- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

Ailenin Hayatımızdaki Önemi

Ailenin Hayatımızdaki Önemi sitemize 19 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

İhtiyaçlarımızı doyuma ulaştırdığımız en doğal ortam ailemizdir. Aile, özellikle 3 ihtiyacı karşılamada önemlidir. Bunlar samimilik, güç ve anlamlılık. İnsanların başkalarıyla birlikte olmaya ihtiyacı vardır. Aynı zamanda kendilerini ifade etmeye ve biricik olmaya da ihtiyaçları vardır. Bütün bunlar anlamlı ve insan hayatı­nın bir amacı olmalıdır (Nazlı, 2000:14).

Foley (1989)’e göre, ailenin bu üç amacı karşılamasının zorunlu olduğu söylenemez. Yine de, aile olmadan bu ihtiyaçları doyuma ulaştırmak nadiren mümkün­dür. Aile sosyal bir birimdir ve her üye karşılıklı olarak bu üç boyuttaki ihtiyaçlarına ulaşmak için çaba gösterir (Akt;Nazlı, 2000:14).

Yani toplumun en küçük birimi olarak kabul edilen ailenin insan hayatında vazgeçilmez bir önemi vardır. İnsanın ihtiyaçlarını karşılayabileceği doğal yer kendi ailesidir. Bireyin yaşamında doyum sağlaması, fonksiyonla­rını etkili bir şekilde yerine getirmesi ve yaşadığı topluma uygun bir kişi olarak yetişmesi önce aile çevresinde sağlanır (Nazlı, 2000:14).

       Gülerce (1996)’a göre bireyin ihtiyaçlarının karşılanmamasından dolayı ortaya çıkan sosyal yıkımlar (özellikle madde kullanımı ve suç işleme oranının artması) ortada­dır. Ailenin en fazla tehdit altında olduğu söylenen A.B.D. dahil bütün top­lumlarda aile idealize edilir, devlet politikalarınca korunur. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da “Aile Türk toplumunun  temelidir” (Akt;Nazlı, 2000:14).

       Ailenin Tanımı

Türk Aile Yapısı Özel İhtisas Komisyonuna göre aile; kan bağlılığı, evlilik ve diğer yasal yollardan, aralarında akrabalık ilişkisi bulunan ve çoğunlukla aynı evde yaşayan bi­reylerden oluşan; bireylerin cinsel, psikolojik, sosyal ve ekonomik ihtiyaçla­rının karşılandığı, topluma uyum ve katılımlarının sağlandığı ve düzenlen­diği temel bir birimdir (Akt;Nazlı, 2000:15).

Kut(1994)’a göre ailenin bazı temel fonksiyonları neslin devamını, çocuğun ye­tişmesi, aile üyelerinin bakımı, sevgi, gelişme ve disiplini sağlamak ve des­tekleyici bir çevre temin etmek olarak sayılabilir. Gelişme aşamasına, yerel koşullara, kültür ve ailenin yapısına dayalı olan diğer fonksiyon ve ilişkiler ise giderek ailenin kendi dışındaki ilişkilerle olan etkileşimiyle gerçekleş­tirmektedir. Bunlar üretim faaliyetleri, ev işleri, sosyal ve kültürel normla­rı, beklentileri öğrenme; eğitim, sağlık ve beslenme ile diğer sosyal faali­yetlerdir. Bunların yanısıra, değerlerin yeni kuşaklara aktarılması, korun­ması ve değişmesi, iletişim ve problem çözümleme gibi faaliyetleri de içerir. Ailenin yaşam döngüsü, çocuksuzluk, hamilelik, çocuk yetiştirme ve okul sistemiyle bütünleşme vb. ailenin fonksiyonlarını etkileyen unsurlardan bazılarıdır (Akt;Nazlı, 2000:19).

Yaygın Ana Baba Tutumları

 

  • Baskıcı ve Otoriter Tutum

Davranış  : Katı Disiplin vardır. Çocuk, her kurala uymak zorundadır. Zor kullanarak denetleme ve sevgi esirgeyerek denetleme boyutları egemendir. Denetlenen çocuk, hangi davranışın hangi tepkiyi alacağı hakkında bir fikre sahip değildir. Çocuk devamlı suçlanır, karışılır ve cezalandırılır.

Sonuç       : Çocuğun kendine olan güvenini ortadan kalkar. Çocuğun kişiliği zayıflar. Çocuk, Sessiz, uslu, nazik, dürüst ve dikkatli olur AMA çocuk, küskün, silik, çekingen, kolayca etki altında kalan, aşırı hassas VEYA aşırı isyankar bir birey haline gelir.

  • Gevşek Tutum (Çocuk Merkezli Aile)

Davranış  : Çocuk ailede insiyatif sahibi tek kişidir ve onun isteklerine diğer aile bireyleri kayıtsız şartsız uyarlar. Anne – baba – çocuk rolleri, hak ve sorumluluklar gözardı edilmiştir. Ana-baba-çocuk arasında sağlıklı bir iletişim yoktur. Çocuk, abartılmış sevgi gösterileri içinde büyür. Anne baba evde çocuklarının egemenliğini kabullenmiş ve onlara boyun eğmişlerdir. Çocuk, aşırı şımartılmıştır.

Sonuç       : Çocuk doyumsuzdur, 300 elektronik oyuncağına 301’incinin eklenmesini ister. Anne – babalarına hükmederler ve onlara çok az saygı gösterirler. Zamanla ev dışındaki kimselere de egemen olmanın yollarını ararlar.Hayatlarının ilk günlerinden itibaren her türlü ihtiyaçlarının karşılanacağı ve isteklerinin buyruk niteliği taşıdığı beklentisini geliştirmişlerdir. Okul ortamına uyum sağlamakta güçlük çeker. Yetişkin olduklarında da toplumun kendilerine vermediği hakları kendilerine tanımaya kalkışırlar.

  • Dengesiz ve Kararsız Tutum

Davranış  : Anne – baba arasında görüş ayrılığı vardır. Ayrıca anne – baba deişken davranışlar sergilerler. Anne – baba, çocuk konusunda –çocuğun yanında- birbirlerini eleştirirler. Taraflardan biri çocuğu kayırır. Çocuğuna sözünü dinletmeye çalışan kararsız ve dengesiz bir anne; önce çocuğuna yumuşak tonda konuşur, ardından sesini yükseltir, annenin isteği halâ yerine getirilmemişse anne çocuğu döver fakat ardından da diz çöküp özür diler. Baba, yorgun olmadığı ve sakin olduğu bir günde “uygun” gördüğü bir davranışı, yorgun ve gergin olduğu bir günde “uygun olmayan” bir davranış olarak görür.

Sonuç       : Çocukta bazı iç çatışmalar oluşabilir. Çocuk huzursuz bir yapıya sahip olur. Çocuk, dengesiz ve tutarsız davranışlar sergiler.

  • Koruyucu Tutum

Davranış: Çocuğa gereğinden fazla kontrol ve özen gösterilir. Anne, çocuğuna yardım etme ve ona olan sevgisini dile getirme adına çocuğunun yapması gereken davranışları veya görevleri kendisi yapar. Mesela; 2 yaşlarında çatal-kaşık kullanabilen çocuğa 8-9 yaşlarına gelse bile anne eliyle yemek yedirilir.

Sonuç       : Çocuk diğer kimselere aşırı bağımlı, güvensiz, duygusal kırıklıkları olan bir kişi olabilir. Gelecekte aynı koruyucu tutumu eşinden bekleyebilir. Çocuk kendi kendini yöneten bir birey olamaz. Çocuğun sosyal gelişimi zedelenir, çocuk kendini gruba dahil ettirmek için zaman zaman toplumdışı ve isyankar davranışlara başvurabilir.

  • İlgisiz ve Kayıtsız Tutum

Davranış  : Anne – baba çocuğu yalnız bırakma görmezden gelme şeklinde çocuğu yalnız bırakır. Duygusal istismara yol açan böyle bir ortamda ana-baba-çocuk üçgeni arasında iletişim kopukluğu gözlenir.

Sonuç       : Çocuk, arkadaşlarına ve yakın çevresindeki eşyalara zarar verebilir. Çocuğun saldırganlık eğilimi güçlüdür.

  • Güven Verici, Destekleyici ve Hoşgörülü Tutum

Davranış  : Ana-babanın çocuklarına karşı hoşgörü sahibi olmaları, onları desteklemeleri, çocukların bazı kısıtlamalar dışında, arzularını diledikleri biçimde gerçekleştirmelerine izin vermeleri anlamına gelir. Evde kabul edilen ve edilmeyen davranışların sınırları bellidir. Bu sınırlar içinde çocuk özgürdür. Çocuğun söz hakkı vardır, duygu ve görüşlerine saygı duyulur ve çocuk kendini rahatlıkla ifade eder. Davranışlar kabul görür ve onaylanır. Çocuk sevgi, güven, teşvik görür ve yetişkinler tarafından dinlenir. Çocuk, ikna ederek denetlenir. Anne – baba tutarlıdır ve çocuk tarafından anlaşılabilir davranışlar sergiler.

Sonuç       : Çocuk özgüven kazanır ve kendi kendine karar verip sorumluluk taşımasını öğrenir. Çocuk, girişim yeteneğine sahip olur.

 

 

 

 

 

İLETİŞİM

İletişim: Nitelikleri ne olursa olsun iki sistem arasındaki bilgi alış verişi iletişim olarak tanımlana bilir

MESAJ

KAYNAK                                                 HEDEF

    GERİ BiLDiRiM

Tanımdan da anlaşılacağı üzere bilgi aktarımının iki yönlü olması gerekmektedir.

Bilgi aktarımı tek yönlü, bilgilendirme çift yönlü ise iletişim olarak adlandırılır. Bu tanım dikkate alındığında bireyler arasındaki her konuşma iletişim olarak adlandırılamaz.

Örneğin ana-babaların çocuklara, öğretmenlerin öğrencilere birtakım emirler verip onların tepkilerini dikkate almamaları iletişim olarak kabul edilemez.

Başarılı Bir İletişimin Temel Koşulları

İnsanlar arası iletişim; kişilerin birbirlerine bilinçli veya bilinçsiz olarak iletmek istedikleri duygu ve düşüncelerini aktardıkları bir süreçtir. Bu sürecin başarısı, bireyin yaşamındaki mutluluğun temelini oluşturur.

  1. Karşımızdaki kişilere saygı duymak, onların varlığını kabul etmek, önemli ve değerli olduklarım hissettirmek, oldu­ğu gibi benimsemek anlamını taşır.
  2. 2. Gerçekçi ve doğal davranmak, abartıdan uzak, olduğu gi­bi davranmaktır.
  3. İletişimin belki de en önemli öğesi empatidir. Empati, bir anlamda, dış dünyayı karşımızdaki kişinin penceresinden görmeye çalışmaktır. Kurulan bu duygu ortaklığı, iletişi­mi güçlü kılar.

İletişim sadece konuşma değildir. İletişim, aynı zamanda;

* Ne söyleyeceğimizi bilmek,

* Bunu ne zaman söylemenin daha uygun olacağına,

* Nerede söylemenin doğru olduğuna karar vermek,

* En iyi nasıl söyleneceği hususunda fikir yürütmek,

* Olayları basite indirgeyerek sunabilmek,

* Akıcı bir dille ve karşınızdaki kimseyle göz kontağı kurarak konuşabilmek,

  • Dikkati yoğunlaştırabilmek ve karşınızdaki kişinin verilen mesajı anlayıp anlayamadığını kontrol edebilmektir.

İletişimde temel ilke kabul etmedir. Başkalarını oldukları gi­bi kabul etmek, ilişkileri kuvvetlendirmede önemli bir etkendir Birey, karşısındaki kişiye gerekli anlayışı gösterip, kabulkâr, hoş­görülü bir ortam sağlarsa, onun kendini güven içinde hissedip, kendi özüne uygun davranışlar içine girmesine fırsat verir. Böy­le bir ilişkide diğer kişi olumlu yönde değişebilir, sorunları çöz­meyi öğrenebilir, ruh sağlığı iyileşebilir, daha üretici, daha ya­ratıcı olabilir.

İletişimde kişiyi etkili kılan, insanlarla yapıcı olarak konuşma­sını öğrenmesidir. Usta danışmanlar başarılarının temel nedeni­nin, kişiyi konuşmaya başlatmak ve onu dinleyerek “yolundan çekilmek” olduğunu söylerler.

  1. AİLE – ÇOCUK İLİŞKİSİ

Dinleme Becerileri

İletişim sisteminin temel öğelerinden biri de dinlemedir.İyi bir dinleyici, iletişim kurduğu kişinin yalnız söylediklerini de­ğil, yüzü, eli, kolu ve bedeniyle yaptıklarını da “duyar”; çünkü yüz İfadeleri, el ve kol hareketleri, bedenin duruş tarzı, sesin to­nu gibi sözsüz mesajlar kullanarak da, iletişim kurulur (Yavuzer, 1997:13).

  1. Pasif – Edilgin Dinleme

Sessizlik, karşımızdaki kişiye gerçekten kabul edildiğini duyum­satan ve sizinle duygularını daha fazla paylaşması için onu yü­reklendiren. çok güçlü sözsüz bir iletidir. Sessizlik, her zaman anlatana gerçekten tüm dikkatinizi verdiğinizi kanıtlamaz. Bu nedenle dinlerken, özellikle duraklamalarda, onu gerçekten dinlediğinizi göstermek için sözlü ya da sözsüz belirtiler verme­niz son derece önemlidir. Bunlara kabul tepkileri diyoruz. Baş sallamak, öne eğilmek, gülümsemek, kaşını çatmak ve başka davranışlar, uygun zamanda yapılırsa, anlatanı gerekten duy­duğunuz mesajını – iletisini verirler (Yavuzer, 1997:13).

  1. Kapı Aralayıcı Mesajlar

Bazı kimseler daha çok konuşmak için ek yüreklendirme bekler­ler Bu tür bir destekleme için verilen mesajlara “kapı aralayıcılar” denir. Örnek:

“Bu konuda daha fazla bir şey söylemek ister misin?”

“İlginç, devam etmek ister misin?” (Yavuzer, 1997:13)

  1. Etkin Dinleme (Katılımlı dinleme)

Etkin dinleme (katı­lımlı dinleme) dinleyenin, anlatılanı yalnız duyduğunu değil, ay­nı zamanda doğru olarak anladığını da gösterir. Bu yüzden bu yöntem en sağlıklı iletişim yöntemi olarak kabul edilmektedir (Yavuzer, 1997:14).

Konuşan bireyin söylediği sözleri açarak, tekrar etmekten ibaret olan Etkin-Katılımlı Dinleme, insanlar arasında yalın, da­ha anlamlı bir ilişkinin gelişmesine fırsat verir (Yavuzer, 1997:14).

Anne-babasının kendisini dinlediğini gören çocuk önce, kendisine değer ve önem verildiğini, kabul edildiğini, buna bağlı olarak da sevildiğini düşünür. Aynı zamanda çocuk duy­gularını ifade etme olanağı bulduğundan “anlaşıldım” duygu­sunu yaşar ve rahatlar. Bu durum, çocuğun hem benlik saygısı­nın artmasına hem de kendisini dinleyen kişiye yakınlık duy­masına neden olur. Bu sağlıklı mesaj akışı çocuğun ailesiyle olan dinamik bağını güçlendirir ve iletişimin devamını sağlar (Yavuzer, 1997:14).

Etkin (Katılımlı) dinlemede ebeveyn suskun ve pasif değil­dir. Tam tersine çocuğun duygu ve düşünceleriyle ilgili ve on­ları onaylayan bir görüntü içinde, kendi başına düşünmesine yardım eden kişi rolündedir. Sorumluluk çocuğa bırakılmıştır. Ebeveyn sadece çözüm bulma konusunda ona yardım eder (Yavuzer, 1997:14).

Çocukların Sorularına Yanıt Verme

Çocuk dış dünyayı kendi bilişsel olanaklarıyla tanımaya, keşfet­meye çalışır. Bu çabası sırasında ebeveynin yardımını bekler. Yollar neden düzdür? Kaldırımlar neden yapılmıştır? Biz yürür­ken Ay da neden bizimle birlikte yürümektedir? Allah kimdir? Çocuk nasıl dünyaya gelir? (Yavuzer, 1997:129)

Burada önemli olan onu dışlamadan, ayıplamadan, sabırla, yaşına uygun olan kısa, özlü, doğru yanıtı vermektir. Cevap verirken çocuğun “bilişsel gelişim düzeyi” dikkate alınmalıdır. Bu gelişim düzeyinin önde gelen özellikleri arasın­da çocuğun ancak “somut kavramları” öğrenebilmesi ile “ben merkezci olması” yani dünyayı kendi gözüyle görerek değerlendirmesi sayılabilir.Soruları yanıtlama konusunda aceleci davranmadan zaman çocukların kendi sorularına cevap üretmelerine fırsat vermek de uygulanabilecek bir başka yöntemdir (Yavuzer, 1997:129).

     Çocuklarla İşbirliği İçine Girmek

       Anne-babanın “ellerini yıka”, “elbiselerini as”, “ödevini bitirdin mi?”, “pijamalarını giy”, “yatağa gir”, “uyu” şeklindeki komutları zaman zaman çocuğun, “Ben ne istersem onu yaparım” şeklindeki olumsuz tepkisine neden olabilir. Ebeveynin “benim dediğimi yapacaksın” yanıtıyla savaş başlar. Burada anne ve baba suçlarken, tehdit ederken, emir verirken, uyarırken, şu soruya kafasında yanıt bulmalıdır: “Çocuk olsaydım bu durumda neler hissederdim?”        Burada önemli olan ebeveynin gördüğünü söyleyerek, sorunu dile getirerek, gerektiğinde çocuğu bilgilendirerek ve kendi duygularını yansıtarak işbirliği içine girmesidir. Anne-babanın kendisini çocuğun yerine koyduğunda yapacağı yaklaşım, suçlama ve tehdit içermeyeceğinden çocuğa, karşısında olmak yerine onun yanında olduğu mesajını verecektir (Yavuzer, 1997:24).

     “Sen” Mesajı Yerine “Ben” Mesajı Verme

Sen mesajı iletişimi engeller. Sen mesajı, sen dillidir. Genellikle kızgınlık ifadesi için kullanılır: (Yavuzer, 1997:32)

       Sen Kes şunu! (Emir)

       Sen Sus, Yoksa! (Uyarı, tehdit)

       (Sen) Senden daha iyisi beklenir. (Ahlak dersi verme)

       Sen Benim sana gösterdiğim gibi yap (Çözüm getirme, emir)

       Sen Olgun biri gibi düşünmüyorsun (Eleştiri)

       Sen Çocuk gibi davranıyorsun (Aşağılama)

       Sen mesajlarının hiçbiri bizim hakkımızda bir şey söylememektedir. Odak noktası hep karşımızdaki kişidir. Birey, davranış hakkında neler düşündüğünü, ya da davranışın kendisini somut biçimde nasıl etkilediği konusunda bir şeyler söylemiş olsaydı, mesaj, sen mesajı yerine ben mesajı olurdu. Ben mesajlarının daha etkili olmasının nedeni “sorumluluk mesajları” olarak değerlendirilmelerinden kaynaklanır. Ben mesajı gönderen bir kişi kendi hakkında yaptığı değerlendirmeyi karşısındaki kişiyle paylaşmak üzere sorumluluk yüklenmektedir. Bu nedenle karşısındaki kişinin davranışını değiştirme olasılığı da yüksektir (Yavuzer, 1997:32).

Diyelim ki siz bir şey anlatırken, karşınızdaki kişi ikide bir sözünüzü kestiği için sinirlendiniz. Davranışı (söz kesmesi) size sorun çıkarmış bulunuyor, sorunun sahibi sizsiniz. İçten içe sinirleniyorsunuz. Ancak ona “kabasın” diyerek vereceğimiz tepki, iletişimi bozar. Çünkü sen mesajı, karşımızdaki kişi hakkında olumsuz bir yargıyı içerir. Oysa “Böyle sık sık sözümün kesilmesi beni rahatsız ediyor” şeklindeki bir tepki, duygularınıza kişiyi ortak etmeyi hedefler. Bu da iletişimi zedelemez (Yavuzer, 1997:33).

            Anne-Çocuk İletişimi

            Dünyaya geldiği andan başlayarak bebek için en önemli kimse annedir. Bebek hayatiyetini sürdürebilmek için uzun yıllar bir başkasının varlığına ihtiyaç duyar. Annesinin bebek için önemli bir varlık olmasının sebebi sadece bakım değildir. Dünyaya geldiği andan başlayarak, annenin bebekle ilgilenme biçimi, bedenin sıcaklığı, ses tonu, kucaklama biçimi, kısaca anne ile bebek arasında kurulan beden temasını da içeren iletişim biçimi, bebeğin fiziksel ihtiyaçları kadar önemlidir. Anne ile bebek arasında kurulan sevgi bağı çocuğun sağlıklı gelişmesi, zihinsel yeteneklerinin uyarılması bakımından da oldukça önemlidir. Bu dönemde annenin bebeğine karşı gösterdiği en önemli davranış “Sevgi göstermek” onunla konuşmak ve onun algı dünyasını zenginleştirecek biçimde davranmaktır. Çünkü bebek doğduğu andan başlayarak, çevresiyle iletişim kurmaya ve edindiği algıları değerlendirmeye başlar. Bu değerlendirmeler ile yeni algılar bütünleştirerek kişilik kazanmaya kendi olmaya çabalar.

            Bebeklik döneminde, anne ile çocuk arasında kurulan iletişimin sağlıklı olmasının gerekliliğinin bir önemli nedeni de bu dönemde temel güven duygusunun gelişmeye başlamasıdır. Bebeklik döneminde, bebeğin karşılanmaya çalışılan biyolojik ve ruhsal ihtiyaçları arasında sınır çizmek imkansızdır. Biyolojik ihtiyaçları karşılanınca, bebekte “iyi olma” , “kendini iyi hissetme” duygusunun geliştiği gözlenebilir. İşte bebeğin açlık, susuzluk, acıdan kaçma, korunma ve sevilme gibi ihtiyaçları karşılanıp, uygun bir doyum düzeyine ulaştığında, kendine bu doyumu sağlayan kişiye güvenme ve bağlanma geliştirmekte, sonra bununla başkalarına genellenmektedir. Yani çocuk çevresinde kişilere güven duymaya başlamaktadır. Çevresiyle olan bu olumlu iletişim bebeğe kendisinin önemli bir varlık olduğu duygusu verirken, çocuğun benliğinde sağlıklı bir kişiliğin gelişmesi için öncelikli bir yeri olan “Temel güven” olgusu gelişmeye başlar.

Baba – Çocuk İletişimi

Başarılı anne-çocuk ilişkisinin ardında bile, doğrudan ve dolaylı baba desteği görülür. Yapılan araştırmalar, annenin sağlıklı bir hamilelik dönemi geçirmesi, doğumun başarılı olması ve olumlu anne-çocuk ilişkisiyle, destekleyici baba modeli arasında pozitif bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır (Yavuzer, 1997:74).

             Anne, bebeğini doğurduktan birkaç gün sonra kendini biraz mutsuz hissedebilir. Bunda çevresi tarafından anneliğe yeterince hazırlanmamış olmasının da etkisi vardır. Yaşanan tüm bu buna­lımlı duygulara “doğum sonrası bunalımı” adı verilir. Anne doğum sonra­sında, özellikle hastanede iken, kendini ihmal edilmiş gibi hisseder. Duygularını paylaşmak için kimsenin, özellikle eşinin ona ilgi göstermemesi de, üzüntüsünü artırabilir. Anneyi bu bu­nalımdan kurtaracak en yakın kişi eşidir. Onun zaman zaman ge­celeri çocuğun beslenmesine yardımcı olması, gündüzleri eşinin ev dışına çıkmasına ortam hazırlaması, doğum sonrası bunalımı­nın azalmasına yardımcı olur. Babanın çocuğu sahiplenmesi, onun büyüme ve yetişmesinde eşit sorumluluğa sahip olduğu­nu, doğumdan başlayarak davranışlarıyla kanıtlaması, annenin ruhsal sıkıntılarını ortadan kaldıracak en önemli etkendir (Yavuzer, 1997:74).

Gelişim süreci içinde, başarılı sosyal etkileşim, yeterli özgü­ven ve kendi kendini disipline etme gibi özelliklerin kazanılma­sında, başarılı bir baba modeliyle kurulan özdeşimin önemi tar­tışılamaz. Bazı araştırmalar ise okul başarısının yüksek olması ile, olumlu baba-çocuk ilişkisi arasındaki paralelliği vurgulamakta­dır. Baba, çocuğun ihtiyacı olan birlikteliğe or­tam hazırlamalı, onunla ortak faaliyetlere girişerek, ortak ilgi alanları bularak (balık tutmak, müzeye, tiyatroya, kitapçı dükkâ­nına, maça, konsere gitmek gibi) iletişimini güçlendirmelidi (Yavuzer, 1997:75).

İLETİŞİMDE ENGELLER

1) emretme, yönetme:

” yapman gerekir…………. , yapacaksın………… , yapmak zorundasın………. “

  • korku yada aktif direnç yaratabilir.
  • isyankar davranışa yol açabilir.
  • söylenenlerin tersini denemeye yol açabilir.

2) uyarma tehdit etme ( göz dağı verme ):

” yapmazsan ………olur.” ” yapacaksın, yoksa……….

  • korku ve boyun eğme yaratabilir.
  • söz konusu sonuçları denemeye yol açabilir.
  • gücenme kızgınlık isyankarlığa yol açabilir.

3) ahlak dersi verme, vaaz etme:

“…….yapmalıydın”, “senin      sorumluluğun”,  “…..şöyle yapmak gerekir.”

  • zorunluluk yada suçluluk duyguları yaratır.
  • çocuğun durumunu daha şiddetle savunmasına yol açabilir.

 4) öğüt verme, çözüm getirme, fikir verme:

.”ben olsam, ……..”, ” neden yapmıyorsun?” ,  “bence….”, “sana şunu önereceğim……”

  • çocuğun kendi sorunlarını    çözmekten    aciz olduğunu ima eder.
  • çocuğun sorunu düşünüp   değişik   çözümler bulup denemesine engel olur.

5) mantık yoluyla inandırma tartışma:

”   işte   bu    nedenle   hatalısın    “,   ”   olaylar gösteriyor ki”

  • savunucu tutumu ve karşı koymayı kışkırtır.
  • çocuğun azarlanma korkusuyla      iletişimi kesmesine neden olabilir.

6) yargılama, eleştiri, suçlama:

”   olgunca   düşünmüyorsun…..”   “sen   zaten tembelsin …..”

  • yetersizlik, aptallık yanlış değerlendirilme anlamı taşır.
  • genellikle çocuk eleştirilen gerçek olarak algılar “ben kötüyüm” yada karşılık verir ” sizde daha mükemmel değilsiniz.

7) ad takma, gülünç duruma düşürme :

koca bebek ” ” hadi bakalım süpermen ” “geri zekalı “

  • çocuğun kendisini değersiz    hissetmesine, sevilmediği kanısına varmasına yol açar.
  • genellikle karşılık verme ihtiyacını doğurur.

   8) tahlil etme, teşhis, tanı koyma :

senin   derdin   nedir   biliyor   musun? herhalde   çok  yorgunsun   ” ,  “aslında   sen   öyle demek istemiyorsun.”

  • tedirgin edici olabilir ve  başarısızlık duygusu uyandırabilir.
  • çocuk yanlış anlaşılma   endişesiyle   iletişimi keser.

  9) incelemek, araştırmak, soruşturmak:

” neden ? ……..    Kim? ……..    Sen ne yaptın?,  Nasıl?…….”

  • soruları cevaplamak genellikle eleştiri ve zorunlu çözüm getirdiğinden, çocukları hayır demeye ve kaçamak cevaplar vermeye yalan söylemeye yöneltir.
  • sorular genellikle soruyu sıranın nereye varmak istediğini açıklamadığından, çocuk endişeye ve korkuya kapılır.
  • ailenin endişesinden doğan sorulara cevap vermeye çalışan çocuk kendi sorununu gözden kaçırabilir.

Ailelere Öneriler

1-Çocukları asla korkutmayın. Çünkü korku çocukların psıkolojik gelişimini olumsuz etkiler.

2-Dayağı eğitim sözlüğünüzden çıkarın. Dayak veya herhangi bir şiddetli otorite yüzünden sinen çocuk, yarının içi nefret, kin, isyan duyguları ile dolu insanı olmaya adaydır.

3-Çocuklarınıza sevgi göstermekten çekinmeyiniz, çünkü çocuk için en önemli ve kalıcı korkuların başında anne ve babası tarafından sevilmemek veya terk edilmek korkusu gelir. Çocuklar kendi sevgilerini cömertçe sundukları kişilerden aynı davranışı beklerler.

4-Şımartmak sevgi değildir. Şımartmak çocuğu her yönden geriletir, sevmekse geriletmez. Şımartılan çocuk bencilleşir sorumluluklarının farkına varamaz.

5-Eğitim açısından en önemli nokta ana babaların çocukla beraber oyun oynamaları ve oyuncak yapmalarıdır. Bunu yapmak asla gevşeklik değildir.

6-Çocuğu tanıyabilmenin en kestirme yolu çocukla dost olmaktır. Çünkü çocuk sevildiğine, sayıldığına, değer verildiğine inandığı oranda ana babasına güvenle açılabilir. Ancak çocuğun anlattığı duygu ve düşünceler, yaşadığı olaylar asla kendisine karşı kullanılmamalıdır. Bu yüzden çocuk cezalandırılmamalı alay edilmemelidir.

  1. AİLE – GENÇ İLİŞKİSİ

         Olumlu Düşünün

            Düşüncelerinizin kalitesi

            yaşam kalitenizi

            etkiler.

Olumlu düşünün ki olumlu davranabilesiniz.

            Olumlu düşünün ki, bu düşünce çocuğunuza da yansısın.

Olumlu düşünce, olumlu duygu ve davranışı hazırlar. Ancak bunun için bardağın boş olan yarısını görmek yerine, bardağın dolu olan yarısını görmek gerekir .

Olumlu Düşünce Nedir?

 Olumlu düşünce bilinçaltı dünyasını olumlu yöne kanalize et­mektir. Yaşamın akışı içinde çevremizde birtakım olumsuzluklar ola­bilir. Önemli olan kendimizi olumlu bir düşünce kalıbına yerleştirmektir. Eğer davranışlarımızı olumlu şekilde etkilemek isti­yorsak, bilinçaltı dünyamızı yeni ve olumlu düşüncelerle besle­meliyiz. Tekrar edilen düşünceler bilinçaltında yer eder. Olumlu düşünceleri tekrar ettiğiniz takdirde sadece kendinizi daha iyi hissetmekle kalmayıp, çevrenizi de olumlu etkilemiş olursunuz. Rahat ve mutlu bir birey olarak sizin olumlu tutumlarınız diğer insanlara yansır ve onların da size benzeri şekilde davran­malarına yardımcı olur (Yavuzer, 1997:41).

Olumlu olmak, açık ve yakın olmak anlamına gelir. Olumlu olmak, bilinçli bir şekilde güzel tarafı görmeyi seçmek demek­tir. Bu, dünyayı hiç de gerçekçi olmayan toz pembe bir gözlük­le görmek anlamına gelmez. Yine olumlu olmak, kendinizi ve başkalarını sevmek, etrafınızdaki kişilere ilgi duymaktır. Olumlu kişi daha az kaygılı olan, buna karşılık hayattan da­ha çok zevk alan kişidir. O kendine mutsuzluk yerine mutlulu­ğu seçmiştir. Olumlu olabilmek için önemli olan bir başka nitelik de, bire­yin kendi kendisiyle barışık olması, kendini iyi hissetmesidir. Bu açıdan kendinize özen göstermeniz ve size mutluluk verecek şeyler için çalışmanızın özel bir önemi vardır (Yavuzer, 1997:42).

Gözlemler, sağlık sorunları olan çocukların, anne ve babala­rı ümitli ve olumlu bir tutum geliştirdikleri takdirde, bu iyim­serliğin çocuklara da yansıdığını ortaya koymakta, bu çocukla­rın kaygı içindeyken bile güçlü ve umutlu konuşabildiklerini göstermektedir. Buna karşılık, olumsuz düşünen çocukların ne­gatif tutum sergileyen ebeveyne sahip oldukları gözlenmekte­dir. Çaresiz ebeveyn, çocukta çaresizlik duygularının ortaya çıkmasına neden olmaktadır (Yavuzer, 1997:46).

Sonuç olarak; anne-babanın olumlu düşünmesi çocuğu doğrudan etkileyeceğinden, çocukların zihinlerini olumlu ola­naklarla açmalıyız. Onları yeterli ve muktedir kılmalıyız. Hayatı  evet’le çınlatan bir birey olmalarına yardımcı olmalıyız (Yavuzer, 1997:46).

Çatışma

Anne-baba çocuk ilişkilerini, içinde yaşanan toplumun etkisi belirler. Türk aile ve eğitim sistemine bakıldığında, genelde otoriter, kısıtlayıcı, aşırı koruyucu ve kontrol edici bir yapının öne çıktığı, çocukların saygılı, baş eğici, pasif, uysal kişilik yapı­sıyla biçimlendiği; kurallara uygun davranışlar ödüllendirilir­ken, aktif, sorgulayıcı, atılgan davranışların cezalandırıldığı gö­rülmektedir. Başka bir deyişle, toplumumuzda çoğunlukla pasif ve söz dinleyen çocuklar anne-babayla olumlu ilişkilere girmek­te, kendi görüşlerini ifade edebilen aktif ve girişken çocuklar ise çatışma kaynağı olmaktadır (Yavuzer, 1997:47).

Ülkemizde, anne ve babalar, çocuk ve gençlerle çatışmaları­nı dile getirirken; gençlerin söz dinlememesinden, anne ve ba­balarının değer ve inanç yargılarına uymamalarından, standart ilke ve kurallara ayak uyduramamalarından yakınmaktadırlar. Kendilerini kolaylıkla ifade edebilecek çağdaki gençler de anne ve babalarına ilişkin görüş ve yargılarını şu cümlelerde özetle­mektedirler (Yavuzer, 1997:47):

“En büyük sıkıntım anlaşılamamak, ne yapsam boş, beni hiç anlamıyorlar.”

“Annem bana hadi çalış dememeli. O çalış deyince çalış­mak istemiyorum. Korkunç bir rahatsızlık duyuyorum. Bize çalış demeyin.”

“Ben anne ve babama nasıl saygı duyuyorsam, aynı şeyi onlardan da bekliyorum.”

“Sizler bizim neyimizi biliyorsunuz? Bilseniz bile bize ne kadar yaklaşabiliyorsunuz?”

“Hangimiz bir sıkıntıda anne-babamıza yaklaşabiliyo­ruz?”

“Çocuklarınıza karşı anne-baba olmak yerine biraz da ar­kadaş olabilseniz, çok iyi olur.”

“Yaş farkı ne olursa olsun önemli olan çocuğunuzla arka­daş olabilmektir.”

“Sınava hazırlanırken bize hep cehennemin ateşinden bahsedildi. Hiç cennetin güzelliği söylenmedi.”

“Tembelliğin zararlarını anlatmak yerine çalışmanın yarar­larını bize anlatın.”

“Karşılıklı anlaşmak ve önemsenmek yalnızca maddi isteklerin karşılanmasıyla bitmiyor.”

“Ailenin beklentileriyle bizim beklentilerimiz arasında farklılık var.”

“Annem, babam bu konuda ne der, nasıl davranır, diye düşünüyor ve söylemekten kaçınıyoruz.”

“Bize yeterince önem vermiyorlar. Sürekli bizi gözlemliyor­lar. Sürekli izlenmekten hoşlanmıyoruz.”

“Bazen tamamen içe kapanıyoruz. Bize biraz daha yakın, anlayışlı davranmalarını istiyoruz. Baskı bizi ders çalışmak­tan soğutuyor.”

“Sorumluluk duygusu kazandırmak istiyorsanız bize ken­diniz örnek olun.”

“Başkalarıyla sürekli kıyaslanmaktan rahatsızız…”

Lisenin ileri sınıflarındaki bu gençler, anne ve babalarına iliş­kin duygu ve düşüncelerini çok net bir şekilde ifade ediyorlar. Gençler en önemli sorunun, farklı değer, inanç ve düşünce ya­pısına sahip olan bu kuşak tarafından “anlaşılamamak” ve onlar­la “sağlıklı bir iletişim kuramamak” olduğunu belirtmektedirler. Bu görüşlerin ışığında en önemli konunun anne-baba ve genç arasında çatışma olduğu anlaşılmaktadır. Güzel olan, ümit verici olan nokta ise, gençlerin, bu iletişimin kurulması için çaba göstermeye hazır olmalarıdır. İnsan ilişkilerinde çatışma; bireylerin, karşılıklı olarak birbir­lerinin ihtiyaçlarına müdahale etmesi durumunda, veya değer­leri uyuşmadığı zaman, kişiler arasında baş gösteren uyuşmaz­lık, zıtlaşma, kavga ve sürtüşmeleri ifade etmektedir (Yavuzer, 1997:49).

Genç ile anne-baba arasındaki çatışma ise, genellikle, anne-babanın, gencin kişiliğini hiçe sayarak ona kişisel konularda seçme ve karar verme özgürlüğü tanımamasından kaynaklan­maktadır. Oysa gencin bağımsızlığını elde etmesinde en önemli faktör, aile içinde oluşturulan etkileşim ortamıdır. Kade­meli olarak artırılan sorumluluk, kendi kendine karar verme ve bağımsızlık olanakları, gencin sorunlarıyla daha kolay başa çık­masına ve yetişkinliğe daha rahat geçmesine fırsat verir. Bu bağlamda anne-baba gencin ihtiyaçlarını bilerek ona yaklaş­malıdır (Yavuzer, 1997:49). Genç,

  • Kendini gerçekleştirmek,
  • Başkaları tarafından anlaşılmak,
  • Erişkinlerce kabul görmek,
  • Kendine özgü bağımsız bir birey olarak tanınmak,
  • Arkadaş grubuna ait olmak ve grup tarafından kabul gör­mek,
  • Kendi kendine yeterli olmak ve kararlarını tek başına al­mak,
  • Ailesi tarafından ilgi görmek ve desteklenmek ister.

Kısaca, gençler bir yandan isyankâr, otoriteye karşı tutumla­rını sürdürürken öte yandan anne-babanın destek, ilgi ve sevgi­sine ihtiyaç duyarlar (Yavuzer, 1997:50).

Ebeveyn-Çocuk Güç Mücadelesi

Kazan-kaybet yaklaşımı anne ve babaların zaman zaman baş­vurdukları bir yöntemdir. Bu yöntemi uygulayan anne-babalar, çocukla olan ilişkilerini bir “güç mücadelesi” şeklinde görürler. Kendilerinin her zaman doğruyu bildiklerini düşünür­ler. Anne-baba ve çocuk arasındaki bu mücadelede, Thomas Gordon tarafından Yöntem l olarak isimlendirilen yaklaşımda “ebeveyn kazanmakta, çocuk kaybetmektedir.” Yöntem II ola­rak adlandırılan yaklaşımda ise “çocuk kazanmakta ebeveyn kaybetmektedir” (Yavuzer, 1997:52).

Yöntem I

Yöntem l’de, ebeveyn, çocuğun uygulaması gerekeni duyurur ve ondan istediği şeyi, kabul edeceğini ümit eder. Eğer çocuk çözümü beğenmezse önce çocuğu çözüm yolunu kabul konu­sunda ikna etmeye çalışır, bunda da başarılı olmazsa güç kulla­nır (Yavuzer, 1997:52). Yöntem l’e örnek:

Çocuk – Okula gidiyorum Allahaısmarladık.

Baba   – Yağmur yağıyor. Yağmurluğunu giymemişsin.

Çocuk – İhtiyacım yok.

Baba   – Yok mu? Islanır, üşütürsün.

Çocuk – Yağmurluk giymek istemiyorum. Nefret ediyorum yağmurluktan.

Baba   – Ama yavrum hem kuru kalırsın hem de sıcak tutar. Lütfen giy.

Çocuk – Hayır nefret ediyorum, giymeyeceğim.

Baba   – Odana git ve yağmurluğunu giy diyorum sana. Aksi halde okula göndermem.

Çocuk – Tamam. Siz kazandınız, bu rezil yağmurluğu giye­ceğim.

  • Bu örnekte ebeveyn kazanmış çocuk kaybetmiştir.

    Yöntem II

Bu yağmurluk çatışmasında ebeveyn-çocuk ilişkisi Yöntem ll’ye göre şöyle gelişir: (Yavuzer, 1997:53)

Çocuk – Okula gidiyorum. Allahaısmarladık.

Baba   – Yağmur yağıyor. Yağmurluğunu giymemişsin.

Çocuk – İhtiyacım yok.

Baba   – Yok mu? Islanır üşütürsün.

Çocuk – Çok fazla yağmıyor.

Baba   – Çok yağıyor.

Çocuk – Yağmurluk giymek istemiyorum, nefret ediyorum yağmurluktan.

Baba   – Ben giymeni istiyorum.

Çocuk – Ben nefret ediyorum diyorum. Onu giymeyece­ğim. Eğer giymeye zorlarsan ben de seni sinir ede­rim.

Baba   – Tamam. Vazgeçtim. Okula yağmurluk giymeden git. Bundan sonra da hiçbir konuda ısrar etmem, sen kazandın.

 b Bu  örnekte de çocuk kazanmış ebeveyn kaybetmiştir

“Çocuk merkezci” adını verdiğimiz, yukarıdaki örnekte görülen aile tipinde egemenlik çocuktadır. Aile içinde karar veren, yar­gılayan ve yönlendiren kişi o’dur. Böyle bir ailede anne çocu­ğunu şöyle anlatmaktadır:

“Her istediğini yaptırır. Gerektiğinde bize bağırır ve döver. Nasıl ben onun eline vuruyorsam o da benim elime vurur.”

Kaybeden Yok Yöntemi

Önceki her iki örnekte de her birey kendi düşündüğünün doğ­ru olduğunu sanır ve karşısındakini bu doğrultuda ikna etmeye çalışır. Oysa bu iki yaklaşımın dışında bir yol daha vardır. Çatışma­larda, sorunun çözümüne alternatif, “Kaybeden Yok” yöntemi­dir (Yavuzer, 1997:54).

Yukarıdaki olay, “Kaybeden Yok” yönteminde şöyle gelişir:

Çocuk – Okula gidiyorum. Allahaısmarladık.

Baba   – Yağmur yağıyor. Yağmurluğunu giymemişsin.

Çocuk – İhtiyacım yok.

Baba   – Sanırım oldukça fazla yağıyor. Bu durum bizi ilgi­lendiriyor çünkü elbiselerin ıslanır ve üşütürsün. Bu da bizi etkiler.

Çocuk – Benim yağmurluğumu giymek istemiyorum.

Baba   – Öyle anlaşılıyor ki sen bu yağmurluğu kesinlikle giymek istemiyorsun.

Çocuk – Evet, nefret ediyorum.

Baba   – Sen gerçekten yağmurluktan nefret ediyorsun.

Çocuk – Evet o ekose.

Baba   – Ekose desenli yağmurluktan nefret ediyorsun değil mi?

Çocuk – Evet okulda kimse ekose desenli yağmurluk giymi­yor.

Baba   – Sen de herkesten farklı bir şey giymek istemiyorsun.

Çocuk – Tabii istemiyorum. Arkadaşlarım beyaz, yeşil, ya da mavi gibi düz renkli yağmurluk giyiyorlar.

Baba   – Anladım, esas sorunun burada olduğu anlaşılıyor. Şu anda yağmurluğu değiştirmek mümkün değil. Öte yandan üşütmene de gönlüm razı olmuyor. İkimizin de kabul edebileceği bir çözüm önerebilir misin? ikimizi de mutlu edecek nasıl bir çözüm bulunabilir?

    Çocuk – Belki bu günlük annemin yağmurluğunu ödünç alabilirim.

Baba   – O senin istediğin gibi mi?

Çocuk – Evet, o güzel.

Baba   – Sanırım annen bugünlük giymene izin verir.

Çocuk – Ona sorayım.

Birkaç dakika sonra.

Çocuk – Sordum. Annem izin veriyor.

Baba   – Bu durumdan memnun görünüyorsun.

Çocuk – Tabii, çok iyi.

Baba   – Yağmurluk seni kuru tutacak, sen bu çözümden memnunsan ben de memnunum.

Burada, çocuk ve babası, sorunu “karşılıklı doyum” ilkesi içinde çözmüşlerdir. İhtiyaçlar karşılıklı dile getirilmiş ve sorun iki tarafın da kabul edebileceği şekilde çözüme varmıştır. Bura­da önemli olan, tarafların kendi “ihtiyaç” ve “haklarını” gözet­mesi kadar, karşısındakinin ihtiyaç ve haklarına da saygı gös­termesidir. “Uzlaşma”, ancak böyle bir ortamda gerçekleşebi­lir (Yavuzer, 1997:55).

Anne-Baba Davranışları

Çocuğun kendi kendini yöneten, yüksek benlik saygısına sahip, doyumlu bir birey olarak gelişmesi, büyük ölçüde ona sağla­nan fırsatlara ve anne-babanın yaklaşımına bağlıdır.Anne-baba yaklaşımlarını, “denetleyici”, “destekleyici” ve “pasif” olmak üzere üç grupta incelemek mümkündür (Yavuzer, 1997:56).

  1. I) Denetleyici yaklaşım:

Denetleyici yaklaşım içinde olan anne-baba davranışlarının or­tak özelliği, çocuğun tutum ve davranışlarını değiştirme amacı­nı taşımalarıdır. Denetleyici yaklaşım; tehdit etmek ya da fiziki şiddet göster­mek şeklinde olabildiği gibi, sevgiyi esirgemek, küsüp iletişimi kesmek ya da aşağılayıcı karşılaştırmalar yapmak şeklinde de olabilir. Her iki denetleme boyutunda da çocuk, hangi davranışın hangi tepkiyi alacağı hakkında bir fikre sahip değildir. Dolayısıy­la kaygılı bir belirsizlik içinde aşırı isyankâr veya aşırı boyun eğici olması mümkündür. Saldırgan anne-baba sözlü olsun, fiziksel ol­sun, çocuğa hücum eder, ona sürekli kızar. Ama anne-babanın öfkesi, her zaman çocuğun davranışına bağlı olmayabilir. Bazen iş yaşamı, bazen de evlilik ilişkileri anne-babanın öfkeli davranışında etken olabilir. Bu anne-babalar gerginliklerini çocukların­dan çıkarırlar (Yavuzer, 1997:56).

Ebeveynin korku temeli üzerine inşa ettiği saldırgan tutumu sonucu, çocuk ya korkutulmuş ve sindirilmiş ya da isyankâr bir birey olur. Bazen her iki durum birlikte görülebilir (Yavuzer, 1997:57).

  1. II) Destekleyici yaklaşım:

Destekleyici anne-baba yaklaşımı; çocuğa yakın ilgi göstermek, sözle veya dokunarak sevgi belirtmek, onunla ortak faaliyetlerde bulunmak gibi, çocuğun benliğini onaylayan davranışları içerir. Yapılan araştırmalar sonucunda, anne-babaların çocuklarını denetlemek için ikna etme yolunu kullanmaları ve destekleyici tutum içinde olmaları halinde, çocukların sağlıklı bir psikososyal gelişim yaşadıkları ve ebeveynin beklentilerine daha olumlu cevap verdikleri görülmüştür. Anne ve baba çocuğun faaliyetlerine ilgi ve keyifle karşılık verip; sınırlandırmayan, özgür bir ortam oluşturursa, onun ken­di kendine öğrenmesini ve yeni beceriler kazanmasını teşvik et­miş olur. Böyle bir özgür ortam, çocuğu cesaretlendirir. Çocuk dış dünyayı ancak kendine tanınan fırsat ve olanaklar ölçüsünde algılamaya ve keşfetmeye çalışır. Anne ve baba çocuğun başa­rılarından dolayı mutluluğunu, sözlü olduğu kadar beden diliy­le de yansıttığı takdirde, onu yeni girişimlere ve başarılara it­miş olur. Örneğin, kâğıt, kalemle yeni tanışan çocuk ilk karalama ça­basının anne ve babası tarafından beğenildiğini görürse, karşı­sındakileri memnun etmek ve beğeni kazanmak için benzer bir “resim” daha yapmayı dener. Çünkü “başarılmış eylem” çocukta devam etme isteği doğurur. O da bu eylemi tam bir beceriye dönüştürünceye kadar tekrarlar. Anne ve baba, çocuğunun diğer çocuklardan, hatta kardeşlerinden farklı, “zekâ ve kişilik özellikleriyle kendine özgü bağımsız bir birey” olduğunun bilinciyle hareket etmeli, çocuğun yeterli olduğunu ve kendi kendine gelişebildiğini düşünmelidir (Yavuzer, 1997:57).

İlgili, dikkatli ve gözleyen bir yetişkin, çocuğun başarısından duyacağı hazzı ve keyfi pekiştirir. Destekleyici yaklaşımı benimseyen ve ikna ederek denetle­meyi seçen anne-babanın çocuğu, onların duygu, düşünce, de­ğer ve beklentileri hakkında nedenleri ve sonuçları ile birlikte bilgi sahibidir. Anlaşılır ve tutarlı tepkilerin birikimi, hangi dav­ranışın sonuçlarının ne olacağını belirlemiştir. Dolayısıyla çocuk hem davranış seçiminde kendini özgür görebilir, hem de seçim­leri hakkında, kısıtlanacağından çekinmeden ana-babasına da­nışabilecek bir durumdadır. Başka bir deyişle, ana-baba-çocuk ilişkisi, yetişkin-yetişkin etkileşimine yaklaşan bir niteliktedir. Olumlu ebeveyn, tutarlı ve kararlıdır. Kendi içinde özgüven­li ve sakindir. Böyle bir ortamda çocuk, anne ve babasının sö­zünün ve beklentisinin ne olacağını bildiği gibi, onlar tarafın­dan aşağılanıp alay edilmeyeceğini de bilir (Yavuzer, 1997:58).

III) Pasif yaklaşım:

Pasif ebeveyn, yukarıda belirtilen ebeveyn yaklaşımlarından fark­lı olarak çocuğun etkinlikleri konusunda “ilgisiz ve kayıtsız” dav­ranışlar sergileyen ebeveyndir. Ebeveynin ilgisizliğiyle, çocuğun

öğretmen ve arkadaşlarına karşı olumsuz davranışı ve yakın çev­resindeki eşyalara verdiği zarar arasında yakın bir ilişki bulun­muştur. Bu gruba giren anne babalar hoşgörü ile boşvermeyi birbirine karıştırırlar. Çocuğa sınırsız haklar tanındığı halde nere­de duracağı kesin olarak belirlenmemiştir (Yavuzer, 1997:58).

Çocuğa olumlu yaklaşım için:

1)    Önce kendi kafanızda net ve tutarlı olun. Çocukla iyi bir iletişim kurun. Yaptığınız işi bırakıp çocuğa yaklaşın ve onun size bakmasını sağlayın.

2)    O size bakıncaya kadar, yapmasını istediğiniz şeyi söyle­meyin.

3)    Açık ve net olun. “Şimdi şunu…… yapmanı istiyorum, anlıyor musun,” deyin. Evet veya Hayır cevabı alıncaya kadar bekleyin.

  • Eğer karşılık vermezse isteğinizi tekrarlayın (Yavuzer, 1997:62).

Tartışmayın, kızmayın. Yavaş ve derin nefesler alın, böylece sakinleşirsiniz. Aile-çocuk ilişkileri, anne-babanın sabırlı olması­nı gerektirir. Burada çocuğa vermeye çalıştığınız, bu konuda kararlı olduğunuz mesajıdır (Yavuzer, 1997:62).

Sorun Çözme

Anne-baba ve çocuk arasındaki sorunların çözümünde temel il­ke, karşılıklı ihtiyaçları belirlemek ve önem derecesine göre sı­ralamaktır. İki tarafın da ihtiyaçlarını birlikte değerlendirmek “karşılıklı saygının” gereğidir. Gencin ihtiyacı “sinemaya git­mek” ise, “suare” yerine “matine” seçimi annenin isteği olabi­lir. Bu durumda önemli olan uzlaşma zeminini bulmaktır. An­cak bu zemini ararken, kazanan (babalar hep haklıdır) ya da kaybeden (çocuklar bilmez) gibi yanlış bir varsayımdan yola çıkmak, iletişimi her zaman engeller (Yavuzer, 1997:64).

Çocuğunuzu Sevdiğinizi Öperek, Okşayarak, Beden Dilinizle de Gösterin

İnsanoğlu fark edilmek ve önemsenmek ihtiyacını yaşamın her evresinde duyar. Bebekler de, yaşamın ilk evrelerinden başlaya­rak dokunulmayı, kucaklanmayı isterler. Zaman içinde beden teması, göz kontağı, gülümseme, canlı bir çevre, müzik ya da konuşma şeklinde ses uyarıcısı verme, iletişim için gerekli öğe­leri oluşturur Kucaklayarak, öperek, okşayarak kurulan ilişki de, bedensel temasa duyulan ihtiyacın karşılanmasında önemli rol oynar. Çocuğu olduğu gibi kabul eden, onu destekleyip yüreklen­diren aile üyeleri, çocuğun benlik değerinin tohumlarını ekmiş olur. Kabul belirtilerinden biri de kucaklamak, öperek sevmek gibi fiziksel temastır. (Yavuzer, 1997:72).

Bazı araştırma bulguları, psikosomatik hastalıkları olan kişile­rin yeteri kadar yakın bedensel temasla, sevilme deneyimine sahip olmadıklarını, öpülüp, kucaklanmadıklarını ortaya koy­muştur (Yavuzer, 1997:72).

Çalışan Annenin Zaman Kullanımı

Çalışan annelerin en önemli sorunları şunlardır: (Yavuzer, 1997:78).

  1. a) Annenin işten ve trafikten eve geç ulaşması nedeniyle ya­şadığı gerginlik,
  2. b) Yemeği hazırlama telaşından kaynaklanan panik.
  3. c) Çocuğuna yeterli zaman ayıramamanın getirdiği suçlu­luk duygusu.

Bütün bunlar annenin “zamanı iyi yönetmesiyle” belirli bir düzene oturtulabilir. Zamanı kontrol altına alan anne, kendini de kontrol etmeyi başaran, hedeflerini ve önceliklerini iyi plan­layan annedir. Bu durumda anne, “işe” ve “çocuğuna” ayırdığı zamanı verimli bir şekilde kullanabilme alışkanlığına sahip ola­cak, buna bağlı olarak da söz konusu “panik” ve “suçluluk duygusunu” yaşamayacaktır (Yavuzer, 1997:78).

Çok zaman değil, yoğun birliktelik; nicelik değil, zamanın ni­teliği önemlidir. Bu nedenle anne iş sonrası varolan zamanı­nı yoğun bir şekilde çocuğuyla birlikte geçirdiği taktirde ço­cuk yeterli doyumu sağlar. En önemli tehlike, annenin suçluluk duygusu içinde çocuğa veremediği zamanı maddeyle kapatmaya çalışması, her akşam oyuncak veya çikolatayla gelmesidir. Bir başka tehlike de aynı suçluluk duygusu içinde çocuğu “aşırı şımartma” ve her istediğini yapmaya çalışmaktır. Burada çocuğun anneden istediği ne aşırı hoşgörü, ne şımartma, ne de oyuncaktır. Çocuk anne ile yüz yüze birlikteliği özlemiştir. Mutfağında yemeğini çocuğuyla birlikte yapan anne, bu beraberliği ona yaşatmış olur (Yavuzer, 1997:79).

Görmek İstediğiniz Davranışı Sergileyin

           Çocuklar anne ve babalarının tüm davranışlarını karbon kâğı­dı gibi aynen kopya ederler. Korku ve kaygılarını da, coşku ve olumlu huylarını da.  Öğüt vermek yerine davranışlarınızla örnek olun. Çocuklar modelden taklit yoluyla öğenirler. Onlar için “eylem”, “söz”den çok daha etkilidir. Çocuk duyduğunu değil, gördüğü­nü öğrenir ve uygular. Annesinin baskılı yemek yedirmesini be­beklerine yemek yedirirken uygular. Anne-baba arasında öğ­rendiği şiddeti, oyunlarında arkadaşlarına uygular (Yavuzer, 1997:101).

 

 

 

 

Disiplin

Disiplin; çocuk eğitiminin parçasıdır. İsmi ne olursa olsun, di­siplinin önde gelen ilgi alanı, davranışı etkili bir şekilde ele al­maktır. Disiplin bu nedenle çocuğun gelişiminde önemli rol oynar. (Yavuzer, 1997:91).

Disiplinin üç temel amacı vardır. Bunlar; (Yavuzer, 1997:91)

  1. Sevgi ve güven ilişkisini geliştirmek,
  2. Benlik değerinin temelini atmak,
  3. Başkalarını anlayarak ve onların kişiliklerine saygı göstere­rek model görevini gerçekleştirmek olarak sınırlanabilir.

Disiplin; aile içindeki denge ve düzenin oluşturulmasında büyük önem taşır. Ancak disiplin çoğunlukla “cezalandırma” ile eşanlamda değerlendirilir. Her ne kadar kelime anlamıyla “katılık” ve “kuralcılık” gibi kavramları çağrıştırıyorsa da gerçek anlamda disiplin, çocuğun topluma uyumu üzerine yoğunlaş­makta, davranışı  yönlendirmeyi  amaçlamaktadır. Disiplin, çocuğa istenilen davranış ve alışkanlıkları öğreterek, kendi kendini denetleme ya da iç denetim demek olan ahlak gelişimini sağlamaktır. Bu da dıştan gelen bir zorlamayla olmaz. Önemli olan, içselleşmiş bir sorumluluk duygusunun oluşturulmasıdır (Yavuzer, 1997:91).

            Disiplin, tutarlılık ve esneklik gibi bazı ikilemleri içerir. Bir yandan çocuğa kuralların tutarlı bir şekilde verilmesi gerekir. Öte yandan katı bir şekilde uygulanan kararlar hoşnutsuzluğun oluşumuna neden olabilir. Çocuklar bazen ebeveynin esnek davranmasını bekler (Yavuzer, 1997:92).

Dayakla ve zor kullanarak davranışı yönlendir­meyi amaçlayan anne baba;

  1. Çocuğun kendilerine karşı korku, öfke ve kızgınlık içinde olmasına sebep olur.
  2. Çocuğa saldırgan olmayı ve sorunlarını şiddet yoluyla çözmeyi öğretir,
  3. Zayıf vicdan ve ahlak gelişimine yol açar (Yavuzer, 1997:93).

Sorumluluk Duygusu Kazandırma

Sorumluluk erken çocukluk dönemlerinden başlayarak çocu­ğun yaşına, cinsiyetine ve gelişim düzeyine uygun görevler vermekle başlar. İki buçuk yaşından başlayarak döke saça da olsa çocuğun çorbasını kendi başına içmesine fırsat vermek, oyuncaklarını toplamasını beklemek, kendi odasında kendi ya­tağında yatmasına ortam hazırlamak, yaşına ve cinsiyetine gö­re sofra hazırlığı veya araba temizliği gibi konularda onun yar­dımını beklemek, “sorumluluk” konusunda çocuğu cesaretlen­dirici ve destekleyici bir ortam sağlar. Böyle bir ortam çocuğun kendi kendisine yetmesine ve yönetmesine fırsat vereceğinden onun kendine olan güvenini de artıracaktır.Tam tersine koruyucu yaklaşım; çocuğun kendi kendine ye­ten, bağımsız bir birey olmasını engeller (Yavuzer, 1997:107).

Mükemmeliyetçi Anne-Baba, Çocuğu Mutsuz ve Umutsuz Yapar

Mükemmeliyetçi anne ve baba çocuğun kapasitesini dikkate almadan yüksek bir beklenti içine girer. Kendi yetenek ve başa­rılarıyla, anne ve babasının beklentileri arasında fark olduğunu gören çocuk kendisinin değersiz ve önemsiz olduğunu düşü­nür. Çünkü hiçbir zaman anne-babanın hedeflediği başarıyı el­de edemez. Bu başarısızlık onu hayal kırıklığına uğratır, başarı­sızlığı pekiştirir (Yavuzer, 1997:125).

Ailelere Öneriler

Kuşak çatışmasının olumsuz, sağlıksız boyutlara ulaşmasını önlemek sağlıklı bir iletişimle mümkün olur. Bu iletişimi sağlıklı bir biçimde kurup sürdürebilmekse yetişkinlere bazı görevler yüklemektedir.

  • Genci önce insan olarak kabul edin, ona sevgi ve saygı gösterdiğinizi belirtin.
  • Gençlik çağına özgü biyolojik, ruhsal ve toplumsal değişme ve gelişmeleri, bunların gencin yaşantısına nasıl yansıdığını bilip tanıyın, gençlik çağının fırtınalı ve zor olduğunu göz önünde bulundurun.
  • Gencin duygularındaki değişiklikleri ve düşlemlerden kaynaklanan davranışları karşısında serinkanlı olun. Kırıcı, sert ve yıkıcı davranışlarda bulunmayın
  • Genci denetlemek, engellemek yada ödün veya ödül vermek için tutarlı davranın, kimi zaman ödüle değer bulduğunuz bir davranışı başka bir zaman yermekten kaçının.
  • Aile ve ev ile ilgili konularda ve sorunlarda gencin düşünce ve önerilerini alıp onunla konuşup tartışmaktan kaçınmayın.
  • Konuşma ve tartışmalar sırasında gencin doğru düşündüğü, gerçeği bulup söylediği durumlarda ona hak verin, düşünce ve önerisini gerçekleştirmesi için yardımcı olun.
  • Gençlerle yapılan tartışmaları, onları korkutarak veya güldürerek kesmeyin.
  • Gencin tutum ve davranışlarına biçim ve yön verin. Benim gençliğimde……….. diye başlayan konuşma ve öykülerden kaçının.
  • Gence bol bol öğüt vermek yerine örnek davranışlar yapın ve örnek davranışlar bulup gösterin.

III. ERGEN VE ÖNCEKİ KUŞAK ARASINDA ÇATIŞMA

Ülkemizde, toplumun her kesiminde çok hızlı bir gelişme ve değişmeyi gözlemlemekteyiz. Bu değişmeyle beraber toplumumuzda yerleşik değerler, eski toparlayıcılıklarını yitirmektedir. TV ve yazılı basının, genel değer yargılarının değişmesindeki rolü çok önemlidir. Bu hızlı değişim, daha çok köy kesiminden büyük şehirlere gelen gençler üzerinde belirgindir. Köy hayatında kişiler arası ilişkinin yakın ve samimi oluşu, ahlaki ve dini değerlerin daha etkili ve toplayıcı oluşu, buna karşılık daha geniş ve değişik bir yapıya sahip büyük şehirlerde insan ilişkilerinin köydeki kadar sıcak olmaması, hemşehrilik bağının daha zayıf olması, dini,ahlaki ve toplumsal değer yargılarının köye oranla daha az etkili oluşu,özellikle gençler üzerinde olumsuz etkiler yapmaktadır. Daha önce, aile ve yakın çevre tarafından benimsetilmiş değerlerle, şehirdeki yeni çevrenin değerleri arasında fark vardır ve genç hangi değer hükümlerine ne ölçüde uyacağını veya uymayacağını kestirememektedir. Yetişkin toplumu ile farklı değerlere sahip olma, başlı başına bir uyumsuzluk ve çatışma nedenidir.

Gençlik dönemi bir bakıma kimlik arama, kendini ispatlama, bağımsızlık kazanma evresidir. Bu kimliğini kazanma çabası içindeki genç,yetişkinden arzu ettiği güveni göremezse huzursuz olur. Aslında anne-baba ve diğer yetişkinler, gençlerin neleri yapıp neleri yapamayacakları konusunda görüş birliğinde değillerdir.

Yörükoğlu (1985:210)’e göre, gençlerin bir kuşak öndeki yetişkin toplumuna girmesini, bağımsız olmasını ve kendine has bir kimlik elde etmesini önleyen önemli bir engel de onların ekonomik olarak bağımsız olmamasıdır. Kendi hayatını devam ettirmek için gerekli parayı kazanamama, gencin bağımsız bir kimlik geliştirmesine engel olabilir. Eğitim döneminin uzaması, gençlerin bir an önce hayata atılıp sorumluluk almasını ve yetişkin safına  geçmesini geciktirdiği için, gençler açısından bir huzursuzluk nedeni olabilir. Öğrenimi boyunca çalışmayan, üretici olmadan anne-babasının harçlıkları ile geçinmek durumunda kalan öğrenciler bunun ezikliğini duyarlar. Genellikle ülkemizdeki gencin anne-babası ve yakın çevresindekilere oranla daha çok okumuş olması, aile içindeki kuşakların farklı kültüre ve anlayışa sahip olmasına ve hatta farklı dil kullanmasına yol açtığı için kuşak çatışmasına neden olabilir.

Zamanımızdaki süratli gelişme ve bilgilenme nesiller arasındaki zamanı kısaltmıştır. Değişen çevre ve yeni şartlar karşısında yeni davranışlar öğrenme konusunda genç nesiller, bir kuşak öncekilere oranla daha ataktırlar. Bu durumda gençler ve yetişkinler yaşadıkları ortak çevreye aynı oranda uyum gösteremez.

Tezcan (191: 39-43)’a göre her öğrenilen bilgi, kişide yeni birtakım davranış değişikliklerine neden olmaktadır. Gençler bu tür bilgileri bir önceki kuşaktan daha çabuk ve kolay öğrendiklerinden, bu yeni bilgiler ve dolayısı ile yeni davranışlar öğrenme, kuşaklar arasında farklılaşmaya neden olur. Önceki kuşakların gençlik dönemine karşı duydukları özlem, buna karşılık gençlerin de kendilerinden daha üstün bir durumda bulunan yetişkinlere karşı duydukları özlem, gençler ve yetişkinler arasında bir çatışma yaratabilir Anne ve babanın baskı yapması, çocuklarına söz hakkı vermemesi, onların bağımsızlık isteklerini arttırır. Anne-babanın olumsuz tutumları gençlerde istenmeyen duygusal birikimlere yol açar.

Kulaksızoğlu (1985:194-195)’a göre lise son sınıfta okuyan gençler üzerinde yapılan bir araştırmada, en çok aşağıdaki konularda anne-babaları ile çatışmaya girdikleri saptanmıştır:

  1. Anne-babası tarafından eleştirilmek,
  2. Sağlık durumları ile çok ilgilenilmesi,
  3. Evde temizlik konusunda titiz davranılması,
  4. Bir konunun çok uzatılması,
  5. Aşırı şekilde nasihat edilmesi,
  6. Üstlerine çok düşülmesi,,
  7. Anne-babanın onu anlamaması,
  8. Akşamları eve geç gelmeye izin verilmemesi,
  9. Evde azarlanması,
  10. Anne-babanın her şeyini öğrenmek istemesi,
  11. Anne-babası tarafından dağınık olduğunun söylenmesi,
  12. Okuldaki ders başarısının tenkit edilmesi,
  13. Ailesinin ona baskı yapması,
  14. Anne-babasının yanında tartışması.

Ayrıca alt ekonomik seviyedeki ergenler için “evdeki işlerin zamanında yapılmaması”  ve “anne-babasının yeterince bilgili olmamaları” çatışma konusu olmaktadır.

Kulaksızoğlu(1985: 196)’a göre anne açısından bakıldığında, gencin radyoyu veya teybi çok açmasını ve fazla TV seyretmesini onunla çatışma yaratan bir neden olarak ileri sürmektedirler. Babalar genel olarak ergen yaştaki çocuklarının yaptıkları ile ilgili olarak onlarla çatışmaya düşmediklerini belirtmişlerdir. Bu, ergenlik çağındaki çocukların babaları ile sürtüşme yaratabilecek davranışlardan kaçınması ile açıklanabilir

Tan (1974:301-308), ergenlerin anne- babaları ile en önemli sorun alanları konusundaki çalışmasında okul ve ders çalışma, arkadaş ilişkileri, gezme ve izin, oyun ve boş zaman faaliyeti, giyim ve süslenme konularını ergenin anne ve babası ile aralarındaki en önemli sorun alanları olarak görmektedir.

  1. ANNE BABA VE DEĞİŞİM

Pek çok anababaya kendilerini değiştirmek görüşünü kabul etmek­tense çevreyi ve çocukları değiştirecek yeni yöntemler bulmak daha kolay gelir.

            Toplumumuzda anababalığa, anababalığın gelişimin­den daha çok, çocukların gelişim ve büyümesini etkileyen bir görev olarak bakılır. Anababalık çocuk “yetiştirmek” demektir. Uyum göstermesi gereken çocuklardır. Sorunlu çocuklar vardır, ama sorunlu anababalar yoktur! Hatta sorunlu anne/baba-çocuk ilişkileri bile yoktur!

Yine de her anne/baba, eşi, arkadaşı, akrabası ya da patronuyla ilişkilerinde ciddi çatışmaları önlemek ya da ilişkiyi sağlıklı tutmak için değişmesinin gerektiği zaman­lar olduğunu bilir. Herkesin bir başkasının davranışı yüzünden kendi davranışını değiştirdiği olmuştur. Bir ar­kadaşınızın buluşmaya geç gelme alışkanlığına kızıyor olabilirsiniz. Yıllar geçtikçe bu huyunu kabul etmeye başlarsınız. Belki kendi kendinize güler ve arkadaşınızın bu huyuyla alay edersiniz, ama artık kızmıyorsunuzdur. Bunu arka­daşınızın özelliklerinden biri olarak kabul etmişsinizdir. Onun davranışı değişmemiş; onun davranışı konusunda sizin tavrınız değişmiştir. Uyum sağlayan sizsiniz. Siz değiştiniz.

Ahmet’in babası bir grup tartışmasında üç yaşındaki çocukların çok hareketli olduğunu işittikten sonra kendi oğlunun hareketliliğini doğal karşıladı. Aslında her ana baba kendini değiştirerek kabul ede­mediği davranışların sayısını azaltabileceğini anlayacak kadar akıllıdır.

Bu göründüğü kadar zor değildir. Birçok ana baba ikinci, hatta üçüncü çocuklarının davranışını birinciye göre daha çok kabul eder. Ana babalar çocuklar hakkında bir kitap okuduk­tan ya da ana baba eğitimiyle ilgili bir konferans dinledikten sonra çocuklarına karşı daha kabul edici olabilirler. Çocuklar­la doğaldan ilişki kurmak ya da çocuklar hakkında başkala­rının deneyimlerinden bir şeyler öğrenmek bile ana babaların tavrını önemli boyutta değiştirebilir. Ana babaların daha kabul edici olmalarının değişik yollan vardır.

Kendinizi Daha Çok Kabul Edebilir Misiniz?

Çalışmalar, insanların kendilerini kabul etmeleriyle başka­larını kabul etmeleri arasında doğrudan bir ilişki olduğunu gösteriyor. Kendini kabul eden bir kişinin başkalarını da ka­bul etme olasılığı yüksektir. Kendileri hakkında pek çok şeye hoşgörü göstermeyenler başkalarına da hoşgörülü davranmakta  zorlanırlar.

Bir anne/babanın kendine şu soruyu sorması gerekir: «Kendimden ne kadar hoşnutum?”

Bu soruya dürüstçe verilecek yanıt kişinin kendini ka­bul etmediğini gösterirse, o kişinin kendi yaptıklarından daha çok doyum sağlamanın yollarını yeniden gözden geçirmesi gerekir. Kendilerini kabullenen ve saygı duyan kişiler çoğunlukla yeteneklerini kullanan, potansiyellerini gerçekleştiren, üretici, başarılı kişilerdir. Böyle kişiler ihtiyaçlarını gidermek için çocuklarının davranışlarını değiştirmelerini istemez, kendilerini değerli bulmak için çocuklarına ihtiyaç duymaz. Kendilerine say­gısı olan ve güvenen ana babalar çocuklarının davranışlarını daha kabul edici olurlar.

Diğer taraftan, yaşamından hoşnut olmayan, özsaygısı yetersiz ve mutluluğu kendi çocuklarını başkalarının değer­lendirmelerine bağlı bir anne/babanın, çocukların kendini kötü anne/baba olarak göstereceğinden korktuğu davranış­larını kabul etmeme olasılığı yüksektir. Bu ana babalar için okulda başarılı, sporda becerikli çocuklar yetiştirmek statü sembolü olur. Onlar çocuklarıyla gururlanma gereksinimi duymaktadırlar. Çocuklarının, ken­dilerinin iyi anne/baba olduğunu gösterecek biçimde dav­ranmalarını isterler. Çok sayıda ana baba çocuklarını, kendi­lerine benlik saygısı vermeleri için kullanırlar.

Onlar Kimin Çocukları?

Birçok ana baba, “Onlar benim çocuklarım değil mi?” ya da “Ana babaların çocuklarını en iyisi olduğunu düşün­dükleri biçimde etkilemeye hakları yok mu?” diyerek çocuklarını kendi değerlerine göre kalıplama çabalarını haklı göstermeye çalışırlar. Bu görüşteki anne/baba, çocuğun kendi modeline uymayan davranışlarını kabul etmez.

        Çocuğunu ayrı ve farklı bir kişilik olarak gören bir ana/baba onun davranışlarının çoğunu kabullenir. Çünkü onun çocuğu için düşündüğü bir kalıp yoktur. Böyle bir anne/baba çocuğunun biricikliğini kabullenmeye hazırdır ve olabileceği en iyiyi olmasına izin verebilir.

Kabul edici bir anne/baba çocuğun kendi hayat “programını” geliştirmesine izin verir; daha az kabul edici bir anne/babaysa çocuğun yaşamını, onun adına kendisi programlamak gereğini hisseder.

Ana babaların çoğu çocuklarını “kendi uzantıları” ola­rak görür. Bu nedenle yapamadıkları şeyleri yapmaları, olamadıklarını olmaları ya da kendi iyi çocuk tanımlamala­rına uymaları için çocuklarını etkilemeye çok çaba gösterir­ler.

Ana babalar çocuklarının, kendi uzantıları olmadığını, ayrı ve biricik olduğunu görmeye başlayarak daha çok davranışını kabul edebilir ve kendilerini değiştirebilirler. Çocuğun anne/babadan ve onların kendi yaptıkları proje­lerden ne denli farklı olursa olsun, olmak istediği şeyi ol­maya hakkı vardır. Bu onun başkalarına devredilemez hakkıdır.

Çocukları Gerçekten Seviyor Musunuz? Yoksa Belirli Tip Çocukları Mı Seviyorsunuz?

Çocukları sevdiğini savunan, ama davranışlarıyla yal­nızca belli tip çocukları sevdiğini gösteren ana babalar vardır. Spora değer veren ana babalar, çocuğunun spora karşı yeteneksiz olmasını kabul edemez. Güzelliğe değer veren anneler, güzel olmayan kızlarını kabul edemez. Yaşamla­rını müzikle zenginleştiren ana babalar, müziğe ilgi duyma­yan bir çocuğa sahip olunca hayal kırıklığına uğrarlar. Akademik becerilere değer veren babalar, bu konuda başarılı olamayan çocuklarında onarılamayacak duygusal yaralara neden olabilirler.

Ana babalar bu dünyaya çok çeşitli çocukların geldiğini ve onların da gideceği çok çeşitli yolların olduğunu kavrar­larsa kabul edemeyecekleri davranış sayısı çok azalır. Do­ğadaki güzellikler de yaşam biçimlerindeki çeşitliliği gös­termiyor mu?

Ana babalara her zaman, “Çocuğunuzun özel bir şey olmasını istemeyin; yalnızca olmasını isteyin” derim. Böyle bir tavırla ana babalar her çocuğa karşı daha çok kabul edici olduklarını ve her birini “kendi istediği gibi olurken” elemenin ne denli neşe ve heyecan verici olduğunu fark ederler.

Ana babaların çocuklarından daha deneyimli olduklar bir gerçektir, ama bu deneyimin onlara her zaman gerçeği gösterdiği, neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verecek aklı bahşettiği pek de belli değildir. Deneyim iyi bir öğretmendir, ama her zaman neyin doğru olduğunu öğ­retmez; bilgi bilgisizlikten iyidir, ama bilgili kişi her zaman akıllı değildir.

  1. EŞLER ARASINDA İLETİŞİM

Yapılan araştırma sonuçları, iletişim üzerinde kadın ile erkekler arasında farklılıkların olduğunu göstermektedir. Örneğin, ilişkileriyle ilgili hoşnutluk düzeyini ölçmek için 264 çift üzerinde yapılmış bir çalışmaya göre, kadınlar için -erkekler için değil- en önemli öğenin “iyi iletişim” hissi olduğu bulunmuştur. Yapılan bir diğer araştırmaya göre, erkeklerin ilişkile­rindeki hemen her şeyi eşlerine oranla daha toz pembe görmekte oldukları ortaya çıkmıştır. Zağlar (1996)’a göre, küçük kız ço­cukları erkek çocuklarına göre daha çok konuştuğu; yetişkin kadının da ortalama günde 25.000 sözcük, erkeğin ise 10.000 sözcük kullandığı belir­lenmiştir. Ancak, erkekler evlenmeden önce eşlerini tavlayabilmek için çok fazla dil dökerler. Yani, evlendikten sonra erkeklerin asıl problemi iletişim kurma yeteneğinin olmaması değil, ilgisizliği hatta iletişim kurmayı iste­memesidir.

Özuğurlu (1990)’un, 300 evli kadın üzerinde, yaptığı araştırma sonu­cunda şu bulgular elde edilmiştir. Kadınların % 96’sı eşiyle arasındaki ileti­şim yetersizliğinden, % 93’ü rol paylaşımında anlaşamadığı, % 86’sı evli kadınların bir kişi olarak varlık ortaya koymaktan şikayetçi oldukları bu­lunmuştur.

Zağlar (1996)’a göre kadınlar ile erkekler arasında muazzam farklılıklar olduğunu anlamalı ve bunların iyi ya da kötü olmadığını bilmelidir. Eşler bu farklılıkları nazik, sevgi dolu ve etkili bir iletişimle aşmayı öğrendiklerinde, romantik bir iliş­kiyi ömür boyu sürdürme şansı artar. Çünkü insanlara ge­reksinimimiz vardır. Yetişkin hale gelebilmek için sevgiye ve bunu paylaş­maya gereksinim duyarız. (Nazlı S. Aile Danışması 2000)

 

OKUL-AİLE İŞBİRLİĞİ

            Aile toplumun çekirdeğini oluşturur. Aile toplumdaki diğer kurumlarla sürekli olarak etkileşim içerisindedir. Ailenin etkileşimi konusunda sürekliliği olan en önemli kurum okuldur. Aile, çocuğunun eğitim-öğretimini sağlıklı bir şekilde sürdürmek için okul ile işbirliği içerisinde olmalıdır. Toplumun refah ve mutluluğu ile ailelerin sağlıklı yapısı arasında doğrudan bir ilişki vardır.

            Eğitim-öğretim süreci yalnızca okulda tamamlanamaz. Aile desteğine büyük ihtiyaç vardır. Olumluluklar eğer anne-baba desteği ile sürerse daha kalıcı olur. Bu durumda anne-baba eğitimine ihtiyaç duyulmuştur. Anne baba eğitiminin amacı; değişen toplumda toplumumuzun ihtiyacı olan çağdaş insanı yetiştirebilecek aile ortamını sağlamak, aile-okul işbirliği bilincini verebilmektir.

            Anne-baba eğitimi;

  1.   Geleceğin yetişkinleri olan çocuklar açısından,
  2.   Toplumun temel yapısı olan ailenin birliği açısından

 önemlidir.

            Ailenin; çocuk gelişimi, çocukla iletişim vb. konularda eğitimli olması yani ailenin nitelikli olması çocuğun okuldaki yaşamına çok destek olacaktır.

            Çocuğun okulla ilgili her döneminde aile, etkin biçimde görev almak zorundadır. Aile okul ile iletişimi sağlayamıyorsa veya aile okul sürecinde yetersizse, çocuk çevresi ile iletişiminde olumsuz bir süreç yaşıyorsa okulun eğitim-öğretim sürecinde çocuğa yardımcı olabilme etkisi o nispette azalacaktır.

            Çağımız hızlı değişim çağıdır. Günümüzde teknoloji hızla gelişmekte nüfus hızla artmakta, köyden kente akın olmakta, eğitim olanakları yaygınlaşmakta ve toplumsal yapıda değişimler olmaktadır. Toplumsal yapıdaki değişimler;

Sosyal değerlerde,

Normlarda,

Sosyal rollerde ve toplumsal beklentilerde  olmaktadır.

            Günümüzde toplum, değişikliğe açık bireylere ihtiyaç duymaktadır.

Değişikliğe açık birey;

  •   Olumlu değişiklikleri yaratan, destekleyen ve toplum yararına kullanabilen,
  •   Kendisini tanıyan,
  • Güvenli,
  •  Girişimci,
  • Davranışların sorumluluğunu yüklenebilen,
  • Amaçları farklı olan bireylerle yaşayabilen ve birlikte çalışabilen,
  • Üretkenliği olan bireydir.

      Bugün çocuk yetiştirmede iyi niyet, sağduyu ve geleneksel bilgiler yeterli olmamaktadır. Çocuğun eğitimi bilgi ve deneyim de gerektirmektedir.

ANNE BABANIN ÇOCUK YETİŞTİRME KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ;

  • Eğitim düzeylerine,
  • Çocuk yetiştirme konusundaki bilgi ve deneyimlerine,
  • İçinde bulundukları çevreye,
  • Sosyal sınıfa,
  • Kültür yapılarına,
  • Dini inançlarına göre değişmektedir.

      Çocuklarda temel güven duygusunun özünü, anne çocuk ilişkisindeki, süreklilik, tutarlılık, aynılık oluşturur.

Etkili anne-baba olmak; sevgi göstermek kadar, bilgili olmayı, emek ve zaman harcamayı da gerektirir.

 

YAYGIN ANA BABA TUTUMLARI ÜÇ ANA GRUBA AYRILABİLİR:

-Aşırı Otoriter Tavır

      Kendine güvensizliğe, benliğe ilişkin olumsuz yargıya, düşünceleri aktarmada çekingenliğe neden olabilir.

-Çocuk Merkezli Aile

      Çocuğun ben-merkezciliği körüklenmekte, başkalarının isteklerine saygı gösterme gibi davranış kalıpları edinmesi engellenmekte, sosyalleşmesi gecikmekte, ilk sosyal deneyimlerin yaşanması zorlaşmaktadır.

-Demokratik Aile Tutumu

      Çocuğun varlığına ve isteklerine saygı duyulması esastır. Gelişim aşamalarına uygun olarak çocuğa bazı sorumluluklar verilmekte, söz ve seçim hakkı tanınmaktadır.

      Çocuklara karşı anne ve baba tutumları çok değişiklikler göstermektedir. Olumlu etkisi görülen ana baba tutumları aşağıda belirtilmiştir.

  • Mantıklı, sebep sonuç ilişkisine dayalı bir otorite,
  • Çocuğun kendini açığa vurma, kendi kendini yönetme, özerklik, sosyal uyum davranışlarının desteklenmesi ve ödüllendirilmesi
  • Gereksiz kısıtlamalar koyulmaması, ancak çocuğun davranışlarının devamlı kontrolü
  • Aile kural ve politikasının güçlü bir şekilde desteklenmesi
  • İstenen davranışların ödüllendirilmesi,

            Bugün artık hepimiz şunları biliyor ve kabul ediyoruz:

  • Eğitim yalnızca okul yaşamı içerisinde yürütülemez.
  • Eğitim evde ve çevrede sürmektedir.
  • Evdeki, okuldaki ve yakın çevredeki yaşantılar uyum içerisinde olmalıdır.
  • Çocuğun eğitimini paylaşan kişilerin birbirini tanıması gerekir.
  • Anne ve babanın eğitim konusundaki tutumları önemlidir.
  • Okulun ve ailenin çocuğun gelişim özelliklerini, gelişim seyrini ve belirgin karakteristiklerini bilmesi ve yakından incelemesi gerekir.

            Okul aile işbirliğinde ana-baba-öğretmen işbirliğini neler engeller?

  • İşbirliğini nasıl gerçekleştireceklerini bilmeme
  • Arada var olan engelleri, açık yüreklilikle kabul etmeme
  • Engelleri ortadan kaldırmak için çaba harcamama
  • Engelleri ortadan kaldıracak bilgi, anlayış ve özgüvene sahip olmama
  • Duygusal davranma
  • Ön yargılar içinde olma

            Ana-baba-öğretmen işbirliğinde karşılıklı çatışma ya da yarışma gereksizdir. Ana babaların da öğretmenlerin ilgi ve hedefleri aynıdır. Çocuğa daha iyi eğitilebileceği bir ortam hazırlamak….

            Anne babalar eğitim kurumuna neler sunabilirler?

  • Çoğu kez anne ve babaların sezgi ve sevgileri başkalarının gözünden kaçabilecek pek çok şeyi görmelerine neden olur.
  • Okulda uygulanan eğitimin ve eğitim ortamının tamamlanması ve pekiştirilmesini sağlarlar.
  • Çocuğun gelişim özellikleri ve bireysel özellikleri konusunda öğretmeni aydınlatırlar.
  • Ev yaşamı, komşuluk çevresi ve ilişkileri, çocuk yetiştirme konusundaki tutum ve davranışları ile ilgili bilgi verirler.
  • Okuldaki eğitim etkinliklerine kaynak kişi, destek personel vb. olarak yardımcı olurlar.

Okul-aile işbirliğinde ailelerin üstlenebileceği roller neler olabilir?

 

Okul-aile işbirliğinde aileler 4 temel rolü üstlenebilirler:

  • Gönüllü Yardımcı
  • Bilgi Alıcı       a- Çocukları ile ilgili
  • Üstlenebilecekleri diğer görevlerle ilgili
  • Karar verici
  • Çocuğun Öğretmeni

Bu noktada Eğitim Sürecinde Çocuk konusunu genel hatları ile inceleyecek olursak, Okul-Aile işbirliği konusunda ailenin bilmesi gerekenler ortaya çıkacaktır.

EĞİTİM SÜRECİNDE ÇOCUK

            Okul öncesi dönemde mantıklı bir düşünce sisteminden yoksun olan, zihinsel gelişim yönünden, henüz sezgisel düşünme evresinde bulunan çocuk, ilkokul çağına geldiğinde matematiksel simgeler, genel kurallar ve temel mantık gibi daha soyut kavramları anlamaya başlar. Özel bir öğrenme durumundan yola çıkarak genelleme yapabilir. Yeteneklerinin ve sınırlılıklarının farkına varırlar. Bütün bu değişim ve gelişimde Aile-okul-öğretmenin rolü büyüktür.

            Son çocukluk döneminde (yani, okul çağı çocuğunda) sağlıklı bir gelişimin gerçekleşebilmesi;

  • Çocuğa hazırlanan yakın çevre koşullarına,
  • Ona tanınan fırsatlara,
  • Benlik değeri adına atılan olumlu tohumlara,
  • Evde, okulda çocuğa sunulan sağlıklı etkileşim ortamına bağlıdır.

            Özellikle ilköğretim çağı çocuğunun gelişim evresinde çocuğu “tanıma, yönlendirme” amacıyla bir uzlaşma zemini oluşturmak üzere, ana-baba ve öğretmen arasındaki yardımlaşmaya büyük gereksinim vardır.

            Anne-babalar, kendilerini çocuklarının okul yaşamının bir parçası olarak hissettiklerinde eğitime daha çok değer verirler. Okul, uyum konusunda ana-babayı destekler ve yüreklendirir.

            İlköğretim çağındaki çocuğumuza verilen eğitim, öğretim bir takım çalışması olarak değerlendirilmelidir. Okul, aile ve çocuk. Okuldaki  çocuk,

  • ailede sağlıklı bir iletişim ortamı sağlanır,
  • okulda başarılı öğrenme ortamını hazırlayan temel beceriler verilir,
  • öğretmene düşen görevlerin yerine getirilmesi konularında sıkıntı çekmez ise okul hayatı rahat ve başarılı geçer.

            İlköğretmenler, eğitmenler anne-babalardır. Çocuk, varlığının temel kaynağını anne- babadan alır. Yardımseverlik, dürüstlük, insan onuruna saygı, dayanışma, paylaşma gibi insan olmanın temel koşulları aile içinde alınır; okulda ise geliştirilir. Bu yüzden okul, aile, çocuk işbirliği çok önemli bir bütündür.

 

Okul Çağı Çocuğunun Gelişim Özellikleri(6-12 Yaş)

             6-12 yaş arasındaki çocuk “Son çocukluk” evresindedir. Bu yaştan sonra ergenliğe geçiş olgunluğuna ulaşır. 6-12 yaş arasındaki çocuk artık anlık isteklerini erteler. Sağduyulu olmaya başlar. Temel eğitimin ilk yıllarında çocuk, somut düşünme , son yıllarında soyut düşünme evresindedir. Örn. Sayısal simgeler, soyut deyişler, genel kurallar ve temel mantık gibi soyut kavramları son çocukluk yani 6-12 yaş arasında kazanmaya başlar (Yavuzer,2000:13).

            Inhekler ve piaget(1964)’e göre 7 yaşına gelen çocuk, problemlerini somut bir şekilde çözmeye başlar. Okula başlayan çocuk olaylar farklılaştıkça, ilişkiler genişleyip karmaşıklaştıkça problemler somut çözüm yollarını da beraberinde doğal olarak getirir. Bu bir rastlantı değildir(Akt;Yavuzer,2000:13).

 Okula başlayan çocuk ailesi dışında öğretmen, arkadaş gibi başka kişilerle de ilişki içine girer. Artık anne babasının ona aktardığı değerler ve kuralların yanında çocuk kendisi de değer ve yargılarını ilişkilerinde kullanmaya başlar. Bu yüzden okul çağındaki tüm çocukların özellikle de okula yeni başlayan çocukların, ilişki kuracağı kişiler, öğretmen ve oyun arkadaşları özel önem taşırlar(Yavuzer,2000:14)

A- ZİHİNSEL GELİŞİM

            5 yaş altındaki çocuklarda dikkat çok çabuk dağılır. 5-7 yaş arasındaki çocuklarda seçim yapma, değiştirme ve dikkati toplama performansı artar. Çocuk ilkokula başladığında henüz mantıklı düşünceden yoksundur. İlkokulda verilen eğitim öğretim etkinlikleri çocuğun “somut düşünceye” geçişini kolaylaştırır(Yavuzer,2000:15).

 

SOMUT DÜŞÜNME: Çocuğun gözüyle görebildiği, duyu organlarıyla temas edebileceği, eşya ve olaylar üzerindeki çok boyutlu bir mantıksal düşünce şeklidir(Yavuzer,2000:15).

            Somut düşünce evresinde çocuk;

  1. Somut bilgileri düzenli ve mantıklı olarak işleyip, düşünebilir.
  2. Gördüğü nesne ve olaylara ilişkin akıl yürütebilir.
  3. Sayı, zaman, mekan, boyut, hacim, uzaklık kavramları yerleşmeye başlar.

            İlkokul çocukları karar verirken mantıklı sonuç çıkarma ve gözlemlerden yola çıkarlar. Doğrudan yaşadıkları deneyimlere az bağımlı kalırlar.

            İlkokul sonuna doğru ise zihinsel süreçte bir değişim olmuştur. Artık o olay ve eşyaların görülmeyen yanlarını da içine alarak düşünmeye başlamıştır.

 

SOYUT DÜŞÜNME: Belli, özgül örneklerin ötesine geçerek veya bunlardan ayrı olarak, genel kurallar bağlamında düşünebilmek anlamına gelebilir.. Örnek olarak Atasözleri soyut düşünmeye iyi bir örnektir(Yavuzer,2000:16).

            Çocuğun soyut düşünmeye geçmesi önemli bir gelişimdir.

            Soyut düşünme becerisini ilkokul çağında kazanan çocuk;

  • Kendi dünyasını daha karmaşık anlamaya çalışır.
  • Mantıklı sonuçlar çıkarmayı öğrenir.
  • Dikkat, yetenek ve bellek kapasitesini artırır.
  • Özel deneyimlerden sebep-sonuç ilişkisi kurabilme becerisi kazanır.

Örnek verecek olursak, İlkokul çağındaki çocuk artık bir eylemde bulunmadan önce olası sonuçları göz önünde bulundurabilir.”Buz tutan bir yolda koşan arkadaşının düşüp canının yandığını gören bir çocuk, aynı şeyin kendi başına da gelebileceğini öğrenir.”

            İlkokulun son yıllarında kendi görüşlerinin dışında başka görüş ve düşüncelerin olabileceği insanların farklı duygu ve tepkiler içinde olacağını kabullenir.

B- SOSYAL GELİŞİM;

 

            İlkokul çağına gelen çocuk artık kim olduğunu bilip, benlik gelişimini tamamlamaya başlamıştır.Tan(1970)’a göre benlik, bireyin fiziksel ve sosyal çevresiyle olan etkileşimleri sonucu kazandığı  birtakım kişisel duygu, değer ve kavramlar sistemidir(Akt;Yavuzer,2000:17).

            Lawrence(1988)’e göre bireyin zihinsel, fiziksel özelliklerinin toplamı ve sahip olduğu bütün bu özelliklere ilişkin kendini değerlendirmesidir(Akt;Yavuzer,2000:17).

            Benlik kavramı bir çocuğun sadece kendi algılamaları ve beklentileri değil, hayatındaki diğer önemli insanların hakkındaki düşüncelerinden ve ona karşı olan davranışlarından da etkilenir(Yavuzer,2000:17).

            Benlik imajı,yani algıladığı benliği (Kendini nasıl gördüğü), ideal benliğine (nasıl olmak istediği) yaklaştıkça benlik saygısı gelişir(Yavuzer,2000:17).

 

BENLİK SAYGISI

 

            Bireyin ne olduğu ile ne olmak istediği arasındaki farka ilişkin duygulardır. Kendi benlik kavramını beğenmesi, onaylaması ve kendinden hoşnut olmasıdır. Algıladığı benliği, ideal benliğine yaklaştıkça benlik saygısı gelişir.

            Okul çağında çocuk kim olduğunu keşfetmek, bireysel kimliğini kazanmak çabasındadır. Yani, benlik kavramını bilme aşamasındadır. “Ben neyim? Ben Kimim?”

            6-12 yaş çocukları diğer insanlarla, çevre ile, etkileşime girerek çeşitli deneyimler kazanırlar. Böylece de benliklerini zenginleştirirler.  

ÇOCUĞUMU  YENİDEN YETİŞTİRMEM MÜMKÜN OLSAYDI

Çocuğumu  yeniden yetiştirmem mümkün olsaydı,

Ona işaret parmağımı kaldırıp

Yasaklar koymak yerine,

Parmaklarıyla resim yapmayı öğretirdim.

Hatalarını daha az düzeltir,

Onunla daha çok yakınlık kurmaya çalışırdım.

Onu sadece gözlerimle izler, saat kısıtlamaları koymazdım.

Daha bilgili olmaya çalışır, daha çok şefkat gösterirdim.

Onunla daha çok yürüyüşlere çıkar ,uçurtmalar uçururdum.

Ona karşı ciddi bir tavır içinde olmak yerine,

Onunla oyun oynardım.

Onunla kırlarda koşar , yıldızları seyrederdim .

Onunla daha az çekişir, ona daha çok sarılırdım.

Önce benlik saygısı kazanmalarını sağlar,

Sonra bir ev almaya çalışırdım.

Ona her zaman katı davranmaz,

Onu daha çok onaylar ve yüreklendirirdim

Güç konusunda daha az ders verir,

Sevgi konusunda daha çok şey öğretirdim.

Diane Loomans

”Benlik Saygısı,Çocuklarda ,ve yetişkinlerde Benlik Saygısını Geliştirmenin 100 Ayrı Yolu”adlı kitaptan.

 

 

 

BENLİK;

            Çocuğun özellikleri, yetenekleri ve kendisi ile ilgili kişisel değerlendirmesidir. Bu durum çocuklarda kendilerini olduklarından daha yüce görme veya küçümseme eğiliminde olabilir.

            Okul çağındaki çocuk, kendini ailesine ve aile dışındaki çevresine karşı kanıtlayabilme ihtiyacındadır. Örnek olarak, okulda başarılı olmak, arkadaşları ile iyi ilişkiler kurabilmek, bu aşamalarda kendisi hakkında olumlu bir duyguya ihtiyacı vardır. Arkadaşlarından, ailesinden, öğretmeninden olumlu destek bekler.

            6-12 yaşlarında bireyin kendini algılayışı çocukluk ve yetişkinlik dönemi boyunca bireyin

  1. Başarısı,
  2. Sosyal etkileşimi,
  3. Duygusal durumu

üzerinde önemli bir etkisi olacaktır.

BENLİK

¯

                           Yüksek Benlik                                            Düşük Benlik

YÜKSEK BENLİK: Yüksek benlik saygısı olan çocuk, başarılarını büyük ölçüde kendi emeği ve becerisi olarak görür. Kendi kontrol duygusunu hisseder ve başarısızlığa uğradığında daha iyisini yapmak için motive olur. Değişiklikler yapmaya ve daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyduğunun farkına vararak, hatalarını kabul eder, başkalarını suçlamaktan kaçınır(Yavuzer,2000:21).

            Yüksek benlik saygısına sahip olan çocuk kendisini, gerçekçi hedefler koyabilen ve onları gerçekleştirebilen bir birey olarak algılar. Bazı çocukların yüksek benlik saygısı geliştirmesini zorlaştıran özel baskılar ve mücadele gerektiren durumlar vardır.

  • Fiziksel engelli olması
  • Kronik hastalığının olması
  • Öğrenme güçlüğü veya dikkat probleminin olması
  • Sosyo-kültürel özelliklerinden dolayı dışlanması
  • Fakirlik, ilgisiz anne baba, çok kardeşlilik, sosyal çevresel baskılar v.b çocuğun benlik saygısını azaltabilir.

Anne babalar böyle durumlarda çocukların benlik gelişimlerinde çok önemli olan kabul ve takdir kazanma ihtiyaçlarını çok önemsemelidirler. Çocukları daha çok takdir etmelidirler. Böylece çocukta bu olumsuzluklara rağmen yüksek benlik saygısı geliştirebilirler.

            İlkokul çağındaki bir çocuğun benlik kavramının gelişmesinde aile ve aile dışındaki yetişkinlerle arasındaki olumlu ilişkiler çocuğun benlik değerini geliştirmesinde tesir edici bir rol oynar. Anne-baba-çocuk arasında uyum var ise benlik saygısı artar.

YÜKSEK BENLİK SAYGISI OLAN ÇOCUK

            “Matematik sözlüsü kötü geçti, iyi çalışmadığım yerlerden geldi.

Gelecek sınava daha iyi hazırlanırım.”

DÜŞÜK BENLİK: Düşük benlik saygısı olan çocukların çoğu, hayattaki becerilerinin büyük bir bölümünü kendi kontrollerinin dışındaki diğer etkenlere dayandırırlar. Bu nedenle kendilerine olan güvenlerini ve gelecekte başarılı olma şanslarını azaltırlar(Yavuzer,2000:19).

            Hata yaptıklarında veya başarısız olduklarında bunu kendileri dışındaki nedenlere dayandırarak açıklarlar. Örneğin öğretmen zaten beni sevmiyor, o hep ayrımcılık yapıyor. Bu da çocukların başarılı olmalarını veya yardım almalarını zorlaştırır.

            Düşük benlik saygısı olan çocuk okulda ve hayatının geri kalanında kapasitesinin daha altında başarılar hedefleme eğilimindedir. Başarısı onun için tatmin edici değildir. Sebepte kendisi değildir. İnsanların dikkatini çekememektedir. Takdir toplayamamaktadır. Çözümü kendinde aradığında yetersizliklerini, başarısızlıklarını gidermeye yönelik çalışmalar yapmadığından utanç duyar, bunalıma girer. Düşük benlik saygısı içinde olan çocuk kendini akran grubuna benzeterek sevgi ve takdir toplama eğilimine sokar. Onlardan kabul görmek, ait olma duygusuna sahip olmak, kendisini değerli hissetmek için onların davranış ve değerlerini kendinin gibi benimser. Bu da olumlu sağlıklı değer ve davranışlar olmayabilir.

Düşük Benlik Saygısı Olan Çocuğun Tipik Özellikleri

  1. Görevden, denemeden kaçınır. Bu tepki başarısızlık kaygısı ve güçsüzlük belirtisidir.
  2. Bir oyuna veya ödeve başladıktan kısa bir süre sonra bırakır. En ufak bir hayal kırıklığında yaptığı işten vazgeçer.
  3. Bir oyunu kaybedeceğine veya başarısız olacağına yalan söyler.
  4. Başkalarını suçlayarak veya dış etkenleri ileri sürerek mazeretler bulur.
  5. Okuldaki notları düşer veya alışagelmiş tüm etkinliklere karşı ilgisini kaybeder.
  6. Sosyal olarak geri çekilir, arkadaşları ile olan ilişkisini kaybeder ya da azaltır.
  7. “Hiçbir şeyi doğru yapamıyorum.”, “Kimse beni sevmiyor.” ,” gibi kendine yönelik eleştiriler yapar.
  8. Övgü veya eleştirileri kabul etmede güçlük yaşar.
  9. Diğer insanların kendisi hakkındaki düşüncelerinden ve olumsuz akran davranışlarından aşırı derecede etkilenir. Okulu hafife almak, dersi bölmek, saygısız davranmak gibi tavır ve davranışları benimser.
  10. Evde ya aşırı derecede yardımcıdır ya da hiç yardım etmez.

(Yavuzer,2000;21).

DÜŞÜK BENLİK SAYGISI OLAN ÇOCUK

“Matematik sözlüsü yine kötü geçti. Sorumlusu hep öğretmen.

Bana taktı bir kere, hep zor sorular soruyor.”

ANA-BABAYA NOT:

Sağlıklı Benlik Değeri İçin Çocuklar Aşağıdaki Özellikleri Geliştirmeye İhtiyaç Duyar

1.Emniyet duygusu.

2.Katılımcılık duygusu.

3.Kendini kontrol etme ve disiplin duygusu.

4.Cesaretlendirme, destekleme ve takdir duygusu.

5.Hataları ve başarısızlıkları kabullenme duygusu.

6.Aileye mensup olmanın getirdiği benlik değeri.

7.Sorumluluk duygusu.

  1. Ait olma duygusu.

9.Amaç duygusu.

10 Kişisel yeterlilik ve gurur.

11.Güven duygusu.

CESARETLENDİRİN/ DESTEKLEYİN

ANNE: “Seninle birlikteyken çok kolay alışveriş yapıyorum. Unuttuğum şeyleri bana hatırlatıyorsun.”

 

OKUL ÇAĞINDA ARKADAŞ İLİŞKİLERİ

 

            Okul yaşantısının heyecanlı yönlerinden bir tanesi de arkadaşlık kurmaktır. Çocuk başkaları tarafından sevilmek, oyun ve etkinliklere kabul edilmek ve değer verilmek ister. Okul çağına kadar çocuğun ufkunda sadece aile varken artık dış dünyaya açılmış, benlik imajını oluşturmuş sosyal destek sistemini pekiştirmeye başlamıştır.

            Okul öncesi yıllarda oyun, arkadaşlığın temeli olan olumlu sosyal etkileşimlerin ve ortak faaliyetlerin artmasına sebeptir. Saldırgan davranışlar 2-4 yaş arasında artar, sonra azalmaya başlar.

            Okul çağına gelen çocukta artık kurallar ve sosyal roller önemli hale gelir. Sosyal etkinliklerde cinsiyet farklılıkları belirginleşir. Arkadaşlıklarının kalıcılığını arttırırlar. Okul çağında kızlar sınırlı sayıda çocukla daha kuvvetli ilişkiler kurarken erkekler daha fazla sayıda çocukla arkadaşlık ederler.

            Okul çağındaki çocuklar için arkadaşlık çok önemlidir. Çocuklar yaşıt arkadaşlarından oluşan destekleyici bir gruba uyum sağlamak ve ait olmak isterler. Bir akran grubuna uyum sağlamak ve yeterli sosyal becerilere sahip olmak, çocuğun yüksek benlik saygısına ulaşmasında çok önemli bir yer tutar.

Rekabet;  Doğal ve değer taşıyan bir güdülenimdir. Çocuğun aynı anda hem akran grubu ile uyum sağlamaya çalışması hem de diğer çocukların yeteneklerinin farkına varıp kendi yeteneklerine de önem verilmesine çalışması aynı yaştaki çocuklar arasında rekabet ortamı yaratır. Önemli olan bu rekabeti ılımlı hale getirebilmektir. Bazı çocuklar bir yarışma ortamına girdiklerinde eleştiri ve reddedilme riskinden çekindikleri için etkileşime girmeyebilirler yada tam tersi olur. Aşırı yarışmacı yada çekingen tutum içine girmek çocuklar için olumsuz sonuçlar doğurabilir.

            Arkadaşlık yolu ile çocuk, olaylara başka birinin görüş açısından bakabilir, başka bir insanın tutum, duygu ve güdülenmelerine ilişkin anlayışına dayanarak kendi davranışlarını düzenleyip çevresine uyum sağlama fırsatı bulur. Bu da çocuğun sosyal becerilerin ve etkili kişisel ilişkilerin temelini oluşturan iki yeterliliğini;

  1. Çocuğun duygusallık kapasitesini
  2. Sosyal yargıda bulunma gücünü arttırır.

            İlkokul çağı boyunca çocuklar genelde kendileri ile aynı cinsten oyun arkadaşları seçerler. Bu da onların erkeklik kadınlık kavramlarını geliştirmelerine yardımcı olur. 6-12 yaş arasında arkadaşlık kurmak, son çocukluk döneminin en önemli görevlerinden biridir ve bu hayatları boyunca devam edecek sosyal bir beceridir.

            Okul çağındaki çocuk artık ailesine eskisi kadar bağımlı değildir. Arkadaşlık konusunda akranlarına daha çok güvenmeye, daha çok onlarla vakit geçirmeye ve duygularını onlarla paylaşmaya onlarla dost olmaya zor durumlarda birbirlerine destek olmaya başlamışlardır. Kafalarını sürekli kurcalayan “Nasılım?” Sorusunun cevabını da birbirlerine bakarak çok daha iyi verebilmişlerdir.

Örnek olarak 14 yaşında bir erkek çocuğu;”Okulda daha mutluyum, sırrımı arkadaşıma anlatmak, aileme anlatmaktan daha kolay”. Ortak gelişim özelliklerine rağmen, bazı çocuklar arkadaşlık ilişkilerine daha fazla önem verir, bazı çocuklar ise kendi başına, ailesiyle, ya da tek bir arkadaşla olmaktan memnun olurlar. Ortalama olarak bir okul çağı çocuğunun yaklaşık 5 arkadaşı olmalıdır. Ancak bu sayı, ihtiyaçlar seneden seneye hatta aydan aya değişebilir. Çocuk okulundaki, çevresindeki arkadaşları tarafından dışlanmadıkça ve arkadaş sayısındaki azlık ya da çokluk çocuğu üzmüyorsa anne-baba olarak kaygılanmamıza gerek yoktur.

Sonuç olarak arkadaşlık;

            Çocuğumuzun, başka bir çocuğu sevme nedeni ne olursa olsun, okula başlarken arkadaşlıklar oldukça önemlidir. Okul çağındaki çocuğun sosyal gelişimi için arkadaşlık çok önemlidir.

  • Bizim yanında olmadığımız zamanlarda (okulda-dışarda) çocuk yalnız olmayacak konuşup paylaşabileceği arkadaşları hep yanında olacaktır.
  • Biz büyükler için arkadaşlıkta önem verdiğimiz, çocuğumuzun arkadaşlarında aradıklarından farklı olabilir.
  • Tek çocuklar, kalabalık aileleri olan çocuklara göre arkadaşlıklarını daha uzun sürdürürler.
  • Kız çocuklar erkek çocuklara göre daha sokulgandır, daha çabuk arkadaş edinirler.
  • Okul öncesi arkadaşlıklar kısa sürelidir. İlkokul çağında arkadaşlıklar daha uzun düzenli ve kararlıdır.
  • Bazen çocuklarımızın, istemediğimiz bir kişi ile arkadaş olduğunu görürüz. Bu durumda ne yapabiliriz?

      a.Hemen tepki göstermeyip, acele edip, gerginlik yaratmayın.

      b.O çocukla oynamasını yasaklamayın ( Ters tepki yaratmaması için )

      c.Çocuğunuza karşı dürüst olun

      d.Kaygı ve korkularınızı çocuğun anlayabileceği dilden anlatın ve başka biri ile arkadaş olmasının daha doğru olacağını açıklayın.

      e.Sürekli olarak arkadaşlarından gelebilecek yanlışlık ve zararlardan bahsetmeyin

      f.Dengeli davranın

      g.Bir arkadaşından uzaklaşmasını istiyorsanız başka bir arkadaşlık kurması için ona ortam hazırlayın. (Yaşı küçük olan çocuklarda daha etkilidir.) Örnek verecek olursak, görüşmesini istediğimiz arkadaşı ile parka gidebileceği fikrini verip onunla iyi arkadaşlık kurma ortamı hazırlanabilir. Birlikte hoşlanabilecekleri davranışlarda bulunan çocuklar arkadaşlıklarını devam ettirebilirler

      h.Yine de çocuğumuzun kiminle arkadaşlık edeceğine kendisi karar verecektir.

      Anne baba olarak görevimiz iyi arkadaşlıklar kurması için ona sağlıklı karar vermeyi öğretmektir.

 

 

 

Arkadaşları Olmayan Çocuklar;

      Çocukların bir kısmı yoğun ve kalabalık geçen bir haftalık yoğun okul temposu sonrasında yalnız kalmayı kendi kendine vakit geçirmeyi isteyebilir.

      Fakat okul çağı çocuğu çekingen bile olsa kendi yaşıtlarınca kabul edilme gereksinimi taşır. Okulda, evde, oyun çevresinde çocuk yalnız başına ve mutsuzsa ve kendini kötü hissediyorsa ya da siz onun öyle olduğunu hissediyorsanız kaygı duyacağınız bir durum söz konusu olabilir.

      Kimi çocuk arkadaş edinmemekten rahatsız değildir, mutludur; bu problem teşkil etmez. Ancak bazı çocuklar arkadaşlık kurmaya istekli oldukları halde gruptan dışlanmış olabilir. Dışlanmaları, itici olmaları çeşitli bireysel özelliklerden kaynaklanıyor olabilir. Eğer çocuk saldırgansa akranları tarafından dışlanır, yalnız kalır.

      Arkadaşı olmayan bir çocuk, ana-baba için sıkıntı kaynağıdır. Çocuk kendini yalnız ve dışlanmış hisseder ve bunun sonucu olarak duygusal ve uyumla ilgili güçlükler yaşar, akranları ile ya da yetişkinlerle ilişki kurmada başarısız olabilirler. Bu durumda çocuk, sizin müdahale etme girişimlerinizi dikkate alarak problemin varlığını inkar edebilir. Arkadaşlık kuramadığı için acı çekerken, her şeyin yolunda olduğunu söyleyebilir(Yavuzer,2000:34).

      Çocukların arkadaş edinememelerinin veya arkadaşlıklarını sürdürememelerinin çeşitli sebepleri vardır. Bunlar,

Çocukla ilgili etkenler,

Aile ile ilgili etkenler,

Çevresel sosyal etkenler,

 

Çocukla ilgili etkenler;                 (Yavuzer,2000:34)

  1. Mizaç özellikleri (Utangaçlık gibi),
  2. Dikkat problemleri/hiperaktivite,
  3. Öğrenme güçlükleri,
  4. Sosyal beceri problemleri,
  5. İletişim becerileri ile ilgili güçlükler,
  6. Fiziksel, duygusal veya bilişsel gelişimde görülen gecikmeler.
  7. Fiziksel engel veya itici fiziksel görünüş,
  8. Kronik hastalıklar, sık hastaneye yatmak, okul devamsızlığı,
  9. Grup faaliyetlerine katılımı sınırlayan zayıf büyük kas becerileri,
  10. Duygusal güçlükler(Depresyon, anksiyete, düşük benlik saygısı),
  11. Çocuğun yalnız kalmayı tercih etmesi,
  12. Çocuğun sosyal durumunun ve arkadaşlık ihtiyacının büyük bir ölçüde aile bireyleri tarafından karşılanıyor olması.,
  13. Sahip olduğu kültürel değerlerin akranları ile uyuşmaması,

 

Aileyle ilgili etkenler;                      (Yavuzer,2000:35)

  1. Ana-babanın tutumunun çocuğun sosyal gelişimini olumsuz yönde etkilemesi
  2. Ana-babanın, çocuğu, arkadaşlık geliştirmek için ihtiyaç duyduğu zamanını, enerjisini ve olanaklarını, onu sınırlayan programlı faaliyet ve görevlerle fazla meşgul etmesi
  3. Ana-babanın çocuğun arkadaş seçimi konusunda aşırı eleştirici ve olumsuz olması
  4. Ana-babanın yetersiz sosyal becerilere sahip olması; çocuğun iyi bir modele sahip bulunmaması
  5. Ana-babanın depresyonda olması, ruh sağlığının bozuk olması
  6. Ana-babanın madde bağımlısı olması
  7. Ana-babanın eğitiminin şiddet içermesi
  8. Ailede stres ve/veya istismarın yaşanması.
  9. Ana-babanın çocuğu aşırı derecede koruması veya bulunduğu etkinliklere aşırı sınırlamalar getirmesi
  10. Ana-babanın, çocuklarının bireyselliğini veya özel ihtiyaçlarını değerlendirme konusunda zorlanması

Çevresel ve sosyal etkenler;              (Yavuzer,2000:35)

  1. Ailenin kırsal, izole bir bölgede yaşaması
  2. Evin okula uzak bir yerde bulunması
  3. Civarda az çocuğun bulunması
  4. Ailenin her yaz tatil amacıyla uzak yörelere gitmesi
  5. Ailenin ekonomik açıdan sıkıntı yaşaması ve sık sık taşınması
  6. Ailenin kültür veya dile ait farklılığının bulunması
  7. Toplumun çocukları bir araya getirmek ve toplumsallaştırmak için olanak veya programlarının yetersiz kalması
  8. Çocukla akran grubu arasında giyiniş, davranış ve diğer farklılıkların bulunması.

 

ANA-BABAYA NOT:                  (Yavuzer,2000:37)

  • Çocuğun problemlerinin nedenini araştırın.
  • Ana-baba olarak çocuğunuzun neden mutsuz olduğunu ya da akranları tarafından neden reddedildiğini keşfetmeye çalışın.
  • Arkadaşlarının olmamasının reddedilme, ihmal edilme veya sadece utangaç bir çocuk olmak gibi çeşitli çocuk merkezli nedenleri olabileceğini unutmayınız.
  • İhmal edilen çocuklar açıkça reddedilmez ve rahatsız edilmezler ancak çoğu kez önem verilmez, unutulur, arkadaş toplantılarına davet edilmez ve bir takıma seçilecek en son kişi olarak düşünülebilirler.
  • Çocuğunuz arkadaşsız kalmışsa ve bundan dolayı acı çekiyorsa, olabildiğince çabuk müdahalede bulunmalısınız. Akranları tarafından reddedilmek veya alaya alınmak çocuğun benlik değeri ve güven duygusu üzerinde büyük bir darbe olabilir. Bunun tersi olan tatmin edici deneyimler de kabul edildiğinde meydana gelir.
  • Çocuğunuzun bu yalnızlığının üstesinden gelebilmesi konusunda yardım edebilmeniz için ilk adım, sizin ve çocuğunuzun bir problemin varolduğunu kabul etmesidir.
  • Çocuğa yardım ederken gerçekçi seviyede beklentiler oluşturun; çabaları ve küçük gelişmeleri bile çok fazla övgü ve ödülle destekleyin. Çocuğun bu çabalarının en büyük ödülü kurduğu arkadaşlıklar olacaktır.
  • Kaygılarınızı çocuğunuzla konuşmak için sessiz bir yer bulun.
  • Benlik değerini korumak ya da acı ve utanç veren durumlardan kaçınmak için, ne kadar belli olsa da çoğu kez çocuklar hayatlarında bir problemin varolduğunu inkar edeceklerdir. Fakat her iki taraf için de durumu daha iyi hale getirmek için, ilk önemli olan basamak bir güçlüğün gerçekten varolduğunu kabul etmektir.
  • Problem teşhis edildikten sonra çocuğunuzun güçlüklerinin üstesinden gelmesine yardımcı olmak için harekete geçin

     ÖNERİLER:                (Yavuzer,2000:38)

  • Çocuğunuza, davranışlarının sonuçlarına göre düşünmeyi öğretin
  • Evde açık iletişimi sürdürün
  • Çocuğunuzun akranlarıyla yaşadığı sosyal problemleri küçümsemekten kaçının
  • Empati ve sorumluluk arasında bir denge kurun
  • Bazı anahtar sorular sorun
  • Çocuğunuzu gözlemleyin
  • Okuldan bilgi alın
  • Bir plan başlatın
  • Çocuğunuzu yönlendirin
  • Çocuğunuzun yetenek ve ilgilerini saptayın
  • Sosyal faaliyetleri dikkatli seçin
  • Bir beceriyi geliştirmek için özel ders aldırın
  • Bir uzmanın yardımını isteyin

OKUMA-YAZMA-ARİTMETİK BECERİLERİN KAZANILMASI

      İlkokulda, “okuma, yazma ve aritmetikle ilgili üç temel becerinin kazanılması” bu evrede ki çocuğun başarması gereken en önemli görevdir. Son çocukluk döneminde (6-12) çocuklar artık düşündükleri, merak ettikleri çeşitli becerileri öğrenmeye başlar. Bir anlamda düşündüklerinin işlevsel düzeyde gerçekleşmesi onlara haz verir. Örnek verecek olursak; sözcükleri dilediği biçimde kullanabilmesi, yazı yazmayı öğrenmesi, resimli öykü kitaplarını okuyabilmesi, sayıları toplayabilmesi çocuğa haz veren beceriler arasında sayılabilir(Yavuzer,2000:44).

 Okuma, yazma ve aritmetik becerilerinin kazanılması konusunda çocuklar farklılıklar gösterebilirler. Akranları ile farklılıklar çok uzun süreli değil ise problem yoktur. Fakat okuma yazma ve aritmetik becerilerin kazanılmasında akranları ile uzun süreli farklılıklar görüldüyse çocuklarınızı mutlaka takip edin. Öğretmeni ile işbirliğine girin. Karşılaştığınız problemler, güçlükler konusunda mutlaka okul ile özellikle sınıf öğretmeni ve rehber öğretmeni ile görüşün.

 

OLUMLU ÖĞRENME ORTAMININ HAZIRLANMASINDA ANA-BABANIN ROLÜ;

Okumayı öğrenmenin temelinde ana-babası tarafından “dinlenmiş olma” ve “anlaşılmış olma” yatar. Anne ve baba, çocuğa okulda nasıl daha iyi öğrenebileceğini ya da mutlu olabileceğini öğretmeden önce, çocuğu olduğu gibi, kendisi olarak görmeyi öğrenmelidir. Buna bağlı olarak anne ve baba çocuğu iyi tanıyarak beklenti düzeyini gerçekçi kılabilmelidir(Yavuzer,2000:78).

      Her çocuğun başarısı başkalarıyla kıyaslamak yoluyla değil, kendi gelişimi içinde değerlendirilmelidir. Başarı, çocuğun dünü ile bugünü arasındaki değişimdir(Yavuzer,2000:78).

      Öğrenmeyi olumlu kılmak için atılması gereken ilk adım azarlamayı, bedensel ceza vermeyi, eleştirmeyi ve başkalarıyla kıyaslamayı bırakmaktır. Çünkü kıyaslamak reddetmektir (Yavuzer,2000:78).

        Eğitim konusunda baskı yapan ana-baba, farkına varmadan çocuğun özgüvenine zarar verir.Başarı veya başarısızlığın çocuklar üzerinde herhangi bir etkisi yoktur, ama ebeveynin ve öğretmenin başarı ve başarısızlık karşısındaki tepkisi çocuğun öğrenme güdülenmesi üzerinde olumsuz etki yapabilir(Yavuzer,2000:78).

      Bu durumda çocuk, ya “kaçınma” tepkisi göstererek “öğrenme etkinliğinden” vazgeçme yolunu seçebilir. Yani, çaba olmazsa başarısızlık olmaz, başarısızlık olmazsa rezil olmazsın, mantığını işletir. Ya da “telafi” amacıyla tüm yaşamını akademik başarıya endeksleyerek oyun ve ders dışı yaşam yerine, sadece ders çalışmayı yeğler. Bu da çocuğun özellikle psiko-sosyal gelişimini, kişilik gelişimini olumsuz etkiler(Yavuzer,2000:78).

      Oysa önemli olan performans değil, çabadır. Çocuğun bir faaliyette ustalaşması için, bu çabanın, ana-baba tarafından görülerek desteklenmesi gerekir(Yavuzer,2000:79).

      Örneğin; karalama evresindeki bir çocuk “ağaç” diye nitelendirdiği karalaması, ebeveyni tarafından “onaylanıp” desteklenirse, yeni ağaçlar çizmek üzere cesaret bulur. Başarılmış her eylem bireyi yeni başarılara götürür(Yavuzer,2000:79).

      Aile içindeki sağlıklı etkileşim ortamı ve huzur çocuğun gelişimini olduğu kadar arkadaş ilişkilerini ve okul başarısını da etkiler. Tersine, huzursuz aile ortamında çocuk güvensizlik hisseder. Bu da sınıf ortamına dikkatsizlik, tembellik, hırçınlık ve saldırganlık şeklindeki davranışlarıyla yansıyabilir. Sınıfta öğretmeni tarafından da anlaşılamayan çocuk kendisini yetersiz ve değersiz olarak görür. Bu durum, düşük benlik değerine sebep olur ve bu kısır döngü ne yazık ki böylece sürüp gider(Yavuzer,2000:79).

ANA-BABAYA NOT

 

  • Belirli bir davranışı ödüllendirme ve cezalandırma söz konusu olduğunda, sadece davranış üzerine odaklanın ve bu davranışı onun bütün kişiliğine genelleyerek eleştiride bulunmayın. “Sen kötü bir çocuksun yerine, yaramazlık yapmandan hoşlanmıyorum” tercih edilmelidir.
  • Cezalandırmaya nadiren başvurulmalı ve sadece duygularınıza hakim olunduğunda uygulamanız gerekmektedir.
  • Çocuğun sergilemekte olduğu somut davranışa yönelin ve size ne anlatmak isteyebileceğini araştırın. Bazen çocuğun endişe taşıyan davranışlarının, onun ve ailenin acı içinde olduğuna dair bir gösterge olabileceğini aklınızdan çıkartmayın. O, ailedeki duruma dikkat çeken “haberci” olabilir ve onun davranışları bütün aile adına bir yardım çağrısı olabilir.
  • Gerekli olduğunu düşündüğünüzde uzman yardımı alın.
  • Duygularınızı çocuğunuza çatmadan ve onu kınamadan ifade edin. Örneğin; “güzel bir yemek yaptığımda ve kimse sofraya gelmediğinde kızıyorum”.
  • Çocuğunuzu olduğu gibi, kendisi olarak görmeyi öğrenin. Onun ilgi ve yeteneklerini iyice tanıyın ve keşfedin. Onunla ilgili beklentileriniz gerçekçi olabilsin. Başka bir deyişle çocuğa gösterilen hedef onun gücüne uygun olmalıdır.
  • Okul çağı çocuğu verdiğiniz kararla ilgili olarak tam ve mantıklı bir açıklama bekler. Açık ve yalın bir açıklamada bulunmak, kararınızın akla uygun ve tutarlı ilkelere dayandığını çocuğa gösterir. Bu nedenle mümkün olduğu kadar kararınızın mantığını kısa ve özlü biçimde açıklayın, ve kararlarınızda tutarlı olun.
  • Haklı başarılarından dolayı çocuğu ÖVMEK konusunda tereddüt etmeyin. Övgü, güç uğraşlarda çocukların çalışmalarını kararlı bir biçimde sürdürmelerine yardımcı olur (Yavuzer,2000:79).

            Önemli olan performans değil, çabadır. Bu nedenle sonuç yerine gidişi, alınan not yerine harcanan emeği değerlendirerek övün (Yavuzer,2000:80).

 

İLKOKULA BAŞLARKEN:

         

          Okula başlama ve okul olgunluğu;

Okula başlama, zihinsel, bedensel, duygusal ve sosyal açıdan bir “hazır oluşu” gerektirir. 6 yaş çocuğu yaşama girmeye, öğrenme alanında çalışmaya ve gerekli becerileri kazanmaya hazırdır (Yavuzer,2000:84).

 Okula başlayan çocuğun belirli bir zihinsel olgunluğa ulaşarak sınıf içi etkinliklerde başarı göstermesi yeterli değildir. Çocuğun oyun ve diğer sınıf dışı etkinliklerde aynı başarıyı gösterebilmesi, bedence ve psiko-sosyal açıdan olgunlaşmasını gerektirir. Aksi takdirde çocuk dışlanır ve okulun önde gelen toplumsallaştırma işlevinden yararlanamaz(Yavuzer,2000:85).

“Her çocuk kendisinin önemli olduğunu, istenildiğini ve bir şeyler yapabileceğini hissetmelidir. Güven ve yeterlilik duyguları, başarıda önemli rol oynar. Okula kendileri hakkında olumlu duygularla başlayan çocuklar şanslıdır. Kabul edildiklerini bilirler, nasıl başarılı olacaklarını öğrenmişlerdir.” (Yavuzer,2000:85).

“Her türlü öğrenme için hazırlık, çocuğun herhangi bir duygusal zorluğa uğramadan, kolayca ve yeterli bir şekilde öğrenebileceği bir dönemdir. Bu, o zamana kadar bazı bilgi ve becerilerin kazanılmasında güçlük çeken çocuğun bunu artık kolayca yapabilmesi demektir.” (Yavuzer,2000:85).

Çocuğun okula hazırlıklı oluşunu etkileyen önemli bir faktör de yakın çevre koşullarıdır. Anne ve babanın okul kurumuna verdiği önem, değer ve buna bağlı olarak geliştirdiği tutum kadar, çocuğa sunduğu olanaklar da büyük önem taşır. Okul öncesi evrede çocuğun okul öncesi eğitim kurumuna gönderilmiş olması, erken gelişim yıllarından itibaren ona kitap okunması, tiyatro, sinema, konser, resim galerisi ve müzeye götürülerek bunlar hakkında tartışılması, okula hazırlık adına çocuğa sunulan önemli olanaklardır(Yavuzer,2000:85).

Öğretmen, çocuğun gelişim düzeyine uygun bir öğrenme-öğretme ortamı hazırladığı, bilgiyi onun ilgisini çekecek, ihtiyacını karşılayacak onun düzeyine uygun bir şekilde sunabildiği takdirde okula uyum kolaylaşır ve çocuk için okul bir anlam taşır(Yavuzer,2000:86).

 

Okulun Önemi:

Bir çocuk için okul, daha önce hemen hemen hiçbirini tanımadığı çok sayıda çocukla karşılaşma zorunluluğuyla, uyulması gereken kurallarıyla ve başarılması gereken öğrenim görevleriyle dolu yepyeni bir sosyal çevredir(Yavuzer,2000:86).

      Okul, çocuğun kalıtım olanakları içinde bir bütün olarak gelişmesi, yaşamda sağlıklı, başarılı ve mutlu olması için uygun ortam hazırlar, önlemler alır, onu olumlu yönde etkiler(Yavuzer,2000:87).

      Okul, eğitim aracılığıyla insanı kendisi için yararlı ve yeterli kılmaya çalışırken, bir yandan da onu, içinde yaşadığı topluma ve tüm insanlığa yararlı, toplumsal bilinci gelişmiş bir insan olması için eğitmeyi amaçlamaktadır(Yavuzer,2000:87).

      Günümüzde, okulda yapılan her şey çocukları yanıt-merkezli kişiler haline getirme eğilimlidir. Çünkü okullarda doğru yanıtlara önem verilir. Oysa; yanıt avcılığından önce çocukların düşünmelerini sağlamamız gerekir(Yavuzer,2000:87).

      Çocuklar problemleri hızlı çözmek ya da doğru yanıtı bulmak zorunda olmadıkları zaman mükemmel şeyler yaratırlar. Doğru talimat, sonucun doğruluğunu aramak yerine “bu problemi nasıl çözdüğünüzü görmek istiyorum” olmalıdır(Yavuzer,2000:87).

      Öğülmüş(1997)’e göre ilk toplumsallaştırma kurumu olan okul, eğitim ve öğretim sürecinde iki temel işleve sahiptir. Bunlardan biri uyum diğeri bilgilenme dir. Ancak yapılan bir araştırmada, öğrencilerin okulla ilgili algıları incelendiğinde, okulla ilgili en sık dile getirdikleri işlevin “bilgi sağlayıcılık” işlevi olduğu saptanmıştır(Akt;Yavuzer,2000:87)

      12 yaşında bir kız çocuğu Cümle Tamamlama Testi’nde  okulu ve öğretmeni aşağıdaki şekilde tanımlamaktadır: “Öğretmenlerim beni bir bilgisayar gibi görüyorlar. Sadece çalışmamı bekliyorlar. Saçma sapan kurallar var. Kendimi okulda kafes içindeymişim gibi hissediyorum. Eğer okul, derslerden çok insan psikolojisi ile ilgilenseydi daha iyi olurdu.” (Yavuzer,2000:87).

      Oysa okulunun sosyal bir çevre olarak toplumsallaştırma işlevi, çocuğun sınıf içi ve sınıf dışı etkinliklere uyumu, bilgilendirme işlevine kıyasla çok daha önemlidir(Yavuzer,2000:87).

 

İlkokula yeni başlayan çocuğun ilk günü;

      İlk gün çocuk heyecan ve umut dolu beklentilerle uyanır, okula gitmeye hazırdır. Diğer yandan belki anne baba da onun kadar heyecanlı olabilir ve çocuğunun yaşamının bu yepyeni evresine adımını atarken, karmaşık bir duygu yoğunluğu yaşar(Yavuzer,2000:87).

      Çocuğu okula hazırlamak için alınan önlemlere rağmen ilk gün gözyaşları epey yaygındır. Dönemin başladığı gün ana babaları tarafından ilk kez sınıflarına götürüldüklerinde her zaman ağlayan birkaç çocuk olur. Bu, kaygılanmayı gerektirmeyen, son derece normal bir tepkidir. Okulun ilk günü çocuğun ana babadan ayrılırken güçlük çekmesiyle, daha sonraki psikolojik ve eğitimsel gelişimi arasında bir ilişki yoktur(Yavuzer,2000:88).

 

 

ANA-BABAYA NOT:

      Birlikte evden çıktığınızda oldukça sakin, gerginlikten uzak ve mutlu görünmeye çalışın. Çocuğunuz onu bıraktığınız anda tedirgin görünmeye başlarsa, kendini iyi hissedeceğini, her şeyin yolunda gideceğini ona anımsatın. Diğer çocukların dostça davranacaklarını, öğretmenin onun kendi sınıfında olmasını sabırsızlıkla beklediğini söyleyin ve okul biter bitmez onu almaya geleceğinizi ya da servis aracına bindireceğinizi özellikle belirtin. Kaygılarınızı belli etmemeye çalışın. Araştırmalar her beş ilkokul çocuğunun dördünün okulun ilk günü sınıfta gerginlik yaşadığını göstermektedir.

  • Çocuğunuz, istese de istemese de ayrılacağınızı ve gözyaşlarının hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini kesinlikle anlamak zorundadır.
  • Sınıfın kapı eşiğinde bekleyerek gereksiz yere oyalanmayın.
  • Öğretmenin çocuğunuzu gördüğünden emin olun, onunla vedalaşın ve sonra okuldan ayrılın. Siz yanında olmasanız da çocuk stresiyle başa çıkabilecek ve birkaç dakika içinde ağlaması duracaktır (Yavuzer,2000:88).
  • Çocuğunuz okulun ilk günü oldukça sakin ve güvenli görünüyorsa, bu onun okula çok iyi hazırlanmış olduğunun göstergesidir.

Okulun ilk günü çocuğunuzdan ayrılırken uygulanacak eylem planı şöyle özetlenebilir:

  1. Çocuğunuzu okulla ilgili olarak önceden bilgilendirin ve okulu gezdirin.

2  Güven verin, rahatlatın. Yanında olmadığınızda onun mutlu ve rahat olacağına ilişkin ona güven verin.

  1. Sakin kalmaya çalışın. Kaygı, özellikle ebeveynle çocuk arasında bulaşıcıdır.

4  Okul çıkışı onu tam zamanında alacağınızı ya da servise bindireceğinizi, evde mutlaka karşılayacak bir kişinin olduğunu ona açıklayın.

5   Vedalaşma uzun sürmemelidir.

6  Gerekirse çok kısa bir süre sınıf arkadaşlarından bazıları ile tanışın ve ders programını inceleyin.

  1. Eve geldiğinde okulda yaşadıklarıyla ilgili onunla konuşun.

            Bir sonraki gün için çocuğun giysileri ile çantasının önceden hazırlanmış olması, ertesi sabahın telaşlı geçmesini önler. Çocuk birkaç hafta içinde bu düzene yavaş yavaş uyum sağlayacaktır, ve zamanla, sabahları onu okula hazırlarken daha az zaman harcadığınızı fark edeceksiniz. Yeterince erken yattığı (uyandığında yorgun olmaması için) ve erkenden uyandığı sürece sabah hazırlıkları gerginlikten uzak olacaktır (Yavuzer,2000:89).

 

 

Ev ödevleri;

            Evde gerçekleştirilen çalışmalar “ev ödevi” olarak adlandırılır.

            İyi düzenlenmiş ödevler, hangi yetenek düzeyinde olursa olsun öğrencilerin başarısını artırır, çünkü sınıf etkinliklerini genişletmenin yanı sıra sorumluluk ve öz disiplini de öğretir.

            İlkokulun ikinci döneminden itibaren öğrencilerin bağımsızca araştırma yapmalarını gerektirecek ödevler verilmesi, soyut düşünme yetisinin gelişmesini kolaylaştıracaktır.

Öğrenciye verilecek bazı ödevlerin, öğrencinin merak ettiği, öğrenme ihtiyacı duyduğu konularda, öğrenci tarafından seçilmesine olanak tanınmalıdır. Bu takdirde öğrenci merak ettiği ve ilgi duyduğu konuları öğrenmede istekli ve daha başarılı olabilir. Ayrıca öğrenci işin güçlüğünü ve kendi kapasitesi açısından neyi, nasıl, ne kadar zamanda yapabildiğini anlayabilir. Buna bağlı olarak da öğrencinin sorumluluk duygusu gelişebilir.

Dört tip ödevden söz edilebilir. Bunlar:

  • Tekrar ödevleri (Temel beceriler örn.yazı, aritmetik)
  • Hazırlık ödevleri(Sonraki ünite konuları ile ilgili)
  • Ek bilgi ödevleri(Ayrıntılı işlenmesi ile ilgili)
  • Yaratıcı ödevler(Özgün çalışmalar ile ilgili)

      Ev ödevleri organik olarak derse bağlı olmalı, ondan doğmalıdır. Ev ödevleri; bir ders birimine hazırlık olarak verilebildiği gibi, ders biriminin geliştirilmesi amacıyla da verilebilir. Ev ödevleri, içerik ve hacim olarak öğrencinin beceri gücüne uygun olmalıdır (Yavuzer,2000:107).

      Çocuklara verilen ev ödevlerinin miktarı da önemlidir. Bu konudaki genel eğilim, 5-8 yaşlar arasındaki çocuklara en fazla 1 saatlik, 8-15 yaş çocuklarına ise en fazla 2 saatlik ev ödevi verilmesinin uygun olduğudur. Bu konuda Amerikan Ulusal Okul Psikologları Derneği; 1-3 sınıf öğrencilerine günde 10-45 dakika süreli, haftada 1-3 ödev, 4-6. Sınıf öğrencilerine günde 45-90 dakika süreli, haftada 2-4 ödev verilmesini önermektedir.

 

ANA-BABAYA NOT:

  • Ödevin yapıldığı saatte çocuğun dikkatini dağıtacak bir etken olmamasına özen gösterin.
  • Birden çok çocuğunuz varsa çocukların ödevlerini farklı odalarda yapmalarını sağlayın.
  • Çocuğunuz ödevini yaparken yardıma hazır olduğunuzu belirtin.
  • İçten ve gerçek bir çaba göstermişse, bir iki yanlışı olsa bile başarılı olduğu bölümü vurgulayın.
  • Çocuk adına, onun ödevini arkadaşından öğrenerek, onun yerine yapmayın. Gerekirse okula ödevsiz gidebilir.
  • Yanlışı yüzünden çocuğa ödevini yeniden yaptırmayın. Elinden geleni yaptığı halde ödevini tekrar yapmak zorunda kalan çocuk, kendisini haksızlığa uğramış ve cezalandırılmış hisseder.
  • Ödevini yaptıktan sonra çocuğu ödüllendirin. En güzel ödül onaylamak ve övmektir. En sevdiği faaliyete izin vermekte bir başka ödüldür.
  • Okul ödevini gereken dikkat ve çabayı göstererek bitirdikten sonra dışarı çıkıp oynayabileceği yada evin içinde istediği bir etkinliğe olanak tanıyın, ama bitirmeden buna izin vermeyin

            Ana-babanın öncelikli görevi, çocuğun olumlu yönlerini ve yetilerini keşfederek su yüzüne çıkartmak ve geliştirmektir. Örneğin bazı derslerinde başarılı olmayan bir çocuğu spora ya da müziğe kanalize ederek, bu alanlarda başarılı kılmak, onun özgüvenini olumlu etkileyeceğinden, zaman içinde okul başarısının gelişmesine yardımcı olacaktır. Ana-baba, çocuğa deneyim fırsatı verdiği, haklı başarılarından dolayı onu övdüğü sürece çocuğun özgüveni gelişir. Buna bağlı olarak da çocuğa öğrenme tutkusu aşılanmış olur (Yavuzer,2000:107).

 

Başarı;

            Oktay(1997)’a göre başarı, bireyin kendisi ve çevresiyle uyumlu yaşayabilmesi; kendini gerçekleştirmek için belirlediği hedeflere ulaşırken gösterdiği çabalardan olumlu sonuçlar almasıdır(Akt;Yavuzer,2000:141). aynı yaştaki çocukların; yetenekleri gelişim hızları, ilgi ve ihtiyaçları birbirinden büyük farklar gösterir. Eğitim ve öğretim, bireyler arasındaki bu farkları ortadan kaldırmaya ve hepsini birbirine benzetmeye uğraşacak yerde, her birine kendi ihtiyaç ve özelliklerine uygun gelişme ve yetişme olanağı sağlamalıdır. Farklı özellikleri nedeniyle, öğrencilerin her öğrenme alanında aynı derecede başarılı olmaları beklenemez. Bu anlayışla, bir sınıftaki öğrencilerin birbirleriyle kıyaslanması yerine, her çocuğun başarısı kendi gelişimi içinde değerlendirilmelidir. Böylece başarı, her çocuğun dünü ile bugünü arasındaki değişim olarak kabul edilmeli, hiçbir çocuk, ulaştığı seviyenin üstünde veya altında bulunan çalışmalara zorlanmamalıdır(Yavuzer,2000:141).

            Çocuklar ilkokula geldiklerinde, başarma ihtiyaçları ve başarı gösterdikleri alanlarda harcadıkları çaba konusunda belirgin farklılıklar gösterirler. Rekabetçi toplumumuzda başarı ve ‘sonuçları’ için oluşan baskı çok büyüktür; başarısızlığın bedeli ise çok ağırdır. Çocuklar okulda başarılı olmak için, öğretmenlerinin ve ana-babalarının kendilerinden talep ettiklerini yapmak istemeli, yapmak için uğraşmalı ve üstelik iyi yapmalıdırlar. Sonuç olarak, kendi mükemmellik standartlarını kendileri geliştirmelidirler. İyi yapma dürtüsü işin içine girdiğinde bu kavram başarma motivasyonu olarak tanımlanır. “Okul başarısı” konusunda bazı okullar, dar kapsamlı ve sınav ağırlıklı ders programına dayanan kısıtlı başarı vizyonları dolayısıyla eleştirilirler. Ev veya okulda gerçekçi olmayan standartların ortaya konması halinde, çocukların kendi performansları ile yetişkinlerin beklentileri arasındaki farkın büyük olduğu görülür(Yavuzer,2000:142).

            Bütün bunlardan sonra “Başarı nedir?” sorusuna yanıt arayalım. Okul başarısını sadece, mesleki becerileri saptayan dar eğitim kriterleri ile değerlendirmek kesinlikle yetersizdir. Okul başarısı, sınav programının dışında, güdü, bilgi ve zihinsel beceriler adı altında oluşan psikolojik kriterleriyle de saptanabilir. Başarı, bir işi tamamlamaktan fazlasını içerir. Kişinin dünyayı merak etmesi, kendi eğitimini kullanması ve yararlanması, daha ileri derecede bir olgunluğa ulaşmak üzere yüksek bir motivasyona sahip olması şeklinde bir yargıdır. Bu yüzden başarıyı kesin terimlerle tanımlamak oldukça güçtür. Bu konuda gerçekleştirilen araştırma bulguları, okul başarısı ile sosyal sınıf arasında çok yakın bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin, aritmetik ve okuma sınavlarında düşük puan alanların oranı, orta sınıf ailelerin çocuklarından ziyade işçi ailelerinin çocuklarında yüksek bulunmuştur(Yavuzer,2000:142).

            Şanssız sosyo-ekonomik ortam veya “kültürel yoksunluk” şeklinde tanımlanan bu çevrelerde, düşük sosyal sınıftan gelen çocuklar, genelde çok çocuklu, tek ebeveynli; düşük gelirli ve kötü barınma koşullarında yaşayan ailelere sahiptir. Bütün bu faktörler, çocukların ailelerinden alabileceği bilişsel ve dilsel uyarıları kısıtlar ve bu, ana-baba desteğinin eksikliğiyle beraber, okulda düşük başarıya ve sınavlarda kötü notlar almaya neden olur(Yavuzer,2000:142).

            Bununla birlikte “kültürel yoksunluk” önlenebilir ve “önleyici eğitim programlarıyla” çocuğun elverişsiz geçmişinin etkileri göreceli olarak telafi edilebilir (Yavuzer,2000:142).

            Her bireyde varolan başarılı olma ihtiyacı yoluyla insanlar, bilme ve anlama ihtiyaçlarını giderirler. Bu ihtiyaçtan doğan başarılı olma arzusunun karşıtı “başarısızlık kaygısı” ve “başarısızlıktın kaçınma” dır (Yavuzer,2000:142).

            Kaygı, gelecekteki olaylara tasalanmak, yaklaşmakta olan bir tehlikeye karşı geliştirilmiş duygusal tepki olarak tanımlanır. Başarılı olmak için belirli düzeyde kaygıya ihtiyaç vardır. Ancak yüksek düzeyde kaygı, bireyin duygusal dünyasını olumsuz etkileyeceğinden, davranışların aksamasına, algılama ve dikkat bozukluklarına sebep olabilir. Kaygı, çocuğu okulda temel bir öğrenim görevini yerine getirmekten alıkoyuyorsa, gereğinden fazla demektir. Başka bir deyişle, karmaşık bir işle karşı karşıya kalan bir öğrencinin, eğer kaygı düzeyi yüksekse, o işi başaramama olasılığı fazladır(Yavuzer,2000:143).

Çocuğun aşırı kaygılı olma nedenleri;

  1. Ana-baba beklentilerinin çocuk için ulaşılamaz düzeyde olması.
  2. Ana-baba ve öğretmenin çocuğa karşı tutarsız davranması
  3. Ana-baba ve/veya öğretmenin ilgisiz ve kayıtsız tutumu.
  4. Yargılanma duygusunun yerleşmesine yol açan sürekli eleştiri.
  5. Kendileri de kaygılı olan ve farkında olmadan çocuklarına kaygılı olmayı öğreten ana-babalar

(Yavuzer,2000:143).

ANA-BABAYA NOT:

  • Çocuk kendi görevleri ile baş başa kalmalıdır. Onun görevini üstlenip, sorununu çözmeye kalkışan anne ya da baba yaşam boyu böyle bir yüklenmenin altına girmiş olur. Bu nedenle çocuk dersini çalışırken ebeveynin onunla birlikte aynı masayı paylaşmaması beklenir. Ancak anlaşılmayan sorular için çocuk ebeveyne baş vurabilmelidir. Ödevini yapmadığı zaman çocuk kendi sorununu öğretmeni karşısında kendi başına çözebilme yollarını bulmalıdır.
  • Başarıda önemli faktör çok çalışmak değil, etkili ve verimli çalışmaktır. Bu nedenle çocuğa zamanı yönetmesini öğretin. Programını öyle yapsın ki, ders çalışmanın yanısıra bir spor ya da müzik etkinliğine de zamanı kalsın. Tüm gününü masa başında verimsiz bir şekilde geçirmesi yerine, aktif katılımıyla ya da pasif izleyici olarak değerlendireceği bir programı(tiyatro izleme) destekleyin. Burada önemli olan çocuğun derse ve ders dışı faaliyetlere uygun bir şekilde zaman ayırabilmesidir.
  • Eğer çalışma davranışının sıklığı artırılmak isteniyorsa, çalışma, hoşlanılan ve sık yapılan bir başka etkinlikten önceye alınır. Bu kurala göre çocuğun hoşlandığı işi yapabilmesi için önce belirli bir süre ders çalışması gerekecektir. Örneğin; televizyon seyretmekten hoşlanıyor ve her akşam belirli bir süre TV seyrediyorsa kendisi için şöyle bir kural koyabilir. “Her gece TV seyretmeden önce şu kadar sayfa kitap okumak ve belirlenen miktardaki sayfa bitmeden TV seyretmemek” gibi. Böylece çocuk belli bir süre ders çalışmayı planlamış olacaktır.
  • Başarıda ölçü başkaları değil, bireyin kendisidir. Çocuğun başarısı elinden gelenin en iyisini yapmaktan kaynaklanmaktadır. Doğru olan başkaları ile yarışmak yerine bireyin kendisi ile yarışmasıdır. Eğer çocuk bu gün düne oranla olumlu bir değişim göstermişse bu başarı sayılmalıdır. Anne-baba şunu akıldan çıkarmamalıdır.Başarısızlık diye bir şey yoktur. Yalnızca “öğrenilecek dersler” vardır. Büyüme, bir bilgi kazanma, deneme yanılma, cesaret gerektiren deneyimler sürecidir. Başarısızlıkla sonuçlanan girişimler de başarıyı getiren hamle kadar değerli ve katkılıdır. Bu nedenle çocuğunuzu başkaları ile kıyaslamayın. Rekabeti, çocuğun kendi potansiyelinin tavanında performans göstermesini sürdürmenin bir yolu olarak görün.
  • Çocuğunuzu iyi tanıyarak “Beklenti düzeyini”gerçekçi kılabilirsiniz. Aksi takdirde, sizin hayal gücünüze, kapasitesini bilmediğiniz çocuğunuzu sığdırmaya çalışmanız kimseye yarar sağlamaz. Ebeveynin “ Yüksek beklentisi” çocuğun cesaretini kırar. Ebeveyni hayal kırıklığına uğratma telaşı ise, çocukta başarısızlık kaygısına neden olabilir.
  • Çocuğa yapabileceğiniz en büyük yardım; ilgi ve yetenekleri doğrultusunda onu yönlendirmek, ihtiyacı olan desteği ona sağlamak(özel öğretmen, kurs vs.) sorununu çözmede ona yardımcı olmaktır. Çocuğu, başarılı kardeş ve arkadaşları ile kıyaslamak, aşağılamak, yarar yerine zarar getirir.
  • Bütün bu bilgilerin ışığında; çocuğunuzu olduğu gibi, kendisi olarak görmeyi öğrenin. Kapasitesine ve bireysel özelliklerine en uygun öğrenme yöntemini (altını çizerek, anlatarak veya özetleyerek çalışma gibi) seçmesi konusunda onu destekleyin.
  • Anne ve baba olarak geçmiş okul yaşantınızdaki başarılarınızı çocuğunuzun tekrarlamasını beklemek ya da elde edemediklerinizi çocuklarınızı zorlayarak elde etmeye çalışmak, sadece kendiniz tatmin etmekten öte bir işe yaramaz (Yavuzer,2000:144).

Sorumlu bir davranış örneği gösteren çocuğunuza.

BABA: ”Ayşe, hafta sonu, istediğin şeyleri yapar, güzelce vakit geçiririz. 11

Yerine.

BABA: “Seni Pazar günü tiyatroya götüreceğim. İstediğin oyunu seç.”

…yanıtı daha etkili olacaktır. Tutarlılık ve açıklık ilkesine uyun.

ANNE: “Ahmet, basket okuluna kendi kendine otobüse binerek pekala gidebilirsin.”

ÇOCUĞA KARŞI TUTARLI VE KARARLI OLUN. ONA, TUTABILECEĞINIZ SÖZLER VERMEYE DIKKAT EDİN.

BABA: ”Türkçe sınavından iyi not alırsan sinemaya götürürüm demiştim ama bugün hava yağmurlu. Başka zaman gideriz.

yerine.

BABA: ”Hadi bakaİım. Sözümüzü tutuyoruz. Şemsiyeleri alıp doğru sinemaya. ,,

Söz verip sözünü tutmayan ya da tehdit edip yerine getirmeyen ana-baba, çocukta sorumluluk duygusunu ve oto-kontrolü geliştiremez.

DUYDUĞUNUZ MESAJI DİNLEYİN, ÖZETLEYİN VE ÇOCUĞUNUZA TEKRARLAYIN. ONUN DUYGULARINI İSİMLENDİRİN.

ÇOCUK: ”Eski öğretmenimi cok özlüvorum. ,,

ANNE: “Evet. Eski öğretmenine ne kadar çok alışmıştın.”

ÇOCUK: “O bizi çok iyi anlardı. Sınıfta şarkı söyletirdi. Resimlerimi çok beğenirdi”

ANNE: “Bu kadar yakın bir öğretmenden uzak kalmak gerçekten üzüntü verebilir”

Sert, saygısız azarlamalar ebeveyn-çocuk ilişkisini zedeleyebilir.

 

ÇOCUKLARDA UYUM VE DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

Uyum, bireyin kendisi ve çevresiyle dengeli bir ilişki kurabilmesi ve bu ilişkiyi sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesidir diye tanımlanabilir (Yavuzer, 1993:241).

Ancak yaşam boyu devam eden bir süreç olan gelişme ve değişmelerin getirdiği, doğal zorluklara çevrenin olumsuz etkileri katıldığında, bireyde tepki olarak çoğunlukla duygusal düzeyde bozukluklar görülür. Bu olumsuz tepkilere uyum ve davranış bozuklukları denir.

Olumlu bir çevre çoğunlukla sorunların kısa zamanda çözülüp, engellerin aşılarak çocuğun sağlıklı bir şekilde gelişip, kişilik kazanmasında en önemli etkendir. Bu çevreyi bulamayan çocuk; güvensiz olur, karmaşık duygu ve düşünceler içinde bunalır, sevilmediğini, istenmediğini düşünerek, kimseye inanmaz, güvenmez ve sevmez. Büyüklerin ilgisini çekmek için gereksiz davranışlar yapar. Bütün bunlar bir süre sonra çocuğun çevreye uyumunu bozar.

Sürekli hırçınlık, sinirlilik, yalancılık, kavgacılık, söz dinlememe, kaygı ve korku hali yaş büyüdükçe topluma uyum bozukluğu şekline dönüşür. Evden, okuldan kaçma, hırsızlık, asilik, kuralları çiğneme, saldırganlık ve madde bağımlılığı görülmeye başlar.

Her çocuk gelişim dönemlerinde çeşitli problemlerle karşı karşıya kalır. Kimi tuvalet eğitimi konusunda zorluk yaşarken kimi sürekli bir utangaçlık, içe kapanma ve çeşitli uyum sorunları gösterir. Genellikle çocuklar istenen ve istenmeyen davranışların karışımını birlikte sunarlar. Çocukluk döneminde görülen bazı problemler normal gelişimin bir parçasını oluşturur. Bu problemlerin çoğu kalıcı olmaktan çok geçici türdendir.

Bu noktada çocuk veya gencin davranışının normal mi, yoksa davranış bozukluğu mu olduğunun belirlenmesi için bazı ölçütler gerekir. Bu ölçütler:

1Yaşa Uygunluk : Çocuğun yaşı, davranışının normalliğini belirlemede önemli rol oynar. Bunun için çocukla ilgili bireylerin (anne-baba-öğretmen vs.) değişik yaşlardaki tipik davranışları ve gelişim dönemi özellikleri hakkında doğru bilgi sahibi olmaları oldukça önemlidir. Belirli bazı yaşlardaki çocukların yarısına yakın davranışları anne-baba ya da öğretmenleri rahatsız etmesine rağmen, normal olarak kabul edilir .

Örneğin 2 yaş civarında parmak emme normal bir davranış sayılırken 4-5 yaşlarında bu davranışın yeniden belirmesi veya hala devam ediyor olması normal karşılanmamalıdır.

18 yaşlarındaki bir gencin sigaraya ya da alkole başlaması az da olsa görülen bir davranışken 8 yaşındaki bir çocuk için bu durum yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunun habercisidir (Yavuzer, 1993:244).

2- Yoğunluk : Örneğin, 5 yaş çocuğunda öfke ve huysuzluk doğalken, bu bir başkasına ya da kendine zarar verme şekline dönüşürse uyumsuz davranış kategorisine girer (Yavuzer, 1993:246).

3- Süreklilik : Çocuğun belirli bir davranış türünü ısrarlı bir şekilde ve uzun zaman sürecinde tekrar etmesidir (Yavuzer, 1993:246).

4- Cinsel-Rol Beklentisi : Erkeklerin kızlara oranla daha saldırgan olması beklenirken, davranışlarıyla erkeklere benzer saldırgan örnekler sunan kızların davranışı, sapan davranış kategorisine girer (Yavuzer, 1993:246).

5- Kültürel Faktörler : Horney’e göre örneğin önceki yüzyıllarda erkeklerin kadına karşı saldırgan olması sıkça karşılaşılan ve nispeten doğal bulunan bir durumken günümüzde kadına kibar davranmak bir erdem olarak kabul edilmektedir (Akt;Yavuzer, 1993:14).

PROBLEMLİ ÇOCUKLARA  YAKLAŞIM BİÇİMLERİ:

 

Anne-babalara Öneriler:

v     Sorunu görmezlikten gelmeyin, inkar etmeyin ”Benim çocuğumda bu olmaz, yapmaz demeyin” Problemin teşhisini siz koymayın. Bir uzmandan yardım almaya çalışın. Erken konulan doğru teşhis problemi yarı yarıya çözmek demektir .

v     Çocuğunuzda gördüğünüz olumsuz davranışları, komşunuz, babaanne, anneanne,hala, dayı vs. gibi kişilerle konuşmayın. Onlardan alacağınız bilgiler sizi hiç rahatlatmayacak ve çözüme ulaştırmayacaktır .

v     Önemli olanın çocuğunuzdaki davranış bozukluğunun belirtisi değil, altında yatan nedenlerdir. Önemli olan sıtmanın ateşiyle savaşmak değil, gerideki bataklığı kurutmaktır.

Sözgelimi okul başarısızlığı gösteren üç çocuktan birisinin başarısızlık nedeni zihinsel yetersizlik, bir diğerinin ki aile içi geçimsizlik, bir diğerinin ki yanlış öğretmen tutumu olabilir. Sorunların altında yatan nedenleri en sağlıklı saptayabilecek olan kişiler doğru yaklaşımları bilen uygun test ve tekniklerle çocuğu anlamaya yardımcı olabilecek psikolog, pedagog ve psikiyatristlerdir.

v     Sonu gelmeyen sürtüşme ve tartışmalardan uzak durun. Konuşmalarınızda ”Seni an1ıyorum “Seni anlamaya çalışıyorum” mesajını verin.

v     İncinmiş görünmek, cezalandırmak işe yaramayacaktır. Güvenli ve sevgi dolu bir ilişki kurun.

v     Sorun karşısında asla teslim olmayın. Sabır1ı, kararlı ve emin adımlarla ilerleyin. Bütün eleştirileri bir yana bırakın. Olumlu özelliklerini gündeme getirin. Girişimleri   destekleyin, yüreklendirin. Davranışlarınızla ve sözlerinizle onu sevildiğine ikna etmeye çalışın.

v      Davranış bozuklukları bazen yukarıda sayılanları yapmakla çözümlenemeyecek boyuta ulaşmış olabilir. Bu durumda psikiyatrik yardım almaktan uzak durmayın.

UYUM VE DAVRANIŞ BOZUKLUĞUNA YOL AÇAN NEDENLER

 

1- Soyaçekim

Yapılan araştırmalar çocuğun davranış ve uyum bozukluğu ile soyaçekim arasında kuvvetli bir bağ olmadığını ortaya koymuştur. Bazı ruhsal bozuklukların genlerden çocuğa geçtiği bulunmuştur. Ancak anne babanın bilinçli tutum ve davranışlarıyla çocuğun genleriyle getirebileceği davranış bozuklukları engellenebilir. Kısaca kalıtımın davranış bozukluğunun ortaya çıkmasında etkisi vardır, ancak bu etki, uyumlu bir aile ortamında kendiliğinden yok olacaktır (Yıldırım&Akbıyık; 1999:28).

2- Fiziksel Nedenler

Sağırlık, şaşılık, körlük, az işitme, topallık, aşırı şişmanlık gibi bazı bedensel özürler çocuğun kendini iyi ve mutlu hissetmesini engeller. Çevrenin de olumsuz bakış açısı ve tavrı bu durumu desteklerse ortaya bazı uyumsuz davranışlar çıkabilir. Troid, hipofiz, adrenalin gibi iç salgı bezi düzensizliklerinin aşırı öfke, sinirlilik, iç sıkıntısı gibi ruhsal gerginlikleri ortaya çıkarmaktadır. Bir hayvan tarafından ısırılmak, trafik kazası, doğal afet yaşamak da çocuğun ruh dünyasında şok etkisi yaratıp, korku, içe kapanma, ağlama nöbetleri gibi davranışlara yol açabilmektedir (Yıldırım&Akbıyık; 1999:29).

3- Temel İhtiyaçların Doyurulmaması

            a- Fiziksel Temel İhtiyaçlar: Büyüme için gerekli olan yeme, içme, sıcak ve soğuktan korunmak için barınma, giyinme gibi bedensel ihtiyaçlar her çocuk için fiziksel gereksinmelerinin en iyi düzeyde sağlanması şarttır.

b- Psikolojik Temel İhtiyaçlar: Sevgi, saygı görme, başarılı olma, takdir edilme, güvenme ihtiyacı çocuğun ve yetişkin bir insanın hayatını sağlıklı bir ruh haliyle yaşayabilmesi için gereklidir.

c- Sosyal Temel İhtiyaçlar : Arkadaşlık kurma ihtiyacı, bir gruba ait olma isteği, sosyal statü, saygınlık, kendini güvende hissetme gibi.

Bu ihtiyaçların doyurulmaması çocukta davranış bozukluklarının oluşmasında en büyük etkenlerdir.

4.Çevresel ve Sosyo- Ekonomik Nedenler:

Yapılan araştırmalar, çocukların davranış bozuklukları geliştirmelerinde çevresel ve sosyo-ekonomik nedenlerin oldukça etkili olduğunu ortaya koymuştur. Çocuk bilinçlendiği andan itibaren kendi sosyo-ekonomik yaşantısıyla diğer insanları kıyaslar.Davranış bozuklukları genellikle normalin üstünde sosyo-ekonomik düzeyde bulunan çocuklarla, normalin altında olan ailelerin çocuklarında gözlenmiştir. Ancak ailenin sosyo-ekonomik düzeyi ne olursa olsun anne-baba ve çocuk arasında olumlu ilişkiler kuruluyorsa, aile olumsuz duygularını çocuğa yansıtmıyor ve çocuğun temel ihtiyaçları sağlık1ı bir biçimde karşılanıyorsa davranış bozukluğu gelişmez (Yıldırım&Akbıyık; 1999:31).

5- Okul  Yaşantısı:

0-6 yaş çocuğunun gelişiminde eğitim yaşantısı açısından bakıldığında en önemli dönemdir. 3 yaşından sonra her çocuğun kendi yaşıtlarıyla birlikte olmaya ihtiyacı vardır. Çocuk bir gruba girmeli ve yaşıtlarıyla paylaşmayı öğrenmelidir. Okul öncesi eğitimde hatalı anne-baba-öğretmen tutumlarının çocuğu çok olumsuz yönde etkilediği bir gerçektir. Uyku ve yeme konusunda zorlandığı için baskı gören çocukların kekelediği, altına kaçırdığı için tırnak yemeye başlayan, içine kapanan, evde ya da okulda şiddete maruz kalan, da- yak yiyen çocuğun saldırganlaştığı oldukça sık görülen örneklerdir (Yıldırım&Akbıyık; 1999:31).

A- ÇOCUKLARDA SIKLIKLA GÖRÜLEN UYUM BOZUKLUKLARI

 

1- KARŞI GELME-KARŞIT OLMA

Karşı gelme bozukluğu; en az altı ay süren, bu sırada aşağıdakilerden dördünün (ya da daha fazlasının) bulunduğu bir olumsuzluk ve karşı gelme davranışı örüntüsü şeklinde tanımlanır (Akt;Yavuzer, 2000:153). (DSM IV’e göre)

ı –Sık sık hiddetlenir (Huysuzlanır).

2- Sık sık büyükleriyle tartışmaya girer .

3- Büyüklerin isteklerine ya da kurallarına uymaya çoğu zaman etkin bir biçimde karşı gelir ya da bunları reddeder .

4– Çoğu zaman isteyerek başkalarını kızdıran şeyler yapar.

5- Kendi yaramazlıkları için çoğu zaman başkalarını suçlar.

6- Çoğu zaman alıngandır. Çabuk darılır ya da başkalarınca kolay kızdırılır.

7- Çoğu zaman içerlemiş kızgın ve güceniktir.

8- Çoğu zaman kincidir ve intikam almak ister .

Eğer çocuk birden bire itaatsiz ve saygısız davranmaya başlamış ise bu onun çok fazla

iç çatışma yaşadığının çevresindeki kötü muamelenin veya okul başarısızlığı gibi önemli baskıların meydana geldiğinin işaretidir. Bu tip çocuklar genellikle düşmanlıklarını kendilerine en yakın kişilere yöneltmişlerdir. Bazı çocukların karşı gelme bozukluğunda daha ciddi temeller yatar. Çocuk uzun zamandır itaatsiz davranıyor ana-babası veya başkalarını hedefleyen karşı çıkışlar yaşıyorsa genellikle tüm aile içinde anlaşmazlık ve düzensizlik vardır. Kimi zaman itaatsiz, saldırgan davranış aile içinde ya da okulda gördükleri şiddete bir tepkidir (Yavuzer, 2000:154).

Anne-Baba Ne Yapabilir?

v     Soğukkanlı davranarak çocuğunuzun ruh halini anlamaya çalışın. Saygısızca karşılık vermenin çocuğunuz için ne anlama geldiğini açıkça sorun.

v      Bu davranışının nedenini açıklamasını isteyin. Siz sakin, tutarlı ve işbirlikçi bir tutum sergilerseniz; o da giderek sakin ve işbirlikçi olacaktır. Ve güvenle sorunlarını anlatacaktır.

v      Size nasıl davranılmasını istiyorsanız siz de başkalarına (çocuklarınıza) öyle davranın.  Çocuğunuzun size yada başkalarına karşı herhangi bir saygısızlık göstermesi durumunda özür dilemesini sağlayın.

v      Çocuğunuz itaatkar ve saygılı davrandığında onu övün ve ödüllendirin (Yavuzer, 2000:156).

 

 

2- KÜFÜRLÜ KONUŞMA

 

 Küfretmek-kötü kelimelerin kullanılması -ağız bozukluğu- son çocukluk ve ergenlik dönemindeki çocuk ve gençler arasında sık rastlanan bir davranış biçimidir. Çocuk için küfretmek küçük bir ”kötü” birey olmaktan korkmadığını, hayata dair çok şey bildiğini göstermenin bir yoludur. Arkadaşlarını etkilemek ve yaşıt1arıyla ilişki kurmak için kullanılır. Küçük çocuklar çoğu zaman kullandıkları kelimenin anlamını bilmemekte, başkalarının bunları söylediğini duydukları için kolayca bu kelimeleri kullanmaktadırlar. Çoğu zaman akranların baskısıyla, gruba uyum sağlamak veya ilgi çekmek amacıyla bu tür sözleri kullanırlar Bazen de öfke ve mutsuzluklarından dolayı başkalarını çok şaşırtacak bu sözleri kullanırlar. Neyse ki çocuklar olgunlaştıkça bu küfürlü konuşma çekiciliğini yitirir ve azalır. (Evde küfreden anne-baba çocuklarına aynısını öğretmektedir. Bu nedenle çocukları küfrettiğinde şaşırmamalıdır.) (Yavuzer, 2000:163)

Küfürlü konuştuğu için cezalandırma çocuğun olumsuz davranışım istemeden pekiştirebilir. Çünkü etkili olduğunu düşünür ve bu gücü elinden bırakmak istemez (Yavuzer, 2000:164).

Anne-Babalar Neler Yapabilir ?

v     Evinizde küfürlü konuşmalara izin vermeyin. Hoş görmeyin ve çocuk böyle bir şey yaparsa özür dilemesini sağlayın.

v     Bu konuda kendi tutumlarınızı gözden geçirin ve çocuğunuzun sizden farklı davranmasını sağlamanızın zor olacağını görün.

v     Çocuk küfür ettiğinde öfkeyle, bağırarak, küfrederek karşılık vermeyin.

v     Eğer çocuğun sizden tepki almak için bunu yaptığına inanırsanız aldırmamak, duymazdan gelmek etkili olacaktır .

v     Çocuğunuza öfkesini doğrudan ifade etmesini öğretin. Bunu yapmanı istemiyorum. Bundan hoşlanmadım. Bunu sevmedim, gibi ifadelerle duygularını net bir şekilde ifade etmesine olanak tanıyın.

3- YALAN SÖYLEME

Yalan; bir insanın suçlanmadan kaçmak, ödüllendirilmek ya da birine zarar vermek için, bir başka insanı açıkça yanıltma çabalarıdır (Yavuzer, 2000:167).

Altı yaş öncesinde çocuklar gerçeklerle, hayali birbirinden ayıramazlar, onlar için ikisinin birbirinden farkı yoktur . 6 yaş civarında ”Gerçeklik Duygusu” yavaş yavaş oturmaya başlar. 6 yaşındaki çocuk yalan söylediğinin bilincindedir (Yıldırım&Akbıyık; 1999:31).

6 yaş öncesinde çocuğun anlattığı gerçek dışı, abartılı olayları ”yalan söylüyorsun” diye değil de ”yanlış hatırlıyorsun” diye düzeltmek gerekir.

Gerçeği değiştirme olayları ilköğretim yıllarında da devam ederse özellikle 4. sınıftan sonra problem olabilir .

Dürüst olmayı öğrenmek, hataları kabullenmek, çocuğun olumlu karakter gelişimi için oldukça önemlidir (Yavuzer, 2000:175).

Çocuklar Neden Yalan Söyler?

  • Cezalandırılmaktan korktuğu için.

v     Hatalı davranışını gizlemek için.

v     Olayları ve kendisini olduğundan farklı göstererek başkalarının övgüsünü ve sempatisini kazanmak için.

v     Çevresindeki yetişkinler sık sık yalan söylediği için bunun doğru ve normal bir davranış olduğunu düşünebilir .

v     Dikkat çekmek için.

v     Olmasını istediği ancak olması imkansız durumların tatmini için (örneğin boşanmış anne ve babası olan bir gencin yüzünü hiç görmediği babasından bir gün önce hediye aldığını söylemesi, her gece eve gelen sessiz telefonların babasından olduğunu söylemesi gibi. Çocuk büyüdükçe kendine güveni artar ve gerçeği değiştirme ihtiyacı da zamanla azalır (Yıldırım&Akbıyık; 1999:31).

Doğru söyleyince azarlanmayacağına ve ceza görmeyeceğine inanan çocuk yalan söylemeyecektir.

Yalan söyleyen çocuğu suçlamak, cezalandırmak yerine onun neden yalan söylediğini anlamaya çalışmak ve bu nedeni ortadan kaldırıp iç huzurunu sağlamak gerekir. Doğruyu söylediğinde övülmeli, ödüllendirilmelidir. Bu tavır çocuğa doğruyu sevdirecektir. Özellikle yetişkinlerinde yalan söylemeyerek örnek olmaları oldukça önemlidir.

Anne-Baba Ne Yapabilir?

  • Çocuğunuzun yalan söylediğini fark ettiğinizde, onun doğruyu söylemediğini anladığınızı belirtin. Cezalandırmak genellikle etkili olmaz. Onun yerine aşağıdaki adımları uygulayın.
  • Bana yalnızca doğruyu söylemeni istiyorum. Ben de sana yalnızca doğruyu söylediğime göre birbirimize her zaman inanabiliriz. Bir daha ki sefere sana inanabilmem için bunu yapmalısın.
  • Yalan yerine gerçeği söylediğinde problem giderek büyümez. Ayrıca dürüstlüğün önemini anlatmanın en iyi yolu kendi hareketlerinizle ona örnek olmanız ve doğruyu söylemenizdir .

”Yalan söylemeyen bir çocuk için, davranışlarıyla tutarlı yalan söylemeyen ebeveyn.” (Yavuzer, 2000:175).

v     Anne-babalar çocuklarıyla ilgili beklentilerinde gerçekçi olma1ıdırlar. Onları oldukları gibi kabullenin  yapamadıklarını ısrarla onlardan beklemeyin.

v     Çocuklarınıza istek ve hayallerini sorun. Sizden bekledikleri desteği, elinizden geldiğince ona vereceğinizi hissettirin.

v     Baskı altına almak, tehdit etmek onun yalan söylemesine neden olur. (Anne evden çıkıp giderken çocuğa televizyon izlememesini söylüyor ve tehdit ediyorsa çocuk izlese bile izlemediğini söyleyecektir).

v     Yukarıda belirtilen hiç bir durum ortada yokken çocuk gereksiz yerlerde de yalan söylüyorsa, doğruyu yanlışı birbirinden ayırt edemediği için yalan söylüyorsa, yalan söyleme sorun olmaya devam ediyorsa o zaman size yardımcı olacak bir uzmana danışın, çünkü yalancılık uzun dönemde çok ciddi sonuçları beraberinde getirerek, iyice yerleşmiş bir alışkanlık halini alabilir .

4- BAĞIMLILIK

Piaget’e göre çocuğun öğrenmesinde, otonomi (kendi kendini yönetmesi) çok önemli bir faktördür. Çocuk sorusunun yanıtını öğretmenden almak yerine kendi başına bulup keşfettiği takdirde öğrenme etkili olmaktadır. Bebeklik yıllarında tam bağımlı bir şekilde hayatını devam ettiren çocuk, büyüdükçe kendine tanınan olanaklar ölçüsünde bağımsız olarak hareket etmeye başlar. Ancak aşırı koruyucu ve baskıcı ana-baba tutumları neticesinde çocuk bağımsız hareket etmede problemler yaşayabilir (Akt;Yavuzer, 2000:185).

Bağımlılık hiçbir zaman tek bir olaya bağlı olarak ortaya çıkmaz. Yıllarca süren bir davranış biçimidir ve birçok nedeni olabilir. Bağımlılık her yaşta ortaya çıkabilir. Fakat önemli olan mümkün olduğunca erken farketmektir (Yavuzer, 2000:185).

 Bağımlılık Belirtileri Nelerdir?

 Teneffüste diğer çocuklarla oynamak yerine öğretmenin yanında oturmayı ya da onları izlemeyi tercih ediyorsa,

 Öğretmenden sürekli daha fazla yönlendirme, onaylama, güvence ya da öneri bekliyorsa,

 Öğretmen yanına oturup adım adım ne yapacağını söylemedikçe, sınıftaki yeni et kinliklere katılmak istemiyorsa, bağımlılıktan kaynaklanan bir sorunu olabilir. Bu nedenle çocuğunuzla ilgilenmelisiniz

Şu akıldan çıkarılmamalıdır ki, bu davranışlar uzunca bir sürede yerleşmiş örüntülerdir ve onları değiştirirken sabıra ihtiyacınız olacaktır (Yavuzer, 2000:186).

Anne Babalar Bu Durumda Ne Yapmalıdır?

v     Öncelikle kendi davranışlarınızı gözden geçirip, hangi zamanlarda çocuğunuzun işlerini kendinizinmiş gibi aldığınızı fark edin.

v     Çocuğunuzu ve kendinizi ayrı bireyler olarak görmelisiniz.

v     Çocuğunuzu hata yapacak kadar bağımsız olmaya teşvik edin.

v     Çocuğun yaptığı işlerde başarıyı değil çabayı övün.

v     Beklediğiniz davranışı açık bir şekilde ifade edin.

v     Çabası için verdiğiniz ödüller , başarısı için verilenlerden daha sık olsun.

v     Ev ödevlerini küçük bölümlere ayırarak çalışmasını sağlayın.

v     Çocuğunuzun yapmasını istediğiniz işleri bir tabloya tek tek yazın.

 

 

 

 

5- İÇE KAPANIKLIK

Çocuklar devamlı psiko-sosyal bir gelişim gösterir. Normal sosyal gelişim içerisinde başta aile üyeleri olmak üzere diğer insanlar ile iletişim ve etkileşim önemlidir. Bu normal gelişim için kaçınılmaz bir durumdur. Bazı çocuklar gerek kişilik özellikleri gerekse ikincil olarak etki eden faktörler sonucunda içe dönük, sosyal ortamlara ve alışılmadık mekanlara kolay adapte olamayan, genelde duygusal paylaşıma girmeyen, yabancı insanlardan tedirgin olan bir yapıda olabilirler.

Bu durum bazı psikiyatrik durumlarda görülebilir. Bu durumda çocuğun bu nedene yönelik tedavisi gereklidir.

Anne babaların bu durumda yapmaları gereken sık sık çocuğa söz hakkı tanımaları, hemen her konuda onun kendisini ve duygularını ifade etmesini sağlamaları, ona sık sık ne hissettiğini ve düşündüğünü sormaları, çocuğun kendisine değer vermeleri, konuştuğu zaman dinlemeleri, sık sık sosyal ortamlarla irtibatını sağlamaları, onu olduğu gibi kabul ederek sevgilerini sık sık belli etmeleri, çocuğun her şeyine müdahale etmeden ve çok müdahaleci olmadan onun kendini ortaya koymasını sağlamaları önerilir.

Devam eden durumlarda bazı psikiyatrik tablolardan söz edilebilir. Bu durumun tedavisi gerekir. Özellikle okul çağı ile beraber sosyal ilişkilerde problem olmaması için durumun çözümlenmeye çalışılması önem kazanır (Öztürk; 1994:157).

6- ALT ISLATMA (ENURESIS)

Genellikle çocuklar mesane kontrolü gerçekleşinceye kadar, yani ortalama olarak 2-3 yaşlarına kadar geceleri altını ıslatırlar. Gündüz kontrol 2 yaş dolaylarında gece kontrol ise 3,5-4,5 yaşlar arasında kazanılır .İdrar ve dışkı kontrolünü kazandıkları 4 yaşından sonra en azından haftada 1 kez altını ıslatma ”enuresis” adını alır. Ve aşağıdaki şekillerde görülür (Yavuzer, 1993:247).

ü      Sadece geceleri altını ıslatma (% 70-80).

ü      Sadece gündüzleri az miktarda altını ıslatma (% 5).

ü      Gündüz ve geceleri alt ıslatma (% 25) .

ü      Sürekli altını ıslatma.

ü      Uzun süre kuru kalma döneminden sonra (1-2 yıl aradan sonra) tekrar alt ıslatmaların başlaması.

Nedenleri: Aşağıda sıralanan farklı nedenlerin birlikte etkili olduğu görülmüştür.

ü      Organik nedenler (Böbrek ya da boşaltım sistemi hastalıkları).

ü  Temizlik alıştırmalarına çok erken başlanması. Sabırsız ve katı temizlik eğitimi

ü      Aile içi ilişkilerde bozukluklar

ü      Genetik nedenler (Gece yatak ıslatmanın aileden gelmesi gibi.)

ü      Yeni bir kardeşin dünyaya gelmesi, ana-baba ayrılığı, okul-ev değişimi, okulda, evde aşırı baskılar.

ü      Alt ıslatma sorununun ortaya çıkardığı psişik baskılar.

ü      Uyku derinliği.

-Yapılması Gerekenler:

  1. Çocuğun hangi durumlarda altını ıslattığının anlaşılması,
  2. Psikolojik ya da sosyal bir problemi varsa gerekli olan psikolojik yardımı almasının sağlanması,
  3. Ayrı ayrı yapılan konuşmalarla çocuk ve ailede suçluluk hissinin azaltılmaya çalışılması.
  4. Aileye tedavi imkanları, kendiliğinden düzelme şansı anlatılıp işbirliği sağlanmalı.
  • Sadece Gündüzleri Alt Islatma Sorununa Bir Yaklaşım Biçimi

 

v     Temizlik gelişimi ulaşılabilir adımlara bölünür .

v     Önce saatte bir tuvalete gidilir. Yavaş yavaş süre uzatılır.

v     Bir takvim tutulur. Kuru ka1ınan her gün için bir güneş ; alt ıslattığı günler için yağmur resmi çizdirilir. V e güneş çizmesi için ödüllendirilir .

v     Her aşamada çocuğa küçük ödüller verilir (maddi-manevi). Çocuğa ulaşılacak hedefler için büyük sözler verilmez.

B-    Sadece Geceleri Alt Islatma Sorununa Bir Yaklaşım Biçimi:

v     İçecek miktarı asla kısıtlanmaz.

v     Yatmadan önce gece uyandırma ve tuvalete gitme konusunda çocukla anlaşılır.

v     Kuru kalmalar ve kendiliğinden tuvalete gitmeler, çocuk tarafından not edilir.

v     Tuvalete saklanan küçük hediyelerle çocuk özendirilir.

v     Büyük çocuklarda bu önlemlerle sonuç alınamıyorsa bir uyandırma aleti kullanılır.

v     Psikolojik problem varsa mutlaka gereken yardım alınmalı. Gerekiyorsa okul ya da sınıf değişikliği yapılmalıdır.

Ayrıca gece işemeleri için çok etkili ilaçlar vardır. Uyku derinliğini azaltan ve sidik torbasına büzücü etki yapan bu ilaçların % 70-80 etkili olduğu saptanmıştır. Bu ilaçlar sanıldığı gibi kısırlık yapmamakta ve sakıncalı yan etkileri de oldukça azdır.

7 .DIŞKI KAÇIRMA (ENKOPREZİS)

4 yaşın bitiminden sonra en azından haftada bir kez düzenli olarak iç çamaşırları dışkı ile kirletmedir. (Normal gelişen çocuklar için) Aşağıdaki şekillerde görülür:

ü      Çocuk haftalar boyunca temiz kalmamıştır.

ü      En az 6 ay temiz kaldıktan sonra tekrar düzenli olarak dışkı kaçırmanın ortaya çıkması.

Dışkılama genellikle gündüzleri olur. Çocuk duruma karşı tamamen ilgisizdir. Kirlenmiş çamaşır ile durmaya eğilimleri vardır.

Genellikle sessiz, alıngan, sinirli ve baskı altında hırçınlaşmış ya da tamamen suskunlaşmış çocuklardır.

Dışkılama gereksinimi hissedilmez, biriken dışkının basıncıyla istemsiz dışkılama meydana gelir.

Dışkı kaçırma seyrek görülen ve daha çok erkek çocuklarda rastlanan bir durumdur. Nedenleri Nelerdir?

Çok erken yaşlarda ve uygun olmayan yöntemlerle kazandırılmaya çalışılan tuvalet eğitimi

ü      Aşırı titiz annenin baskıları.

ü      Aile ortamındaki olumsuz ilişkiler, sevgi eksikliği, aşırı baskılar, korkular.

ü      Organik Nedenler (Parazit, kolit, gibi durumlar araştırılmalıdır).

Neler Yapılabilir?

v     Her şeyden önce baskılar kaldırılmalı, aşırı titiz davranımlardan vazgeçilmelidir.

v     Günde 3-4 kez belirli aralıklarla tuvalete oturması sağlanmalıdır. Yemekten sonra bağırsak çalışması hızlandığından bu saatlerin seçilmesi daha uygun olur. Çocuk dirense de anne kararlı olmalıdır. Buna uymazsa oyun için dışarıya çıkarmama, televizyon izlememe gibi küçük cezalar verilmelidir. İstenilen davranış ödüllendirilmelidir.

v     Aile içi ilişkilerin çok bozuk olduğu durumlarda ilgili kurumların Çocuk Ruh Sağlığı Bölümüne başvurulması uygun olacaktır.

8- PARMAK EMME

Parmak emme normal çocuklarda herhangi bir psiko-patolojik neden olmaksızın 3-4 yaşlarına kadar görülebilen bir olgudur .Yavaş yavaş kendiliğinden kaybolur(Yavuzer, 1993:257).

Araştırmalar en geç 5-6 yaşlarında sona erdiğinde hiçbir zararının olmadığı ancak devam etmesi durumunda, parmak, ağız ve diş yapısında ciddi deformasyona neden olabileceğini kanıtlamıştır.

Anne-Baba Neler Yapabilir?

v     Paniğe ve telaşa kapılmadan bu olayın nedeni araştırılmalı ve ortadan kaldırılmalıdır (Örneğin yeni bir kardeşin doğumu, çocukta bu tür bir gerileme davranışının oluşmasına neden olabilir. Cıvıldayan, emekleyen, parmak emip, tırnak yemeye başlayan çocuk bu tip bebeksi hareketlerle kaybettiği ilgiyi kazanma çabasına girebilir).

v     Sürekli eleştirmek yerine; çocukla konuşarak bu davranışın bebekçe olduğu, başkalarının gözüne hoş görünmeyeceğini söylemek etkili olabilir.

 

9- TIRNAK YEME

Bu alışkanlığa 3-4 yaşlarından önce sıklıkla rastlanmaz. Tırnak yeme bir güvensizlik belirtisi olarak kabul edilir (Yavuzer, 1993:259).

 Çocuk sıkıntı ve gerilim duygularını dışa vuramadığı veya saldırganlık dürtüsünü davranışa dönüştüremediği durumlarda tırnak yeme davranışına başvurur.

Neler Yapılabilir?

v     Çocuğa kendini faydalı ve yararlı hissedebileceği ortamlar hazırlanmalı. (Örneğin; bakkaldan ekmek almak, sofranın kurulup kaldırılmasında yapabileceği görevler vermek faydalı olabilir.) Kendine özgüven duygusunu geliştirecektir (Yıldırım&Akbıyık; 1999:84).

v     Kardeşler arasında adalete özen gösterilmelidir. Çocuklara alınan hediyelerde eşit davranmaya gayret edilmeli verilen görevlerde yaş ve cinsiyet farkına dikkat edilmelidir. Örneğin ev işlerinde kız çocuklarından yardım istenirken, alışverişlerde erkek çocuklardan yardım istenebilir.

v     Çocuklara boş zamanlarını değerlendirebilecekleri bir faaliyet gösterilmelidir.

v     Çocuğa karşı sürekli sevgi, ilgi ve şefkatle yaklaşmak problemin oluşumunu önleyecektir.

Yapılan araştırmalar göstermiştir ki bu olumsuz davranışlar küçük yaşta giderilmezse artarak çoğalırlar.

Anne-baba bu konuda oldukça gayretli olmalıdır.

  1. TİKLER

Tik; istemli çalışan kas grubunda istek dışı ve belli aralıklarla beliren kasılmalardır.

En çok görülen a1ışkanlık tikleri şunlardır: (Yıldırım&Akbıyık; 1999:85).

  • Göz kırpma
  • Yanak kaslarında seğirme
  • Göz kapaklarının fazla açılıp kapanması
  • Burun çekme
  • Sık sık yutkunma
  • Omuz silkme
  • Diz ve ayak sallama
  • Kaşları kaldırıp indirme
  • Kolları sallama

Tikler genellikle iç gerilim veya çatışmaların açık belirtileridir ve erkek çocuklarında daha çok görülen bir durumdur .Çocukluk ve ergenlikte başlar.

Nedenleri:

ü      En önemli nedenlerinden biri taklittir .

ü      Tikler başlangıçta organik bir rahatsız1ıktan kaynaklanırken daha sonra alışkanlık halini alabilir (örneğin göz kırpma, başlangıçta bir göz rahatsız1ığı iken zamanla otomatik olarak çocukta yerleşebilir).

ü      Erken yaşlarda başlayıp ve süregelen korku, kaygı, tedirginlik ve gerginlikler çocuk da tike neden olabilir.

ü      Aile içi ilişkiler, olumsuz ana-baba tutumları da diğer davranış bozukluklarında olduğu gibi oldukça önemlidir.

     Neler  Yapılabilir?

v     Bazı tiklerin fizyolojik nedenleri olabileceğinden mutlaka doktor kontrolünden geçmesi gerekir.

v     Çocuğun tikleri bir yıldan beri devam ediyorsa gerekli tedavisi için bir uzmana başvurulmalı.

v     Çocuğun okul ya da ev yaşamındaki olumsuz süreçlerden kaynaklanan geçici tiklerde çocuğun üzerine fazla düşülmemeli duygularını sözel olarak ifade edebileceği rahat ortamlar oluşturulmalı. Kendini ifade edebilme becerisi kazanmasına yardımcı olunmalıdır (Oyun terapisi, psikodrama, grup rehberliği gibi faaliyetlerle içsel gerilimlerini rahatlatabileceği ortamlara sokulması faydalı olacaktır).

11- KEKEMELİK

Ses, hece ve sözcüklerin tekrarı, uzatılması ya da konuşmanın akışını kesen duraksamalar şeklinde kendini gösteren bir konuşma bozukluğudur. Stres ve gerilimin yoğun olduğu durumlarda kekemeliğin şiddeti artar. Genellikle şarkı söylerken ve şiir okurken kekemelik olmaz. Hastalık genellikle 12 yaşından önce, çoğunlukla 2- 7 yaşları arasında başlar. 2-3,5 yaşlarında başlayan kekemelik genellikle geçici olmaktadır (Özsoy&Eripek&Özyürek;  1997:92).

Çocukta kekemelik organik bir bozukluktan kaynaklanabileceği gibi büyük çoğunlukla psikolojik kökenlidir.

NEDENLERİ :

Kekemelik kuşkusuz çok nedeni olabilecek bir bozukluktur. Yapılan araştırmalarda kekemelikle genetik (ailesel) yatkınlık genellikle kabul edilmektedir. Ayrıca beynin konuşma ile ilgili bölümünün düzensiz çalışması, nörolojik bozukluklarda çoğunlukla etkili olmaktadır.

Psikolojik kökeni olan kekemeliğe neden olan etmenler: (Yıldırım&Akbıyık; 1999:47).

ü      Çocuğun yaşadığı, psikolojik şoklar (Korkular, kaygılar)

ü      Trafik kazaları

ü      Anne-babadan ayrılma

ü      Ailenin aşırı titiz, düzenli, denetimci, kuralcı tutumları

            Kekemelik Nasıl Düzeltilir?

Çocuğun düzgün konuşması için sürekli zorlanmaması, konuşurken sabırla dinlenmesi, konuşmasının kesilmemesi, zaten kolaylıkla oluşan yetersizlik duygusunun pekiştirici tutumlardan (alay etme, utandırma, zorlama gibi) kaçınılması gerekir.

Ailenin aşırı titiz, düzenli, denetimci ve kuralcı tutumu gevşetilmelidir. Psikoterapi 8- 9 yaşlarından küçüklerde oyun, daha büyük çocuklarda konuşma yoluyla uygulanır. Kekemelik tedavisinde amaç yalnız kekemeliğin gevşemesi değildir. Çünkü kekemelik inatçı ve devamlılık gösteren bir durumdur. Toplum içinde güç durumda bırakır. Çocuğun benlik saygısını zedeler. Tedavinin esas amacı benlik saygısını korumaya yönelik olmalıdır. Genellikle bu çocukların önemli olumlu özellikleri vardır. Bunları bulup, çıkarıp, dikkatini ve ilgisini bu olumlu yönlerine çevirerek kekemeliğine önem vermemesi öğretilmelidir. Verilen önem azaldıkça kekemelikte giderek hafifler.

Konuşma tedavisi, bu işin uzmanları tarafından, özel konuşma yöntemleri ile uygulanır. 6- 7 yaşından büyük çocuklarda en etkin tedavi yöntemidir. Kekemeliğin ilaç tedavisi yok tur. Fazla heyecan ve bunaltı varsa bunaltı giderici ilaçlar kısa süre verilebilir.

Bu tür konuşma bozukluğuna yatkın olan ve konuşması bozulmuş olan çocuklarda uygulanacak olan terapide en az çocuk kadar ailenin ve yakın çevresinin tutumları da önemlidir. Akıcı konuşmayan çocuğa sahip olan ailenin yapılan önerileri yerine getirmedeki titiz ve duyarlı davranışları ve konuşma bozukluğu uzmanı ile işbirliği, çocuğa büyük ölçüde yardımcı olacaktır.

Kekemelikte; anne babanın çocuğa olan yaklaşımları iyileştirici yönde olmalıdır. Kekemelik Konusunda Anne-Babaya Öneriler : (Yıldırım&Akbıyık; 1999:48).

v     Çocuğun akıcı olmayan konuşmasına dikkat çekmeyin ve eleştirmeyin. ”Söylemeden önce, söylemek istediğini düşün.”, ”Konuşmadan önce derin nefes al.” gibi uyarıları kesinlikle yapmayın.

v     Çocuğu olur olmaz olaylar için azarlamayın.

v     Çocuğunuzun konuşma bozukluğuna üzülmeyin, şimdilik onun konuşma şeklinin böyle olduğunu ve her şeyin normal olduğunu kabul edin.

v     Eğer sol elini kullanıyorsa, sağ elini kullanması için kesinlikle zorlamayın. Beceriksiz ya da sakar olduğundan dolayı onu eleştirmeyin. El veya ayaklarındaki beceriksizlik veya sakarlığa neden olan etken her ne ise, konuşmasını da etkileyecektir.

v     Çocuğun yanında iki ayrı lisan kullanmayın, konuşmayı öğrenme devresindeki bir çocukta, bu durum olumsuz etki yapacaktır.

v     Grup içindeki oyunları beceremiyor diye kaygılanmayın, insanlarla ilişki kurabilmesi için yardımınıza ihtiyacı olduğunu unutmayın.

v     Yetersiz konuşmasının üstesinden gelmesi için, diğer yollardan başarı kazanması için zorlamayın.

v     Daha düzgün ve akıcı konuşan kardeşleri veya yaşıtları ile asla kıyaslamayın, onları

örnek vererek onlar gibi konuşması için zorlamayın.

v     Problemini ikinci bir kazanç olarak kullanmasına yol açacak davranışlardan kaçının. (Bozuk konuşarak ilgi çekme isteğini yaptırma gibi).

v     Size bir şey söylemeye çalışırken dikkatinizi ona verin. Çocukların bir çoğu kendisini dinleyene dikkat etmediği zaman güçlük çekerler.

v     Akıcı konuşan kişilerle rekabet ortamı hazırlamayın, böyle durumlarda, çocuklar fazlasıyla bocalar.

v     Onu dinlerken asla gözünüzü dikip, bocaladığı veya takıldığı kelimeyi sabırsızca bekler bir görünüm almayın veya söylemek istediği kelimeyi anladığınızda siz söyleyerek onun konuşmasını kesmeyin.

v     Komşularınızın veya çevrenizdeki diğer kişilerin, çocuğunuzun konuşmasını eleştirmelerine izin vermeyin.

v     Ondan yapamayacağı şeyler istemeyin, istekleriniz gücü, becerisi ve yetenekleri ölçüsünde olsun.

v     İhtiyacı olan sözcük haznesinin gelişmesine yardımcı olun. Açıklama ve tanımlamalarınız onun anlayacağı şekilde basit ve açık olsun.

v     Sorularını asla cevapsız bırakmayın. Baştan savma ve geçiştirici cevaplar vermeyin.

v     Çocuğunuzun kişisel ve sosyal uyumunu en iyi şekilde sağlamaya çalışın. Bu kekeleyen çocuğun uyumsuz olduğu anlamına gelmez. Fakat uyumun gereği olan iletişimdeki eksikliği ve yetersizliği nedeni ile yardıma ihtiyacı vardır.

v     Başarı duygusunu tatmasını ve kendine olan güvenini kazanmasını sağlayın, çeşitli alanlardaki yeteneklerini keşfetmesine yardımcı olun.

v     Konuşması için cesaret verin, rahat konuşabileceği, kendisini güven içinde hissedebileceği ortamlar hazırlayın.

v     Geniş arkadaş çevresi olmasını ve sosyal faaliyetlere katılmasını sağlayın.

v     Öğrenme sevgisini aşılayın. Hobileri olmasına, kitap okumasına, koleksiyon yapmasına yardımcı olun.

v     İhtiyacı olan bilgileri ona sağlayın.

v     Onu sevdiğinizi hissettirin. Anne ve baba sevgisine ihtiyacı vardır. Eşiniz ile aranızdaki sorunları ona yansıtmayın.

v     Çocuğunuzun ilişkide   bulunduğu tüm kişileri bu konuda eğitin ve uygulamalarını isteyin.

            Kekemeliğin Okulla İlişkisi

Kekemelik okullarda görülen belli başlı konuşma özürlerinden biridir. Sayısal olarak bakıldığında diğer özürlere göre oranı daha azdır .Fakat etki olarak okullarda başta gelen sorunlardan biri olmaktadır. Öğretmen ve öğrenciler bu konuşma bozukluğunun farkındadırlar. Öğrenciler arasında alay konusu edilen davranışların başında yine kekemelik gelmektedir. Bu bakımdan kekemelik sadece kekeleyenin değil, öğretmenin de bir sorunu olmaktadır.

Sınıf Öğretmenine Düşen Görevler

v     Çocuğu kekeme diye damgalamayın. Siz damgalarsanız o da kendini kekeme görmeye başlar.

v     Çocuğun konuşması üzerine aşırı titizlik göstermeyin. Onu sakin dinleyin.

v     Çocuğu konuşmada acele ettirmeyin. Sizin ve diğer arkadaşlarının sabırlı dinleyiciler olduğunu çocuk hissetsin.

v     Hiçbir zaman çocuğa ”Dur, acele etme”, ”Yeniden başla”, ”Önce derin bir nefes al” gibi uyarılarda bulunmayın. Bütün bu uyarılar onun dikkatini konuşması üzerine toplamasına neden olur.

v     Çocuk konuşurken onun dudak hareketlerine değil, gözlerinin içine bakın. Sınıfta rahat bir hava yaratın.

v     Sınıfta hızlı konuşmaktan, emirler vermekten sakının.

v     Sıkı disiplinden kaçının. Alayı ve acı şakaları disiplin yolu olarak kullanmayın. Çocukla samimi ve candan ilgilenin. Ona sevgi ve sevecenlik gösterin. Çocuktan yapamayacağı kadar çok şey beklemeyin.

v     Sınıf içinde çocuğun güven ve mutluluk duyacağı önlemleri alın.

v     Sınıfın kekeme çocuğa karşı tutumunu kontrol edin. Kekemeye gülmelerini ve alay etmelerini engelleyin.

v     Sınıfta şiir okunurken ya da sözlü anlatım çalışmaları yapılırken kekeme için özel önlemler alın. Ezber ödevlerinin kısa ve kolay olmasına dikkat edin.

v     Sınıfta yapılacak koro çalışmaları, toplu söylenen marşlar ve diğer müzik çalışmaları, ritmik etkinlikler kekeme için yararlı olur. Bunun için böylesi çalışmalara olabildiğince yer verin.

v     Çocuğun başarılı olduğu, iyi yaptığı işlerle kendini sınıfa kabul ettirmesine yardımcı olun, bunun için fırsatlar hazırlayın.

v     Sınıfta yapılan küme çalışmalarında ona iyi görevler verin. Kişisel kusurlarını azaltmaya yardım edin.

v     Çocuğun yanında başkalarıyla onun kusurları, özellikle konuşma özrü hakkında konuşmayın.

v     Ona bazı özel ödevler verin. Konuşma ödevi, okul müdürüne, yandaki sınıf öğretmenine iletilecek haber, oradan getirilecek bir şey için görevlendirme gibi.

  • Aileyi iyi tanıyın, onlarla işbirliği yapın. Sizin okulda yapmaya çalıştığınızı onlar evde yıkmasınlar. Evde eksik kalan yanları okulda siz tamamlamaya çalışın (Yıldırım&Akbıyık, 1999:51).
  • DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

 

  1. Saldırgan Davranış

Saldırgan çocuk, yaşıtları ve çevresiyle uyumlu ilişkiler kuramayan, vuran, kıran, ısıran, zorbalık yapan çocuktur. Geçimsizdir, kavgaya hazırdır, kuralları çiğner, ceza almaktan kaçınmaz.

Saldırganlık insan doğasının bir özelliği olmasına rağmen, çoğu insan bu dürtüyü kontrol altında tutmayı, uygun, toplum tarafından kabul edilir etkinlikleri öğrenmeyi başarır. Okul çağına gelmiş çoğu çocuk bu sosyal olgunluğa erişmiştir. Bu olgunluğa erişmeyen çocuk ise olumsuz ve düşmanca duygularını yıkıcı yollarla ifade etmeye başlarlar. Mala zarar verme, fırlatma, mobilyaları devirme, camları kırma, duvarları tekmeleme şeklinde saldırganlık nöbetleri geçirirler (Yavuzer, 2000:190).

Nedenleri:

v     Bazı çocuklar kalıtımsal kişilik özelliklerinden dolayı saldırganlığa daha yatkındırlar. (Erkeklerde saldırganlık kızlara göre yediye bir oranında daha fazla görülmektedir.)

v     Anne-babadan ya da çevredekilerden öğrenme yoluyla saldırgan davranış görülebilir.

v     Anne-babanın çocuğun davranışlarını, arzu ve isteklerini aşırı engellemesi

v     Saldırgan davranışa duyarsız kalmak, aşırılı hoşgörülü davranmak çocuğun bu davranışı geliştirmesine yol açabilir.

v     Olumsuz davranışlarından dolayı dövülmesi çocuğun dışarıda okulda, ya da evde arkadaşlarına, kardeşlerine saldırmasına yol açacaktır.

v     Özellikle erkek çocuklarda ana babalar çocuğun erkekliğini göstermesi şeklinde algılanılarak, hoşa giden bir durum olarak dile getirilmesi.

Çocuğu  saldırgan davranmaya iten nedenler anlaşılıp; ortadan kaldırılırsa, çocuğa öfkesini yenme konusunda beceri kazandırılırsa, içinden dolup taşan enerjisini boşaltabileceği aktivitelerde bulunması sağlanırsa, saldırgan davranışlar yok olacaktır.

Anne-Baba Ne Yapabilir?

 

v     Zorba insanların hiç kimse tarafından sevilmediğini vurgulayın.

v     Evde davranışlarınızla örnek olun. Öfkenizi davranışlarınızla değil sözlerinizle vurgulayın.

v     Saldırgan davranışın sonuçlarından sorumlu tutun (Örneğin arkadaşının malına zarar vermişse, geri ödemesi için harçlığını biriktirmesini, özür dilemesini sağlayın).

v     Sinirlendiğini anladığınızda sinirleri yatışana kadar odalarına gidip oturmasını söyleyin. Bu kendisini denetlemesine yardımcı olacaktır.

v     Bütün çabalarınıza rağmen sonuç alamıyorsanız bir uzmanın yardımına mutlaka başvurun.

 

2- Çalma-Hırsızlık

Okul öncesi ve okul çağı çocuklarında görülen ve zaman zaman aile ve öğretmenleri endişelendiren bu davranış 5 yaşına kadar önemli bir sorun oluşturmaz. Çünkü çocukta mülkiyet fikri 6-7 yaşlarında oturmaya başlar. Her çocuk nesnelere sahip olmanın anlamını ve başkalarına ait olan şeyleri alamayacağını öğrenmelidir (Yıldırım&Akbıyık; 1999:67).

Bunu öğretmenin en iyi yolu, çocuğun kendisine ait eşyaları olmasını sağlamak ve yeterince büyüyünce kendisine harçlık verilmesi, ayrı odası veya çekmeceleri olmasının sağlanmasıdır.

Başkasına ait olan şeyleri alma girişiminde bulunduğu zaman, kendisine kime ait olduğu hatırlatılmalı, bunların ancak izin verildiği takdirde alınabileceği anlatılmalıdır.

Çalma Çeşitleri

v     Yarar sağlamayan hırsızlıklar

v     Cömertlik hırsızlıkları. Çalınan nesneler değer kazanmak için dağıtılır.

v     Gereksinim hırsızlıkları: İsteklerini ve temel ihtiyaçlarını karşılamak için çalınır.

v     Saldırgan hırsızlık: Zarar vermek amacı güdülür.

v     Düşünülmeden, içtepisel olarak yapılan hırsızlıklar .

v     Zevk hırsızlığı.

v   Telafi hırsızlıkları: Aşağılık duygularını bastırmak, sevgi eksikliğini gidermek için yapılan hırsızlıklar (Yavuzer, 1993:272).

Anne-Babalar Neler Yapabilir?

v     Öncelikle çocuğun temel ihtiyaçları karşılanmalı, psikolojik olarak çocuğu doyurmalıdır.

v     Davranışlarıyla çocuğa örnek olunmalı. Bu davranışı onaylamadığım açıkça belirtilmelidir.

v     Davranışının olumsuz sonuçlarına kendisi katlanmalıdır. Çaldığı şeyin bedelini kendisi ödemeli, özür dilemelidir.

v     Çalma olayı yineleniyorsa, yaşıtlarıyla ilişkisini, onlardan bir şey alma yolu ile kuruyorsa mutlaka uzmana başvurulmalıdır (Yavuzer, 2000:198).

3- Evden Kaçma

Çocuk acımasızca cezalandırılmaktan korktuğu için, alkol, fiziksel, cinsel istismar ve anne-baba ilişkilerindeki sorunlardan bunaldığı için çocuk kaçma ihtiyacı duyar. Bazen de çocuklar anne-babasına ayak bağı olduğunu hisseder ve onları rahat bırakmak, biraz cezalandırmak için evden kaçabilir.

Diğer yandan bazıları sadece iyi vakit geçirmek, heyecan aramak gibi basit nedenlerle kaçabilirler. Bu çocukların bir çoğu zorluğu ve sömürüyü zaten çoktan yaşamışlardır.

Ana-Babaya Öneriler

Çocuğunuz kaçma tehdidinde bulunursa…

Normal gelişimin bir parçası olarak, ana-babalarıyla çelişen bazı çocuklar kaçmaktan bahsedebilirler. Eğer çocuğunuz kaçma tehdidinde bulunursa, onunla konuşun. Yaşadığı problemler hakkında sorular sorun. Aynı zamanda bu tehditlerin bazen size gözdağı vermek için sarf edildiğini unutmayın. Belki çocuk sorumluluktan, sıkıcı ev işlerinden kaçmayı amaçlamaktadır ya da tartışılan bir konuda ayıplandığı bir konuda, sizin kendinizi suçlu hissetmenizi istemektedir. Çocukla ana-babalar çıkmaza girdikleri bu durumda çocuk, tek çözümün ana-babasını evden kaçmakla tehdit edip incitmek olduğunu düşünebilir. Çocuğunuzun oyununa gelmemek için kendi savunmasızlığınızın farkında olun ve duygularınızı kontrol altına alın. Bu gibi vakalarda çocuklar nadiren evden kaçarlar. Çocuğun  tehditleri, çocuk-ebeveyn çatışmasında dengeleri tersine çevirerek ana-babaları daha yumuşak, daha anlayışlı bir hale getirme çabaları olarak algılanabilir (Yavuzer, 2000:203).

Eğer çocuk evden gideceğini söylüyorsa, ana-babaları nasıl davranacakları konusunda bir karara varmalıdır. Eğer daha önce hiç kaçmamışsa, bu ciddi bir tehdit olmayabilir. Bazen anababalar çocukların bu tehditlerinden çok mutsuz olur ve çocukla konuşmaya çalışırlar. Buna rağmen çocuğun fikrini değiştirmeye yönelik çabalar çoğunlukla aksi etki gösterir. Aslında ana-babalar böylelikle çocuğun kontrol altında olduğunu görmek istemektedirler ki, bu çok az çocuğun isteyeceği bir şeydir. Buna ek olarak kaçma tehdidine odaklanan anababalar olayın altında yatan asıl nedenleri ve asıl ihtiyaçları görmezden gelmektedirler. Bazı ana-babalar da çocukları ile olan çatışmaları etkisiz hale getirmek amacıyla çocuklarına ”iyi şans dilerler” ya da ”bavulunu toplamasına yardım ederler” (Yavuzer, 2000:203).

Boşanmış ailelerin çocukları gidip diğer ebeveynle yaşama tehdidinde bulunabilir. Bu durumda bir ebeveyn olarak yanlış şeyler yapmış olduğunuz, iyi bir ebeveyn olmadığınız endişesine kapılabilir ve hatta kendinizi suçlu hissedebilirsiniz. Bu da çocuğunuzun istediği bir durum olabilir. Ayrılmış ana-babaların çocuklarının diğer ebeveynle yaşamak istemesi sıkça karşılaşılan bir durumdur. Böyle bir durumda çocuğunuzun bakış açısını yakalamaya, onu anlamaya çalışın. Konu hakkında onunla konuşun ancak son sözün size ait olduğunu bilmesini sağlayın. Böyle bir durumda ve özellikle kafanız karışıkken acele karar vermeyin. Dikkatle ve sakin kafayla düşünün. Unutmayın ki bu gibi problemlerin birçoğu, sonunda kendiliğinden çözülüverir (Yavuzer, 2000:204).

 

 

Çocuğunuz kaçarsa…

Eğer çocuğunuz gerçekten kaçarsa ne yapmalısınız? Tabii ki yapacağınız ilk şey yerini tespit edip eve dönmesini sağlamaktır. Evden kaçan çocuklar genelde bir arkadaşlarının veya bir akrabalarının yanında geceyi geçirmeyi tercih ederler. Çocuğunuzun evden kaçması korkutucu bir deneyimdir.

Çocuğunuz bulunduktan veya döndükten sonra, onu kaçmaya yönelten nedenleri acilen araştırınız. Evde veya okulda karşılaştığı baskılar nelerdi ? Onu mutsuz eden veya ürküten neydi? Yaşıtlarından gelen olumsuz baskılar veya tehditler nelerdi? Bu soruların yanıtlarıyla yüzleşmek ve sorunları çözmek zorundasınız. Aksi takdirde, evden kaçma yinelenebilir. Kötü bir deneyim olmasına rağmen, bu soruların yanıtlarını tartıştığınız takdirde siz ve çocuğunuz bu kaçma kararından olumlu sonuçlar elde edebilirsiniz (Yavuzer, 2000:204).

Ne zaman bir uzmana başvurulmalı?

Eğer çocuğunuz kaçma tehdidinde bulunmuş, fakat bunu hiç yapmamışsa, dışarıdan yardıma gerek olmayabilir. Bununla birlikte bu tehditler süreklilik kazandıysa, çocuğun ve belki tüm aile bireylerinin birlikte değerlendirilmesi veya tedavi edilmesi faydalı olabilir. Bu terapi, siz ve çocuğunuz arasındaki yanlış anlamaları gidermeyi amaçlamalıdır (Yavuzer, 2000:205).

Evden kaçan veya evden kaçma tehdidini yineleyen çocukların mutlaka bir çocuk psikyatristine veya psikoloğuna gösterilmesi gerekir. Okul çağına gelmiş çocuğun evi terk etmesi ciddi bir sorundur. Evden kaçmanın nedenleri genel olarak karışıktır. Bu nedenle hem dış etkenlerin hem de kişiye ait içsel sıkıntıların enine boyuna araştırılması gerekir. Krizler çözülmeli ve ailenin iletişim kanalları yeniden açılmalıdır. Evden kaçma isteği bir yardım çağrısıdır ve altında yatan nedenler mutlaka araştırılmalıdır. Tedavi genelde zaman alır. Umutsuzluk içinde kıvranan çocuğun kendi dünyasında neler deneyimlediğini anlamak için ailenin desteği ve sabrı çok önemlidir (Yavuzer, 2000:205).

4- Dikkat Eksikliği-Hiperaktivite Bozukluğu

Küçük çocuklarda hiperaktif görünmek normaldir.  Yaklaşık üç yaşına kadar tüm çocuklarda hareket dereceleri artar. Bu yaştan sonra giderek azalır. Aşırı hareketlilik ile birlikte dikkat eksikliği, ataklık ve saldırganlık gösteren çocuklar için hiperaktif denilebilir. Bu belirtiler çocukta en azından 6 aydır devam ediyor ve yedi yaşından önce başlamışsa ve en az iki ortamda (ev-okul) oluşmuşsa ”hiperaktif” tanısı konulabilir.

Hiperaktivite bozukluğu denildiğinde hareket yeteneğinde, bilişsel işlevlerde, kişilerarası ilişkilerde ve ruhsal yapıda bozukluklar akla gelmelidir. Bu bozukluklar aşağıda verilmiştir.

Hareket Yeteneğindeki Bozukluklar

Bu durum çocuk yürümeye başladığı andan itibaren kendini gösterir. Belirtiler:

v     Giyinme, ayakkabılarını bağlama, düğme ilikleme gibi konularda (ince motor hareketleri) geri oldukları, hep sakar ve beceriksiz çocuklar olarak tanım1andıkları görülür.

v     Hemen her çeşit uyaranın peşinden koşarlar.

v     Anneler çocuklarının çok yaramaz olduklarından, durdan sustan anlamadıklarından, en sevdikleri çizgi filmi bile hareketsiz ve sürekli izleyemediklerinden, oyuncaklarla uzun süre oynayamadıklarından söz ederler .

v     Hareketlilikleri zamanla iyice artarak okul döneminde belirginleşir. Bu çocukların hareketlilikleri başkalarını rahatsız edici boyuttadır.

v     Kurallara uyamama, uyumsuz ilişkiler içinde olma, ısırma, tükürme, tekme atma gibi zarar verici ve öfkeli davranışlara girmeleri, grup oyunlarına katılmamaları ile dikkati çekerler (Yıldırım&Akbıyık; 1999:34).

Bilişsel İşlevlerde Bozukluklar

v     Zihinsel Performansları normal olsa da dikkat süreleri kısadır.

v     Herhangi bir şeye yoğunlaşmakta güçlük çekerler.

v     Öğrenme güçlüğü ve okul başarısız1ığı görülür.

v     Kendi başına karar veremez.

v     Yargılama bozulabilir (Yıldırım&Akbıyık; 1999:35).

ABD’ de yapı1an bir araştırmada elde edilen bulgulara göre DEHB olan çocukların

v     % 90’ı okulda yeterince üretken değil

v     % 90’ı okulda düşük başarılı

v     % 20’si okuma zorluğu çekmekte

v     % 60’ı ciddi yazma bozukluğu çekmekte

v     % 30’u okulu bırakmaktadır (Yavuzer, 2000:211).

 

Kişiler Arası İlişkilerde Bozukluklar

İnsanlarla kısa sürede ilişki kurar ancak arkadaşlıkları uzun sürdüremezler.

Ani davranış ve tepkileri vardır. (Aniden tükürür, tekme atar veya saçını çeker) (Yıldırım&Akbıyık; 1999:35).

Ruhsal Bozukluklar

  • Çabuk heyecanlanırlar, ataktırlar, çabuk uyarılırlar.
  • Basit sebeplerle ağlamalar , tutturmalar görülür .
  • Tehlikeyi sezinleyemedikleri için zarar görme olasılıkları yüksektir (Yıldırım&Akbıyık; 1999:36).

 

Nedenleri?

DEHB ‘nun nedeni henüz tam olarak bilinmemekle beraber merkezi sinir sisteminin bir bozukluğu sonucu ortaya çıkmış olabildiği söylenmektedir.

Bazı araştırmacılara göre vitamin, mineral ve özellikle kalsiyum eksikliği bu rahatsızlığa sebep olmaktadır.

Ayrıca kalıtımsal nedenleri de olabilir.

DEHB’u tanısı Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniğinde uzman bir ekip (Çocuk Psikiyatristi, Klinik Psikolog, özel eğitim uzmanı) tarafından konur.

Ana-Babaya Öneriler*[1]

Bu tür bir davranış bozukluğu gösteren çocuğun ana-babası; öncelikle sabırlı olmalı, çocuğun davranışlarını onları kızdırmak üzere yapılan bir yaramazlık şeklinde değil, rahatsızlık belirtisi olarak değerlendirmelidir. Ana-babalara şu ilkelere uygun davranmaları önerilebilir:

  1. Davranış olduğu anda yanıt verin. Dikkat Eksikliği-Hiperaktivite Bozukluğu gösteren çocuk, diğer çocuklardan daha fazla ve daha çabuk ödüllendirilmeye ihtiyaç duyar. Verdiğiniz yanıt türünden çok (övgü, fiziksel yakınlık, özel bir yiyecek) zamanlama önemlidir. Önemli olan yanıtın, davranışın hemen ardından gelmesidir.
  2. Daha sık geri bildirimde bulunun ve davranışının sonuçlarını yansıtın. Çocuğunuzun ev ve okul davranışıyla ilgili hedeflere yönelik çalışması için birkaç dakikada bir, onu ödüllendirecek bir şeyler bulmalısınız. Ödüllendirmeyi kendinize hatırlatmak üzere evin çeşitli yerlerine gülen çıkartmalar asabilirsiniz.
  3. Olumlu davranışlarının ardından daha fazla somut ödüller verin (süslü kalem gibi).
  4. Olumsuzdan çok, olumlu yanıt kullanın. Bu tür davranış bozukluğu gösteren çocuklar o kadar çok yan1ış yaparlar ki, eğer dikkatinizi sadece bunlar üzerine yoğunlaştırırsanız, onları sürekli olarak cezalandırmak zorunda kalabilirsiniz. Orta düzeydeki cezalar (yoksun bırakma, ara verme, küçük bir ödülü iptal etme) son çözüm olarak yararlı olabilir, fakat bunlar az ve dikkatli bir şekilde, sürekli olarak bir ödül programıyla birlikte kullanılmalıdır.
  5. Tutarlı olun. Zaman içinde çocuğunuzdan beklentileriniz konusunda, iyi veya uygunsuz davranışlara yanıt verme konusunda tutarlı olmayı başarmalısınız. Önceleri çocuk tam olarak istenilen yanıtı vermese de, tutarlı olmayı sürdürdüğünüz takdirde, bir iki hafta içinde değişimlerin başladığını göreceksiniz.

Problemleri önceden fark edin ve önlem alın. çocuğunuz için sıkıntı1ı olabilecek zamanları tahmin ederek, uygun olmayan davranışı engelleyebilirsiniz. Örneğin, birinci sınıftaki çocuğunuzun okula girince koridorda koşup paltosunu yerlere attığını biliyorsanız, binaya girmeden önce durup, izlemekte güçlük çektiği kuralları gözden geçirmesini sağlayın. Örneğin, kendi kendine ”koridorda yürümeyi ve paltomu asmayı unutmayacağım” desin.

Öğretmene Not:

  • Çocukla ilgili kural ve beklentilerinizi açıkça tanımlayın. Çocuğa sınıf içi sorumluluklar verin. Sık sık anında ödül verin.
  • Öğrencinin çalışma yükünü dikkat süresine uygun şekilde azaltın. Ev ödevlerini onun başarabileceği şekilde küçük parçalara bölün.
  • Gün boyu sık sık ara vererek çocukların hareket etmelerine izin verin. Teneffüste ders yapma yanlışından kaçının.
  • Çocuğu, problemi çözme hızına göre değil, çözme sürecine göre ödüllendirin. Davranış değişikliğinin sürekli hatırlatma ile değil, çocuğun eylemlerinin anında yanıtlanmasıyla mümkün olacağını unutmayın.

 

 

 

5- Özel Öğrenme Güçlüğü

Bir çocuk için öğrenme güçlüğü tanısı konduğunda, genellikle okul başarısı, yaşından, eğitim geçmişinden ve zekasından beklenene göre oldukça düşük demektir. Ne var ki, düşük okul başarısı tek başına her zaman öğrenme güçlüğü anlamına gelmez. Eğer çocuk potansiyeli oranında başarılı değilse, bunun nedeni düşük güdülenme, sık sık okul değiştirme sonucu temel becerileri edinememe, dil ya da davranış problemleri veya başka bir problem de olabilir (Yavuzer, 2000:215).

Öğrenme güçlüğü, çocuğun okuma, yazma, aritmetik ya da dinleme, konuşma, akıl yürütme yeteneklerini kazanmada ve kullanmada yaşanan güçlüktür. Genellikle, öğrenme güçlüğü, çocuğun bilgi işlem süreçleri ve bilgiyi öğrenme yeteneği ile ilgili bir problemle birlikte, kendini idare etme ve sosyal becerilerdeki zorluğunu da yansıtır (Yavuzer, 2000:205).

 

Ana-Baba Ne Yapabilir?*[2]

Çocuğun okuldaki başarısıyla ilgili kuşkularınız varsa öncelikle öğretmeniyle konuşun. Ortak bir çalışma planı geliştirin. Bu amaçla bir uzman çocuk psikologundan profesyonel yardım alınmalıdır. Çocuğun bu özelliği, hem kendisine hem de ana-babaya anlatılmalıdır. Aşağıda, belirli sorunlarda çocuğunuza nasıl yardım edebileceğiniz yer almaktadır:

Harfleri ters yazıyorsa; okul eşyalarının yanı sıra taşıyabileceği büyük bir kart üzerine

alfabedeki harfleri yazın. Bir harfi nasıl yazacağından emin olmadığı zamanlar bu kartı kullanabilir. Eğer sayılar konusunda da aynı güçlüğü çekiyorsa rakamları da böyle bir karta yazabilirsiniz (Harfleri ters yazmak yedi yaşına kadar normaldir).

Doğru (hecelemekte) yazmakta zorlanıyorsa; yazma listesini beş sözcüklük gruplara bölün ve her gün bir grubu çalışın. Örneğin; önce kelimeleri ezberletin, bunları aklından yazsın, sonra siz hatalarını düzelttikten sonra yeniden yazsın. Heceleyerek yazmakta çok zorlanıyorsa, o zaman heceleme yerine ezberlemesini sağlayın.

Matematik problemlerinde zorlanıyorsa; her gün (1-3. sınıflar için 15 dakika; 4-5. sınıflar için 30 dakika) yukarıdaki adımları kullanarak matematik çalışın. Eski konuları gözden geçirin, daha sonra yenilerine geçin. Bu çalışmaları çocuğunuz aşırı zorlanıp duygusal bir kırıklık yaşamadan önce bitirmeye dikkat edin.

Okumayı öğrenmekte güçlük çekiyorsa; 5-6. sınıfa kadar her gün evde ona bir şeyler okuyun. 4 ve yukarı sınıflar için, fen ve sosyal bilgiler gibi konularda ödevlerini ona yüksek sesle okuyun ve ardından ondan kendi kendine okumasını isteyin. Böylelikle çocuk okuma problemlerine rağmen, sınıfındaki arkadaşlarından geri kalmamayı başarabilir.

Öğretmenle çalışırken, öncelikle evde ve okulda yapılan çalışmaları karşılaştırarak, çocuğun yaptığı hatalarda belli bir benzerlik olup olmadığına bakmalısınız. Örneğin, evde siz onunla tek olarak çalıştığınızda mı, okulda tek başına çalışırken mi, yoksa bir grup çalışmasında mı daha iyi sonuç alıyor? Hangi ortamda daha iyi yaptığını bilmek sizin ve öğretmenin, onun öğrenme biçimini daha iyi anlamanızı sağlayacaktır .

Bu konularda çaba gösterirken, öğrenme güçlüğü olan bir çocuğun, bu tür zorluğu olmayan çocuklara göre daha fazla duygusal kırıklık yaşayacağını da unutmayın.

Okulda öğrenme güçlüğü çeken çocukların çoğunda, özgüven sorunları vardır. Eğitim konusunda baskı yapan ana-baba, farkına varmadan çocuğun özgüvenine zarar verir.

Çocuğun ev ödevlerini bilgisayarla yazması da büyük bir kolaylık sağlar.

Bilgisayar, doğru yazma konusunda (bir düzeltme programı kullanarak) ve oyunlar aracılığıyla diğer okul konularında çocuğunuza yararlı olabilir.

Hangi programı kullanırsanız kullanın, başarı kadar harcadığı çaba için de çocuğu ödüllendirin, yüreklendirin. Çocuğun ısrarlı ve sebatkar olmayı öğrenmesi de çok önemlidir; zor bir problemle uğraşıp didinirse öğrenebilir. Çaba göstererek başarıya ulaşma örnekleri yaşamadığı takdirde, öğrenilmiş çaresizlik içinde, ne yaparsa yapsın öğrenemeyeceğini düşünmeye başlayabilir .Çabaları hiç ödüllendirilmezse ve hiç başarıya ulaşamazsa da kolayca motivasyonunu kaybedebilir. Oysa öğrenme güçlüğü olan bir çocuğun motive olması çok önemlidir, çünkü böyle bir sorunu olmayan çocuktan çok daha fazla çaba harcaması gerekir.

Çocuk için yapılabilecek bir başka etkinlik de onu, spor, müzik ya da sanat gibi kolay başarı gösterebileceği eğlenceli alanlara yönlendirmektir. Yalnız bunları yüksek notlar ya da bitmiş ödevler için ödül olarak kullanmayın; öğrenme güçlüğü olan bir çocuk derslerin dışındaki alanlarda da kendisini iyi hissetmek ihtiyacındadır.

6- Okul Fobisi *[3]

Kuvvetli bir endişe nedeniyle çocuğun okula gitmeyi istememesi ya da bu konuda isteksiz görünmesidir. Okul fobisi daha ziyade çocuğun okula giderken annesinden ayrılmaya karşı verdiği bir çeşit ayrılma korkusuna bağlı olarak gelişen tepkidir. Başka bir deyişle okul korkusunu ortaya çıkaran etkenler ne olursa olsun kaynağı genellikle anneden ayrılma korkusudur.

Okul fobisi olan çocuk, okulu sever ve okula gitmeyi başarabilirse örnek bir öğrenci olur. Bu çocuklar başarı kaygısı olan, uyumlu, aşırı onay bekleyen, ailesine bağımlı çocuklardır. Okul fobisi olan çocuğun sorunu temelde evden kaynaklanmaktadır.

Babası tarafından kötü muamele gören ve kendisine aşın derecede bağımlı olan annesine destek olmak amacıyla okula gitmek istemeyebilir.

”Ben okula gidersem babam annemi ya döverse ya da boşarsa diye korkuyorum onun için gitmiyorum,” diyen pek çok çocuktan söz edilebilir.

Eğer çocuk evdeki yaşamıyla ilgili bir güvensizlik duyuyorsa, gün boyunca o evde yokken herhangi bir olay olabilir diye okula gitme konusunda bilinçdışı bir korku geliştirebilir. Çocukta ev yaşamına ilişkin bir güvensizlik uyandıran, endişeye yol açan bazı nedenler aşağıda sıralanmıştır.

  • Ebeveynden biri evden uzakta (şehir dışında) çalışmaktadır.
  • Aile bireylerinden biri ciddi biçimde hastadır.
  • Annesi ve babası onun önünde çok fazla kavga etmektedir.
  • Ailenin yeni bir bebeği olmuştur.
  • Kısa bir süre önce yakın bir akraba ölmüştür.
  • Ana-babası, çok üstüne düşmektedir ve aşırı koruyucudur.
  • Ana-baba yeni boşanmıştır.

Yukarıda belirtilen yakın çevre özelliklerine sahip çocuklarda sıralanan bu nedenlerden herhangi biri, tetiği çeken ve okul fobisini başlatan bir etken olabilir.

Çocuğunuz şikayet ederek okula gitmek istemediğini dile getirdiğinde, bu olasılıkları göz önünde bulundurun. Sorunun kökündeki neden, ne kadar kısa sürede belirlenir ve sorun çözülmeye çalışılırsa, çocuğunuzun okula yeniden uyum sağlaması o kadar çabuk olacaktır.

Okul fobisi olan çocuklar, aile bireyleri dışındaki yabancı kişilerle sosyal ilişki kurmakta güçlük çekerler ve utangaçtırlar. Okul fobisi, çocukta çeşitli derecelerde psiko-somatik belirtiler şeklinde görülür. Bunlar çoğunlukla; mide bulantısı, karın ağrısı, kusma, baş dönmesi şeklindeki bedensel yakınmalardır. Bu yakınmalar, sabahları okula gitmeden önce pazar akşamları görülür. Okul servis aracının gitmesiyle birlikte tüm yakınmalar biter.

Okul fobisini yaşamakta olan çocuk; okula gitmek istemez, duygusal bozukluklar gösterir. Ancak bununla birlikte başka bir anti-sosyal davranışa rastlanmaz.

Öğretmene Not

  • Kişilik özellikleri itibariyle yatkın olan çocukların okul fobisini yaşamalarında sınıf içi etkenlerde tetikleyici rol oynayabilirler. Bu nedenle öğretmenin daha okulun ilk günlerinde, ”bu şiiri ezberlemeyen yarın okula gelmesin” tarzındaki bir uyarısı, yapı itibariyle yatkın olan çocukta, böyle bir fobinin oluşumunu kolaylaştırır. Öğretmenlerin bu konuda duyarlı ve dikkatli olmaları gerekir.
  • Öğretmen, çocuğun sınıf içinde mutlu olabilmesi ve sınıf ortamına katılımının sağlanması konusunda gerekli desteği göstermelidir.
  • Öğretmen çocuğu rahatlattıktan sonra ona bazı görev ve sorumluluklar vererek önemini ve işlevini vurgulamalıdır.

Ana-Baba Ne Yapabilir?

  • Okula gitmediğinden dolayı çocuğu suçlamaktan kaçının.
  • Bu sıkıntılı durumun geçici olduğunu, başka bazı çocuklarda da görüldüğünü ve kolaylıkla iyi edildiğini anlatın.
  • Okula gitmesi konusunda ailenin tüm fertleri olarak kararlı ve ısrarlı olun. Gitmemesi halinde sınıf içindeki grup çalışmalarında aksaklıklar olacağını anlatın. Kararlılığınız sözel olduğu kadar, beden dilinizle de çocuğa yansıtılsın. En ufak bir tereddüt (özellikle büyükanne veya dedelerdeki acıma ifadesi) fobiyi tetikleyen bir uyarıcı niteliği taşır.
  • Doğrudan, onu üzen bir şey olup olmadığını sorun. Size yalnızca kendini hasta hissettiğini ve okulda hoşuna gitmeyenlere ilişkin aklına hiçbir şey gelmediğini söyleyebilir. Siz yine de bu konuda onunla görüşün. Okul yaşamının temel boyutları hakkında konuşun. Örneğin; arkadaşlar, sınıf çalışması, oyunlar, oyun sahasındaki etkinlikler, okul yemekleri, okul tuvaletleri ve öğretmeni.
  • Davranışlarındaki herhangi bir değişikliği ayırt etmeye çalışın. Dikkatli düşündüğünüz zaman, bazı yönlerden davranışlarında bir değişiklik olduğunu fark edebilirsiniz: Örneğin; belli bir arkadaşı hakkında artık hiç konuşmaması veya öğretmeniyle ilgili yalnızca olumsuz yorumlar yapması gibi. Bu sizi sorunun kaynağına götürebilir.
  • Sınıf öğretmeniyle görüşün. Çocuğunuzun sınıf öğretmeni, okuldaki gelişimine ilişkin en iyi bilgi kaynağıdır. Ona endişelerinizi açıklayın ve onun gözlemlerini, düşüncelerini dinleyin. Bu aynı zamanda öğretmenin dikkatinin, önceden farkında olmadığı bir noktaya, çocuğunuzun mutlu olmayışına çekilmesini sağlayabilir.
  • Gerekli gördüğünüz yerde değişiklik yapın. Sorun bazen kolaylıkla çözülebilir. Örneğin; sınıf içinde grup değişikliği ya da sınıf öğretmeninin birkaç gün ek yardımda bulunması, çocuğunuzun biraz yatışması, sorunun çözülmesi için yeterli olabilir. Bunun gibi elverişli bir çözüm varsa, en yakın zamanda uygulamaya çalışın.
  • Çocuğun düzenli olarak okula gitmesini sağlayın. Sorun ne olursa olsun ya da sorunu çözmeniz ne kadar uzun sürerse sürsün, çocuğun okula düzenli olarak gitmesi çok önemlidir. Ne kadar uzun süre okula devamsızlık yaparsa, yeniden düzenli olarak gitmeye başlaması o kadar zorlaşacaktır. Her şeyin yolunda gideceği konusunda her zaman ona güven vererek, ağlayacakmış gibi görünse bile yine de onu okula götürün.
  • Çocuğun okul fobisini tetikleyen etken evdeki sorunlardan kaynaklanıyorsa, bu sorunların çözümüne çalışın. Çocuk öncelikli olarak huzurlu bir aile ortamına gereksinim duyar. Sağlıklı gelişim ve eğitim ancak böyle bir ortamda mümkün olur.
  • Bağımlı olduğu ebeveyn yerine okula diğer ebeveynin götürmesini ya da okul servisiyle gitmesini sağlayın.
  • Bir uzman çocuk psikologu, çocuğun bireysel tedavisinin yanı sıra, bu konuda aileyi yönlendirmelidir.

ÇOCUK HAKLARININ ÖNEMİ ve ANLAMI

                Ülkeler, maddi ve manevi mutluluğa ulaşmak ve barış içinde yaşamak istiyorlarsa olanaklarının çoğunu, çocukların sağlıklı büyümelerine ve yetenekleri doğrultusunda geliştirilmelerine ayırmak zorundadırlar. 1990 Dünya Çocuk Zirvesi’nde de belirtildiği gibi çocuk, masum, duyarlı ve bağımlı bir varlıktır. Aynı  zamanda da meraklı, canlı ve umut doludur. Bu dönemini neşe ve huzur içinde oynayarak, yeni şeyler öğrenerek ve gelişerek geçirirse, ileride hem kendisini mutlu kılar hem de toplumun mutluluğuna ve refahına katkıda bulunur. Bir toplumda çocuklar kötü muamele görmekte, ihmal ve istismar edilmekte ise, o toplumun kültürü geri kalmış bir kültür olarak değerlendirilebilir. Çağdaş uygarlığın ve toplumun bu kadar önemli bir unsuru olan çocuğun yetişmesi, bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal ve ahlaksal gelişimi ile ilgili önlemlerin alınması yanında, onun aile ve toplum içindeki yerini düzenleyen hukuk kurallarına da bağlıdır.

            Çocuğun bedensel, düşünsel ve ruhsal gelişimi sevgi dolu sıcak bir ortamda yetişmesine bağlıdır. Böyle bir ortamı sağlayan ilk ve temel topluluk kuşkusuz ailedir. Çocuk bir aile içinde doğar ve aileyi çevrelemiş olan örf adet ve geleneklerin etkisi altında büyür, gelişir. İşte bu nedenledir ki çocuğun yetiştirilmesi tarihin ilk devirlerinden beri ana-babanın ahlak görevi sayılmış ve çocukların korunması yüzyıllar boyunca aileye ait olmuştur.

Çocuk hukuku, dar anlamıyla, ana-babanın bu ilk ve temel görevlerini, çocuğun da ana- babasına karşı haklarını düzenleyen kuralları kapsar. Bu kurallar aynı zamanda çocuğun topluma uyum sağlamasının hukuksal temelini oluştururlar. Çünkü, çocuğun en azından ayırtım gücünü kazanıncaya kadar yalnızca kişisel gereksinimleri bakımından değil, dış dünya ile ilişkilerinde de ana-babanın yardım ve desteğine gereksinimi vardır. Çocuk hukukunun konusuna, çocuğun ana-babasına karşı haklarını düzenleyen kuralların yanında, onun topluma karşı haklarını düzenleyen kurallar da girer .

Çocuk hakları, yetişkin haklarıyla çelişki içinde değildir; tersine İnsan hakları hukukunun bir parçasıdır. Çocukların diğer insanlara karşı özel haklara sahip olması değil, gelişme gereksinimleri nedeniyle özel insan haklarına sahip olması anlamına gelir .Bu bakımdan çocuk hakları, insan hakları öğretisinde olduğu gibi, doğal hukuk ve pozitif hukuk yaklaşımları ile ele alınabilir .

        Çocukların özel gereksinimleri olduğu düşüncesi, günümüzde çocuklara özgü haklar tanınması gerektiği inancının temelini oluşturmuştur. Bu amaçla “Çocuk Haklarına Dair Sözleşme” Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 1989’da kabul edilmiştir. Türkiye’nin de onayladığı bu Sözleşmenin kapsamı çok geniştir. Sözleşme, düzenlediği ayrıntılı hükümlerin ötesinde şu temel ilkeyi içermektedir: Çocukların yaşamları ve normal gelişimleri, toplumun duyarlılıkları ve verebilecekleri açısından  ”birincil önceliğe sahiptir”.  1990’da Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde gerçekleştirilen  “Çocuklar İçin Dünya Zirvesi”  ülkelere bu ilkeyi rehber edinmeleri çağrısında bulunmuştur. Sözleşmede, çocukların medeni, siyasal, toplumsal ve kültürel hakları birbirine karşılıklı olarak bağlantılı ve birbirini pekiştiren öğelerin bütünlüğü içinde düzenlenmiştir.

         Çocuk haklarının yaşama geçirilmesi ancak eğitim ile gerçekleştirilebilir. Çünkü, çocuğun başta yaşam hakkı olmak üzere fiziksel, zihinsel, duygusal, sosyal ve ahlaki gelişimi toplumun tüm bireylerinin çocuğun hakları ve korunması konusunda bilgilendirilmesine bağlıdır. Bu nedenledir ki; Çocuk Haklarına Dair Sözleşme devletlerce çocuk haklarının yetişkinlere ve çocuklara öğretilmesi görevini vermiştir. Çocukların kendileri, ana-babalar öğretmenler o vesayet makamları, çocuk yuvası işletenleri, okul ve yurt yöneticileri emniyet görevlileri kısaca tüm toplum çocuk hakları konusunda eğitilirse bu hakların gerçekleşmesi daha kolay olacaktır. Özellikle ana-baba ve öğretmenlere terbiye ve disiplin konularında sınırsız özgürlükleri olmadığı, olayın dışında olan öğretmen, komşu, akraba gibi üçüncü kişilere, çocuklara kötü davranıldığında buna seyirci kalmamaları, çocuğun güvenliği tehlikeye düştüğünde, vesayet makamlarına başvurabilecekleri ve bu makamların müdahale ile  yükümlü oldukları öğretilmelidir.

Çocukların kendi hakları konusunda bilgilendirilmeleri özel önem taşımaktadır.  Çünkü, gerçek değişim ancak, çocukların haklarını ve ödevlerini sahiplenmelerine olanak verecek bilgi ve bilinçle donatıldıkları zaman sağlanabilecektir. Bu nedenle çocuk, çocuk yuvasından başlayarak tüm okul dönemi boyunca hak ve ödevleri konusunda bilgilendirilmelidir.

           Çocuk hakları, yetişkin hakları ile çelişki içinde değildir; tersine insan hakları hukukunun bir parçasıdır. Çocukların diğer insanlara karşı özel haklara sahip olması değil, gelişme gereksinimleri nedeniyle özel insan haklarına sahip olması anlamına gelir.

            Çocuk hakları çocuğun bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal ve ahlaki bakımlardan özgürlük ve saygınlık içinde, sağlıklı ve normal biçimde gelişebilmesi için hukuk kuralları ile korunan yararlarıdır.

            Çocuk hakları, çocukları korumak onları bağımsız ve sorumlu bir yetişkin yaşamına hazırlamak amacıyla çocuklara hukuk kurallara bakımından tanınan yetkilerdir. Esasen çocuk haklarını konu alan çocuk hukukunun temel işlevi, güçsüzlüğünden ve deneyimsizliğinden dolayı çocuğa özel bir koruma ve özen sağlamak; yetişkin olduğunda onu kendi başına bağımsız kararlar alabilecek olgunluğa ulaştırmaktır.

            Çocuklar gelişigüzel nüfusa kaydedilemezler; ana- babanın iradesi ile evlatlıktan reddedilemezler, çocuğun birden fazla soybağı olamaz, hakim kararı olmaksızın soybağı reddedilemez. Örneğin; ana-baba anlaşarak , ananın ya da babanın velayete sahip olamayacağına karar veremezler. Çocuk belli bir yaştan sonra çalıştırılamaz.

Psiko-sosyal bilimlerin yüzyılımızın başından beri gösterdiği gelişmeler, özellikle çocuk hukuku alanındaki düzenlemeleri etkilemiştir. Nitekim İsviçre Medeni Kanunu’nun aile ve çocuk hukuku alanındaki kuralları konulurken, psikoloji, sosyoloji, pedegoji ve tıp alanındaki bilimsel araştırmalardan geniş ölçüde yararlanılmıştır.

            Çocuğun bedensel güvenliği tıp ve beslenme biliminin verilerine göre, sosyal güvenliği ise psikoloji, sosyoloji ve sosyal hizmet araştırma bulguları açısından değerlendirilecektir. Örneğin; toplumdaki egemen görüşe göre, iki yaşındaki bir çocuğun fazla duygusal zarar görmeden anadan ayrılabileceği düşünülse bile psiko- sosyal araştırma verileri bu zararların çok büyük olduğunu ortaya koyduğu için böyle bir çocuğun velayeti zorunlu olmadıkça babaya verilemez. Psiko-sosyal bilimler alanındaki uzmanların yardımına karşın son kararı verme yetki ve sorumluluğu hakime aittir .

           Çocuk haklarının toplumsal işlevi içerisinde çocuğun güvenliği kavramı, her şeyden önce çocuğun yararlarının korunmasına hizmet eder. Bununla birlikte kavramın bütün toplum için önemi büyüktür. Çünkü nesillerin sağlıklı yetişmesi ile toplumun sağlıklı ve güçlü olması arasında sıkı bir ilişki vardır. Çocuğun güvenliği geniş ölçüde yetişkinlerin tutumuna bağlıdır. Toplumun geleceğini, çocukların içinde bulundukları bugünkü koşullar belirler. Şu halde, çocuğun güvenliğinin korunması yalnızca onun değil, aynı zamanda toplumun da yararınadır. Bu nedenle çocuğun güvenliğinin korunması, toplumun en önemli isteği olmalıdır.

          Çocuğun bakım ve eğitiminin gerektirdiği masrafları Medeni Kanun’a göre ana-baba karşılamakla yükümlüdür. Bu yükümlülük soybağından doğan doğal bir hukuk kuralıdır. Velayet ana-babadan alınsa bile onların bu görevleri devam eder. Çocuk her zaman ana-babasından bakım ve yetişmesinin gerektirdiği masrafları karşılamalarını isteyebilir.

 

          Çocuk Hakları Sözleşmesine göre çocuğun ana-babasına karşı korunması düzenlenmiştir. Bu sözleşme, ana-babanın çocuğu yetiştirme hakkına sahip olduğunu belirttikten sonra anne-babanın çocuğa kötü muamele yapmaları, ihmal etmeleri gibi durumlarda resmi makamlar tarafından çocuğun ana-babadan alınması da dahil olmak üzere gerekli önlemlerin alınacağını hükme bağlamıştır.

          Medeni Kanun, çocuğun kişiliğinin korunması için hakim tarafından alınabilecek önlemleri iki ana gruba ayırır. Birinci gruptaki önlemler, velayet hakkını ana-babada bırakan ve nispeten daha hafif olan önlemlerdir. Hakim kanunun kendisine verdiği yetkinin sınırları içerisinde, çocuğun korunması için uygun olan önlemi alabilir. İkinci gruptaki önlemler ise, çocuğun ana-babadan alınmasını ya da velayetin kaldırılmasını öngören durumları içerirler.

Medeni Kanun, vesayet makamlarına ailenin sorunlarına karışma yetkisi verir. Bu makamlar, ailedeki yetersizliklere dikkati çekebilirler, ana-babaya tavsiyeler verebilirler, çeşitli yardım olanaklarına işaret edebilirler, uyarıda bulunabilir ya da çocuğun bakımı, öğretimi ve eğitimi için somut bir takım emirler verebilirler.

İHMAL

         Çocuğun güvenliği ilkesi, çocuğun korunması için alınacak önlemlerin ana- babanın kusuruna değil, çocuğun güvenliğinin tehlikeye düşmesi esasına bağlı olmasını gerektirir. Şu halde kanun, görevin hangi nedenle olursa olsun yerine getirilmemesini “ihmal” olarak nitelendirmiştir.

         Hakkın kötüye kullanılması suretiyle meydana gelen görev ihmali ana- babanın, ya haklarını hukuka veya ahlaki bir amaca ulaşmak için ve ya yalnızca aşırı bir şekilde kullanmaları durumunda söz konusu olur. Hakkın kötüye kullanılmasının bu iki şekline “uslandırma hakkını” örnek verebiliriz. Şöyle ki, ana- baba çocuğu ölçülü fakat, hukuka ve ahlaka aykırı bir davranışa örneğin, hırsızlığa, dilenciliğe itmek için uslandırmak istiyorlarsa, haklarını birinci şekilde kötüye kullanmış sayılırlar.

          İkinci anlamda hakkın kötüye kullanılması ise, ana-babanın, çocuğu haklı ve iyi niyetle, ancak aşırı olarak uslandırmak istemeleri halinde söz konusu olur. Aşırı ve ya amaca aykırı uslandırma çocuğa fiziksel zarar verebileceği gibi, onun fikir ve ruh sağlığını tehlikeye sokabilir.

          Ana-babalar bazen çocuklarına karşı gösterdikleri ihmal ve olumsuz davranışların bilincinde değildirler. Bu davranışları bilincinde bulundukları kişisel ve sosyal bazı sorunlara tepki olarak ortaya çıkmaktadır. Resmi ya da gönüllü sosyal hizmet kurumları, onlara sorunlarının çözümünde yardım ederlerse, çocuğa karşı olan bu tür davranışlar da önlenmiş olur. Şu halde, ana-babaya yardım ve rehberlik yapıldığı takdirde, velayete ağır müdahaleleri gerektirecek ve ana-baba çocuk ilişkilerini zedeleyebilecek önlemlerin alınmasına gerek kalmayabilir. Çünkü temel amaç, aile bütünlüğünün korunmasını, çocuğun daha fazla ihmal edilmeden ailesi ile kalabilmesini ve gereksinimlerinin öz ailesi içinde karşılanmasını sağlamaktır.

           Rehberlik ve yardım, kural olarak uygulamalarda daha çok informel biçimde yapılır. Fakat, resmi makamlar ana-babaya veya çocuğa daha ciddi ve formel biçimde uyarıda bulunmak gereğini duyabilirler.

           İhtar, ana-babaya velayete ilişkin bazı konularda görevlerini hatırlatmaktan ibarettir. Şu halde ihtar, belirli ve daha açık yapma ve yapmama şeklinde ortaya çıkan emirlerin ön safhasını oluşturur.ihtarın etkileri daha çok psikolojiktir. Yani ihtar, buna maruz kalan kişide, vesayet makamını çocuğu korumak için daha sert önlemler alabileceği izlenimini yaratır. Böyle resmi bir tehdit genellikle amaca uygun sonuç alabileceği izlenimi yaratır. Bu konuda uzman kişiler gözetici ve denetici olarak atanabilirler. Denetim organı çocuğun bedensel, zihinsel ve ruhsal gelişiminin yönünü denetim altında tutmuş olur.

ÇOCUĞUN EĞİTİM HAKKI

          Eğitim hakkı, çocuğun en önemli temel haklarından biridir. UNICEF’in 1999 raporunda da belirtildiği gibi, okuma yazma bilmeme çok ciddi sorunlara neden olmaktadır. Çocuğun en temel hakkı olan yaşama hakkı ile eğitim hakkı arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Yaşam hakkının yanı sıra, çocuğun bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal ve ahlak gelişimi için eğitime gereksinimi vardır. İnsanın doğuştan getirdiği yetenekleri geliştiren en önemli araç eğitimdir.

          Öğrenmeye yönelik yaklaşımda öğretmenler ile öğrenciler arasındaki ilişki çok önemlidir. Öğretmenler çocukları kendi başlarına düşünmeye, neyin nasıl öğrenileceğini öğrenmeye yöneltmeli, sınıfta demokratik katılıma elverişli bir ortam yaratmalıdır. Ayrıca öğrenmenin gerçekleştiği ortam aktif ve çocuk merkezli bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bu ortam, çocukların gelişme düzeyleriyle ve yetenekleriyle ilişkilendirilmelidir. Çocuklar görüşlerini ve düşüncelerini ifade edebilmeli ve görüşlerine saygı gösterilmelidir. Böyle bir ortam da çocukların öz saygıları da gelişerek kendileriyle ve başkalarıyla barışık bireyler olarak yetişmeleri sağlanır.

          Yaşam için öğrenme, bireylerin iş yaşamına ve topluma en etkin biçimde katılmalarını sağlar. Bu yaklaşım, cinsiyet, dil ve kültür, ekonomik eşitsizlikler, fiziksel ve zihinsel özürlülük durumunu da dikkate alan bir eğitim programı ve öğretimi gerektirir. Bu yaklaşıma göre düzenlenen ve uygulanan bir öğretim, çocukların bu tür farklılıklara olumlu yaklaşmasını sağlar.       Yaşam becerileri kavramına, birlikte iş yapmayı, uzlaşmayı, iletişim kurmayı ve karar vermeyi sağlayacak psikolojik becerileri, insanı çağdaş yaşamın sorunlarına karşı hazırlıklı kılacak eleştirel ve yaratıcı düşünce tarzında ekleyebiliriz.

 

MESLEK REHBERLİĞİ VE DANIŞMANLIĞI

İLKÖĞRETİM SONRASI DEVAM EDİLECEK EĞİTİM KURUMLARI ve MESLEK SEÇME ALTERNATİFLERİ

 

  1. Çıraklık Eğitim Merkezleri: İlköğretimi bitiren çocuklar, eğer lise düzeyinde bir üst eğitim kurumuna devam etmeyeceklerse çıraklık eğitim merkezlerine bir meslek sahibi olmak amacıyla devam edebilirler.
  2. Meslek Liseleri: İlköğretimi bitiren çocuklar, lise öğrenimi gördükten hemen sonra, üniversite okumadan bir meslek sahibi olmak istiyorlarsa meslek liselerine kayıt yaptırabilirler. Meslek lisesi türleri ve kayıt koşulları hakkında rehberlik servisinden yardım alabilirler.
  3. Normal Liseler: İlköğretimi bitiren çocuklar, üniversite öğrenimi gördükten sonra bir meslek sahibi olmak istiyorlarsa genel liselere devam edebilirler.

Öğrenciler  İlköğretimi bitirdikten sonra bir karar verme süreci yaşarlar. Bir eğitim kurumuna devam edip etmeyeceklerine ve eğer devam etme kararını alırlarsa ne tür bir okulu seçeceklerine karar vermelidirler.  Bu kararları verirken rehberlik servisinden yardım alabilirler. Bu karar aşamasında okulun psikolojik danışmanı, aile ve öğrencinin katıldığı bir görüşme yapılmalıdır.

MESLEK SEÇİMİNDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKLİ KRİTERLER

 

Meslek seçim sürecinde kişi;

Yeteneklerini,

İlgilerini,

Psikolojik İhtiyaçlarını,

Kişilik Özelliklerini,

Fiziksel Özelliklerini dikkate almalıdır.

Ayrıca

Meslekler,

mesleki eğitim,

mesleği sürdürürken yapılan görev ve işler,

mesleğin gerektirdiği özellikler,

çalışma ortamı ve

iş bulma olanakları hakkında bilgi sahibi olmalıdır.

 

Tüm bu özellikleri dikkate alarak çocuğumuza kendisine en uygun olan mesleği  seçmesi aşamasında destek olmalıyız. Çünkü meslek seçimi geçici bir heves değildir. Hayatımız boyunca sürdüreceğimiz ve yaşamımızın tüm alanlarını etkileyen bir karar verme aşamasıdır.

MESLEK PSİKOLOJİSİNDE GEÇEN BAZI KAVRAMLAR

               Meslek: İnsanlara yararlı mal ve hizmet üretmek ve karşılığında para kazanmak için yapılan belli bir eğitimle kazanılan sistemli bilgi ve becerilere dayalı  kuralları toplumca belirlemiş etkinlikler bütündür (Kuzgun,2000:3).

               İş:Belli bir işyerinde sürdürülen benzer etkinlikler grubudur. Bir kimsenin mesleği olabilir ama işi olamayabilir. İş, mesleki bilgi ve becerilerin uygulamaya konmasıdır (Kuzgun,2000:3).

               Meslek Düzeyi: Mesleklerin gerektirdiği akademik yetenek düzeyi, normal  akademik eğitim düzeyi ve mesleki faaliyetlerin karmaşık ve soyutluk düzeyi açısından hiyerarşik düzene “meslek düzeyi” denmektedir. Meslek Düzeyi bir anlamda toplumun mesleklere atfettiği önemi yada mesleğin prestijini yansıtmaktadır (Kuzgun,2000:4).

               Meslek Tercihi: Meslekler gerektirdikleri nitelikler ve sağladıkları olanaklar bakımından belli zamanlarda bireylere çekici ve itici gelebilir. Bir kimsenin belli bir anda tercih ettiği meslektir. O bireye, o anda en yüksek olumlu özelliğe yahut çekiciliğe sahip mesleklerdir. Orites’a göre meslek tercihi, meslekleri “istenirlik” açısından sıraya koymaktır. Bu anlamda tercihin ilgi, toplumsal saygınlık ve kazanç gibi faktörlerden etkilendiğini söyleyebiliriz. Super’a göre tercih uygulamaya konmamış bir hareket tarzıdır (Kuzgun,2000:5).

               Meslek Seçimi: Bireyin tercih ettiği yani girmek istediği meslekler arasından birini ayırması ve buna girmesi için çaba göstermesi “meslek seçimi” olarak adlandırılmaktadır. Yani meslek seçimi beğenilen mesleklerden birinde karar kılmaktır. Tercih seçimden daha kapsamlıdır. Çünkü seçilen meslek tercih edilen bir dizi meslekten biridir (Kuzgun,2000:5).

MESLEK GELİŞİMİNDE AİLE İLİŞKİLERİNİN ÖNEMİ

            Ana babanın, çocuğun meslek gelişimine etkisini şu noktada toplayabiliriz (Kuzgun,2000:110);

  1. Ana baba çocuğun bazı yeteneklerini gösterici ortamlar hazırlarken bazılarını ihmal edebilir hatta bastırabilir. Bireyin sahip olduğu genel ve özel yeteneklerde ve yaratıcılık, gibi kişilik özelliklerinde katılım payı büyük olmakla birlikte çevrenin etkisi de ihmal edilmeyecek derecededir. Ana baba tercih ettikleri yeteneklerini geliştirebilmesi için çocuğa olanaklar sağlayabilir ve çocuğun o yeteneklerle ilgili alanlardaki çalışmalarını ödüllendirerek pekiştirebilir.Çocuğun psikolojik enerjisini tercih edilen yeteneklere yoğunlaştırması diğer yeteneklerini ihmal etmesi demektir.
  2. Ana babalar belli mesleklere karşı olumlu ve olumsuz tutumlarını çocuklarına açılmakta ve onların değerler hiyerarşisini oluşturabilmektedir. Ana babanın gelir ve eğitim düzeyi mensup olduğu sosyal sınıf meslek değerlerini belirlemekte bu da sosyal kalıtım yolu ile genç kuşaklara aktarılmaktadır. Bir kimsenin şu veya bu mesleğe karşı olumlu veya olumsuz tutumunun çok kere kendi doğrudan yaşantıları ile değil çevreden daha özgül olarak ana babadan aldığı sözlü ve sözsüz mesajlarla biçimlendiği söylenebilir. Ana babalar mesleklere karşı tutumlarını olduğu kadar iş veya meslek değerlerini de çocuklarına aşılamaktadır. Ailenin paraya ve sosyal güvenceye verdiği önem ile çocuğun ekonomik ve güvenlik değerleri arasında da anlamlı bir ilişki vardır. Yaratıcılığa verilen değerler ailenin kültürel atmosferi ile ilişkilidir.
  3. Ana baba çocuğun benlik kavramını biçimlendirmede baş rolü oynayan kimselerdir. Bireyin bütün davranışlarının ve kararlarının gerisinde, onun kendini algılama biçimi yatar. Benlik kavramı adı verilen bu kendini algılama biçimi, meslek seçimi kararını da belirleyen en önemli faktördür. Super (1963)’a göre meslek tercihi, kişinin benlik kavramının olumlu ya da olumsuz, gerçekçi ya da gerçek dışı, esnek ya da katı bir biçimde oluşmasında ana baba en önemli rolü oynarlar.
  4. Benlik kavramı, yani kişinin kendine ilişkin algıları, çeşitli alanlarda yapıp ettiklerini değerlendirmesi sonucunda edindiği yargılardan oluşur. Olayları ve durumları “gerçekçi” bir gözle değerlendirebilen ana babalar çocuklarından yeteneklerine ve ilgilerine uygun alanlarda başarı beklerken, gerçekçi olamayan ana babalar çocuktan yeteneklerinin üzerinde ve ilgilerinin dışında bulunan alanlarda başarı beklemektedirler.
  5. Bebeklikte temel gereksinimlerin karşılanma biçiminin ve derecesinin, bebeğin kapasitesini oluşturan bazı özelliklerin ileride gelişmesine ve bazılarının körelmesine yol açtığı, gelişim ve kişilik psikolojisi alanında yapılan gözlem ve araştırmalarla kanıtlanmış bir olgudur. Çocuğun bağımlı olduğu bebeklik döneminde ihtiyaçlarının yeterince karşılanmaması temel güven duygusunun gelişmemesine yol açmaktadır. Böyle durumlarda çocuk ana babasına karşı öfke ve kırgınlık gibi olumsuz duygularla yüklü olduğu için, onların değerlerini içselleştirememektedir. Bu duygular içinde olan bireyler bazen ana babalarının isteklerinin tam tersini yapma isteği ile hareket etmekte ve yapısına uygun olsa da ana babasının istediği meslekleri reddetmektedir. Ana babasının isteklerini yapısına çok uygun olsa da, sırf onları mutsuz etmek için aksi yönde bir hayat planı çizmeyi tercih edebilmektedirler.

YETENEKLER

 

            Yetenek; öğrenme gücü, belli bir eğitimden yararlanabilme gücü olarak tanımlanabilir. Kalıtımla getirilmiş gizil gücün, eğitim ve çevre etkisi ile geliştirilmiş kısmını ifade eder. Çalışma hayatında çeşitli yetenekleri farklı düzeylerde gerektiren pek çok meslek vardır. Bir kimsenin bir mesleği ya da ona hazırlayan bir eğitim programını seçerken hangi yetenek türüne ne derece sahip olduğunu düşünmeli ve en çok sahip olduğu yeteneğini kullanabileceği çalışma alanını araştırmalıdır.   Bir kimsenin bir alandaki yeteneğini yani öğrenme gücünü tanımasının en kolay ve bilinen yolu o güne kadar olan o alanda yaptığı çalışmalarda elde ettiği başarıya bakmasıdır. Bir öğrencinin, üniversite giriş sınavına başvurmadan önce çeşitli alanların gerektirdiği yetenek düzeyi ile kendisinin hangi alanlarda ne düzeyde yeteneğe sahip olduğu konusunda bilgi sahibi olmasında yarar vardır. Bedenle ilgili yetenekler de başarıyı etkileyen önemli etkenlerdir. Bedence zayıf kimselerin, beden gücünü de gerektiren mesleklere yönelmeleri başarısız olmalarına yol açabilir. Bu nedenle meslek seçme durumunda olan kimselerin beden yeteneklerini de dikkate almaları gerekmektedir (Kuzgun,1995:2).

            Genel akademik yetenek, sözel yetenek, sayısal yetenek ve şekil-uzay ilişkileri yeteneği olmak üzere üç tür yeteneği içeren bir kavramdır. Her yükseköğretim programındaki başarıda bu üç yetenek de gerekli olmakla birlikte bazı programlardaki başarılarda bunlardan biri veya ikisi daha fazla rol oynamaktadır. Kendini değerlendirme envanterinin ölçtüğü yetenek alanları aşağıda kısaca tanımlanmıştır (Kuzgun,1995:2).

  1. Sözel Yetenek: Bu yetenek, sözcüklerle ifade edilmiş kavramları öğrenebilme, sorunları algılayıp çözebilme ve düşünceleri doğru, açık bir biçimde anlatabilme gücünü ifade eder. Sözel yetenek sosyal bilimlerde, dil bilim ve diğer insan bilimlerindeki başarı için gereklidir.
  2. Sayısal Yetenek: Sayılarla ifade edilen problemleri çözebilme, sayısal kavramları daha çabuk öğrenebilme ve sayılarla akıl yürütebilme gücünü gösterir. Sayısal yetenek bütün temel bilimlerde , tıp, veterinerlik gibi sağlık bilimlerinde ve mühendislik alanlarında başarı için gerekli bir yetenektir.
  3. Şekil-Uzay Yeteneği: Şekiller arasındaki benzerlik ve farkları, şekillerdeki değişmenin temelindeki ilkeyi algılayabilme, düzlem üzerinde çizilmiş bir cismi üç boyutlu görebilme gücünü ifade eder. Bu yetenek, inşaat, makine, harita ve kadastro mühendisliği, mimarlık, endüstriyel tasarım, diş hekimliği gibi alanlarda başarı için gerekli bir yetenektir.

İLGİLER

İnsanların niteliklerine uygun işlere yerleştirmek için başlatılan, mesleki rehberlik hizmetlerinin etkili bir biçimde yürütülebilmesi için, her bireyin çeşitli işleri yapabilme gücünün (yeteneklerin) ölçülmesi kadar, işlerin gerektirdiği faaliyetleri yapmaktan hoşlanma derecesinin (ilgilerinin) ölçülmesi gereği de hissedilmeye başlanmıştı (Kuzgun,2000:48).

            Roe’a (1956) göre ilgi, bir kimsenin özel bir gayret sarfetmeden dikkat ettiği, gözlemlediği, üzerinde durup düşündüğü ve zevk alarak yaptığı işlerdir (Kuzgun,2000:50).

            İlgi belli faaliyetlere isteyerek yönelme, bu faaliyetleri kısıtlayıcı koşullar altında bile başka faaliyetlere tercih etme ve bu faaliyetleri yaparken yorgunluk yerine dinlenmişlik, bıkkınlık yerine devam etma isteği duyma durumlarında, varlığına hükmettiğimiz bir iç uyarıcı olarak düşünülebilir (Kuzgun,2000:50).

            Herhangi bir zorlama altında olmadan ya da kendisine bir ödül vaadedilmediği halde bir kimse kendiliğinden bazı faaliyetlere girişiyor ve bundan doyum sağlıyorsa bu kimsenin o tür faaliyetlere karşı ilgisi olduğu söylenebilir (Kuzgun,1995:).

İlgilerin Meslek Seçimindeki Rolü

            Nasıl yetenekler  bir çalışma alanında başarılı olmak için gerekli nitelikler ise ilgiler de bir çalışma alanında doyum sağlamak için gerekli niteliklerdir.Kişilerin ilgilerini daha eğitim yılında iken tanımaları onların meslek seçerken bu niteliklerini de dikkate almalarında yardımcı olabilir. Bir kimsenin meslek seçme kararını, birinci derecede onun ilgilerine ilişkin benlik kavramı yani ilgilerini algılama ve değerlendirme derecesi belirlemektedir (Kuzgun,2000:72).

İlgi Türleri:

  1. Temel Bilim: Temel bilim ilgisi; fizik, kimya, biyoloji gibi bilimlerin konusunu oluşturan doğal olayları incelemek, matematik konuları ile uğraşmak gibi davranışlarda kendini gösteren bir ilgi alanıdır. Temel bilim ilgisi yüksek olan kimseler, yukarıda belirtilen temel bilim alanları yanında tıp, veterinerlik ve mühendislik gibi uygulamalı alanlarda bilimsel çalışma yapmaktan doyum sağlayabilirler.
  2. Sosyal Bilim: Sosyal olayları incelemek ve nedenlerini araştırmak gibi davranışlarda ifadesini bulan bir ilgi alanıdır. Sosyal bilim ilgisi yüksek olan kimseler hukuk, siyaset bilimleri, sosyoloji, psikoloji, ilahiyat gibi alanlarda çalışmaktan da zevk alırlar.
  3. Canlı Varlık: Hayvan ve bitkilerin yaşayışını incelemekten, onları yetiştirip üretmekten zevk alma gibi davranışları içerir. Canlı varlıklara ilgi duyan kimseler açık havada çalışmaktan da zevk alırlar.
  4. Mekanik: Mekanik ilgi, çeşitli alet ve makineler yapmak, işletmek ve onarmak gibi faaliyetlerden hoşlanmaktır. Mekanik ilgi; makine ve elektrik ve elektronik mühendisliği gibi teknik alanlarda başarı ve doyum için gereklidir.
  5. İkna: İkna ilgisi, başkalarına düşüncelerini aktarma, belli bir amacı gerçekleştirmek için başkalarını etkileme gibi davranışları içeren bir ilgi alanıdır. İkna ilgisi ile meslekler arasında yazarlık, gazetecilik, diplomatlık, din görevliliği sayılabilir.
  6. Ticaret: Alım satım işleri ile uğraşma, ticaret yolu ile kar elde etme, bir malı müşteriye tanıtma ve satma gibi faaliyetlerde ifadesini bulan ticaret ilgisi, pazarlama ve reklamcılık programları ile yakından ilişkilidir. Ancak ticaretle ilgi duyan kimseler, hangi alanda yetişmiş olurlarsa olsunlar, ilaç satan bir ticarethane açabilirler.
  7. İş Ayrıntıları: Bu ilgi daha çok ayrıntılar üzerinde çalışmaktan hoşlanma olarak ifade edilebilir. Her işi günü gününe yapma, bir yazıyı ya da hesabı inceden inceye kontrol etme, her şeyi düzenli tutma gibi davranışlarda kendini gösteren bu ilgi alanı ile açık ilişkisi olan yükseköğretim programı muhasebe ve sekreterliktir.
  8. Edebiyat: Her türlü edebi eserleri inceleme, eleştirme ve edebi eserler yazma gibi davranışlarda ifadesini bulan edebiyat alanına yüksek düzeyde ilgi duyanların dil-edebiyat ve basın-yayın programlarında doyum sağlayacakları söylenebilir.
  9. Güzel Sanatlar: Bu ilgi alanı daha çok resim, heykel gibi plastik sanatlar ve el sanatları ile ilgili eserleri incelemek veya bu tür eserler ortaya koymak gibi davranışlarda ifadesini bulur. Yükseköğretim programlarından sanat ile ilgili olanlar, güzel sanatlara ilgi duyan kimseler için uygun çalışma alanları olabilir.
  10. Müzik: Müzik ilgisi, bir müzik dinleme ve beste yapma gibi davranışlarda kendini gösteren bir ilgidir. Müziğe yüksek derecede ilgi duyan kimseler için konservatuarların müzik bölümleri en uygun eğitim alanıdır.
  11. Sosyal Yardım: Hasta, yoksul ve sakat insanlara yardım etme ve onların sıkıntılarını azaltma gibi davranışlarda ifadesini bulur. Bu ilgi alanı ile yakından ilgili yükseköğretim programı, sosyal hizmetler programıdır. Ayrıca tıp, psikoloji, çocuk gelişimi ve eğitim programları da sosyal yardım ilgisi yüksek kimseler için uygun çalışma alanları olabilir (Kuzgun,1995:4).

 

MESLEK DEĞERLERİ

            İnsan çeşitli ihtiyaçlarını, toplumun sağladığı olanaklar ölçüsünde karşılamaya çalışır. Değerler ihtiyaçlardan kaynaklanıyorsa da ihtiyaçlarla aynı şeyler değillerdir. Değerler biliş, seçme, onaylama ve etkileme gibi psikolojik süreçleri içerir. Kişinin bir mesleki eylem veya yaşama biçiminden beklediği doyumları önem sırasına koymasına yardımcı olan değerlendirme tarzına meslek değeri denir.        Bireylerin bir meslekten beklentileri yani meslek değerleri yaş, sosyoekonomik düzey ve cinsiyet gibi değişkenlere göre faklılık göstermektedir (Kuzgun,2000:76).

Meslek faaliyetlerinin sonunda beklenen doyum genellikle “Meslek Değeri” olarak adlandırılır. İlgi faaliyetin özünden duyulan doyumu, değer ise o faaliyetin yapıldığı ortamdan ve getirdiği toplumsal ödüllerden  kaynaklanan doyumları içerir. İlgiler daha çok meslek alanlarından birine yönelişimizde rol oynayan kişilik özelliğimizdir. Değerler ise genellikle belli bir meslek alanında iş ya da pozisyon tercihinde etkili olmaktadır. Değerlerini yakından tanıyan bir kimse, bunlara uygun iş ve pozisyonları kolaylıkla bulabileceği mesleklere yönelebilir. Aşağıda bazı değer alanları ve bunların çalışma hayatındaki belli başlı işlerle ilişkileri kısaca açıklamaya çalışılmıştır (Kuzgun,1995:5).

  1. Yeteneğini Kullanma: İnsanlarda, sahip oldukları gizilgüçlerini kullanma ve geliştirme yolunda doğal bir yönseme vardır. Ancak bazen ekonomik olanaksızlıklar ve anne-babaların beklentilerini yerine getirmeye fazlaca önem verme yüzünden bireyler bu doğal eğilimlerini dikkate alamamaktadırlar. Oysa bir kimse en iyi yapabileceği işleri gerektiren bir alana yöneldiği takdirde başarılı olacağı için anne-babası ve kendisi için önemli olan diğer kişilerin beklentilerini daha iyi bir şekilde karşılayabilir. Yeteneklerini kullanmaya ve geliştirmeye önem veren kimselerin yeteneklerini tanımak için sistemli bir araştırmaya girmeleri ve yüksek derecede sahip oldukları yetenekleri en fazla gerektiren alanlara yönelmeleri gerekmektedir.
  2. Yaratıcılık: İşleri alışılmıştan farklı biçimde yapma, yenilikler ortaya koyma gücü olarak tanımlanan yaratıcılık, meslek ve iş seçiminde dikkate alınması gerekli bir özelliktir. Yaratıcı insanlar yenilik ortaya koyma gücüne sahiptirler ve bu güçlerini ortaya koyabilecekleri ortamlarını ararlar. Mimarlık, tasarımcılık, öğretmenlik yaratıcılığı kullanma olanağı tanır.
  3. Yarışma: Bazı kimseler yetenek ve başarılarının başka insanlara göre değerlendirilmesine ve üstünlüklerinin tanınmasına olanak veren durumlarda bulunmak isterler. Buna karşılık başarısızlığa uğramaktan çok korkan kimseler yarışmadan kaçınmaya özen gösterirler. Bir kimsenin yarışmaya girip kendini kanıtlaması, en azından yeteneği düzeyinde bir mesleğe girmesi ile mümkündür. Sanat ve bilim alanlarındaki mesleklerde yarışma vardır.
  4. İşbirliği: Bazı insanlar, çalışırken başka kişi yada kişilerle işbirliği halinde olmak, işleri başkaları ile birlikte yürütmek, başkalarından yardım almak ve sorumluluğu başkaları ile paylaşmak isterler. Her meslekte bu ihtiyacın doyumuna imkan verecek pozisyonlar vardır. Örneğin; kişi mühendis ise ve başkalarına bağımlı çalışmak istiyorsa bir fabrikada görev alabilir.
  5. Değişiklik: Bazı meslekler çok değişik ortamlarda yürütülür ve bazı insanlar da değişik işler yapmaktan, seyahat etmekten hoşlanırlar. Hayatlarında yenilik ve değişiklik isteyen insanların buna en çok olanak veren alanlara yönelmelerinde yarar vardır. Gazetecilik, diplomatlık, turizm rehberliği bu tür mesleklerdendir.
  6. Düzenli Yaşam: Çalışma saatleri belirli olan, seyahat etmeyi, gece ve tatillerde nöbet tutmayı gerektirmeyen, kendilerine az da olsa düzenli bir gelir sağlayan ve işsiz kalma tehlikesi olmayan işlerde mutlu olabilirler. Böyle kimseler genellikle devlet sektöründe, büro veya laboratuvarda çalışmayı gerektiren işlerde mutlu olabilirler.
  7. Liderlik: Bazı kimseler iş yerinde lider olmak, çalışmaları planlayıp başkalarını yönetmek ve yönlendirmek isterler. Her meslekte ve/veya iş yerinde çeşitli yöneticilik pozisyonları vardır.
  8. Kazanç: Her meslek faaliyetinin sonunda bir miktar kazanç elde edilir. Çalışan herkes de kendisine rahat bir geçim sağlayacak düzeyde kazanç elde etmek ister. Ancak, bazı kimseler için yüksek düzeyde kazanç elde etmek çok önemli olabilir.
  9. Ün Sahibi Olma: Bazı kimseler adlarını duyurmak, herkes tarafından tanınan bir kimse olmak isterler. Bir mesleğin en başarılı eleman olmak kişiye ün kazandırır ve bu anlamda her meslekte ün kazanmak olanaklıdır. Ancak, bazı mesleklerde herkes tarafından tanınan bir kimse olma olanağı diğerlerinden daha fazladır. Örneğin; gazetecilik, tiyatro ve çeşitli sanat dalları bu ihtiyacın doyumuna daha çok imkan veren alanlardır.

 

PSİKOLOJİK İHTİYAÇLAR

            İnsanın tüm davranışları bir gerilimi, bir sıkıntıyı gidereceği düşünülen bir hedefe yöneliktir. İhtiyaç adı verilen ve organizmada bazen bir yoksunluktan bazen de fazlalıktan kaynaklanan bu gerginlik ve sıkıntı uygun objenin elde edilmesi ile biter ve organizma homeostatik dengesine kavuşur. İnsanı davranışa sevkeden ihtiyaçların bir kısmı psikolojik ihtiyaçlardan kaynaklanmaktadır (Kuzgun,2000:95).

            İnsan davranışlarının yönünü belirleyen psikolojik meslek faaliyetleri ile ilgili olması ve bireylerin meslek seçimi kararlarında psikolojik ihtiyaçların da rol oynaması beklenir. Bir meslek ihtiyaçların doyumuna olanak sağladığı ölçüde kişiye çekici gelir. Meslekte doyum kişinin ihtiyaçları ile bu ihtiyaçları karşılayacağını düşündüğü meslekler arasındaki tutarlılık ölçüsünde gerçekleşir. Bu durumda, meslek seçme sorunu olan bireye yapılacak yardım, onu hangi mesleklerin ne tür ihtiyaçların doyumuna olanak verdiği konusunda aydınlatmak olmalıdır (Kuzgun,2000:95).

            Murray (1938), tarafından tanımlanan psikolojik ihtiyaçlardan 15 tanesinin bir kimsedeki önem derecesini saptamaya olanak veren Edwards Kişisel Tercih Envanterinin ölçtüğü ihtiyaçlar aşağıdadır(EPPS El Kitabı).

  1. Başarma: Bir şeyin en iyisini yapma, yetenek ve çaba gerektiren işlerin üstesinden gelme, otorite olarak tanınma, büyük önemi olan bir işi başarma, çok zor bir işi çok iyi bir biçimde yapma, zor problem ve bilmeceleri çözme, bir şeyi başkalarından daha iyi yapabilme durumunda olma.
  2. Uyarlık: Başkalarından fikir alma, başkalarının ne düşündüğünü öğrenmek isteme, yönergeleri izleyip bekleneni yapma, başkalarını övme, başkaları iyi bir iş yaptığında bunu onlara söyleme, başkalarının önderliğini kabul etme, büyük adamların ile ilgili kitaplar okuma, geleneklere uyma ve geleneklere uymayan durumlardan kaçınma, bir işte kararı başkalarına bırakma.
  3. Düzen: İşini temiz, düzenli ve organize edilmiş olarak yapma, güç bir işe başlamadan önce plan yapma, düzenli şeylere sahip olma, bir seyahate çıkmadan önce ayrıntılı plan yapma, bir işi ayrıntılı ile organize etme, mektup ve kağıtları belli bir sisteme göre saklama, yemekleri düzenli ve kararlaştırılan saatlerde yeme, her şeyi ayarlanmış ve düzenlenmiş bir yaşamı, değişik olmadan sürdürmek isteme.
  4. Gösteriş: Espirili ve zekice şeyler söyleme, şakalar yapma ve hikayeler anlatma, başkalarının üzerinde nasıl bir etki yapacağını görmek için bir şeyler söyleme, bireysel başarılar üzerinde konuşma, ilgi merkezi olma isteme, başkalarının cevaplayamayacağı sorular ortaya atma.
  5. Özerklik: Bir yere istediği zaman gidip gelebilme, bir şeyle ilgili düşüncelerini açıkça söyleme, karar verirken başkalarından bağımsız olma, istediğini yapmada kendini özgür hissetme, geleneklere uymayan şeyler yapma, çoğunluğa uyulması gereken durumlardan kaçınma, başkalarının ne düşüneceğini dikkate almadan konuşma ve davranma, otorite durumunda olanları eleştirme, sorumluluk ve yükümlülüklerden kaçınma.
  6. Yakınlık: arkadaşlarına ve dostlarına karşı vefalı olma, arkadaş gruplarına katılma, dostları için bir şeyler yapma, yeni arkadaşlıklar kurma, elden geldiği kadar çok arkadaş edinmeye çalışma, her şeyini dostları ile paylaşma, arkadaşlara mektup yazma ve kuvvetli dostluklar kurmaya çalışma.
  7. Duyguları Anlama: Başkalarının duygu ve davranışlarını inceleme, başkalarını gözleme ve problemler karşısında neler hissettiklerini anlamaya çalışma, kendini başkalarının yerine koyma, başkalarının ne yaptıklarını değil neden yaptıklarını anlamaya çalışma, başkalarının davranışlarını analiz etmekten hoşlanma ve başkalarının belli bir durumda nasıl davranacaklarını kestirmeye çalışma.
  8. İlgi Görme: Güç durumda kaldığında başkalarından yardım bekleme, başkalarının kendisine cesaret vermelerini isteme, başkalarının sempati ve anlayış göstermelerini isteme, başkalarının kendisini neşelendirmesini bekleme, üzgün olduğu zaman başkalarından yardım görmek isteme, hastalandığı zaman başkalarının yardım görmek isteme, başkalarından yardım görmek isteme, hastalandığı zaman başkalarının üzülmesini ve telaşlanmasını bekleme.
  9. Başatlık: Kendi düşüncelerini savunma, içinde bulunduğu grupta lider olma, başkaları tarafından lider olarak kabul edilmek isteme, bir komitenin başkanlığına seçilmek isteme, grup adına kararlar verme, başkaları arasındaki tartışmaları ve anlaşmazlıkları yatıştırmak için çağrılmaktan hoşlanma, başkalarını kendi isteği doğrultusunda davranmaya ikna etme, başkalarının davranışlarını yönetmek isteme.
  10. Kendini Suçlama: Bir şeyi yanlış yaptığında suçluluk hissetme, işler yolunda gitmediğinde, kusuru kendinde arama, yanlış yapılan işlerden dolayı cezalandırmayı isteme, bireysel olarak acı çekmenin kişiye yarar getireceğine inanma, yokuna çıkan biriyle çatışmaktan kaçınıp teslim olmayı yeğleme, hatalarını söyleme, suçlarını itiraf etme ihtiyacını duyma, bir işte beceri gösteremediği zaman hemen çöküntüye uğrama, kendinden üstün birinin bulunduğu yerde kendini aciz hissetme, pek çok yönlerden kendini aşağıda bulma.
  11. Şefkat Gösterme: Arkadaşları sıkıntıda olduğunda onlara yardım etme, başkalarına şefkat ve sempati ile yaklaşma, başkalarını affetme, başkaları için ufak tefek iyilikler yapma, başkalarına cömert olma, hasta ve üzgün olanlara sempati ile yaklaşma, başkalarına büyük yakınlık gösterme, başkalarının mahrem sorunlarını kendisine anlatmasından hoşlanma.
  12. Değişiklik: Yeni ve değişik şeyler yapma, seyahat etmekten ve yeni insanlar tanımaktan hoşlanma, yeni şeyleri deneme, günlük rutini değiştirme, yeni şeyler yapma ve değişik yerlerde yaşama, yeni moda ve heveslere kapılma.
  13. Sebat: Bir işi bitirinceye kadar üzerinde çalışma, üzerine aldığı herhangi bir işi tamamlama, bir problem veya bulmacayı çözünceye kadar uğraşma, bir başka işe geçmeden önce elindeki işleri bitirmeye çalışma, bir işi bitirmek için geç saatlere kadar çalışma, hiçbir ilerleme olmayacakmış gibi görünen bir iş üzerinde ısrar etme, çalışırken engellenmekten rahatsız olma.
  14. Karşı Cinsle İlişki: Karşı cinsten biri ile beraber olmaktan hoşlanma, karşı cinsten kimselerle sosyal etkinliklere katılma, karşı cinsten birine aşık olma, birini öpmek isteme, cinsellik ile ilgili kitaplar okumaktan hoşlanma, şakalar yapmaktan, cinsel uyarılmaktan hoşlanma.
  15. . Saldırganlık: Zıt düşüncelere karşı çıkma, başkaları hakkında düşündüklerini söyleme, herkesin içinde başkalarını eleştirme, başkalarıyla alay etme, başkalarıyla aynı fikirde olmadığı zaman bunu hemen söyleme, hor görüldüğü ya da kötü bir davranışla karşılaştığı zaman öç alma, başkaları hata yaptığı zaman onları suçlama, gazetelerde dehşet ve cinsiyet ile ilgili sütunları okumaktan hoşlanma.

 

Lise öğrencilerine meslek danışmanlığı yapılırken aşağıdaki ölçme araçları kullanılabilir:

                        Kendini Değerlendirme Envanteri

                        Mesleki Yönelim Envanteri

                        Mesleki Eğilim Envanteri

                        Edwards Kişisel Tercih Envanteri

                        BİLDEMER

İlköğretim öğrencilerine meslek danışmanlığı yapılırken aşağıdaki ölçme araçları kullanılabilir:

                        Akademik Benlik Kavramı Ölçeği

                        Mesleki Eğilim Belirleme Testi

 

 

 

 

ÖZEL EĞİTİMDE AİLE REHBERLİĞİ

          Özel eğitim gerektiren çocuklar, beden, zihin, dil, duygu, sosyal özellikleri ve durumlarındaki olağandışı ayrılıkları nedeniyle normal eğitim hizmetlerinden yararlanamayan ya da kısmen yaralanabilen, bu nedenle potansiyellerinin ortaya çıkabilmesi için özel eğitim ve ilgili hizmetlere gereksinim duyan çocuklardır.

          Türkiye’de özel eğitim gereksinimi olan çocukların genel nüfusun %14’ünü oluşturduğu kabul edilmektedir. Ülkemizde 0-16 yaşları arasında yaklaşık 3.000.000 özel gereksinimli çocuk bulunduğu belirtilmektedir.

          Özürlü çocukların bedensel, zihinsel ve ruhsal eksiklikleri, her şeyden önce kendileri için büyük bir engeldir. Ayrıca yardıma muhtaç olmaları nedeniyle gerek aileleri gerek toplum için yük oluştururlar. Oysa ilk çocukluk döneminden başlayarak zamanında müdahale edilir ve özel eğitim görürlerse onlar da toplumun kazandığı kişiler olabilirler.

İlk çocukluk döneminden başlayarak, uygun eğitim verilmesi yeterli ilgi ve destek sağlanması, bu çocukların zihinsel ve fiziksel potansiyellerini geliştirmelerine büyük ölçüde yardımcı olur. Özürlü çocukların mutlu ve bağımsız bir yaşam sürdürebilmeleri için onlara en çok yardım edebilecek kişiler, onları en iyi tanıyan ve yakın olan anne babalarıdır .

           Anne babanın çocuğun gelişim basamaklarının sırasını bilmesi  ve tanıması zihinsel engelli çocuğun gelişiminde bir basamaktan diğerine geçerken ona liderlik etmesinde yardımcı olur. Özürlü çocuğun yürüme ve konuşma becerilerini kazanabilmesi için konuyla ilgili uzman yardımı gerekir . Anne-babalar çocuklarının durumu, özellikleri ve ileride neler yapabilecekleri konusunda doğru ve gerçekçi bilgilere ihtiyaç duymaktadırlar ve bu yönde doğru bilgiler aldıkları ve çocukların eğitimine katkıda bulundukları ölçüde, hem onların ihtiyaçlarına cevap verebilmekte, hem de kendilerini psikolojik olarak rahatlamış hissetmektedirler (Akkök,1989).

          Özel eğitime muhtaç çocuklar da tıpkı normal çocuklar gibi beslenme, giyinme ve barınma ihtiyaçları olduğu gibi, aynı temel sevgi, güven, anlaşılma ve birey olarak kabul edilme isteği duyarlar. Bu ihtiyaçların doyurulmasında en etkin yöntem danışmanların zihinsel engelli çocukların aileleriyle çalışmalarıdır(Norton,1976).

Anne Babaların Özüre Karşı Tepkileri

          Ailelerin doğuştan getirdikleri kişilik özellikleri, eğitim ve kültürel geçmişleri ile toplum içinde ki ekonomik ve sosyal konum özelliklerinin tümü, özürlü çocuğun dünyaya gelmesinin ailede yarattığı etkiyle doğrudan ilgilidir. Çocuğun özür derecesi de bir farklılık yaratacaktır. Çocuğun yatağa ya da tekerlekli sandalyeye tamamen bağımlı olması, zihinsel engelli bir çocuğun getireceği problemlerden tamamen farklıdır (Norton,1976).

          Çocuğun farklılığından dolayı bir suçlu aramaya çalışmak, karı koca arasındaki ilişkiyi olumsuz etkiler. Aile sık sık özürlü çocuğun ihtiyaçlarının giderilmesi konusu üzerinde yoğunlaştığında kardeşler arasında kıskançlıklar ve öfke duyguları aile hayatının bir parçası haline gelir. Aile içinde özürlü çocuğun ya da normal kardeşin üstün tutulması, öfke ve kızgınlık duygularıyla birlikte saldırgan davranışların ortaya çıkmasına neden olur. Aileye herhangi bir bireyin gelişi bile, aile içi tutumları ve aile yapısını değiştirebilirken, aileye özürlü bir çocuğun gelişi ile aile fertleri bambaşka bir değişim içine gireceklerdir.

          Bazı anne ve babalar özürlü bir çocuğa sahip olmaktan dolayı umutsuzluk hissederler. Genellikle anne babaların günahlarından dolayı cezalandırıldıkları düşüncesi ile suçluluk hissetmeleri özürlü çocuklarına karşı bilinçaltında kızgınlık geliştirmelerine neden olur. Her ne kadar özürlü çocuklarına karşı gerekli sevgi ve bakımı ihmal etmeseler de,  ona nazik ve anlayışlı davranmayabilirler.  Aynı zamanda, anne ile babanın birbiriyle olan ilişkileri de değişmeye başlar. Çocuğun özürü için geçmiş yaşantılarından dolayı birbirlerini suçlayabilirler. Bu çeşit karşılıklı suçlamalar ise, zaten zor olan aile yaşantılarını daha da zorlaştıracaktır (Norton,1976).

Özürlü Çocuk Sahibi Aileyi Etkileyen Başlıca Stres Kaynakları

 

            1). Duygusal Stres: Pek çok ailenin bir çocuk dünyaya getirirken cinsiyet, kişilik ve fiziksel özellikler hakkında beklentileri olur. Dünyaya gelen özürlü bir çocuğun gerçekliği, beklentilerle idealize edilmiş imgesel çocuk kavramı ile uyuşmaz. Aile şok, inkar, üzüntü ve kızgınlık duygularıyla “ideal” çocuğu kaybetmenin derin acısını yaşar. Genellikle aileler uyum sağlama ve yeniden düzenleme aşamasına ulaşana kadar bu duyguları yaşamaya devam eder. Derin acılar daha sonra da tekrarlanıp, yoğun şekillerde hissedilebilir. Ancak, çocuğun ihtiyaçlarına uyum sağlama gerekliliğinden dolayı özverili davranan ailelerde değişimler olur. Bu özveri ve değişim,  aileye ekonomik yük getirerek, aile bütçesinin daralmasını, anne babanın kariyer hedeflerini ertelemesini ve aile içi rollerin yeniden yapılanmasını kapsar.

            2). Evlilikte Anlaşmazlık: Anne-baba ve özürlü bir çocuktan oluşan bir ailede eşlerin evlilik doyumu seviyesi, genel nüfusun seviyesine benzer. Ancak, özürlü bir çocuğun bakımı, biraz çaba ile çözümlenebilecek anlaşmasızlıkları, daha kötü bir duruma sokabilir. Anne babanın ev dışında bir ortama katılamamaları ve kendi dünyalarına çekilmeleri de evliliği zorlaştıran bir sebeptir.

            3). Kardeş Çatışmaları: Özürlü bir çocuğun varlığı, ailedeki diğer çocuklar için de problemlere neden olabilir. Özürlü çocuğun ihtiyaçları ailenin olanaklarını tekeline alır. Özellikle kız kardeşin destekleyici anne rolünü üstlenmesi, zamanının çoğunu engelli kardeşiyle geçirmesi beklenir. Bu beklentiler çocuğun öfke ve kızgınlık hissetmesine neden olur. Anne babanın çocuğun bu olumsuz duygularına hoşgörü göstermemesi, çocuğun suçluluk ve kaygı hisleriyle, iç çatışmalar ve davranış problemleri yaşamalarına neden olur.

           4).Gelişimsel Değişimlerin Zorluğu: İş değişiklikleri ya da işten çıkarılma, boşanma, emeklilik, ölüm gibi olaylar aile hayatını strese sokan geçiş dönemleridir. Özürlü bir çocuğun hayatının zorlu geçiş dönemleri de ailede strese neden olabilir. Örneğin, özürlü bir kişinin bir eğitim programını tamamlaması, ailesine onun bir üst eğitim kurumuna veya bir üniversitiye asla gidemeyeceği gerçeğini hatırlatabilir. Bu duygularla aile çocuğun doğumunda yaşadığı derin acıları tekrar yaşayabilir (McCallion & Toseland,1993).

Aile Rehberliğinin Gerekliliği

 

  1. Aileyi en küçük sosyal grup olarak düşündüğümüzde, aile içinde anne-baba ve çocukların yoğun bir etkileşim içinde olduğunu görürüz. Özel eğitime muhtaç çocuğun özelliklerinin, iyi tanındığı ve kabul edildiği bir ev ortamında ilişkiler çok daha sağlıklı ve çocuğun gelişimine uygun olacaktır.
  2. Anne babaların çocuklarıyla etkileşimi çok yoğun ve içtendir. Uzmanların ve tüm eğitim personelinin çocuklarla ilişkisinin anne-babalarınki kadar yakın ve içten olabilmesi çok zordur. Ayrıca uzmanlar çocuğu gözlerken onun doğal ortamı olan ev ortamının dışında gözlemektedir. Doğal ortamda ortaya çıkan birçok davranışı ev ortamının dışında gözlemek mümkün olmayabilir. Bu nedenlerle anne-babaların çocuklarına ilişkin gözlemleri çok önemlidir. Çocukların okul ortamında öğrendikleri bilgi ve becerilerin ev ortamında da aynı tutarlılık içinde sürdürülmesi, okul ve ev eğitiminin süreklilik ve paralellik içinde olması yönünde de çok önemli bir noktadır. Okul ve ev eğitiminin tutarlı ve paralel olduğu durumlarda çocuklarda, çeşitli becerilerin gelişimi çok daha hızlı ve kalıcı olacaktır.
  3. Çocuğun okulda kazandığı becerilerin ev ortamında aile işbirliği yapılarak pekiştirilmesi, eğitimin sürekliliği ve yaygınlaştırılması açısından da gereklidir. Özellikle bugün ülkemizde, özel eğitime muhtaç çocuklara eğitim veren kurumların sayısı çok az olması, ayrıca bu kurumlarda çalışan personelin sayıca yetersiz oluşu da ailelerin eğitilerek çocuklarının gelişimine katkısını bir gereksinim haline getirmiştir. Anne babaları eğiterek çocukların gelişiminde onlardan yararlanmak, bu alanda çalışan personel sayısına katkıda bulunmak açısından faydalı olacaktır.
  4. Ayrıca ailelerin belli aralıklarla bir araya gelerek kendilerine ve çocuklarına ilişkin duygu, düşünce ve uygulamalarını paylaşmasını amaçlayan anne-baba grupları da anne babaların psikolojik olarak rahatlamalarına yardımcı olmaktadır (Akkök,1992).

Rehber Öğretmen/Psikolojik Danışmanların Görevleri

 

         Özürlü çocuk sahibi ana babalara danışmanlık yapmak zor bir iştir. Danışman danışma süreci boyunca ana babaların bu zorlu mücadelelerinde daima onların yanında olan, onlarla birlikte mücadeleye katılan kişi olmalıdır. Aileler danışmana genellikle kendileri ya da çocukları ile ilgili kaygıları, şüpheleri için yardım almaya gelirler.

          Danışmanın en zor işi ailenin özürlü çocuğu kabullenmesini sağlamaktır. Araştırmalar, annelerin babalara nazaran çocuğun özrünü kabullenmeye daha yatkın olduklarını gösteriyor. Çocuğun en verimli şekilde potansiyeline ulaşmasını sağlamak için her iki ebeveyninde danışmanlık hizmetine istekli ve hazır olması gereklidir. Çocuğun maksimum imkanlarla gelişiminin sağlanması, her iki ebeveyninde çocuğun durumunu anlayıp kabullenmesi ile gerçekleşir.

          Danışmanlık sürecinin ilk aşaması ailenin durumun gerçekliğini kabullenmesinde odaklaşmalıdır. Aile çocuğu olduğu gibi kabul etmelidir. İlk aşama olan kabullenme gerçekleşirse, artık çocuğun temel ihtiyaçlarının karşılanması konusunda neler

 yapılabileceği konusuna geçilebilir. Çocuğun gelecek yaşantısının planlanması için, ana baba çocuğun ihtiyaçlarını çok iyi bilmek zorundadır (Norton,1976).

         Anne babanın özürlü çocuğun fiziksel gelişim basamaklarının hemen hemen normal çocukların fiziksel gelişimine paralel olduğunu bilmesi çok önemlidir. Bilinmesi gereken diğer önemli husus , özürlü çocuğun temel ihtiyaçlarının diğer çocuklarla aynı olduğudur.  Anne babalara, ailenin bir bütün olduğu, sadece özürlü çocuğun değil, aile fertlerin her birinin ihtiyacının aynı derecede önem taşıdığı da vurgulanmalıdır. Aile içerisinde sadece bir bireyin ihtiyaçlarının dikkate alınması, aile içinde kıskançlık duygularının oluşmasına sebep olur. Diğer kardeşlerinde olumlu özellikleri üzerinde durularak özürlü kardeşlerinin durumunu anlamaları ve kabullenmeleri sağlanmalıdır (Norton,1976).

         Schild(1973) Aile rehberliğinin önemine şöyle dikkat çekiyor.

  1. 1.      Profesyonel aile danışmanlığı ana babaların özürlü bir çocukla birlikte yaşamalarını öğreterek yardımcı olur. Bu prensiple danışman, sadece aileyi içinde bulunduğu durumun gerçekliği ile yüzleştirip bırakmamalı, ebeveynlerin danışmanlık sürecine verimli bir şekilde katılarak, devam etmeleri sağlanmalıdır.
  2. 2.      Anne babanın, danışma sürecinde çocuğuna karşı hissettiği karmaşık duygular anahtar niteliği taşır. Eğer anne babanın hissettiği karmaşık duyguların olumlu olanları ortaya çıkarılıp, yapıcı bir biçimde kullanılırsa ailelerin çocuklarına karşı tutumlarında değişmeler meydana gelerek problemlerden biri doyurucu bir çözümle başarıya ulaşır.
  3. 3.      Özürlü çocuğun anne babasının beklentilerini, projelerini yerine getirememesi anne baba üzerinde sık sık güçlenen bir değersizlik duygusuna neden olur. Bu duygu ana babanın danışmanlık sürecine anlamlı bir şekilde katılıma direnç göstermesine neden olur.
  4. 4.      Özürlü bir çocuğun varlığı, aile yapısının, aile içi ilişkilerin değişmesine neden olur. Bu konuda ki en büyük zorluk, normal koşullarda sorumluluklarını yerine getiren ebeveynlerin özürlü çocuğun ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalmasıdır. Bu konuda  anne babaların ihtiyacı olan; zihinsel engele karşı gösterdikleri duygu ve tutumlarını gerçekçi bir şekilde algılamalarıdır (Akt. Norton,1976).

           Danışmanın verimli olabilmesi için özürlü çocukla ilgili kendi duygu ve düşüncelerini netleştirip, çocuğu olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmesi ve sevmesi gerekir. Aksi durumda danışmanın yapabilecekleri çok sınırlı kalır.

          Bir danışman nazik, anlayışlı ve düşünceli olduğu gibi, ebeveynleri yönlendirme hususunda da, kararlı ve bilgili olmalıdır. Danışman gerektiğinde ebeveynleri uygun kurum ve servislere yönlendirebilmelidir. Bu konu da  Rehberlik ve Araştırma Merkezlerinden bilgi alınabilir. Rehberlik Araştırma Merkezleri özel eğitime muhtaç çocukların Eğitsel tanılamalarının yapıldığı kurumdur. Tabi ki danışma sürecinde son karar aile tarafından alınmalıdır. Danışmanın sorumluluğu ailenin maksimum fayda sağlayabileceği kararı vermesinde yardımcı olmaktır. Yardım konuları aşağıda belirtilmiştir.       

 

  • q q       Bedensel, zihinsel, duygusal problemi olan eğitim çağına gelmiş çocukların aileleri ilgili kurum ve kuruluşlar (Rehberlik ve Araştırma Merkezleri, hastaneler v.b.) hakkında bilgilendirilmeli ve yönlendirilmelidir. Tanılama ve değerlendirme ne kadar erken ve uygun yapılırsa diğer düzenlemeler de o kadar kolaylaşır. Tanılama ve değerlendirme tıbbi ve eğitsel yaklaşımlarla yapılmalı, ancak kurum ya da programa yerleştirmede eğitsel değerlendirmeye öncelik verilmelidir.
  • q q       Ana-babayı, gözlemesi ve iştirak etmesi için sınıfa davet ediniz ve Kaynaştırma Programını açıklayınız.
  • q q       Velilerle birlikte toplantı yaparak çocuk için eğitim hedeflerini tespit ediniz. En azından her üç ayda bir veya ihtiyaç olduğu anda çocuğun kısa ve uzun süreli hedeflerini gözden geçiriniz.
  • q q       Ailelerle mümkün olduğu kadar çok temas etmeye çalışınız. Ziyaretler, telefonlar, gönderilecek yazılı notlar ve çocukların yaptıkları işlerin eve gönderilmesi ailelerin çocuklarının yaptıkları işleri görüp anlamalarına yardımcı olur.
  • q q       Çocukların  giyinmelerine, yiyeceklerin adlarını öğrenmelerine yardım ederken, basit işler (çatal, kaşık, bıçakları tabakların yanlarına koymaları gibi) yapmalarını isterken, bu işler yapılırken ana-babalara çocuklarla konuşmalarını tavsiye ediniz.
  • q q       Özürlü çocukların aileleri böyle bir çocuğa sahip olduklarından dolayı çok çeşitli duygular içinde olabilirler. Bunlardan bazıları öfkeli, bazıları suçlu, bazıları da sıkıntılı duygular içindedirler. Bu duygular içinde olan ana- babalara onların bu duygularının yatışmasına yardım edecek kişileri, uzmanları tavsiye ediniz.
  • q q       Ev ve okul eğitiminde paralellik sağlanması gereklidir. Aileyi sınıfta yaptığınız çalışmalarla ilgili bilgilendirip, yapmış olduğunuz çalışmaların tekrar edilmesini isteyiniz.
  • q q         Çocuğun özelliklerine uygun eğitim planı yaparak, beklenti ve hedeflerinizi belirleyiniz.
  • q q       Öğrenme Güçlüğü olan bir çocuğun yeni beceriler kazanabilmesi için küçük adımlarla hareket edilmelidir. Bir önceki öğrendiklerini tekrar ettirip, öğrendiği beceriler için ödüllendirin. Aileyi de bu şekilde yönlendirin.
  • q q       Çalışmanızı çocuğun yapamadıkları üzerinde değil, yapabildikleri üzerinde yoğunlaştırınız.
  • q q       Çocuk ne kadar ağır derecede özürlü olursa olsun, ana – babanın çocuklarını, büyüyebilir, öğrenebilir ve gelişebilir biri olarak görmelerine yardım ediniz (Karatepe,1992).

Öğrenme Yetersizliği Olan Çocuklar İçin Ana Babalar Neler Yapabilir?

     Çocuğunuza Yardım Edin

  • q q         Çocuğunuzun güçlü ve zayıf yanlarını öğrenip, onu tanıyarak yardım etme sürecine başlayın. Öğretmene çocuğunuzun yapabildiklerini ve yapamadıklarını anlatarak, çocuğunuzu anlamasına ve ona uygun bir eğitim planı yapmasına yardım edebilirsiniz.
  • q q          Çocuğunuzun öğretmenini tanıyınız. Çocuğunuza gerçekten yapabileceğiniz yardımlar için söz veriniz.
  • q q          Çok büyük değişikliklerin yapılması için çocuğunuzun öğrenim çalışmasına mümkün olduğunca katılmaya gayret etmelisiniz.
  • q q         Çocuğunuzun öğrenimine faydalı olması için evdeki olaylardan, işlerden nasıl faydalanacağınız konusunda şüpheniz varsa, öğretmenlerden rehberlik yapmasını isteyiniz.
  • q q         Öğrenme yetersizliği olan çocukların aileleri ile ilişki kurun. Diğer anne babalardan öğrendikleriniz size büyük fayda sağlayacaktır ( Karatepe,1992).

 

Çocuğunuzu Okula Hazırlayın

  • q q        Derse girmeden az önce çocuğunuzu okula getiriniz. Çocuğunuzu ve kendinizi, öğretmene ve diğer görevlilere tanıtınız.
  • q q        Sınıfını bulması ve bazı oyuncaklarla oynaması için çocuğunuzu cesaretlendiriniz.
  • q q        Bazı çocuklar ilk defa evden ayrıldıkları için korkabilirler. Bu durumda ilk birkaç günde sizin de sınıfta bulunmanızın faydalı olup olmayacağını öğretmenle konuşup bir karara varabilirsiniz.
  • q q       Çocuğunuzun sınıfta davranışını etkileyebilecek, evde meydana gelen önemli olayları öğretmene anlatınız.
  • q q       Öğretmenle evde çocuk için organize ettiğiniz faaliyetleri konuşun ki çocuğunuz okulda da aynı faaliyetleri sizin yokluğunuzda yalnız başına sürdürebilsin (Karatepe,1992) .

Sosyal Çevrenizle İlişkilerinizi Sürdürerek Geliştirmeye Çalışın

  • q q       Sosyal ilişkileriniz size güç verir. Gezinti, ev komşu ziyaretleri, piknik v.b. faaliyetlerinizi kısıtlamayın.
  • q q       Öğrenme yetersizliği olan çocukların aileleri ile ilişki kurun. Diğer ana babalardan öğrendikleriniz size büyük fayda sağlayacaktır. Benzer duyguları yaşayan ailelerle kurduğunuz iletişim size yalnız olmadığınızı hatırlatacak, rahatlamanızı ve yapabilecekleriniz konusunda güç kazanmanızı sağlayacaktır.
  • q q       Çocuğunuzu, arkadaşlarına ve ilişkide olduğunuz insanlara tanıtarak, onlarında çocuğunuzu olduğu gibi kabul etmelerini sağlayın.

Kaynakça

Akkök, F.(1992),“Özürlü Çocukların Eğitiminde Aile Rehberliği”, Özel Eğitim Dergisi, 1,(2),8-1

Akyüz, E . (2000), Ulusal ve Uluslararası Hukukta Çocuğun Haklarının ve Güvenliğinin Korunması,  Milli Eğitim Basımevi . Ankara

Ankay, A . (1992),Ruh Sağlığı ve Davranış Bozuklukları . Turhan Kitabevi. Ankara

AnaBritannica, (1988)8. cilt. İstanbul: Ana Yayıncılık

Dinkmayer, D. Biz Bir Aileyiz

Gordon, T .(1996), Aile İletişim Dili . İstanbul

Karatepe, H. (1992), Öğrenme Yetersizliği Olan Çocuklar, Karatepe Yayınları

Kulaksızoğlu, A, (1999), Ergenlik Psikolojisi. Remzi Kitabevi . İstanbu1

Kuzgun, Y . (2000), Meslek Rehberliği ve Danışmanlığı . Nobel Yayınları

Kuzgun, Y . (1995),Kendini Değerlendirme Envanteri El Kitabı

Kuzgun, Y . Edwars Kişisel Tercih Envanteri El Kitabı

Kuzgun, Y . Akademik Benlik Kavramı Ölçeği El Kitabı

McCallıon P.& Toseland, R. W., (1993), “Empowering Families of Adolesents and Adults With Developmental Disabilities”, The Journel of Contemprary Human Services. CEU Article no:37 December.

Mutlu Yıldırım, G. /Akbıyık, Y.(1999), Çocuklarda Uyum ve Davranış Bozuklukları (I) Yenimahalle Rehberlik ve Araştırma Merkezi . Ankara

Nazlı, S. (2000) Aile Danışması. Ankara .

Norton, H. F. (1976), “Counseling Parents of the Mentally Retarded Children”, The School Counseler January.

Selçuk, Z .(2000), Gelişim ve Öğrenme . Nobel Yayın Dağıtım . Ankara

Ülker ,(1996),  Ana- Baba Okulu İstanbul

Yavuzer, H .(2000), Okul Çağı Çocuğu . İstanbul

Yavuzer, H . (1993), Çocuk Psikolojisi . Remzi Kitabevi . İstanbul

Yavuzer, H . Ana-Baba Okulu

Yavuzer , H .(1997), Çocuk Eğitimi El Kitabı . İstanbul

Ergenlik Psikolojisi (1995), : Ank. Ü. Eğt. Bil. Fak. E.P.H. Bölümü Ders Notları



 

[1]*Ana-babaya öneriler ve Öğretmene Not konusu Yavuzer, 2000:213-215’den alınmıştır.

[2] *Ana-baba Ne Yapabilir konusu Yavuzer, 2000:218-219’dan alınmıştır.

[3] *Okul Fobisi , Öğretmene Not ve Ana-baba Ne Yapabilir  konusu Yavuzer, 2000:220-223’den alınmıştır.

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :