Ego ile kişisel bilinçdışı arasında iki yönlü bir ilişki bulunur.Ego sürekli bilincinde olası gerekmeyen kimi anıları ve yaşantıları (isimler, kişisel bilgiler,olaylar vb.) bir tür bellek bankası olan kişisel bilinçdışına gönderir ve bilgiyi hatırlamak isterse bu bilgiyi kişisel bilinçdışından alabilir. Jung’a göre kişisel bilinçdışındaki yaşantılar  rüyaların oluşumunda önemli bir rol almaktadır.

 

 

DIŞADÖNÜKLÜK / İÇEDÖNÜKLÜK

İnsanın iki temel yaşam alanı bulunur. Bunlardan biri kişiyi tüm yaşamı boyunca çevreleyen dış dünyası diğeri de tüm kişilik yapıları tarafından oluşturulan iç dünyasıdır. Bir bilinçdışı süreç olan içe veya dışa dönüklük  zihinsel işlevler gibi bireyin davranışlarını ve bilincinde olduğu materyali etkilemektedir. Jung “Psikolojik Tipler” adlı eserinde 4 x 2’lik 8 farklı kişilik tarif etmektedir.

Bunlar;

İçedönük- Duygusal

İçedönük- Düşünceli

İçedönük-Sezgici

İçedönük-Duyumsal

Dışadönük- Duygusal

Dışadönük- Düşünceli

Dışadönük- Sezgici

Dışadönük- Duyumsaldır.

Jung “Commentary On The Secret Of The Golden Flower” adlı çalışmasında kişideki içe dönük ya da dışa dönüklüğün bilinçte ve davranışlarda belirgin olmasına rağmen psişede belirgin olmadığını bilinç tarafından kabul edilmeyen eğilimin bilinçdışında güç kazandığı ve kendisini rüyalar yardımıyla var ettiğinden bahsetmiştir. Jung’a göre dışadönük bir kişinin rüyaları her zaman içe dönük olma eğilimindedir ya da tersi.

Dışadönük kişi psişik enerjisini kendi dışındaki olaylara, insanlara ve durumlara yöneltir. Bu tür insanlar çevresel faktörlerden etkilenir, girişkendir. İçedönük insanın psişik enerjisi ise kendi içine yönelmiştir. İçedönük kişi daha dalgın, kendi duygu ve düşüncelerini gözden geçiren birisidir. Dışsal etkilere karşı dayanıklıdır ve belki de bir parça kayıtsızdır, diğer insanlarla olan ilişkilerinde kendine daha az güvenir çekingen ve utangaçtır.

Ancak hiçbir birey mutlak dışa dönük yada içedönük olamaz  onları dışa/içe dönük yapan şey bu iki eğilimden birinin diğerine göre daha baskın olmasıdır.

KOMPLEKSLER (KARMAŞALAR)

Jung’a göre; kişisel bilinçdışının içeriğindeki bazı yaşantı ve algılar aralarında gruplaşarak kompleks ya da karmaşa denilen yapıları oluştururlar. Karmaşaların bir manyetik çekim alanları vardır bir karmaşanın çekim alanı ne kadar fazlaysa çevresinde toplayacağı anılar ve yaşantılar da o denli fazla olacaktır. Bu yapılarda kümeleşen algılar ve yaşantılar eğer ego tarafından kabul edilmemiş ve bilince çıkarılmamışlarsa ruh sağlığı için bir tehdit oluştururlar.

Jung’ a göre bir karmaşa tıpkı bir virüs gibi bilinç tarafından fark edilmeden tüm benliği ele geçirebilir ve özerk bir kişilik olarak davranabilir (Borderline patolojisi üzerine Jung ekolü karmaşalar teorisine vurgu yapmaktadır).

Jung’a göre; karmaşaların varlığı ruh sağlığı için normaldir normal olmayan bu karmaşaların benliği ele geçirmesidir. Jung bu düşüncesini “benliğin sahip olduğu karmaşaya karşı benliğe sahip olan karmaşa” olarak açıklamaktadır. Açıklamadan da anlaşılacağı üzere karmaşalar kişilik içerisinde özerkleşmiş farklı kişilikler gibi davranabilirler. Jung’a göre nevroz bir ya da daha çok karmaşanın kişinin benliğini ele geçirmesidir.

Jung karmaşaların varlığını sözcük çağrışımı testi yardımıyla fark etmiştir. Bugün psikoloji içerisinde hala kullanım alanı bulan bu test kişinin  rasgele seçilmiş bir sözcüğe verdiğe tepki zamanı ölçülerek yapılmaktadır.

 

SÖZCÜK ÇAĞRIŞIM TESTİ

1.AŞAMA

Deneyci adına “anahtar sözcük” denilen rasgele seçilmiş ve aralarında hiçbir anlam olmayan sözcüklerden bir dizi hazırlar ( su, yuvarlak, iskemle, ot, mavi, bıçak, yardım etmek, ağırlık vb.)

Araştırmacı denekten anahtar sözcüğü duyduktan sonra akıllarına gelen sözcükle en kısa zamanda yanıt vermelerini ister. Araştırmacı tepkileri saniyenin beşte birini gösteren bir kronometre ile kaydeder (anahtar sözcüğün son hecesi söylenirken kronometre çalıştırılır ve deneğin yanıt sözcüğünün ilk hecesi duyulduğunda kronometre durdurulur).

Yaklaşık elli tepki sayısı idealdir.Aşırı sayıda tepki yorgunluğa neden olabilir.

Uygulamada (denek için) her şey yolunda gitmektedir. Bu zihinsel bir oyun gibidir. Ama bazen…………………

 

Denek anahtar sözcüğe hangi şekilde tepki göstereceğini unutur ve cümleler halinde yanıt vermeye başlar.

Araştırmacı “su” dediği zaman denek şöyle yanıt verebilir.

“su ha! –bak sen- yeşil”

Ya da anahtar sözcüğü tekrarlar

Araştırıcı- “yumuşak”

Denek-    “Yumuşak”

Ya da “rasgele” olan tepkisini değiştirir.

“yeşil! Ah! Yani mavi demek istemiştim”

Ya da basmakalıp yanıt vermeye başlar kimi demekler sık sık “güzel” sözcüğünü tekrarlar dururlar.

Araştırmacı- “Çiçek”

Denek- “Güzel”

Araştırmacı- “Balon”

Denek- “Güzel”

  1. AŞAMA

Yeterli sayıda çağrışım bir kenara yazıldıktan sonra anahtar sözcük dizisi baştan başlanarak tekrar ele alınır ve denekten verdiği yanıtları aynen tekrarlaması istenir

Unutulan tepkiler “kusurlu çoğaltışları” oluşturur.

Deneğin davranışı, el kol hareketleri, öksürmesi, gülüşü, konuşmaları ayrıca değerlendirilir.

Sözcük çağrışımı testinde hem birinci aşamadaki anahtar sözcüğe verilen yanıtlardaki gecikmeler hem de ikinci aşamadaki “kusurlu çoğaltışlar” karmaşa belirtileri olarak değerlendirilir.

 

 

 

TOPLUMSAL (ORTAK) BİLİNÇDIŞI

 

 

 “Bilinçaltı kişiselleşebilseydi, erkekle kadın, yaşlı ile gencin, doğumla ölümün sınırında yaşayan bütünsel bir canlının çizgilerini taşır, hemen hemen ölümsüzlüğe yakın bir biçimde, iki  milyon yıllık insan deneyimiyle dopdolu olurdu

C.G.JUNG

 

 

Jung Freud’un aksine bilinçdışı süreçleri iki yapıda ele almıştır. Bunlardan kişisel bilinçdışını yukarıda anlatmıştık, diğer yapı olan toplumsal (ortak) bilinçdışı ise yalnızca analitik psikolojiye özgü bir kavram olarak şekillenmiştir.

Ortak bilinçdışı psişenin en güçlü ve etkili öğesidir. Jung’a göre tüm kişilik sistemleri ortak bilinçdışının üzerine kurulmuştur. Jung’a göre “insan bir ölçüde tüm insanlığın ve onun tarihinin temsilcisidir. İnsanlık tarihinde olabilecek her şey bireyde ortaya çıkar” bunun kaynağı evrimde aranmalıdır. Evrim nasıl fizyolojik yapılarda bir birikime neden olmuşsa psikolojik yapılarda da aynı etkiyi göstermiştir. İnsan tüm atalarının deneyimlerinin bir nüvesini, bir tortusunu kalıtsal olarak devralır. Bireyin yaşantıları sonucu öğrendikleri bu ortak bilinçdışı tarafından etkilenir. Ortak bilinçdışında yer alan tüm öğeler kişinin davranışlarında bir eğilim olarak kendisini var eder. Jung’un deyimi ile bu öğeler net ve belirgin değillerdir daha çok bir fotoğrafın negatifi gibi bulanıktırlar.

Jung’a göre ortak bilinçdışı “arketip” denilen yapılardan oluşmaktadır ve her yaşantıya ilişkin birer özelleşmiş “arketip” bulunur. Yani arketiplerin sayısı gerçek yaşamdaki olay ve nesneler kadardır.

Bu arketipler atalarımızın davranış biçimlerinden oluşur ve bugünkü davranış ve düşüncelerin özünü oluştururlar. Jung pek çok arketip (anne, büyükanne, güçlü, sihirbaz, şeytan vb.) üzerinde çalışmış ve bu arketipleri değişik toplumlarda araştırmıştır.

Jung’a göre kişisel bilinçdışı bireyden birey farklılık gösterir fakat ortak bilinçdışı evrensel bir içerik taşımaktadır. Çünkü ortak bilinçdışının içeriği ortak atalara dayanmaktadır ve bu toplumdan topluma fark göstermez. Örneğin anne figürü tüm toplumlarda bulunur; çünkü “her insan bir anneden dünyaya gelmiştir”.her bebek de annesine tepki vermek üzerine kazandığı bir donanımla dünyaya gelir. Jung’a göre, bebeği annesine yönelten şey onun psişesinde hazır bulunan bir arketipden bir hali hazırdaki potansiyelden kaynaklanır.

Jung pek çok arketipin bulunduğunu fakat bunlardan persona, gölge, ben ve anima/animus arketipinin kişiliğin oluşmasında diğerlerinden daha önemli olduğunu belirtmiştir.

 

ARKETİPLER

Jung’a göre arketipler kolektif bilinçdışındaki kalıtsal eğilimlerdir. Evrimin türün davranışları üzerinde de bir birikime neden olacağını düşünen Jung’a göre her insanda  benzer durumlardaki atalarıyla benzer davranışlar yapmasına olanak sağlayan davranışın zihinsel öncülleri bulunmaktadır. “arketip” olarak kavramsallaştırılan bu zihinsel öncüller insanlık tarihi boyunca tekrarlanan yaşantıların bireyin zihnindeki  tortularıdır. Arketipler belirgin bir formda değillerdir. Gerçek nesnenin bir ikamesi yada sembolü gibidirler. Örneğin bebek zihninde bir anne arketipi ile doğar anne arketipi milyonlarca yıldır var olan anne rolüne ilişkin ortak temaları içinde barındırmaktadır. Çocuk anne arketipi ile gerçek annesini özdeşleştirir ve bunun sonunda anne kavramına ulaşır. Eğer anne arketipi ile çocuğun gerçek annesi arasında özdeşleşme kurulamazsa bu uyumsuzluk anne karmaşasının doğmasına neden olabilir.

Jung’a göre arketipler aralarında bir etkileşim bulunmaktadır arketipler aralarında gruplaşarak yeni kavramlar oluşturabilirler. Örneğin danışan terapiste kurtarıcı ve sihirbaz arketipleri ile yaklaşabilir bu eğilim danışanın terapisti her şeye gücü yeten ve sıkıntılarına son verecek bir kişi bir yarı tanrı olarak görmesine neden olacaktır ya da güç ve şeytan arketipleri ile yaklaşıp terapiye karşı direnç geliştirmeye başlayabilir.

Jung’a göre arketipler gerçeğin kendisi değil sembolleştirilmiş görüntüleridir. O nedenle kendilerini sanat, mitler, dini törenler, rüyalar ya da semptomlar yoluyla belli ederler. Jung pek çok arketip üzerine çalışmıştır fakat bunlardan dördünün(persona, gölge, ben ve anima/animus) kişiliğin oluşmasında diğerlerinden daha merkezi olduğunu belirtmiştir.

 

 

4 ARKETİP

 

PERSONA

Persona Tiyatro oyuncularının taktıkları maske anlamına kullanılan bir terimdir. Persona davranışsal bir maskedir ve bireylerin toplum içerisinde yaşamak ve kabul görmek için belli davranış biçimlerini sergilemelerine olanak sağlar. Kelime anlamına paralel olarak kişinin Personası kişinin sosyal ortamlardaki spontan davranışlarını değil toplum tarafından kabul edilen davranışlarını düzenler. Persona toplum içimde yaşayabilmek için başvurulan davranışların tümünü kapsar. Persona, bireyin toplum içinde kabul edilmesini düzenlemesine rağmen (toplumsal kurallar nedeniyle) bunun bedeli olarak bireyin içindeki spontanlığa da engel olur. Jung’a göre eğer ego persona ile özdeşleşirse (şişme) psişenin içindeki diğer yapılar bilince ulaşamayacaklar ve kişi kendisine yabancılaşacaktır. Bu süreç bireyde sürekli bir gerilim yaşanmasıyla sonuçlanacaktır.

 

ANİMA VE ANİMUS

Persona kişiliğin dışa dönük yüzü iken içe dönük yüz erkeklerde anima (erkekteki dişil özellikler) kadınlarda ise animustur (kadınlardaki eril özellikler). Jung’a göre; kadınlar ve erkekler milyonlarca yıldır birlikte yaşamaları nedeniyle hormon düzeyinde olduğu gibi psikolojik düzeyde de bazı tutum ve duyguları birbirlerinden edinmişlerdir. Jung’a göre; farklı cinsiyetteki bireyler birbirlerini anima ve animus yardımıyla anlayabilmektedirler. Anima veya animus arketipi eş seçiminde de etkili olur. Örneğin erkek için karşılaştığı kadında kendi animasını arar ve arketip ile eşi arasında eşleştirme yapar. Şayet eşleştirme sonunda arada uyumsuzluk varsa bu erkeğin hayal kırıklığına uğramasına yol açar.

Anima veya animusun sönmesi personanın kişilik üzerinde egemen olmasına neden olur.

Jung’a göre Persona ile anima veya animus arasında hassas bir denge bulunmaktadır. Bu  dengenin bozulması, anima veya animus’un başkaldırmasına neden olur. Jung analizinde eşcinsellik persona tarafından engellenen anima /animusun başkaldırıp kişiliği ele geçirmesi olarak yorumlanmaktadır.

 

 

GÖLGE (The Shadow)

İnsanın kendi cinsini temsil eder ve kendi cinsiyeti ile ilişkilerini yönlendirir. Kökenini evrimden alır. Jung’a göre arketiplerin belki de en güçlü ve en tehlikelisidir. Toplum içinde yaşamak için gölgenin vahşi eğilimlerinin evcilleştirilmesi gerekir. Gölge,  persona geliştirilmesi ile kontrol edilebilir. Gölgeyi bastırmak uygarlığı getirir fakat bu kendiliğindenliği,  yaratıcılığı, duygusallığı ve iç görüyü köreltir. Gölge ısrarcıdır ve personanın baskısına kolay boyun eğmez. Eğer ego gölge ile uyumlu olabilir ve onun güçlerini yönlendirebilirse bilinç dünyası genişler ve zihinsel işlevler canlılık kazanır. Bunalım durumlarında gölge ego alanını ele geçirmeye çalışır. Gölge temel içgüdüler ve tepki dağarcığı ile donatılmıştır. Zor durumlarda soğuk kanlı tepkilerden sorumludur.

 

BENLİK (The Self)

Irksal bilinçaltının merkez arketipidir. Diğer arketiplerin bilinç düzeyindeki ortaya çıkışlarını düzenler. Kişiliğin bütünleşmesini sağlar. Diğer arketipler gibi “ben” arketipi de kendini bütünlemeye yönelmiştir. Jung’a göre  “ben” diğer kişilik öğelerinin gelişimlerini tamamlamasıyla orta yaşlarda (35-40 yaşları) ortaya çıkar. “ben” in ortaya çıkması insanın kişiliğini oluşturan tüm öğelerinin bireyleşmeleri ile mümkün olur. Bu bireyleşmenin sağlanmasının ardından daha önce “ego” tarafından üstlenilen kişilik merkezi “ben” e kayar. Bireyin kendini gerçekleştirebilmesi için “ego” ile “ben” işbirliği yapmalıdır. Eğer “ego” “ben’”in çağrılarına uymazsa kişi kendisini tanıyamaz.

Bilinçdışının bilinçlenmesi ile birlikte kişilikte bir barış imzalanır. Jung’a göre “ben” yaşamın amacı ve bireyleşmiş olmanın gerçek anlatımıdır.

 

KİŞİLİĞİN DİNAMİĞİ

Jung’a göre  psişe tek taraflı geçirgenliğe sahip kapalı bir enerji sistemidir. Enerji dış dünyadan gelen uyarıcılar yardımıyla alınır ve kişilik yapılarına dağıtılır. Enerji kişilik yapıları içerisinde korunur (termodinamiğin 2. yasası) ve bir yapıdan diğerine geçerek varlığını sürdürür ancak asla yok olmaz.

Sistemin içine alınan enerji tüm yapılara düzenli dağılmaz bu enerji ego tarafından belli yapılar arasında paylaştırılır. İşte bu yüzden sisteme dahil olan her bir enerji psişede dengesizliğin korunmasına yol açar.

Kişiliğin işlevli bir şekilde çalışmasını sağlayan enerji “psişik enerji” dir. Psişik enerji; açlık, susuzluk, cinsellik ya da duyguların doyurulması ile sağlanır. Bilinç düzeyinde ise istek ve istemlerle belirlenir. Jung’a göre psişik enerji gerçek (istemek, hatırlamak, çabalamak vb.)ya da potansiyel güçlerle (ilgiler, yetenekler, tutumlar vb.) anlatım bulur.

Jung’a göre bu enerji hareketliliği nedeniyle kişilik yapıları arasında sürekli bir etkileşim bulunmaktadır. Bu etkileşim üç türlü olabilir.

  1. Ödünleme: Jung’a göre kişilik yapıları bütünleşmeye yönelmiş oldukları için birbirlerini ödünleyebilmektedirler. Örneğin; eğer bireyde dışadönük bir davranış repertuarı bilinç düzeyinde egemenlik kurmuşsa kişiliğin içedönük yönünün bilinçdışı tarafından gelişmesi sağlanacaktır. Böylece dışadönük bir davranış repertuarına sahip bir kişinin rüyaları bir mahiyet taşıyacaktır.
  2. Karşı çıkma: karşı çıkma biçimindeki etkileşimler tüm kişilik yapıları arasında görülebilir. Örneğin; personası “şişmiş” bir bireyin anima /animusu başkaldırıp kişide cinsel kimlik problemlerinin çıkmasına neden olabilir.
  3. Ya da psişenin kimi yapıları birleşir ve kişinin davranışlarında belirleyici olabilir.

Jung’a göre sisteme dahil olan enerjinin yaratacağı dengesizliğin bir sonucu olan çatışma zorunludur ve yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. Önemli olan bu çatışanın kendisi değil bu çatışmalarla bireyin nasıl mücadele ettiğidir. Eğer birey bu çatışmayı görmezden gelir ve gelişmek için mücadele eden yapıların gelişmesine izin vermezse çatışma psişenin içinde yıkıcı bir karakter taşıyacaktır; fakat birey bu çatışmanın kaynağını görüp gelişme arzusunda olan yapılarında psişe ve bilinç içinde gelişmelerine imkan tanırsa çatışmanın doğasında bulunan enerjiyi yapıcı olarak kullanabilecektir.

PSİŞİK DEĞERLER

Değer, kişinin belirli bir psişik öğeye bağladığı enerji miktarıdır. Değerce fazla enerjiye sahip olan bir duygu ya da düşünce kişinin davranışlarında belirleyici bir etkiye sahip olur. Örneğin bir insan yükselmeye ve başarılı olmaya değer veriyorsa , üst düzede bulunan insanları tanımaya, beğenilerini ve isteklerini onlara göre şekillendirmeye dikkat edecek, eleştirildiği zaman sinirlenecek ya da eğitimini devam ettirmek için ortalama bir bireyden daha çok vakit harcayacaktır. Yani enerjisinin çoğunu bu değerine uygun bir şekilde harcayacaktır.

Bir değerin enerji miktarını belirlemek mümkün değildir. Fakat yine de değerler hakkında karar verilebilir. Örneğin hangi değerlerin bizim için önemli olduğunu kendimize sorabiliriz. Kimi değerleri sıralayabileceğimiz bir anket hazırlayabiliriz. Davranışlarımıza dikkat edip bu davranışların hangi değere yönelik olduğunu bulabiliriz. Jung’a göre bilinçte kolayca bulunabilen bu değerlerin yanında bir de bilinç tarafından belki de hiç farkına varılmayan bilinçdışı değerlerde bulunmaktadır. Bu değerler bilinçdışında karmaşa olarak bulunmaktadırlar.

 

 

EŞDEĞERLİK VE ENTROPİ

EŞDEĞERLİK

Jung’a göre termodinamiğin yasaları ile psişenin yasaları benzerlik göstermektedir. Nasıl ki evrende enerji bir enerji düzeyinden diğerine geçer  (potansiyel enerji kinetik enerjiye dönüşür ya da hareket enerjisi ısı enerjisine dönüşür) psişede de enerji bir yapıdan diğer yapıya geçer(Enerjinin Korunumu ilkesi). Örneğin, bir erkek çocuğun ergenliğin bitişi ile enerjisi futbol ya da karşı cinsle ilişkilerden kariyer yapma ya da entelektüel faaliyetlere doğru kaymaktadır. Yani bir şeye ilginin azalması bir başka şeye olan ilginin artmasını sağlamaktadır.

Enerji bir bölümden diğerine aktarılırken ilk bölümün belli özellikleri ikinci bölüme de geçer; örneğin güçlü olma karmaşasına aktarılan enerji eğer cinsellik karmaşasına  geçerse birey karşı cins üzerinde egemen olma eğilimi içine girebilir.

ENTROPİ

Fiziğin Entropi ilkesine göre bir sistem içindeki enerji statik değil dinamiktir ve çok yoğun ortamdan az yoğun ortama doğru bir hareket içindedir. Psişenin içinde de enerji gelişmiş merkezlerden gelişmemiş merkezlere doğru bir seyir içindedir. Bu ilke yardımıyla psişedeki gelişmemiş bir yapı gelişmiş bir yapı aleyhine kendini geliştirme fırsatı bulur. Bu da kişilik içinde bir gerilimin yaratılmasına yol açar. Aslında psişe eşitlik ve denge arayışındadır. Jung’a göre bu denge kişiliğini oluşturan tüm yapıların gelişmesine izin verilmesiyle mümkün olabilir. Aksi taktirde gelişmeleri engellenen kişilik yapıları sistemde dengenin bozulmasına çatışma ve gerilimin doğmasına neden olacaktır. psişeye devamlı bir enerji girdisi olması dolayısıyla mutlak bir dengeye hiçbir zaman ulaşılmaz. Kişiliğin yapıları arasındaki enerji alış verişi sürekli devam eder. İşte bu nedenle psişenin içinde sürekli bir enerji dengelenmesi yaşanır. Jung’a göre orta yaşlarda benlik yapılarının ayrılaşıp birbirlerinden farklılaşmasıyla birlikte egonun görevini devralan “benlik” bu yapılar arasındaki enerji hareketliliğini düzenler ve tüm yapıların uyum içinde var olmasına imkan tanır.

KİŞİLİK GELİŞİMİ

Jung’a göre yeni doğan birey kendisini çevresindeki diğer “şey”lerden ayıramamaktadır. Psişesini oluşturan tüm yapılar bir bütünlük arz ederler. Çocuk büyümeye ve çevresindeki nesnelerle ilişki kurmaya başladıkça kişilik yapıları da birbirinden farklılaşmaya başlar. Basit yapıların kompleks yapılara dönüşmesi gibi kişiliği oluşturan yapılarda birbirlerinde ayrışmaya başlar. Jung bu süreci “bireyleşim” kavramı ile açıklamaktadır. Bireyleşim ile birlikte bireyin ihtiyaçları da zenginleşmeye ve farklılaşmaya başlar çocukluk çağında oyunlar ile kendini var eden birey bireyleşim ile birlikte daha farklı arayışlara yönelir. Çocukluk döneminde masallar oyunlar gibi simgelerle açıklanabilen evren, Bireyleşim ile birlikte artık sanat, edebiyat gibi farklı simgeleştirmelerle açıklanmaya başlar.

Kişiliğin gelişimindeki bir diğer etken ise  toplumsal etmenlerdir. Jung’a göre yeni doğan birey “ben” bilincinden yolsun bir ruhsal yaşam gösterir; bu nedenle yaşamın ilk yıllarında çok az anı hatırlanır. Çocuğun psişesi de ebeveynlerinin psişelerinin yansımasından oluşur. Bu yansıma nedeniyle ebeveynlerin ruhsal sorunları çocuk üzerinde etkili olur. Jung çocuklar üzerine yapmış olduğu çalışmalarında çocukların gördükleri rüyaların kendi “ben”lerinden çok anne babalarına ilişkin konular üzerinde odaklaştığını keşfetmiştir.

Çocuğun okula başlaması ve anne babasından farklı insanlarla daha sık iletişime geçmesi ile birlikte özdeşim çözülmeye başlar ve bireyleşim süreci başlar. Fakat bu dönemde anne babaların aşrı korunmacı tutumları ve çocuğun davranışlarına getirdikleri sınırlamalar bireyleşimin sağlıklı olarak sürmesine engel teşkil eder. Diğer bir taraftan ebeveynlerin kendilerinde var olan özelliklere benzer tutumları çocuklarından da görmek istemesi -yani ebeveynlerin özdeşim sürecini devam ettirmeye yönelik tutumları- çocukta ego şişmesine neden olur. Anne baba ile ilişkiler anima ve animusun, gölge ile personanın gelişimine de etki eder. Erkek çocuğun annesi ile girdiği yaşantılar “animasının” babası ile girdiği yaşantılar ise “gölge”sinin gelişimine hem anne hem baba ile girilen yaşantılar ise personanın gelişimine etki ederler.

 

 

YAŞAM DÖNEMLERİ

Jung kuramında cinselliği kişiliğin oluşumunda temel değişken olarak almadığı için Freud’un aksine insan yaşamını çocukluk, gençlik ve genç yetişkinlik, orta yaş ve yaşlılık olmak üzere  dört temel yaşam dönemi üzerinde tanımlamıştır.

  1. Çocukluk: Bu dönem doğum ile başlar ve ergenliğe kadar devam eder. Bu dönemin ilk yıllarında çocuk iç güdülerinin egemenliğinde yaşar. Farklılaşmış bir benlik yapısının bulunmaması dolayısıyla ebeveynlerine bağımlı bir yaşam sürer. Çocuğun davranışları düzensiz ve denetimden yoksundur. Bu dönemin sonlarına doğru benlik yapıları yavaş yavaş birbirlerinden farklılaşmaya ve bilinçli ego çocuğun davranışlarını şekillendirmeye başlar.
  2. Gençlik ve Genç Yetişkinlik: Bu dönemin başlarında birey bedensel ve hormonel değişikliklerle yetişkinlerin dünyasına ilk adımlarını atar. Oldukça sıkıntılı geçen bu dönem Jung’a göre ruhsal devrimi de beraberinde getirir. Artık birey çok çeşitli kararları almak ve toplumsal yaşama yeni uyum stratejilerini geliştirmek zorundadır. Yaşamın belki de en hareketli olan bu döneminde birey işe girmek, evlenmek ve çocuk sahibi olmak gibi yaşamının geri kalan dönemlerini de etkileyecek önemli kararları almak zorundadır. Bu önemli kararlar çocukluk düşlerinin sona ermesine ve gerçek yaşamın beklentileri ile baş etme çabalarının başlamasına neden olur.
  3. Orta Yaş: Bu dönem 35- 40 yaları arasında başlar. Kişi artık toplum tarafından kabul edilmiş önemli kararları almış bir meslek edinmiş, evlenmiş ve çocuk sahibi olmuştur. günlük bazı sorunların dışında önemli bir sorunu olmamasına rağmen özellikle bu dönemin ikinci yarısı, kişinin hazırlıklı olmadığı yeni değerlere uyum yapmasını gerektirir. Bu yeniden uyum yapılmasını gerektiren bu değerler manevi niteliktedir. Diğer gelişim dönemlerinde bu kadar önemli olmayan bu değerler bu dönemde etkili olmaya başlarlar.

Jung’a göre bireyin mesleki kariyerinin ve yaşamının zirvesi olan bu dönem önemli bir sıkıntıyı da beraberinde getirir, o da ulaşılması hedeflenen amaçların artık olmamasıdır. Kişi tüm sorunlarını çözmüş vermesi gereken tüm ciddi kararları vermiştir yaşamının zirvesine gelmiştir ve artık gidebileceği hiçbir yer kalmamıştır. Hissedilen  çökkünlük ve boşluk hissidir. Üstelik herhangi başka bir şeyle doldurulamayacak bir boşluk hissi. Jung’a göre bu dönemin başarı ile tamamlana bilmesi için kişi geçmiş yaşamını çevreleyen maddeci amaçların ötesine geçmeli ve manevi amaçlara yönelebilmelidir. Dışadönük olan psişesini içedönük kılmalı ve kendini tanımaya ve kendisinin daha önce bilmediği yönlerini hissedebilmesi gerekmektedir.

  1. Yaşlılık: Yaşlılık dönemi bir bakıma çocukluğa geri dönüştür. Kişi zihinsel etkinliklerinin azalması ile birlikte bilinçdışına yönelir ve davranışlarındaki iç güdüsellik artma eğilim gösterir.

 

 

 

SEMBOLLER VE RÜYALAR

Jung’u bir okul yapan bütün sosyal bilimlere yansıyan türevleriyle sembol-bilim  ve kişisel/ortak bilinçdışı alanında yapmış olduğu çalışmalardır. Jung’a göre doğada var olan tüm nesne ve ilişkiler bireyin zihninde birer sembol olarak yer ederler bu sebeple insan davranışının doğasını anlayabilmek için psikolojinin sembolleri incelemesi gerekmektedir. Jung’un analitik psikolojide geliştirmiş olduğu en özgün kavramlardan biri sembollerdir. Semboller, arketiplerin gözlenebilen verileridir. Arketipler bilinçdışı olmaları dolayısı ile davranışlara semboller aracılığı ile yansırlar. Jung’a göre semboller engellenmiş bir içgüdüsel tepiye doyum sağlarlar. Bilinç tarafından engellenen ve kabul edilmeyen cinsellik, saldırganlık gibi istekler rüyalar aracılığı ile anlatım yolu bulurlar. Jung’a göre semboller gerçek güdünün revizyona uğramış biçimlerdir ve içgüdüsel enerjiyi manevi ve kültürel değerlere kanalize ederler. Edebiyat ve sanat yaratıları ile din bu iç güdülerin anlatım biçimlerdir. Jung’a göre bireyin edebi ve sanatsal yaratıları o bireyin karmaşaları ve bireyleşme ihtiyacı duyan yapılarının analizi için terapiste engin bir bilgi birikimi sağlar bu nedenle Jung psikoterapide sanatsal yaratılar üzerinde de çalışılması gerektiğini düşünmektedir. Fakat semboller gerçek isteklerin gerçek boşaltım objeleri değildir onlar bu isteklerin birer ikameleridirler ve gerçek isteklerden öte boyutlar içermektedirler. Örneğin resim yapmak pek çok açılardan cinsel enerjinin bir doyumu olmasının yanında bu iki kutup birbirlerinden farklı doğalara da sahiptirler.

Jung’a göre sembolleştirme en çok rüyalar yardımı ile yapılır.rüyalar bizimle simgesel bir sözcük aracılığı ile iletişim kurar yani iletişim araçları imgesel ve doyumsal görünümler, düşünceler, yargılar, kavramlar, zorlamalar, eğilimler vb.dir Bütün bu araçlar bireyin bilinçdışına ittiği ve farkında olmadığı şeylerdir. Rüya bilinçdışı etkinliğinden kaynaklanarak orada uyuklayan içeriklerin tanıtımını gerçekleştirir. Ancak bu tanımlama tüm rüyalar için geçerli değildir.

Bir çok rüya günlük yaşam kırıntıları ile doludur ve psişenin derinlikleri hakkında bilgi vermez. Jung’a göre aslında bütün rüyaların bilinç verileriyle aralarında bütünleyici bir ilişki bulunmaktadır ödünleyici temaların ise açık seçik belirmesi oldukça zordur. Ödünleme derinlere itilmiş bir arzunun sembolleştirme yardımı ile kendini belirgin kılma çabasıdır ve bu hali ile kişinin psişesinin derinlikleri hakkında bilgi verir. Jung’a göre, öyle rüyalar vardır ki tüm içeriği bireye yabancıdır sanki bambaşka birinin rüyası izlenimi veren bu rüyalar başka bir dünyadan geliyorlarmış izlenimi uyandırır. Gerçekte bu “başka dünya” kişinin daha önce hiç farkında olmadığı bilinçdışının derinliklerinden kaynaklanmaktadır. Çoklukla bu tüp rüyalar karanlık bir atmosfere sahiptir sanki her şey günün alacakaranlık bir vaktinde yaşanmaktadır. Bu atmosfer Jung’a göre derinlik metaforu ile açıklanabilir. Nasıl ki bir kuyunun derinliklerine inerken gün ışığı ortamdan yavaş yavaş uzaklaşmaya başlar işte psişenin derinliklerine de inerken de bilinç ışığı belirginliğini bu yolla kaybeder. Jung’a göre simgeler, Freud da olduğu gibi bastırılmış isteklerin maskelenmiş biçimleri değildir. Bu tip rüyalar arketiplerin bireyleşme ve bütünleşme çabalarıdır. Rüyalar geçmiş anıları canlandırabilecekleri gibi geleceğe ilişkin tasarımları da yansıtabilirler. Jung Adler’in aksine geleceğe ilişkin tasarım rüyalarının toplam rüyalar içerisinde çok fazla bir orana sahip olmadığını düşünmektedir. Rüyalar genellikle ödünleyici bir içerik taşır gelişme arzusunda olan yapılar rüyalar yardımı ile anlatım yolları bulurlar ve böylece bireyleşebilirler.

Jung’ a göre tek başına bir rüya analiz açısından çok anlamlı değildir. Ona göre belirli bir zaman içerisinde art arda görünen rüyalar anlam taşır. Çünkü rüya, bir kitabın bölümleri gibidir her bir rüya kitabın ancak bir bölümünü içerebilir. Her bir bölüm bütün yapıya bir katkı yapar ve rüya tüm yapılar aydınlatıldığında bir anlam taşır.

 

PİKOTERAPİ YAKLAŞIMI

Jung ve jungçu psikoterapistler terapide belirli bir yöntem takip etmezler. Çünkü terapiye gelen her bir bireyin farklı ihtiyaçları bulunmaktadır ve bu nedenle psikoterapi yaklaşımı da bireyden bireye farklılaşabilmelidir. Jung terapiyi insanın kendini yeniden tanıması ve yeniden bütünleştirmesi olarak gördüğü için terapinin katı kavram ya da yöntemlerle sınırlanmasına karşı çıkmıştır. O sebeple, bir hastasına uyguladığı bir yöntemi diğer hastasına uygulamamış ve terapiler boyunca yöntemlerinin sürekli düzeltmeye ve yenilerini yaratmaya yönelik bir uğraş içinde olmuştur. Onun terapi seansları hastaların günlük sohbetler ettiği, fıkralar anlatılan ya da kimi zaman şarkılar söylenen sıra dışı bir atmosferde geçmiştir. Hatta bir seferinde geceleri uyuyamadığından yakınan bir hastaya Jung ninniler söylemiş ve hastanın uyumasını sağlamıştır.

Jung terapisinin birbirine eşit iki insanın ilişkisine dayandığını belirtmiştir. Geri kalan tüm kuramlar ve teknikler ikinci derecede önemlidir. Kitaplarında bu düşüncesini sıklıkla vurgulayan Jung “kuramları iyi öğren fakat yaşayan ruhun mucizesine dokunduğun zaman onları bir kenara bırak” demektedir. Jung’a göre terapist hasta için en doğru olan yolu bulan kişi değil bir içsel yolculukta bireye rehber eden bir yol arkadaşıdır. Bu yüzden jungçu terapist kendi doğrularını hastaya empoze etmekle vakit geçirmez. Şüphesiz ki terapist pek çok kereler benzer yollardan geçmiş biridir fakat “yolu bilmek ile yolda olmak birbirlerinde ayrı şeylerdir” ve her yol diğerinden farklıdır.terapistin amacı bireye bu yolda yolculuk etmek için gerekli olan içsel enerjiyi hedefe ulaşmak için nasıl kullanması gerektiğine yardımcı olmaktır.

Jung’a göre her insan bir bütünlük taşır ve psikoterapinin amacı bu bütünlüğünü kaybetmiş olan bireye bu bütünlüğü geri kazandırmaktır. O nedenle her insan biricik ve değerlidir. Bu aynı zamanda Analitik psikoterapiye psikanalitik terapilerin aksine geniş bir hümanistik bakış açısı kazandırır.

Jung’un terapi odası çok çeşitli yöntemlere tanıklık etmiştir. İnsanlar resim ve heykel yapmış, şarkı söylemiş, dans etmişler hatta uyumuşlardır. Fakat yinede tüm bu anlatılar Analitik terapinin bir düzen ve disiplinden yoksun olduğu anlamına gelemez. Analitik psikoterapi daha çok “belli” ve katılaşmış bir düzen ve teknik yoksunluğudur. Bu ise kaynağını terapiden değil insanın varoluşundan alır. Jung ekolünde belli bir “kullanma kılavuzu”nun olmamasına rağmen terapide belli ilkeler izlenir.

Psikoterapide ilk adım hastanın bilinçli dünyasının incelenmesi ile başlar. Bilinçdışı ödünleyici ve daha simgesel bir nitelik taşıdığından bilince öncelik verilir. Bu ilk aşamada hastanın yaşam öyküsü, tutumları, değerleri ve düşünceleri alınır. Bu aşamadan sonra terapist hastaya temel düşünce hatalarını, tutarsızlıkları göstermeye başlar. Kendi tepkilerine ilişkin farkındalığı artan birey ardık daha sağlıklı bir şekilde içsel dünyasına yönelebilir ve davranışlarındaki bilinçdışı materyali anlayabilir.

Terapide hastanın iç dünyasına ilişkin her türlü obje ya da durum ele alınabilir. Güncel ve görünüşte terapi ile ilgisiz gibi görünen konular da dahil olmak üzere terapide her konu tartışılabilir. Analitik terapide her türlü duygusal çözümlemenin duygusal yaşantılar üzerinden yapılması önemlidir, düşünce yolu ile anlayış kazanma yetersiz bir yöntemdir. Analitik terapide terapist gözlemci değildir o da terapinin bir parçasıdır. O nedenle terapist hastanın transferansına ve hastanın gelişime yararlı olacağını düşünüyorsa kendi duygularını, yaşantılarını, hatta rüyalarını paylaşabilmelidir. Terapist diğer terapi yaklaşımlarında olduğu gibi hastasına önerilerde bulunabilir ya da ona bir şeyler öğretebilir, duygularını yansıtabilir ya da ona destek olabilir. Analizin temel amacı bilinçdışına itilmiş yapıların gelişmelerine imkan tanımak için onları bilinçli farkındalığa çıkarmaktır bu nedenle terapide yoğun bir şekilde başvurulmamakla birlikte yorumlama yapılabilir. Amaç terapi süresince elde edilen ve hastanın farkında olmadığı bağlantıların kurulabilmesini sağlamaktır. Bu aşamadan sonra rüya analizine geçilir. Jung’a göre bir rüyayı anlayabilmenin en iyi yolu onu bir dram izliyormuş gibi seyretmektir. Rüyalarda aynı bir tiyatro oyununda olduğu gibi öncelikle fiziksel ve psikolojik ortam hazırlanır. Bu ortam daha sonra ortaya çıkacak çatışmalar hakkında ön bilgi sağlar. Bu aşamaya sergileme aşaması denilebilir. Bundan sonra bunalım durumuna geçilir ve ası çatışma ortaya çıkar ve son olarak ortaya bir çözüm çıkar fakat bazı rüyalar çözümü olmayan bir sonlada tamamlanabilir. Rüyaların yorumunda analitik psikoloji ile psikanaliz arasındaki en önemli fark “bastırma” kavramındır. Freud ekolüne göre, rüyalar bilinçdışına itilmiş anı ve duygulardan oluşmaktadır. Bu görüşe göre rüya içeriği ile asıl rüya birbirlerinden farklıdır. Jung’a göre ise rüya simgesel biçimde anlatım bulan bilinçdışı olgulardır. Bunlar gizlenmiş yada bastırılmış olgular değildir, kendilerini ortaya koymaya çalışan süreçlerdir. Jung Freud’un bakış açısını fazlası ile nedensel olması dolayısıyla eleştirmektedir. Ona göre Freudçu yaklaşımda rüyayı gören kişiden bağımsız olarak tüm uzun nesneler (uçak, baston, kalem vb.) erkeklik organı tüm çukur ve yuvarlak nesneler ise kadınlık organı olarak tanımlanır. Jung’a göre bir rüya objesinin ne olduğu yalnızca rüya sahibinin çağrışımları ile anlaşılabilir. Terapist hastaya söz konusu simgeye ilişkin tüm çağrışımlarını sorar eğer kişi çağrışımlarını dikkatli bir şekilde sürdürmekte ise rüyadaki gerçek simgeden uzaklaşmaya başlar ve sonunda can sıkıcı duygularla dolu bir yere  ya da komplekse ulaşılır. Analitik psikolojiye göre simgelere verilen çağrışımlar rasgele olmayan bağlantılardır, çağrıştırılan obje çocuklukta sahip oluna bir oyuncak olabilir ve bu oyuncak bireye belli bir olayı ya da kişiyi hatırlatır, böylece rüyanın çağrışım içeriği açığa çıkarılır. Bilinçdışının arketipsel olduğu varsayımından hareket ederek terapist belirli bir rüyada ortaya çıkan dram ya da simgeleri değerlendirirken mitoloji, masal, edebiyat vb. ortak yaratılardan da yararlanabilir.

Jung’un analiz ettiği bir hasta şu rüyayı görüyor:

Bir bahçedeyim ve ağaçtan elma koparıyorum. Beni gören olup olmadığını anlamak için dikkatle çevreme bakıyorum” . Elma hastaya cennet sahnesini ve yasak elmayı tatmanın Adem ile Havva için niçin bunca kötü sonuçlar doğurduğunu bir türlü anlamamadığı olayı anımsatıyor. Tanrı insanları oldukları gibi, meraklı ve sonsuz açlıkları ile yarattığı için bu tanrısal adaletsizlikten nefret ediyor. Bunun sonucunda babasının kendisini sudan nedenlerle cezalandırdığını anımsıyor,gizli gizli banyodaki küçük kızları gözetlediği bir gün de en büyük cezaya çarptırılıyor. Bu anısı da son alarak duygusal ilişki kurduğu hizmetçi kızı çağrıştırıyor. Rüyanın görünmesinden bir gün önce de hizmetçi kızla randevusu varmış. Bu örnekteki elmanın aşırılması Jung’a göre bir çok düşte değişik görünümlerle belirmektedir. Bu aynı zamanda tanınmış bir mitolojik bir konudur. Bu konu çeşitli çağlarda ve çok farklı kaynaklarda değişik şekillerde işlenmektedir.

Rüyalarda kullanılan dil simgesel olduğu için gerçekler fenomonolojik olarak yansır ve bu nedenle bağlantıları açıklayamazlar. Bu bağlantılar rüyalarda yer alan olayların oluş sıralarından çıkarılabilir. Eğer birbirlerini takip eden iki olay varsa önce gelen sonra gelene neden teşkil eder. Eğer bir kadın rüyasında karşılaştığı bir yılanı kızdırmaya çalışmış ve sonucunda yılan kızmış  ve kadına saldırmış ise yılanın kızmasının nedeni kadının onu kışkırtmasıdır. Oysa ki normal bir durumda yılan görüldüğünde yapılacak kaçmaktır yani tepki rüyada olanın tam tersidir. Jung’a göre bu rüya kadının kendisi için tehlikeli olan bir bilinçdışı içeriğe meydan okumasıdır. Bu olaydaki kadın ciddi bir alkol bağımlılığından yeni kurtulmuştur. Rüyayı gördüğü dönemde ise alkole karşı abartılı bir güven geliştirmiş ve tehlikeli deneyimlere girişmekteydi. Yılan kadındaki alkol eğiliminin simgesiydi ve bu rüya bilinç seviyesinde başa çıktığına inandığı alkol bağımlılığının tümden ortadan kalkmadığının göstergesiydi. Fakat rüyalar her zaman böyle kolay anlatım bulmayabilirler. Bazı rüyalar farklı olasılıklara yönelten ipuçları içerir. Rüya çok bilinmeyenli bir denkleme benzer her yeni rüya bu denklemin bir bilinmeyen öğesini açıklar. Rüyalar arasındaki benzer öğeleri tespit etmek rüya analizine yardım eder. Bazen de yanlış yorumlanan rüyalar bir sonraki ile onarılabilir. Aslında bir rüyayı yorumlama konusunda kullanılabilecek en etkili yöntem deneme- yanılma yöntemidir. Terapist eğer rüyanın anlamı konusunda çok net değilse bir sonraki rüyayı bekleyerek yorumu sınayabilir.

Analitik psikolojide bir diğer teknik ise bireylerin sanat yaratılarıdır. Jung’a göre sanat kişinin içsel dünyası ile en fazla ilişkili yaratısıdır. O nedenle sanat yaratılarının (resim, heykel vb.) incelenmesi terapiye önemli bir veri akışı sağlar. Sanat yaratıları çoğu kez bireyin ailesi ile ilişkilerine ya da çocukluk döneminde yaşadığı can sıkıcı olaylara kadar indirgenebilir.

Analitik psikoterapide terapi pek çok aşamada sona erdirilebilir. Örneğin bilinç tarafından kabul edilmeyen belirtiler kaybolduğunda, bilinçdışı bir içeriğin kavrandığında ve yaşama yeni bakış açılarının kazandırıldığında terapi sonlandırılabilir.

TERAPİNİN TEMEL BİLEŞENLERİ

TRANSFERANS

Analitik terapide iki tip transferans bulunmaktadır: kişisel ve arketipsel: Kişisel transferansta hasta terapistin kişiliğinde geçmiş ilişkilerini yeniden yaşar. Jung’a göre analizde bu tip transferanslar oldukça kolay çözümlenebilir. Arketipsel transferanslar ise çözümlemesi güç ve bazen can sıkıcı sorunların ortaya çıkmasına neden olur. Hasta terapisti bir kurtarıcı ya da her şeyi bilin bir sihirbaz olarak algılanır. Bu durum hastanın babasını bu biçimde algılamış olmasından değil, şimdiye kadar hiçbir kurtarıcı ile karşılaşmamış olmasından kaynaklanır. Transferans açıklamayla çözümlenemez, terapistle birlikte yaşanılması gereken bir süreçtir. Danışma odasının ve terapi saatlerinin getirdiği sınırlamalara karşın, Jung terapistin hastasını bir arkadaşı olarak karşılamasını eğer gerekliyse aralarında işit ölçüde bir içtenlik olması gerektiğini ve her türlü acının paylaşılması gerektiğini ısrarla ileri sürmektedir. Yorumlamada terapistin kişiliğini bu denli önemli kılan da işte bu insani ilişkidir.

 

 

KARŞIT TRANSFERANS

Terapistin hatada yansımasıdır. Karşıt transferans terapide engelleyici bir işlev taşımaktan çok rehber ve yol gösterici olabilir. Çünkü terapist kendi yansımalarını tedavi edici olarak kullanabilir. Bu tepkiler ona tedavi sürecinin ne yönde gelişmekte olduğunu gösterir.örneğin terapistin içinden hastayı tartaklamak geliyorsa, bu terapide “sahip-tutsak” ilişkisinin yaşanmakta olduğu anlamına gelir.

KABUL

Terapi sürecinde hastanın terapist tarafından kabul edildiğini hissetmesi gerekmektedir. Bu duygu basit bir sözelleştirmeden daha çok açık ve samimi davranışlar ile oluşturulur. Jung terapisti de bir psikanalist gibi psikoterapiden geçmelidir. Ancak bu yolla terapist iç görü geliştirebilir ve bu iç görü yardı ile terapide iyileştirici bir rol oynar. Bu iç görüyü kazanmış olmak terapistin kendisini hastasında üstün görmesini engeller. Gizli yönleri ile yüzleşmiş olanın sağlıklı utancını yaşamış olmak, terapistin insan ruhunun karmaşıklığına saygı duymasına neden olur. Terapist kendi tepkilerinin bunların bilinçdışı kaynaklarının farkında olmasıdır. Ancak bu yolla hastanın sorunlarını anlayabilir. Terapi sürecinde terapist hastanın deneyimlerini paylaşırken onların hastalığına yakalanma tehlikesi altındadır bu nedenle kendisi üstünde bilgili olmanın getireceği tüm kararlılığa ihtiyacı vardır.

İÇ DÜNYA İLE İLİŞKİ

Batı kültürünü belirleyen materyalist dünya görüşü ister isteme kişinin iç dünyasını ikinci plana iter ve dış gerçekliklere daha fazla vurgu yapar. Bu durum kişinin kendi iç dünyasını tanımasına engel olur. Tedavi için başvurulan hastaların çoğu, iç dünyalarından kopmuş kişilerdir. Bu nedenle analitik terapinin en önemli amaçlarından biri; iç ve dış dünyalar arasındaki kopukluğu giderilmesidir. Bu amacı gerçekleştirmek için terapist sürekli,fakat esnek bir biçimde hastayı içsel dünyasına yöneltmeye çalışır. Bu aşmada terapi, kişiyi dönüşü olmayan bir noktaya getirir. İnsan bir kez bilinçdışı ile ilişki durumuna geçtikten sonra geriye dönüp onun varlığını yadsıyamaz.

TERAPİNİN UYGULANMASI

ORTAM

Terapist bir klinikte, bir ofiste ya da çoğu kez evinde hastasını görür. Ortamda hiçbir özel düzenlemeye gerek duyulmaz önemli olan yakınlıktır. Hasta ve terapist için iki koltuk yeterlidir. Terapist bir yazı masasının üstünde oturabilir fakat önemli olan yüz yüze iletişimdir. Gizlilik konusunda hastaya kesin bir güvence verilir. Terapist seanslarda not tutabilir ya da tutmaz.

Tedavinin etkililiği seansların yoğunluğuna bağlı değildir önemli olan hasta-terapist ilişkisidir. Ayda bir görülen bir hasta ile de derinliğine çalışılabilir. Ancak jungçu terapistlerin çoğu özellikle başlangıçta haftada bir ya da iki kez buluşmayı ve çok gerekli olmadıkça bu sayı artırılmamayı yeğlerler.

HASTA SEÇİMİ

Terapistin bazı tür hasta sorunlarını daha kolay benimsemesi ya da bazı türde sorunlarla ilgilenmekten hoşlanmaması, izlemekte olduğu kuramsal yoldan çok kendi kişisel yapısı ile ilişkilidir. Kimi terapist, örneğin alkol ya da intihar eğilimli kişilerle çalışmak istemez, kimi ise yanında silah taşıya bir hasta ile görüşme yapmak istemez. Bu tür seçimler terapistin kendi sınırlarını anlayabilmesi açısından önemlidir.analitik psikoloji terapistin hangi durumda nasıl davranması gerektiği sınırlamaz. Her şey terapistin kişiliğine, durumu nasıl algıladığına ve hatası ile olan ilişki biçimine bırakılmıştır.

İLİŞKİ

İlk görüşmenin nasıl olması gerektiği konusunda Jung ekolünde farklı görüşler bulunmaktadır. Kimi terapist doğrudan soruna girmeyi tercih eder, kimi ise ilk anılardan başlayarak hastanın yaşam dönemlerini ve duygusal gelişimini ayrıntılarıyla ve sistemli bir biçimde incelemeden sorunları ele almaz. Ama genellikle ilk buluşmada hastayla terapist daha çok birbirlerini üstü kapalı şekilde değerlendirirler. Tedavi için hastayla terapistin birbirlerinden hoşlanmaları ve birbirlerine saygı duymaları gerekmektedir. Hangi taraftan gelirse gelsin terapinin başlarındaki antipati eğer çok güçlü ise hastanın bir başka terapiste gitmesi önerilir. Çoğu kez terapistin hastaya karşı geliştirdiği olumsuz duygular terapistin kendi yansımalarıdır ve bu duygular zamanla değişebilir. Genel bir kural olarak terapistin kendi ebeveynlerine benzeyen hastaları kabul etmemesi gerekmektedir.

 

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :