- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

Aile İçi İletişim -2

Aile İçi İletişim -2 sitemize 19 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

 

AİLE İÇİ İLETİŞİM

EN BÜYÜK SAVAŞLAR nerede oluyor? Irak’ta mı, Filistin’de mi? En büyük incinmeler nerede yaşanıyor? Atılan bir kurşunda mı? Yıkılan bir evin altında kalmakta mı?

En büyük mutluluklar nerede yaşanıyor? İnsanın cenneti neresi? Bir tatil diyarı mı? İş yerlerinde geçirilen zamanlar mı? Sessiz bir orman mı?

İnsanın cenneti ve cehennemi neresi? Öyle bir yer var ki, insanın hem cenneti, hem cehennemi oluveriyor. En büyük mutlulukların sahnesi olabildiği gibi, bir anda en büyük savaşların meydanı oluveriyor. Cennetten cehenneme, cehennemden de cennete anlık geçişler oluyor. Ânında cennet ânında cehennem kurulabiliyor burada.

Burası evlilik. Büyük mutlulukların da büyük meydan savaşlarının da mekânı. Modern zamanlarda ise evlilikle ilgili iyi haberler duyulmuyor. Kötü bir el, cennete el atmış sanki, duvarlarını kirletiyor, eşyalarını kırıyor, düzenini bozuyor.

Evlenen insanlar genelde mutsuz. Evlenir evlenmez aşklarının bittiğinden, kocaları ya da hanımları ile düş kırıklıkları yaşadıklarından şikayetçiler. Aradıkları şeyleri bulamadıklarından yakınıyorlar. Evliliklerde ki çatışmalar, boşanma oranlarının gittikçe yükselmesi, insanlarda evliliğe karşı bir ürküntü uyandırıyor. İnsanlar evlenmekten korkuyorlar. Evliliğin insanı boğan, özgürlüğünü kısıtlayan taraflarından dem vuruluyor. [1]

.

                               AİLE KURMAYI DEĞERLİ KILAN ALTI ÖZELLİK

1-Birbirinin refahına ve mutluluğuna destek olma.

2-Birbirinin olumlu yönlerini takdir etme.

3- Sağlıklı iletişim becerilerine sahip olma.

4- Birlikte kaliteli zaman geçirme.

5- Ruhsal sağlıklarına birlikte önem verme ve geliştirme.

6- Stres ve kriz zamanlarında birlikte mücadele

    Bu altı özelliğe sahip olan aileler “Aile yaşamları­nı” tatmin edici, doyurucu, harika bir birliktelik ola­rak tanımlamışlar.(Stinnen & Defrain -1985)[2]

ABD-NIN EN BüYüK DEGERİ AilE MUTlUlUGU     

 WASHINGTON ABD halkının yüzde 99’u, hayatta en önemli konunun “aile mutluluğu” olduğunu  düşunüyor

 NBC televizyonu için ülkenin dört bir yanından 5 bini aşkın denek üzerinde yapılan ankete göre, Amerikalılar’ın yüzde 99’U için aile saadeti, kişisel mutluluk için “olmazsa olmazlı nitelik taşıyor, Halkın yüzde 97’si ise mali durumun iyi olmasını mutluluğun temel unsurlarından sayıyar,

 

ülKEMIZDE BOŞANMALAR ARTIYOR

 Devlet istatistik Enstitüsü’ nün açıkladığı son veri lere göre:ülkemizde son 10 yılda böşanmalar % 72’i oranında arttı ve yılda lO5 binin üzerinde çiftin boşanmak üzere mahkemeye başvurduğu ortaya çıktı. Boşanmaların büyük bir kısmı evliliğin ilk beş yılında gerçekleşiyor.  Evliliklerin %47’si ilk beş yılda  sona ererken;ilk beş yılda boşanan çıftlerin % 40’ı ilk üç ayda, % 22’si beş ve sekizinci ayarasında, geri kalanlarsa dokuz ve on ikinci ayda gerçekleşiyor. Çocuk sayısı arttıkça boşanmalar azalıyor

EŞLER ARASI İLETİŞİM:

SENİN YOLUN

BENİM YOLUM

SEN, BEN VE BİZ…

    İki insan bir araya geldiğinde üç olgu ortaya çıkar; iki birey (sen ve ben) ve bu iki birey arasındaki ilişki (biz). Olumlu eş­ler, bu üçü içinde de hayatlarında yer bırakırlar. Çünkü onlar için her parça, eşit değere sahiptir. Olumlu eşler, bunlardan bi­ri ihmal edildiğinde, özen gösterilmediğinde ya da arka plana itildiğinde, ilişkinin olumlu doğasının yıpranacağını bilirler.

   Her birey gelişmesi için, kendisi olmak için psikolojik açı­dan serbest kalmalıdır. Dahası eşler birbirlerinin gelişimine destek olmalıdır. Her biri diğeri tarafından saygı görmeli, özerk ve eşsiz olduğu kabul edilmelidir.

   “Biz” kısmı kalıpların karşı karşıya geldiği noktadır. Burada birbirleriyle olmanın, karar verebilmenin, takım olarak çalışa­bilmenin zevkini yaşamaktadırlar.

   Sevginin karşısındaki en büyük düşmanlardan biri de sevdi­ğimiz insanı farklılıklarıyla, olduğu gibi kabullenmek yerine onu kendimize benzetmeye çalışmamızdır. UNUTMAYALIM Ki SEVGI, AYNI ZAMANDA, FARKLILIKLARIN UYUM İÇİNDE BIR ARAYA GELMESİ VE BIRLIKTE VAROLMAYA DEVAM ETMESİDİR DE…[3]

 

İLİŞKİLERE EN ÇOK  NELER ZARARVERİYOR:

John Gottman yaptığı araştırmalar sonucunda bir ilişkiye en çok zarar veren beş şeyi tanımladı;

1)Eleştiri

2)Nefret

3)Savunmacılık

4)Ağırdan alma

5)Kavgacılık

 

 

    EŞLER ARASI PROBLEM ÇÖZME

   Bu konuşmada amaç, eşlerin yaşayabilecekleri sorunları sınıflandırıp her birinin nasıl çözülebileceğini anlatmak değil. Daha çok;

  1. a) Sorunları çözerken nasıl bir temelden, hangi ilkelerden hareket edile­bilir, bunun üzerinde durmak,
  2. b) Sorunları yaşarken, çözmeye çalışırken genellikle hangi yanlışlar ya­pılır, nelerden uzak durmak gerekir, bunların altını çizmek istiyorum.

Sorun Nedir? Güçlük Nedir?

   Yaşamın normal akışı içinde birçok iniş çıkışları, bazen köklü uyum gerek­tiren devreleri vardır. Okula başlamak, iş aramak, işini kaybetmek, emekli olmak, yakınını yitirmek gibi. Bunlara genellikle kişilerin çabalarıyla veya kendiliğinden çözümlendikleri için, “yaşamın normal güçlükleri” diyoruz. Eğer bir güçlük, belli bir sürede aşılamamışsa, kişileri fazlaca rahatsız edi­yorsa “sorun” haline gelmiş demektir. Aileye giren paranın nasıl harcana­cağı, hafta sonunun nasıl geçeceği, sabah okula çocuğu kimin götüreceği, akrabaların veya arkadaşların ne sıklıkta, nasıl ağırlanacağı her ailenin kar­şılaştığı ve şu veya bu şekilde çözümlediği, gündem dışı bıraktığı güçlükler­dir. Eğer bunlardan herhangi biri makul bir süre içinde aşılamamışsa, kişi­leri fazlaca rahatsız ediyorsa “sorun” haline gelmiş demektir. – Güçlükler yanlış ele alındıkları için ve doğru stratejiler uygulanmadığı için soruna dö­nüşür. – (Fish. R, 1974).

İletişim

Biraz, konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla iletişimle ilgili varsayımlardan söz

etmek istiyorum (Bateson, 1956., Haley, 1959., Watzlawick, 1967).

1) iletişimden söz ederken; mesaj, davranış, ilişki kavramlarına başvur­mak zorundayız. Çünkü, iletişimde bulunabilmek için, en az iki veya daha çok kişinin birbirine belli davranışlarla (söz, jest, mimik vs.) mesajlar ilet­mesi gerekir. Davranışlara anlam verme ve bunun sosyal bir konum içinde yer alması, iletişimin birbirinden ayrı düşünemeyeceğimiz iki yanıdır.

2) iletişimde bulunmamak mümkün değildir. Herhangi bir ilişkide;”hiçbir şey söylememek, bir şey yapmamak” dahi bir şey yapmaktır. Dola­yısı ile karşı taraf için bir anlam ifade eder, yani bir mesajdır. Yolda karşı­laştığımız ve bize “Merhaba” diyen bir tanıdığa hiçbir şey söylemeden kafa­nızı öte yana çevirip gitmek, bir mesaj iletmektir.

Adam: Yarım saat o sorun bu sorun bir sürü laf etti. Ağzımızı açıp teklaf etmedik. Oturup gazetemi okudum. Bunun onu kızdırmaya çalışmakla ne ilgisi var.

Kadın: Beni nasıl kızdıracağını çok iyi bilir. Sakin sakin oturdukça te­pemin attığını pekala bilir ve bunu bile bile yapar.Burada adamın bilmediği, böyle bir konuda ne yaparsa yapsın veya yapmasın, davranışlarına mutlaka bir anlam verileceğidir. Başka türlü diye­cek olursak, bir ilişkide:

  1. a) Mesaj göndermernek.
  2. b) Karşımızdakini etkilememek mümkün değildir.

3) Bir önceki dile getirdiğimiz prensip ile çok yakından bağıntılı bir nokta da, mesajlarda niyetlerden çok sonuçların önemli olmasıdır.

“Benim böyle bir niyetim yoktu…

Senden nefret ettiğimi nereden çıkarıyorsun…

Hayır kırgın falan değilim…

Tabii ki seni seviyorum…”

4) İnsan ilişkilerine iletişim teorisi açısından bakarken, “neden” kavra­mı üzerinde durmak istiyorum. Gerek kendi davranışımızı gerekse karşı­mızdakinin davranışını açıklarken çok sık başvurduğumuz ama aynı sıklık­ta da başımızı belaya soktuğu için.

“Neden” kavramı realitenin değişik boyutlarında ele alınabilir

İnsanlar ilişkilerle ilgili sorunlar yaşarken, her söylenen sözün ve davra­nışın hem neden hem sonuç olduğunu unuturlar. Bizim algıladığımız bize yapılan ve söylenendir.

“Ne kadar alttan alırsam alayım sesini yükseltiyor.” Benim yaşantı sevi­yesinde bildiğim, karşımdaki insanın alttan almama rağmen sesini yükselt­tiği ve bunun sonucu yaşadığım sıkıntıdır. Yani bize yapılan “neden”, bi­zinı davranışımızsa “sonuç” olarak algılanır. İşin öbür yanını, yani ilişkiye benim katkımı algılamam. Alttan almamın karşımdakine sesini yükseltme­si için bir davetiye çıkarmak olduğunu görmem. Bu durumda karşımdaki­ni “ezen” kendimi de “ezilen” olarak görebilirim. Ama, yukarıda dediğimiz gibi, “ezilrnek” karşımızdakinin ezmesine “neden” olabilir.

) İlişkiler söz konusu olduğunda, sıkça unuttuğumuz, gözden uzak tuttuğumuz bir yan daha var. İletişimden söz ederken genellikle dil aracılı­ğı ile iletilen mesajlara ağırlık veririz. Bu noktada beden dilimizin, yani ses tonunun, jestlerin, mimiklerin, el kol hareketlerinin bu mesajı iletirken sözlerden daha ağırlıklı olduğunu göz ardı ederiz

6) Her iletilen mesajda mutlaka bir içerik, bir de iletilen mesajın ilişkiye yönelik bir yanı vardır. Örneğin, ben şimdi “Bu ışık gözüme giriyor” diye­bilirim. Bu bir bilgidir. Ama ışıktan sorumlu arkadaş bunu yalnızca bir bil­gi olarak algılamayabilir. Bu mesajı, “ışığı gözümden çek” anlamında da al­gıiayabilir. “Burası çok sıcak” da diyebilirim. Bu söz, buranın ısısıyla ilgili bir bilgi veriyordur. Ama dinleyenler bunu “Acaba pencere açılamaz mı?” şeklinde algılayabilirler. Veya bundan farklı pek çok biçimde yorumlayabi­lirler

 KALİTELİ İLETİŞİM İÇİN NELERE DIKKAT ETMELİYİZ.

Ailede iletişim ve bununla beraber etkileşim en önemli konu­dur. iletişimin olmadığı herhangi bir zaman yoktur. Iki insan yan yana olduğunda, hiç konuşmamanın bile bir anlamı vardır. Yan­lış iletişim ve etkileşim veya yetersiz iletişim durumu ailedeki so­runlara yol açan nedenlerin başında gelir.

john Gottman, Neil jacobson, Clifford Notarius, David Olsen ve Howard Markman gibi önde gelen araştırmacalar, evlilik ya­şamının sorunlarının üstesinden iletişim becerileri sayesinde ra­hatlıkla gelen çiftlerin, bu konuda kendilerinden daha yetenek­siz çiftlere göre birbiriyle daha iyi geçindiklerini ispatlamışlardır.

Aile içi iletişim kalitesini artırma adına bazı ip uçlarını sizler­le paylaşmak istiyorum:

  1. A) Gün boyu yaşadığınız olumsuzlukları birbirinize fatura etmeyin.

Eşler bazen, gün boyu çeşitli olaylarla gerilen sinirlerine bir rahatlık verme aracı olarak “kavgayı” kullanırlar. Dairede çeşitli şeylerle siniri bozulmuş bir erkek evde en ufak bir olayda kavga­ya hazır duruma girer. Bütün gün dairede kendini tutmuştur. Çünkü iş hayatında kendisine hakim olmayı, olur olmaz şeyler­le kavga ve münakaşa içine girmemesi gerektiği anlayışına sa­hiptir. Ama eve gelince durum değişir. Gün boyu yaşadığı olum­suz olayların üzerinde oluşturduğu baskının tesiriyle olur olmaz şeyler bile kavgaya sebep olabilir. Ya da kadını tüm gün evdeki çocukların yaramazlığı bunaitmış olabilir. Ve bu durumda erke­ğin eve gelince televizyonun başına geçmesi kadının çileden çıkmasına neden olabilir. Ve bu durumda yaşadıklarının acısını birbirinden çıkarmaya kalkar.

Mutlu çiftler yaşadıkları olumsuz olayların eşlerinden kay­naklanmadığını ve onun bir suçunun olmadığının bilinci için­dedirler ve gün boyu yaşadıkları olumsuzlukları birbirine fatu­ra etmezler. Hatta yaşadıkları olumsuz durumlardan dolayı bir­birlerini rahatlatır ve ,de birbirlerine yardımcı olurlar.

  1. B) Suçlu aramayın nedenleri belirleyin.

Hata değil çözüm bulun: Kimin kime ne yaptığını bulmaya çalışmak yerine anlaşmazlığı rafa kaldırmaya yardımcı olursa­nız, bundan herkes yarar sağlar.

Mutsuz çiftler, ilişkiyi kurtarmak ve birbirine özen göster­mek için harcayacakları enerjiden daha fazlasını girişilen kav­gayı kazanmak için harcariar. Tabii kazanan kişinin özsaygısı artarken, kaybedenin içinden taşan kızgınlık çatışmayı daha da körükler. Bu tarz evliliklerde çiftler birbirini pek dinlemezler ve birbirini suçlama fırsatını hiç kaçırmazlar. Suçlamalar çatışma­yı şiddetlendirdiği gibi, eşlerin sorunlarını çözüme kavuştur­malarına da engel olur.

Sağlıklı ve mutlu evliliklerde ise çiftler haklı olmadan çok mutlu olma çabası içindedir. Eğer haklılık mücadelesine tutu­şulursa mutluluğun kaybedileceğinin farkındadırlar. Ka­zan/Kaybet anlayışında değil. Kazan/Kazan anlayışında hare­ket ederler.

  1. c) Yıkıcı eleştiride bulunmaktan sakının.

Eleştiri gereksizdir ve işleri daha da kötü hale getirir. özel­likle kavga anında sinirliyken çok acı bir şekilde söz konusu edilen hoş olmayan gerçeklerin eşleri daha çok kırması ve kav­ga geçtikten sonra da unutulmamaları sıkça karşılaştığımız bir durumdur.

Her kavgada kullanılan bazı acı sözleri unutmak güç ola­caktır. Sonraki kavgalarda o kavgaya sebep olan haller değil; bir önceki kavgada içe atılan acı sözler de söz konusu edile­cektir. Eşler birbirinden af dileyip aralarında barışı sağlasalar da o acı sözleri andarından silmek zor olacaktır.

Eşler arasındaki kavgaların, sıradan birbirini tanıyan iki in­san veya arkadaşlarınkinden çok daha tehlikeli ve yıpratıcı ol­masının bir nedeni de eşlerin birbirlerinin zayıf yönlerini çok iyi bilmelerindendir.

Çiftlerin kavga sırasında eşlerinin zayıf yönlerini yüzlerine vurması ya da onların benlik ve kişiliklerini en fazla yaralaya­cak acı gerçekleri bir anda yüzlerine karşı öç alırcasına ifade etmeleri yapılacak en büyük yanlıştır. Eğer kullandığınız söz­cükler eşinizi ve onun davranışlarını yargılıyorsa, yaptığınız yorumlar ilişkinizi zehirleyebilir. Yapmamız gereken düşüne­rek konuşma gayretidir.

Webster sözlüğü düşünerek konuşmayı, “karşıdaki insanı utandırmadan ve iyi niyetle konuşma becerisidir” der.

Düşünerek konuşmak için, bir kişinin davranışlarını o kişi­nin kendisinden soyutlamak gerekir. Zaman zaman hepimiz hata yaparız. Ancak bu bizim özde kötü olduğumuzu göster­mez. örneğin, eşinizin bu gün işten eve geç gelmesinden hoş­Ianmasanız da, eşinizi bir insan olarak sevebilirsiniz. Onun yaptığı her hangi bir şey canınızı sıkmıştır sadece.

Eğer dikkat ederseniz söylemek istediğiniz şeyi eşinizi incit­meden söylemenin yolunu bulabilirsiniz. Düşünerek söylen­miş sözler, tartışmanızı ima dolu (küçük düşürücü ve iğneleyi­ci) sözlerle zehirlemeden de isteklerinizi ifade edebiimenizi sağlayacaktır.

  1. D) Münakaşalardan zarif bir şekilde sıynlın:

 

a)Bir konuda fikir birliği içinde değilseniz, düşman olmanız gerekmiyor.a

 

Eşinizle birlikte ikinizin de kazançlı çıkamayacağı bir tartış­maya tutuşursanız ne yaparsınız?

Eşinizin fikirlerini hiçbir zaman değiştiremeyeceğiniz, onunda sizin fikirlerinizi değiştiremeyeceği aşikarsa; bu beyin düellosunu sürdürmeyin, yoksa birbirinizin duygularını zede­ler ve ilişkilerinize onarılamayacak zararlar verecek şeyler söy­lersiniz. Sonuçsuz kalacak tartışmalardan onurunuzu koruya­rak uzaklaşın.

Konuşmadan önce kendi kendinize “Söyleyeceklerimin eşi­me ve onunla ilişkimize yararı olacak mı?” diye sorun.

Mutlu çiftler bazı şeylerin nasıl söylenmeden bırakılacağını bilirler. Mutsuz evliliklerde ise çiftler, “Dürüstlük en büyük er­demdir” yaklaşımını uygularlar. Yanlış anlaşılmasın. “Yalan söyleyin” demiyorum. Bazen her şeyi söylemenin yarardan çok zarar vereceğini anlatmak istiyorum.

Birbirinizi ölümcül düşmanlar olarak görmek yerine sadece duygusal bir konuda karşıt görüşlere sahip olduğunuzu an la­manız eşinizle ilişkinize kalite katacaktır.

  1. E) Sorunlarınızı ele almayı geciktirrneyin.

ilk başlarda eşler kavgadan sakınmak için ellerinden gelen çabayı harearlar; eşlerinde kendilerini kızdıran ve rahatsız eden davranışlar görseler bile buna ses çıkarmazlar, sabreder­ler. Sonunda içi atıla atıla bu duygular günün birinde ufak bir söz veya davranış sonucu taşıverir. Ve işte o zaman kavgalar patlak verir. Recep Ş. APUHAN’ın ifade ettiği gibi: “Evlerimizi tehlikeli madde taşıyan bir kamyona benzetmemek için tepki­lerimizi biriktirmeyelim.” Çünkü PATLAMALAR bir birikimin neticesidir.

Yaşadığınız sizi rahatsız eden durumları geciktirmeden açık ve samimi bir şekilde eşinizle konuşmalısınız. Yeri geldiğinde ifade edilmeyen küçük tepkiler bir sonraki ile birleşip tehlikeli hale gelecektir.

Eşiyle arasındaki sorunlarını dile getiren bir yakınama, duy­gularını açıkça ifade etmesinin ne kadar önemli olduğunu söy­lediğimde verdiği                                _     1

karşılık gerçekten                                                            .

çok     üzücüydü;                                                             ,

“Senin le konuştu­ğumuz gibi onun­la hiçbir zaman konuşamıyoruz ki, her konuşmamız

kavgaya dönüşü.., — …..

yor. Bizde birbirimizle konuşma yerine karşılıklı oturup susma­yı tercih ediyoruz.” Eşiyle duygularını paylaşamama ileride ya­şanacak felaketlerin göstergesidir.

  1. F) Kendinizi pozitif görmeye ve konuşmaya odaklayın.

Pek çok kavga yanlış anlamadan kaynaklanır. Eşinizin dav­

ranışiarını ve sözlerini yorumlama biçiminiz kavganın çıkıp çıkmayacağının belirleyicisidir. Mutsuz evlilikleri olan çiftlerin birbirlerinin konuşmalarını çarpıtarak yorumladıkları ve sözle­ri olumsuz yönlere çektikleri pek çok kez görülmüştür.

Mutlu çiftler ise eşlerinin sözlerini ve davranışların. kötüye değil, iyiye yorumlarlar. Eşleri ile ilgili yapıcı noktalara odakla­nır ve yapıcı konuşmalar yaparlar.

  1. G) Beşe bir oranını koruyun. (Verdiginiz her olumsuz tepki ve eleştiri başına beş pozitif söz veya davranış)
  2. G) Beşe bir oranını koruyun. (Verdiğiniz her olumsuz tepki ve eleştiri başına beş pozitif söz veya davranış)

Washington üniversitesinde evlilik üzerinde yaptığı araştır­malarla ün kazanan Dr. john Conrnan; mutlu evliklerde, bir günde söylenen her olumsuz sözcüğün ya da yapılan olumsuz davranışın etkisini

azaltmak için beş sevgi dolu sözcük söylendiği­ni bulmuştur.

Bir olumsuza karşı beş olumlu oranı ko­runmazsa, evlilik kısa sürede bozulacaktır. Mutlu evliliklerde eşler bu oranı korumaya özen gösterirken, mutsuz evliliklerde çift­ler; değil bir günde, bir yılda bile eşlerinin beş övgüye değer davranışta bulunmadıklarını söylerler.

N eler söylenebilir?

– Yaptığın yardımlar için teşekkür ederim.

– Aileme bu kadar iyi davranman hoşuma gidiyor.

– çocuğumuzla ilgilenmen beni mutlu ediyor.

– Sen harika bir aşçısın.

– Saçların böyle çok güzel görünüyor.

– işten eve döndüğünüzde, “seni bu gün çok özledim” diye­bilirsiniz.

  1. H) Tek yanh kararlar vermeyin.

 

Evlilik ortamında fırtınalar oluşturmanın bir yolu karşılıklı konuşmadan ve aralarında anlaşmadan eşini etkileyecek karar­ları tek yanlı almaktır.

Küçük ya da büyük her türlü planı yaparken eşinizle görüş­meiisiniz. Onun görüşlerini de dikkate almalısınız. Bu durum eşinizle ilişkinize ayrı bir kalite katacaktır.

Iletişim de Bazı Altın Kurallar:

1, Altın orta nokta kuralı: Tarafların beklentileri, fiziksel, ruhsal ve duygusal ihtiyaçları konuşulduğunda; her iki taraf birer adım atarak orta noktada buluşup uzlaşmaya. çalışmalıdırlar.

2, iyi zan kuralı: Eşinizin sinirli, kızgın, öfkeli veya ilgisiz tavırlarına karşı iyi zanlı yaklaşın. Öncelikle eşinizi yan’ lış anlayabileceğinizi, bu davranışı sizi incitmek amacı ile yapmadığını düşünün. Olumsuz senaryolara inanmak analitik düşünce yeteneğini bozduğu için kişiyi yanlış yargılara götürür.

}, Kendini gerçekleştiren ön kabul kuralı: Bir insan, diğer insanın kendisi hakkında kötü düşündüğüne inanırsa farkında olmadan beden dili ile bunu yansıtır. Karşı taraf olumsuzluğu hisseder ve savunmaya girişir. Karşılıklı ne’ gatif etkileşim ve yersiz düşmanlık duyguları oluşur. Bunun çaresi diyalogu sabırla devam ettirmektir.

4, Saldırı hakkı tanımak: Bir insanın her zaman neşeli, mutlu olması hoş olurdu ama bu mümkün değildir. Eşini, zin sinirli olmasının nedeni sizinle hiç ilgili olmayabilir. Ona saldırı hakkı tanımak gibi güzel bir armağan verirse, niz fırtınaya fırsat vermezsiniz.

5_ Kendinizi kanıtlamanız gerekmez: Her anlaşmazlık genelde tarafların güç mücadelesine dönüşür. Kişi bunu kendi kimliğini, özgürlüğünü ispat etmek için fırsat olarak görür. Bu düşünce tarzı duygusal enerjileri karşılıklı olarak savunmaya harcamaya iter. Sürekli gerilim hali devam eder. Böyle durumlar çok az sevgi sağlar ve ilişki_ leri sağlamlaştırmaz. Kendine güvenen insan kendisini ispata ihtiyaç hissetmez. Başarıları kendini kanıtlamaya yeter.

6_ Aykın duygulara sahip olma hakkı tanımak: Duygular genelde ak ve kara şeklinde değildir, gri tonlar daha faz_ ladır. İnsanın duygu yapısı çeşitli duyguların karışımın_ dan oluşur. Şu an sevgi hissetmediğimiz kişi ve olayı da_ ha sonra sevebilirsiniz. Sevgi değişkendir, bırakalım kar_ şımızdaki kişi olaylarda farklı duygular gösterebilsin.

7 _ Avukat gibi değil hakim gibi olmak: Bir şeyler ters gitti_ ğinde “Hata nerede?” objektifliği ile hareket etmek gere, kir. “Haksız da olsam eşim beni desteklemeli” düşüncesi, ni sorgulamak gerekir. Bazen kol kırılır, yen içinde kalır ama bu, hatayı onaylamak şeklinde olmamalıdır.

8_ Ayda bir oturum yapmak: Evlilik anlaşmaya varma sa, natıdır. Bunun için gündemli oturı,ımların ihtiyaç sıklığı, na göre yapılması çok işe yarar.

9, Eşini değiştirmeye çalışmamak: Evlilik sorunlarının önemli bir kısmını kişinin kendisi hakkında düşünmeyip eşi hakkında düşünmesi oluşturur. Hatta bazı kişiler eşi, nin ruhunu bile kontrol etmek ister. Başkaları olmalarını istediğimiz gibi olmuyorlar diye sinirlenmek

l1_Sosyal baskı ve yasaklara sağlıklı tepki: Bastırılmış duygu ve duygusal yoksunluk psikolojik hasar oluşturur. Bastırılmış duygular kişiyi kendini kanıtlamaya, sevilme ve övülme arayışlara itebilir. Doygunluk ve haz için hak, lı ve mantıklı tepkiler verip veremediğinizi kontrol edin. i

12_Boşanma tehdidine dikkat: Şok konuşmalar yapmak, evliliği test etmek tehlikeli bir yöntemdir. Güven ve sev’ giyi arttırınaz. Egonuzu tatmin çabasından başka bir şey değildir. Kazananı olmayan bir uygulamadır.

13_ Farklı düşünmeyi sağlamak: Sorun olduğunda verdiği, niz tepki karşınızdakini düşündürtüyorsa başardınız de, mektir. Sorunlu evliliklerde dikkatleri çocuk üzerine yö, neltmek düşünce kalıplarını değiştirirse faydalıdır.

14, Kontrol duygusunu hesaba katmak: Karşınızdaki kişide “Kontrolümü kaybediyorum” hissini uyandırırsanız ilişki zarar görür.’ Kazanç,kazan ilişkisi için iki taraf da “Kont, rol bende” diyebilmelidir.

15_ Fırtınalara fırsat verin: “Bu adam beni deli etti” diyor, sanız, bırakın fırtına essin, arkasından da sağanak yağış gelsin, sonradan çıçekler açacaktır.

16_ İzle,bekle yöntemi: Sabırlı olmak diğer bütün erdemleri geliştiren temel erdemdir. Sabır ve zaman duygusu birbi, riyle ilişkilidir. Hayatın kalıcı zevkleri, beklemeyi bilenle, re verlıir. Meditatif bir eylem olan sabır sadece katlanmak anlamına gelmez. ınsan kendisini bir zevkten mahrum bı, rakıyorsa bunun mantıklı bir nedeni olmalıdır. Aktif sabır dediğimizde de kişi hareket halinde bekler. Ümidini kaybetmez, sürekli fikir üretir. Sabır kesinlikle haklı ve man, tıklı olmalıdır. Kişiliği ezdirmek, hakkını aramamak sabır değil pasifliktir. Bu, girişimciliği yok eder. Aktif sabır ise sessiz ama soylu bir davranıştır. “Senin yaptığını onaylamıyorum ama evliliğimiz için bu yaptıklarına katlanıyo’ rum” diyebilen insan, karşı tarafın kendisi üzerinde dü, şünmesine neden olur ve sonuca yaklaşır.

1 7 _ ıı Ah olsaydı” sendromuna dikkat: Amerikalılar “Eğer, umarım, gelecekte” sözcüklerini çok kullanırlar. Bu kapi_ tale dayalı sistemin daha çok şeye sahip olmayı teşvik için oluşturduğu bilincin sonuçlarından biridir. Kapitalin tek belirleyici olduğu sistemlerde beklenti düzeyi yükse_ lir. Çok şeye sahip olduğu halde mutlu olamayan insan­lar çoğalır. Oysa sahip olduğu şeyin değerini bilen ama çoğu hedefleyen insan tehlikeden kurtulur. Bununla be_ raber yetinme duygusu yani kanaatkar ölmak, kişiyi tem­belliğe itmemelidir ve nankörlük gibi çirkin bir özellik de evliliğe çok zarar verir. Daha iyiyi isterken sahip oldu­ğu şeylerin farkına varmayan insana nankör denir. 00­yumsuz eşler ciddi evlilik sorunlarına neden olur.

18_Şefkatin önemi: Şefkat, sevgiden farklı bir duygudur. Batı dillerinde tam karşılığı olmayan şefkat, karşılıksız sevgi olarak da söylenebilir. Annenin çocuğuna verdiği en önemli hediyedir. Ruhsal bir enerjidir ve verdiği kim­seyi de, vereni de iyi hissettirir. Şefkat şefkati doğurur, vicdana giden bir duygudur; iç sesi, içteki uyarı sistemini harekete geçirir. Bu duyguya sahip kişi bilerek kötülük yapmaz. Şefkatli kişilerin iyi eş olmaları daha kolaydır. Yumuşak ve sıcak kalpli insanları kim sevmez ki! Şefkat_ li insan aynı zamanda bağışlayıcı da olur, affetmeyi.başa_ m. Sevgideyse bağışlayıcılık şefkate göre daha azdır.

19_Olgun savunma mekanizmalan: Bunları bilmekte ve so_   runlu kişilik tiplerini tanımakta yarar vardır.

      Sublimasyon (Yüceltme): İç çatışma yaşayan kişinin yü_

ce değerlere sarılarak ego doyumunu sağlamasıdır.

AİLEDE EŞLER ARASI ETKİLEŞİMİ BELİRLEYEN  FAKTÖRLER:

1-) ZİHİNSEL FARKLILIKLAR:

Örneğin, bir erkekle kadının yer aldığı herhangi bir kalıplaşmış ilişkiyi ele alalım:

Kadın:Eşim eve geliyor. Yemek yiyoruz. Bir kenara çekiliyor, öylece oturuyor. Gazete okuyor. Televizyonda olur olmaz her şeyi sey­rediyor. Sonra uyuyor. Ne benimle bir kelime konuşuyor, ne çocuklarla meşgul oluyor. Ne bir yere gidiyoruz, ne de insanlar geliyorlar.

Erkek:Daha eve girmeden gerginlik başlıyor. Şikayetler başlayacak di­ye. Yorgun argın geliyorum.İki kelime edecek olsam hemen şi­kayete başlıyor. Hep suçlanıyorum. İçimden bir kenara çekile­yim, duymayayım diyorum. Bir şey söylesem daha beter oluyor. Susuyorum. Alttan alıyorum.

Her iki taraf da kendi açısından böyle anlatıyor. Neden böyle davran­dıkları sorulduğunda, erkek “Karım dırdır ettiği için”, kadınsa “Kocam il­gisiz kaldığı için” diye yanıtlıyorlar. İlişkiye dışarıdan baktığımız zaman, susmanın dırdıra, dırdırın da susmaya yol açtığını görüyoruz.

Demiştik ki, iletişim içinde insanlar aynı zamanda ilişkiye yön verirler. Yani ilişkinin nasıl bir ilişki olacağını da belirlerler. Burada “susma-içine kapanma” dırdırı davet ederek ilişkiyi belirler. Dırdır da susmayı davet ederek benzer bir işlev görür. İnsanların yaşadığı, zaman içinde aşılama­mış, kronik hale gelmiş sorunlara baktığımızda bu şemayı genellikle gör­mek mümkündür. Çocuk ders çalışmaz, anne (veya baba) ısrar eder. Anne­ye soracak olursa, çocuğu ders çalışmadığı için ısrar etmektedir. Çocuğa soracak olursak, ya bir şey söylemez ya da annesinin çok ısrar ettiğini, o yüzden çalışmadığını söyler.

Burada önemli olan, çocuğun davranışının anneninkini belirlemesi, anneninkinin de çocuğunkini.

DUYGUSAL  FARKLILIKLAR:

ERKEK: Kızdıgı zaman yalnız kalmak ister.

KADıN: KUstUğU zaman UstUne gidilsin, konuşulsun ister.

Erkeğin kendisine saldırıldığını hissettiği anda ortaya çıkan kaçış tepkisine “erkeğin içe kapanışı” denir. Yapılan pek çok araştırmaya göre, erkeğin içe kapanış. evlilikteki çatışmaların ve boşanmanın birinci nedenidir.çatışma sırasında kadın kızgınlığını ve kırgınlığını yoğun bir biçimde dile getirirken, erkek yüzleşmeden kaçar. Bu olgu­ya teknik olarak istek/içe ka­panma olumsuz tırmanma döngüsü

Kaçış davranışını erkekferde üç tarzda görürüz;

1- SözcOklerle kaçış: Kaçışa bahaneler bulma, sorumlulu­ğunu yok sayma, karşılık verme ve karşı suçlama yapma şek­linde görülür. Yani kendini savunur, mazeretler bulur, suçlama­ları kabul etmez. Ya da tanıştığınız ilk günden beri yaptığınız tüm yanlışları söyleyerek sizi suçlar.

2- Fiziksel kaçış: Odadan ya da evden çıkıp gitme, eşiyle iletişimden kaçma şeklinde görülür. Böyle bir durumda erkek, ya zamanının çoğunu evin ‘dışında geçirir, ya çalışma odasına saklanır, ya da saatlerce oturup  televizyon izleyerek ortalarda görünmez.

3- Ruhsal kaçış: Söylenenleri duymama, anlamsız bir yüz ifadesi takınma, hiç konuşmama veya göz temasından kaçınma şeklinde görülür. Böyle bir durumda siz canınızı sıkan bir şeyi eşiniz le konuşmaya çabalar­ken, o yüzünde anlamsız bir ifadeyle boşluğa bakar. Siz konuşmaya çalışır­ken gözlerini sizden kaçırır. Suratını asar, sessizleşir ve sizi dinlemez.

Evlilikte sorunları olan erkeklerin yukarıdaki örneklerden herhangi birini geri çekilme davranışı olarak sergiledikleri bi­linmelidir.

               özellikle erkeğin seçtiği evden kaçış yöntemi yanlış bir ter­cihtir. Çünkü kadına “yUz UstU bırakıldığı ve değersiz olduğu” izlenimi verir. Kadın bu durumda; “tam ağız tadıyla kavga ede­cektim, adam gitti. Gelsin sorarım.” diye içinden eşine karşı bi­lenmeye başlar. Kocasının kaçış tepkisinin otonom sinir siste­minden kaynaklandığından habersizdir kadın. Eşinin kendisini önemsemediğini, değersiz olduğunu hisseder ve haklı olarak öfkelenir. Ve tabii öfkelenmesiyle hiç farkına varmadan koca­sının biyolojik alarmını yeniden harekete geçirir. Kocası çatış­madan kaçtıkça, kadın daha çok öfkelenir ve kavga daha da büyür, adam da daha çok kaçmaya başlar. Bu durum evlilikler­de bir kısır döngüdür.

        Bu sorunun aşılması için;

Eşinizin otonom sinir sistemi yüksekse, tartışmayı başka za­mana erteleyin. Hiçbir erkek otonom sinir sistemi normale dönmeden çatışma çözümüne oturmaz.

Mutlaka ev içindeki stres ve gerginliği ortadan kaldırın. Eğer stres ve gerginlik varsa erkeğin bu ortamdan kaçış eğili­minde olduğunu bilin. Bunu sizi kızdırmak ve yok saymak için yapmadığını da görün. Eşlerinize stressiz ortamlar hazırlayın.

Evliliklerdeki bu kısır döngüyü aşabilen ailelerle bunu nasıl başardıkları konusunda görüştüğümde kaçan erkeklerin eve geldiklerinde hesap soruluyor tarzında değil de, hiç bir şey ol­mamış ve özlenmiş şekilde karşıiandiğını gördüm. Hatta bu şe­kilde karşılanma sonrasında erkeklerin özür dilediğine bile şa­hit oldum.

Erkekler de kaçmanın çözüm olmadığını fark etmeliler. Çünkü kaçtıkları zaman eşlerinin çok kırıldığını ve “beni sev­miyar, sevseydi böyle bırakıp gitmezdL” şeklinde düşündükie­rini görmeliler. Bir an önce kafalarını toparlayıp eşleriyle olum­lu ve yapıcı bir şekilde konuşma yoluna gitmeliler. Hatta hata kendilerinden kaynaklanıyorsa özür dilemeliler.

Kadın ve erkegin temel sevgi gereksinmeleri:

Kadının aradıkları 1- Şefkat

2- Anlayış

3- Saygı

4- Bağlılık

5- Haklı görülme 6- Güvence

Erkeğin aradıkları 1 – Güven

2- Kabul

3- Takdir

4- Beğenilme

5- Onay

6- Teşvik

Erkekler; yeterli olmaya, başarı ve güce değer verirler. Her zaman kendilerini kanıtlama, güç ve becerileri geliştirme uğra­şındadırlar. Sonuç olma onlar için çok önemlidir.

Kadınlar; Sevgiye, iletişime, güzelliğe ve ilişkilere değer ve­rirler. Birbirlerini desteklemeye, yardımcı olmaya ve korumaya çok zaman ayırırlar. Kadınlar için, kişisel duygularının payla­şılması hedeflere ulaşmaktan ve başarılı olmaktan çok daha önemlidir. Birbiriyle konuşmak ve iletişim kurmak onlar için bir başka doyum kaynağıdır. Onlar karşılıklı destek için iletişim kurarlar.

EVLİKTE MUTLULUĞUN SIRLARI: 

1-) EŞLERİN EBEVEYNLERİYLE İLİŞKİLERİ:

Anne Babalarımız arada olmamalı.Yanımızda başımızın üzerinde olmalı. Elin oğlu elin kızı kavramı” O benim annemden babamdan daha mahrem duygularımı paylaştığım insan,her şeyim elin kızı olmamalı veya elin oğlu olmamalı.

BOŞ ZAMANLARIN KULLANIMI:

“Eşler birbirleri ile ve  aileyle daha fazla birlikte olmaya çaba harcasalardı, birçok boşanma önlenebilirdi.”

Çok  şaşırtıcıdır; birçok çift her şeye ve herkese zaman bulurk­en birbirlerine bir türlü zaman ayırmazlar.

Dr. Nick Stinnet’ın, DEviiliklerini sağlam gören ve birbirleri­ne yakın olduklarını düşünen  çiftler arasında yaptığı bir araş­tırmada: Bu çiftlerin % 90’lndan fazlasının zamanlarının çoğu­nu birlikte geçirdikleri belirlemiştir.

Yine bu araştırmaya göre Stinnet: Boşanan çiftlerin ayrılma­dan önce birbirlerine çok az zaman ayırdıkları ortaya çıkarmış­tır.

Pek çok evliliğin tıkanmasına neden olan eve gelmemedir. Modern dünyanın “iş hayatı” bu olayın birinci sığınağıdır. Yük­sek tempolu dünyamızda, eşler; kariyerleri, arkadaşları, hobi­leri vb. ile öylesine iç içe girerler ki, birbirlerini ihmal etme noktasına kadar gelirler. Ama işimiz ne kadar yoğun olursa ol­sun bu ailemizi ihmal etmemizde bizi haklı göstermez. Sağlık­lı ve mutlu evliliklerde eşlerin yürekleri evlerindedir. Hemen bir an önce işlerini bitirip evlerine koşma düşüncesi içindedir­ler.

Şimdi size soruyorum? “Çalıştrğınız işyerinde mesainiz biter bitmez hemen evinize geliyor musunuz?” Yoksa şurada burada vakit öldürüyor, eve gelmede gecikiyor musunuz? Bunu sizIe­rin vicdanına bırakıyorum. Ama örnek almamız gereken birisi var. Peygamber Efendimiz. (a.s.m.)

Peygamber Efendimiz’ in (a.s.m.) çevresindeki dostları diyorlar ki: “Biz Resuluılah’ ın sohbetinde bulunuyorduk. Sohbetimiz biter bitmez Resu­lullah bizi terk eder, hemen evine, ailesinin yanına giderdi.Başka yerlerde eğlenmezlerdi.”

Başka bir hadisinde Pey­gamber Efendimiz (a.s.m.) şöy­le buyurmaktadır:

“Yolculuk bir çeşit işkence­dir. O, sizin uykunuzun, yemeğinizin dengesini bozar. öyley­se sizden biriniz, yolculuğa çıktığı zaman, işini bitirir bitirmez evine; ailesinin yanına dönmeye baksın. Fazla oyalanmasın.” (Müslim, imare:179)

İşte geçirdiğiniz zaman evde geçirdiğiniz zamandan fazlay­sa ya da eğlenceye ailenizden çok, iş arkadaşlarınızia gidiyor­sanız, ailenizle olmaktan sevinç duymuyorsanız ve bedeniniz evde, aklınız başka yerdeyse, evliliğinizdeki mutluluğun eri­meye başladığını söyleyebiliriz.

3-)  EŞLERİN BİRBİRLERİNİN OLUMLU YÖNLERİNİ TAKDİR ETMESİ VE DESTEKLEMESİ

BIRBIRiNiZIN OLUMLU YöNLERiNI TAKDIR EDIN

 

Eşinizi her fırsatta takdir edin. Bunu yapmanız evliliğinizi gerçekten güçlendirecektir. Nasıl bir durumla karşılaşırsanız karşılaşın eşinizin tarafını tutun, onun amigosu-teşvikçisi olun.  Erkekler , eşlerine çoğu kez kızdıkları bir şeyi söylerken, be­ğendiklerini söylemekten kaçınıyorlar. Bütün gününü eşine güzel yemek hazırla­mak için geçiren evin hanı­mı yemek esnasında mutla­ka bu emek ve çabanın gö­rülmesi beklentisi içindedir. Tabii eşi bunun farkında değildir. Ve Bey’inin vurdum duymaz tavrı kadını çileden çıkarır ve tepki gösterme­den duramaz. O zaman evin beyi de patlar ve: “illa yemeğin güzel olduğunu söylemem mi gerek, bir şey demeden yiyorsam beğen­mişim demektir.” Karşılığını verir. Bu tarz konuşmalar her ev için bildik ve tanıdık tartışma­lardır.

“_Ortada bir emek varsa mutlaka takdir ve teşekkür etmeyi de bilmek gerekir. Yerinde ve dozu iyi ayarlanmış bir övgü asla zararlı olmaz. Aksine bu, eşlerin arasındaki bağın kuvvetlen­me sini sağlar.

EMPATININ GüCüNDEN YARARLANIN

 

özellikle evlilik sırasında eşlerin; depresyondan, kıskanç­hktan, endişe ve kaygı hislerinden kaçınmaları için birbirini empatik dinlemeleri gerekir.

Empati; Bir kişinin, diğer bir kişinin yerine bir an için geçe­rek, onun gibi hissetme ve onun gibi algılama becerisidir. Yani bir başkasının gözleriyle dünyaya bakmak ve bir başkasının duygularıyla bir an için yaşamaktır. Ancak bu şekilde gerçek yakınlık, içtenlik, bütünlük ortaya çıkar. Empatide karşılıklı olarak eşlerin birbirlerinin hislerini, isteklerini, ihtiyaçlarını an­lamaları vardır. Empati, eşinizin zihnindeki ve yüreğindekileri gerçekten dinlemedir. Ona pozitif destek vermedir.

Empati göstermek anlayış göstermekten farklıdır. Empatide acıma duygusu yoktur. Sadece eşinizin duygularını doğru algı­ladığınızı ve küçümsemediğinizi ifade etme vardır.

Gördüğünüz dünyayı eşiniz de aynı şekilde görmek zorun­da değildir. Her birimiz dünyaya kendi gözlüklerimizden baka­rız; daha önceki geçmişimizin ve şartlanmalarımızın oluştur­duğu gözlükler. Aynı zamanda değer sistemlerimizin, beklen­tilerimizin, kafamızda oluşturduğumuz dünyanın ve ifade edil­meyen varsayımlarımızın oluşturduğu gözlükler. iletişim bo­zukluklarının altında yatan temel nedenlerden biri, olaya katı­lan çiftlerin aynı şeyi farklı şekilde yorumlamalarıdır. Farklıgeçmişleri ve doğruları, onları böyle yapmaya zorlar. Eğer eşi­nizle aynı şeyi neden farklı gördüğünüzü anlamaya çalışmaz­sanız bu kez birbiriniz yargılamaya başlarsınız. Eşimizle ara­mızdaki anlaşmazlıklarda bir de onun gözüyle olaya bakmayıbecerebilsek ne kaybederiz ki? Bundan dolayı, önce eşinizi anlamaya çalışın, sonra anlaşılmayı bekleyin.Eşinin üzüldüğü herhangi bir olayı saçma bulan diğer eş, eğer empatik iletişimi işin içine sokarsa, söz konusu olan üzün­tünün hiç de saçma olmadığını fark eder. Kırıcı, yıpratıcı bir­çok konuşmanın ve davranışın da önüne geçilmesi bu şekilde mümkün olur. Eğer eşler empati kurmayı becerebilirse koşul­suz sevgiyi ve aşkı yakalayabilirler

                 MUTLU BIR EVLİLİĞİN SIRLARI!

Mutlu bir evliliğin sırrını keşfetmek hiç de kolay bir şey değildir. Zaten bu sırrın  cevabı da herkese göre değişir.Yine de dünyanın her yerinde tüm ilişkilere uyan bazı “İyi geçinme” kuralları vardır. Bunlar:

1- Hiçbir zaman ikiniz de aynı anda sinirlenmeyin

2- Ufak tefek şeylerden dolayı kalbinizi kırmayın.

3- Eleştirileriniz varsa onu sev( leyin.

4- Geçmişteki hatalarını günde

5- Birbiriniz dışındaki hiçbir şeyi kafanıza takmayın

6- Gününüzü, eşinize hoş bir söz söylemeden bitirmeyin

7 – Birbirinizi karşılarken şefkat  ve sevgiyle sarılın .

8- Sorunlarınızı çözmeden günü bitirmeyin.

9- Hata yaptığınızda eşinizle konuşun ve özür dileyin.

10- Sorunlarınızdan yalnızca eşinizi sorumlu tutmayın.

11- Kadın ya da erkek olmanız fark etmez . Ayda bir kez de olsa eşinize bir hediye almayı ihmal etmeyin.

12- İşyerinizdeki sorunları evinize taşımayın.

13-Günün stresini eşinize yansıtmayın[4]

                                       ANNE-ÇOCUK İLİŞKİSİ

Annenin korunmaya, bilgiye, çocuğun bakımı için güven duy­duğu bir doktora ihtiyacı vardır. Bunun yanında ona destek olan, fizik ve psikolojik doyum sağlayan bir eşe ihtiyacı vardır. “Anne­nin duyguları şöyle olmalıdır…” şeklinde önceden bazı kalıplar için yönlendirilmeye ihtiyacı yoktur. Çünkü, annelik zaten doğal olarak bireyin kendinde vardır. Annenin doğuştan getirdiği bu özelliklerine, öğrenerek sonradan kazandığı bilgiler ilave olur. Bu­rada özellikle annenin doğuştan sahip olduğu özelliklerinin bozu­lamayacağını, bunları koruyabileceğini vurgulamak isterim.

Annenin çocukla olan ilişkisinin en önemli evresi, doğumdan hemen önce başlayıp, doğumdan sonraki aylarda süregelen ilişki­dir. Burada annenin başta eşinin desteği olmak üzere toplumca destek ve yardıma ihtiyacı vardır.

Doğum öncesi dönemde yaşamını göbek kordonu yoluyla sür­düren bebeğin, doğumdan sonra tek başına oksijenini alan, besini­ni doğuştan varolan emme ve yakalama refleksleri sayesinde anne memesinden karşılayan bir görünümü vardır.

    Bebekle anne, doğumdan hemen sonraki 2-3 gün içinde birbir­lerine uyum sağlayarak beraberliklerinden haz duyan bir ikili oluş­tururlar. Bu dönemde beraberliğin en yoğun yaşandığı, en etkileyi­ci kısım, beslenme zamanlarıdır. Beslenme, anne ve çocuk ilişkisin­de ilk heyecan verici dönemdir. çocuğun heyecanlanması anneye de yansır ve annenin bu coşkusu onu, süt vermeye hazırlar. İşte bu karşılıklı heyecan iletişimi içinde sütünü annesinden alabilen be­bek, şanslı bebektir. Bu bağlamda, gerek fizyolojik, gerekse psiko­lojik açıdan yoğun bir beraberliği sağlaması bakımından anne sütü ile beslenme, biberonla beslenmeye oranla çok daha etkilidir.

    Ço­cuğuyla annenin sadece beslenme saatlerinde beraber olması, onu tanıması için yeterli fırsat vermez. Çocuğun banyosu ve altının de­ğiştirilmesi, anne-çocuk ilişkisine yeni bir boyut kazandırması açı­sından büyük önem taşır. Bu nedenle, bakıcının çocuğa ilişkin ko­nularda yardımcı olması, anne-çocuk ilişkisini olumsuz açıdan et­kiler. .

    Anne-çocuk beraberliğinde fizik temas büyük önem taşır. An­nenin beden kokusu, ısısı, çocuğu alış biçimi bu iletişim ağında çok önemlidir. Özellikle 0-3 yaş arasında olması gereken bu yakın iliş­kinin gerçekleşememesi, gelecekte görülebilen birtakım davranış bozukluklarının sebebi olarak gösterilmektedir. Yine bu dönemde, annenin yokluğundan kaynaklanan” duygusal yoksunluk”, gerek zihinsel, gerekse duygusal ve sosyal gelişim gerilemesine ve gecik­mesine sebep olabilmektedir.

Anne-çocuk beraberliğinin sürdürülmesindeki en önemli sorun, annenin çocuğu kabul etmemesidir. Ülkemizde çocuğun cinsiyeti ve sayısı, onun kabul edilmesini engelleyen sebepler arasında sayı­labilir. Ne yazık ki, oturmamış evliliklerin ardından, planlanma­dan dünyaya getirilen çocuklar, bu anne-çocuk ilişkisini zedeleyen önemli bir faktördür.

“Bu çocuk olduktan sonra, sosyal ilişkilerimiz azaldı, bana bü­yük ayak bağı oluyor!” diyen annelere, az da olsa rastlamaktayız. Bu bağlamda, ana-babanın çocuklarına yönelttikleri bugünkü tu­tumlarının temelinde, kendi çocukluk yıllarındaki ana-babalarıyla olan ilişkileri yatmaktadır. Gerçek anne sevgisinden yoksun kal­mış olan kişiler, yetişkin yaşamında zaten genellikle katı ve hırçın olurlar. Dolayısıyla böyle bir insanın dünyasına sıcak annelik duy­gularını yerleştirebilmek oldukça güçtür.

“çocuğuma kızım demek içimden geçiyor, ama diyemiyorum. Beni öpmek üzere yanıma yaklaştığında elimle itiyorum,” diyen babanın, yaşamı boyunca annesinden, ne sevecen bir yaklaşım gör­düğünü, ne de “oğlum” sözcüğünü duyduğunu öğreniyoruz.

14 yaşındaki oğlu için, “Bu çocuk ölse canım yanmaz!” diyen annenin, 15 yıl sonra gittiği memleketinde annesini ziyaret etmedi­ğini öğreniyoruz.

     Buradaki anne veya babanın, çocuğu kabul edememesinin te­melinde, ana-babalığı benimseyebilecekleri bir duygusal olgunluk düzeyine ulaşamamış olmaları gerçeği yatar.

İki yıl içine anne-çocuk arasındaki duygusal ilişkiler, gelişme­nin temelini oluşturur. Özellikle ilk 18 ay içindeki eğitim biçimi, çocuğu yetiştirme şekli ve onunla kurulan duygusal etkileşim, ço­cukta güven veya güvensizlik duygularının oluşumuna neden olur.

Hayatının ilk yılında bebeğin psiko-sosyal görevi, güvenmeyi öğrenmektir. Bebekle annesi arasındaki ilişkiden doğan güven duygusu, insanın ileride kuracağı, kişiler arası ilişkilerin temelini oluşturur.

   Bebeğin ihtiyaçlarına, annenin yerinde ve zamanında yönelebil­mesi, onun sıkıntılarını giderebilmesi, sözsüz dilini anlayabilmesi; anneyle bebek arasında kurulan karşılıklı anlayış ve güvenin teme­lini oluşturur.

Böylesine sıcak bir yaklaşım içindeki anne, dil gelişimi açısın­dan “cıvıldama” evresini yaşayan 3 ay dolaylarındaki bebeğiyle adeta sohbet eder. Altı temiz, karnı tok ve uykusunu almış olan be­bek, sevecen annenin yüzüne bakarak kumru gibi sesler çıkarmak suretiyle sıcak yakınlığa cevap verir. Bu iletişim, gelişimin tümü­nü, özellikle dil gelişimini olumlu açıdan etkiler.

Annenin okşayarak, besleyerek ve oynayarak çocuğuyla kurdu­ğu diyalog, duygusal doyumun sağlanmasına ve anne-çocuk ara­sındaki köprünün pekişmesine neden olur. Schaffer, en başarılı anne-çocuk ilişkisinin, bebeğin doğal faaliyetine annenin geliştirdiği cevapla başladığını vurgular. Bowlby, gelişiminin temelinde anne ile çocuk arasındaki sıcak ilişkinin bulunduğunu savunur.

Anne-çocuk ilişkisinde, annenin aşırı koruyucu tavrı, çocuğun kendi başına yapması gereken kendine ait işleri bile gerçekleştir­mesine imkan vermez.

Anneden mahrum olma, çeşitli düzeylerde davranış bozukluk­larının nedenidir. Örneğin, “kısmı mahrumiyet” beraberinde endi­şe, aşırı sevgi gereksinimi, güçlü bir intikam duygusu ve bunlar­dan doğan suçluluk davranışı bunalımını getirebilir. İç dünyasın­daki zorlukları, bu tür tepkilerle yanıtlayan çocuğun sinir sistemin­de bozukluklar, davranış ve karakter yapısında dengesizlikler gö­rülebilir.

ANNELERİN ÜZERİNDE ÖNEMLE DURDUKLARI

ÇOCUĞUN TEMEL İHTİYAÇLARI NELERDİR?

. Sevgi ve şefkat ihtiyacı

. lIgi ihtiyacı

. Güven ihtiyacı

. Özgürlük ve bağımsızlık ihtiyacı

Sevgi ve Şetkat İhtiyacı

Çocuğun bu ihtiyacı dünyaya geldiği andan itibaren tatmin olmayı bekler. Birey sağlıklı yaşayabilmek içİn sevmek ve sevilmek ihtiyacını duyar.

Çocuğun bu ihtiyacını ilk karşılayan aile bireyi, annedir, annenin verdi­ği sevgi devamlı ve karşılıksız bir sevgidir. Bu sevginin niteliği ve niceliği, çocuğun tüm yaşamını etkiler. Şefkat görerek, sevildiğini ve istendiğini his­sederek büyüyen çocuk mutlu olur, çevresi ile iyi ilişkiler kurar. Sevgi ve şefkatten yoksun büyüyen çocuğun ise, uyum ve davranış bozukluğu gös­termesi olasıdır.

Çocuk gelişiminde en yararlı sevgi, ölçülü olanıdır. Çocuğu çok sevdiği­ni ileri sürerek onun hata ve kusurlarını görmezlikten gelmek ne kadar sa­kıncalı ise; onu yeterince sevrnemek, her hatasına aşın duyarlı davranmak da o kadar sakıncalıdır. Çocuklar yaş ve cinsiyet aynmı yapılmadan sevil­melidir. Özellikle annenin çalıştığı ailelerde, anne sevgisini çocukları ara­sında eşit şekilde paylaştırırken, zaman ayırma konusunda da çocuklarına eşit davranmalıdır.

İlgi İhtiyacı

Her yaştaki çocuk ailesinden ilgi bekler, kendine, yaptıklarına, anlattıkları­

na ilgi gösterilmesini ister. Yaşla çocuğun beklediği ilgi çeşitlilik kazanır.

İlginin de sevgi gibi kararlı ve ölçülü olması gerekir. Bazı arıne-babalar çocuğun bir sorunu olduğunda ona aşın ilgi gösterir, sorunu çözümlenin­ce de gösterdikleri ilgi azalır. Aşın ilgi de, yetersiz ilgi de çocuğun gelişimi­ni olumsuz şekilde etkiler. Yeterince ilgi görmeyen çocuklar, ilgi merkezi olmak, dikkatleri sürekli üzerlerinde toplamak için her şeyi yaparlar; aşın yaramazlık, başkaldırma… hatta bazı çocuklar da hastalık anında anneleri­nin kendileri ile genelde olduğundan daha çok ilgilendiğini gözlerler, bun­lar zaman zaman hastalığa sığınarak annelerinin dikkatini üzerlerinde top­lamaya çalİşırlar.

Çalışan anneler, sık sık, çocuklarına diledikleri gibi vakit ayıramadıkla­rı, yeterince ilgi gösteremedikleri için yakınırlar, oysa, ilgi çocukların temel ihtiyaçlarındandır. Anneler, çocuklarına yeterli ilgiyi göstermek için, bü­yük çaba harcamak zorundadırlar.

Güven İhtiyacı

Dengeli sevgi, ölçülü ilgi, çocukta güven duygusu yaratır. Çocuk sağlıklı büyüyebilmek için, kendini güven içinde hissetmelidir. Sevgi ve şefkat gö­rerek büyüyen, çevresinde sorunlarına çözüm bulan bir yetişkinin varlığınıhisseden çocuk, ailesine güven duyar.

Çocukta güven duygusunun uyanması ve gelişmesi, ailenin eğitim anla­yışına, tutumuna ve disiplinine bağlıdır. Çocuk davranışını yetişkinlerin tutum ve davranışlan ile değer yargılarına göre ayarlar. Aİlede kuralların

sık değişmemesi, değer yargılarının kesin olması, ailenin dengeli bir disip­lin uygulaması, hem çocuğun istenen davranış modelini kazanmasını, hem de kendini güven içinde hissetmesini sağlar. Güven içinde büyüyen çocuk, çevresine kolay uyum sağlar, çevresindekilerle olumlu ilişkiler kurabilir; bu duygudan yoksun olan çocuk, çekingen ve kararsız olur, kendine de, çevre­sine de güven duymaz.

Özgürlük ve Bağımsızlık İhtiyacı:

çocuğun ailesine güven duyması kadar, kendine güven duyması önemli­dir. çocuğun kendine güven duyması ve doğru davranışı özgürce seçebil­mesi için, kendi başına bazı işler başarması, başarısı ile kendisini kanıtla­ması gerekir. çocuğa kendini kanıtlaması ve bağımsız olması için fİrsat verilmelidir.

Tek başına bir şey yaratmak isteyen çocuk engellenmemeli, hataları sü­rekli olarak düzeltilmemeli, devamlı eleştirilmemeli; yapıcı ve olumlu ten­kitler için uygun zaman seçilmelidir.

Kendine güvenen çocuk bağımsız olmayı öğrenir, her hareketinde yar­dım ve onay beklemez. Sürekli başarısız ve bağımlı olur, özgürce davrana­maz.

Anne ister çalışsın, ister çalışmasın, çocuk gelecekteki yaşamına hazır­lanmalı, değişen yaşam koşullarına uyum sağlayacak şekilde eğitilmeli, gü­nü geldiğinde ailesinden kopacak şekilde yetiştirilmelidir.

Bazı çalışan anneler çocuklarına yeterince vakit ayıramadıkları ve onları istedikleri gibi eğitemedikleri için, kendilerini suçlarlar. Bu suçluluk duy­gularını gidermek için çocukları ile birlikte oldukları saatlerde, çocukları­nın her dediğini yerine getirirler, eğitmekten çok şımartmak diyebileceği­miz bir yöntemle kendilerini çocuklarına hasrederler. Her gün eve ellerinde bir paket, bir oyuncak, bir cikletle gelirler, parasal olanaklarının elverdiği oranda çocuklarının her istediğini alırlar. Bu anneler, çocuklarına veremedikleri zaman ve şefkati hediyelerle telafi etmeye çalışırlar. Çocukla­rına hiçbir sorumluluk yüklemeden, gereğinden fazla koruyarak, yaşı kaçolursa olsun ona bebek muamelesi yaparlar. Aşırı hoşgörü ve şımartma, çocuğun bazı hallerde hassas, bağımlı ve çekingen olmasına yol açar; bazı

hallerde de şımarık, doyumsuz, isyankar olmasına neden olur.

Bazı anneler de bunun aksinesık sık çocuklarının refahı ve mutluluğu için çalıştıklarını vurgulayarak, çocuklarını suçlarıar. Bu anneler çocuktan

özveri isterler, ev işlerine yardım beklerler. çocuğa yaşının üstünde sorum­luluk verirler, bu sorumlulukları verirken çocuğa hiçbir hak tanımazlar. Hoşgörülü davranmayan bu anneler, çalışmak zorunda oluşlarının sanki acısını çocuklarından çıkarmaya çalışırlar. Bu şekilde büyüyen çocukların da mutsuz oldukları, annelerine ve ortamlarına küskünlük ve düşmanlık duydukları gözlenmiştir.

Baskı, otorite ve katı disiplin ilkeleriyle eğitilen çocuklar, en az aşırı hoşgörü ile şımartılarak büyütülen çocuklar kadar sorun yaratırlar. Bu ha­talı davranış modellerinin ikisi de, uyum ve davranış bozukluğuna yol aça­cak kadar sakıncalıdır.

Gerek disiplin türünün seçiminde, gerekse eğitim ilkelerinin seçiminde, çocuğun özellikleri göz önünde tutulmalı, her çocuğun eğitiminde farklı bir yolun izlenmesi gerektiği hatırlanmalıdır. Aileden beklenen, dengeli ve devamlı bir sevgi, ölçülü bir hoşgörü, ılımlı bir disiplin ile çocuğunu eğit­mesi, onu tanıyarak ve anlayarak yetiştirmesidir.

Vakti sınırlı olan çalışan anne, çocuğunun temel ihtiyaçlarını karşıla­mak, onu tanıyarak ve anlayarak eğitmek için zaman bulabilir mi?

Anne işinden dönüşte, her gün çocuğuna veya çocuklarına kısa da olsa bir süre ayırmalıdır. Bu süreyi ev işlerini aksatmak pahasına yaratmalıdır. Çünkü çocuğun annesinden tek beklediği karnının doyurulması, üstünün temiz tutulması değildir. O nedenle anne çocuğuna ayırdığı süre içinde onun sorunlarına eğilmeli, dertlerini dinlemeli, çocuğu ile iyi bir diyalog kurmanın yollarını keşfetmelidir.

Anne çocuğu ile iyi bir diyalog kurmak istiyorsa, çocuğunu dinlemesini de bilmelidir. Bunun için de çocuk konuşurken, anne, çocuğu eleştirme­den, yargılamadan dinIemeli, öğüt vermeden önce düşünce ve davranışları­nın altında yatan nedenleri araştırmalıdır. O zaman anne çocuğunu daha iyi anlayacak, bu karşılıklı anlayış, çocuğun annesi ile kurduğu ilişkileri olumlu yönde etkileyecektir.

Anne, genellikle tüm ailenin birlikte olduğu akşam yemek saatini çok iyi değerlendirmelidir. Ailenin sofra başında olduğu bu saatin aile bireyleri için iyi geçmesini sağlamalı, bunun, ailenin ortak sorunlarının dile getiril­diği, herkesin kendi düşüncesini ifade ettiği, bir mutluluk saati haline gel­mesini sağlamalıdır.

BABA-ÇOCUK İLİŞKİSİ:

Hiç kimse iyi bir baba olarak doğmaz. Üstelik babada, annedeki prolaktin hormonu gibi destekleyici biyolojik faktörler de yoktur. İyi baba olmak; sevgi, deneyim, sabır ve bilgilenme işidir. Babalık yaşantısı, eşinin hamile olmasıyla başlar. Bu dönemde baba adayı, doğum öncesindeki gelişimi adım adım eşiyle birlikte izler. Eşini gerginleştirecek ortamı oluşturmamaya özen gösterir. İşte babalık sorumluluğu da böylelikle başlamış olur.

Doğumdan sonra tıpkı annede olduğu gibi, babanın da çocukla duygusal ilişkiyi kurabilmesi için onunla fizik temasa ihtiyaç var­dır. Bunun için de çocuğun beslenme ve oyun faaliyetlerinde baba­nın etkili olması gerekir ki, bazı babalar bu tür işlerin “erkek işi” olmadığı gibi garip saplantılar içine girerek, reddederler.

ilk yıldaki anne-çocuk ilişkisinin önemi, babanın rolünü azaltır. Nasıl ki ilk yıl için annenin varlığı, ilk dış dünya algıları oluşumu için vazgeçilmezse, ikinci yıldan itibaren babanın önemi de gide­rek artmaya başlar. Babanın varlığıyla çocuk, annenin yalnız ken­disine ait olmadığını, annenin kendisinden başka kişilerle de ilgi­lendiğini görür. Bu durum, onda bir iç çatışmaya bağlı olarak hu­zursuzluk ve sıkıntı hali doğurabilir. Baba;

1) Anneyi mutlu etmek ve ona yardımcı olmak,

2) Otoriteyi sağlamak ve annenin çocuğa getirdiği düzeni sür­

dürmek,

3) Toplumla bağ kurmak ve statü kazandırmak için gereklidir. Bundan başka baba, eğer anne çalışmıyorsa, dış dünya ile bağı oluşturur, aile dışı gerçekliği şekillendirir

İngiltere’ de bir grup araştırı­cı, babaların bu farklı davranış biçimlerini evde de sürdürdükleri­ni, çocuğu tutuş ve kucaklayışlarının kız ve erkek oluşlarına göre farklılaştığını belirtmişlerdir. Özellikle erkek çocuklarla babanın kurduğu göz temasının, yakın bir ilişkinin gelişmesi yolunda po­tansiyel bir değer taşıdığını ifade etmişlerdir.

Ana ve babalar arasında önemli bir tercih farkı görülmemesine

karşın, genel olarak babaların, ilk çocukta tercihlerinin erkek çocuk üzerinde yoğunlaştığı görülmüştür. Babaların % 45’i tercihlerini erkek çocuk olarak belirtirken, % 40’ı tercih belirtmemiştir. Neden­ler sorulduğunda, yarıdan fazlası bir erkeğin erkek çocuk istemesi­nin son derece doğal olduğunu, bir kısmı ise erkek çocuklarıyla birlikte gerçekleştirebilecekleri faaliyetlerin daha çok olduğunu, bir diğer grup ise aile isminin devamını erkek çocuğun sağlayaca­ğını neden olarak ileri sürmüşlerdir.

Babaların yaşamın ikinci yılında erkek çocuklarıyla daha yakın ilişkiye girdikleri, özellikle yakınlaştıkları ileri sürülmüştür. Bu id­diayı araştırma verileriyle saptamak için, babalarla yapılan görüş­melerde bu noktaya da değinilmiştir. Gerçekten de bulgular, bek­lentiler doğrultusunda olmuştur. Bunun en büyük nedeni, 2 yaş çocuğunun sergilediği davranışların’ birçoğunun, babaların” ger­çek bir erkek” kavramına daha yakın olmasıdır. Böylece, babaların oğullarıyla daha erken özdeşleşmeleri ve kendilerini onlara daha yakın hissetmeleri sonucu doğmaktadır. Kız çocuğa sahip olanlar­la, erkek çocuğa sahip babalar arasında belirgin bir fark görülmüş,erkek çocuğa sahip olanların, çocuklarına daha yakın oldukları be­lirlenmiş tir.

Erkek çocuklar için daha çok olumlu tanımlama kullanılırken, daha fazla sayıda kız çocuk için olumsuz tanımlama yapılmıştır.

Babalarla yapılan görüşmelerde, kendilerine yöneltilen sorular­dan biri de; bazı oyun ve faaliyetleri özellikle kendi rolleri gibi gö­rüp görmedikleriydi. Erkek çocuk babaları tarafından en sık belir­tilen ortak faaliyetler fiziksel oyun veya spor olmuştur. Erkeklerin çoğunluğu için, futbol, özellikle belirtilen bir spor faaliyetidir. Kız­lar için en çok bahsedilen faaliyet, akademik öğrenmede ona yar­dım etmek, çocuğu desteklemek olmuştur.

Gözlemler sonucunda, babaların genel olarak erkek çocuklarıy­la birlikte oynadıkları oyunların süresinin, kızlara oranla biraz da­ha uzun olduğu görülmüştür. Kızlarla oynanan oyunlar, daha çok şakalaşmak, saldırganlığa kontrol altında izin vermek ve babanın güç ve kuvvetinin sergilenmesinin karışımından oluşmuş oyunlar­dır. Erkeklerle oynanan aktif oyunlar ise, daha çok “iki eşit güçteki insanın” birlikte rahatlamaya çalışmaları şeklinde belirlenmiştir.

Yukarıda sunulan bulgulardan da anlaşılacağı gibi, İkinci Dün­ya Savaşı sonrası, Batı’ da babanın, çocuğun gelişme ve eğitiminde etkin bir rol aldığı gözlenmektedir. Baba, çocuğun giyinme, beslen­me, uykuya yatırma ve oyun gibi faaliyetlerinde kendi arzusuyla yardımcı olmaktadır.

Özdeşim Modeli Olarak Baba

     Özdeşleşme (identification), bireyin içinde bulunduğu grubun bir üyesinin duyu ş, düşünüş ve davranışlarını izlemesi, onu taklit et­mesi, kendisine model almasıdır. Buradaki “model” sözcüğü, kişi­nin kendini özde Ş tuttuğu birey ya da grubu tanımlamaktadır.

Okul öncesi dönemde çocuk, kendini özdeş tutacağı model ola­rak, anne ve babasını alır, onların özellikleriyle değer yargılarını örnek olarak benimser, hareket, tutum, konuşma gibi davranışları­nı taklit etmeye uğraşır. Bir başka deyişle, çocuk, dış dünyayı anne ve babasının gözlüğü aracılığıyla görmeye çalışır.

    Okul öncesi dönemde anne ve babasını böylesine etkili birer model olarak alması, çocuğun gelecekteki kişilik yapısını,duygu ve düşüncesini doğrudan etkiler. Kuşkusuz, anne ve babanın olumsuz tutum ve davranışları da, çocuğun kişiliğini olumsuz yönde etkileyecektir.     .

İlk çocukluk döneminde görülen en önemli gelişimlerden biri, kız çocuğun anneye, erkek çocuğun babaya olan hayranlığından kaynaklanan taklit ve kendini onlarla özdeş tutmak eğilimidir. Kız çocuğu, annesi gibi giyinmek, davranışlarını onunkine benzetmek, onun gibi süslenmek hevesindedir. Erkek çocuksa babası gibi ol­mak, onun gibi davranmak ister. Babaya hayrandır, dünyada baba­sından güçlü, becerikli, akıllı, üstün kimse yoktur.

Güçlü, kuvvetli bir babayla kendisini özdeş tutması, çocuk için önemli bir güven kaynağıdır. Çocuk özdeşleşme yoluyla modelden kendine yeterli düzeyde güç aktarmaktadır. Öte yandan kendini yetersiz bir modelle özdeşleştiren bir çocuk, örnek aldığı modelin istenmeyen özelliklerini fark ettiğinden, endişeli ve güvensizdir.

Ailenin ruh sağlığı açısından aile içi görev ve sorumlulukların önemi büyüktür. Baba, annenin hamileliğinden başlayarak ona destek olarak, gelecekteki çocuğun sorumluluğuna ortak olmalıdır.

Yapılan araştırmalar baba çocuk ilişkisinin çocuğun bilişsel (cognitive) gelişimi ve okul başarısını büyük ölçüde etkilediğini vurgulamakta, babasıyla yakın ve nitelikli bir ilişkiye sahip olan çocukların okul başarılarıyla, bilişsel gelişimlerinin olumlu açıdan etkilendiği belirtilmektedir. Bütün bunların ötesinde baba, çocu­ğun kişiliğinin gelişiminde özdeşim modeli olması sebebiyle bü­yük bir önem taşır. Babanın yokluğu, pasifliği ya da ilgisizliği ço­cuğun kişilik yapısını ruh ve beden sağlığını büyük ölçüde etkile­yebilir ve bazı uyum ve davranış bozukluklarının nedeni olabilir.

“A”, hiperkinesis ve okula uyumsuzluk gibi uyum ve dav­ranış bozuklukları gösteren ilkokul 3. sınıfta okuyan, ailenin tek çocuğudur. Babasından, sözlerine “mutlak itaat” dışında, hiçbir yakınlık görmemiş ve aile içindeki mutsuzluğunu sınıf içinde arkadaşlarına saldırganlık biçiminde ifade etmiştir.

     Okul öncesi dönemde anne ve babasını böylesine etkili birer model olarak alması, çocuğun gelecekteki kişilik yapısını, duygu ve düşüncesini doğrudan etkiler. Kuşkusuz, anne ve babanın olumsuz tutum ve davranışları da, çocuğun kişiliğini olumsuz yönde etkileyecektir.   .

İlk çocukluk döneminde görülen en önemli gelişimlerden biri, kız çocuğun anneye, erkek çocuğun babaya olan hayranlığından kaynaklanan taklit ve kendini onlarla özdeş tutmak eğilimidir. Kız çocuğu, annesi gibi giyinerek, davranışlarını onunkine benzetmek, onun gibi süslenmek hevesindedir. Erkek çocuksa babası gibi ol­mak, onun gibi davranmak ister. Babaya hayrandır, dünyada baba­sından güçlü, becerikli, akıllı, üstün kimse yoktur.

Güçlü, kuvvetli bir babayla kendisini özdeş tutması, çocuk için önemli bir güven kaynağıdır. Çocuk özdeşleşme yoluyla modelden kendine yeterli düzeyde güç aktarmaktadır. Öte yandan kendini yetersiz bir modelle özdeşleştiren bir çocuk, örnek aldığı modelin istenmeyen özelliklerini fark ettiğinden, endişeli ve güvensizdir.

Ailenin ruh sağlığı açısından aile içi görev ve sorumlulukların önemi büyüktür. Baba, annenin hamileliğinden başlayarak ona destek olarak, gelecekteki çocuğun sorumluluğuna ortak olmalıdır.

Yapılan araştırmalar baba çocuk ilişkisinin çocuğun bilişsel (cognitive) gelişimi ve okul başarısını büyük ölçüde etkilediğini vurgulamakta, babasıyla yakın ve nitelikli bir ilişkiye sahip olan çocukların okul başarılarıyla, bilişsel gelişimlerinin olumlu açıdan etkilendiği belirtilmektedir. Bütün bunların ötesinde baba, çocu­ğun kişiliğinin gelişiminde özdeşim modeli olması sebebiyle bü­yük bir önem taşır.

Babanın yokluğu, pasif1iği ya da ilgisizliği ço­cuğun kişilik yapısını ruh ve beden sağlığını büyük ölçüde etkile­yebilir ve bazı uyum ve davranış bozukluklarının nedeni olabilir.

“A”, hiperkinesis ve okula uyumsuzluk gibi uyum ve dav­ranış bozuklukları gösteren ilkokul 3. sınıf ta okuyan, ailenin tek çocuğudur. Babasından, sözlerine “mutlak itaat” dışında, hiçbir yakınlık görmemiş ve aile içindeki mutsuzluğunu sınıf içinde arkadaşlarına saldırganlık biçiminde ifade etmiştir.

22 yaşındaki yüksekokul öğrencisi olan bir diğer genç: “Ba­bamla yaşamım boyunca bir diyalogumuz olmadı. Küçükken sırf babasını sinirlendirmek için kiracının kapısına taş atar, ka­çardım. Kiracının gelip babama şikayeti, onun da kızması beni memnun ederdi. Yıllar sonra babam, ortaokuldayken ders çalış­mam için beni odaya kilitlerdi. Arkadaşlarım oturmaya gelirler, ben dışarı çıkamazdım. Dinlenmek üzere gittiğimiz otelde bile beni odama kapatır, ders çalışmamı isterdi. Söylediğine göre, kendisi de dedemden bu yaptıklarının 2-3 mislini çekmiş,” şek­linde sorunlarını dile getiriyor.

23 yaşında “C”, lise 2’den ayrılmış ve yakın çevre ile sosyal ilişkilerinde olumsuzluk görülen bir gençtir. Babası ile olan iliş­kilerini: “Babam, çok sinirli, iki kelimeden sonra üçüncüsü kav­ga. Benim sözlerime saygısı yok. Pederşah1 bir aile yapısı sebe­biyle, uysal bir sohbet olmuyor aramızda. Ondan dolayı eve gelmek istemiyorum. Geldiğim zaman beni rahatlatacak bir şey yok evde. Arkadaşlarımla daha mutluyum. Babamdan uzak durmaya çalışıyorum.” diye anlatıyor.

“R”, 8 yaşında ilkokul 2. sınıf ta okuyan bir erkek çocuğu­dur. Anne ve babası birbirinden ayrı olan çocukta alt ıslatma (enuresis), aşırı hareketlilik (hiperkinesis) ve okul başarısızlığı görülmüştür. Çocuk, babasının yeterli ilgi ve sevgisini göreme­mekten yakınmakta, her zaman yanında olmasını ve herkesten fazla kendisiyle ilgilenmesini istemektedir.[5]

Bilinçli Ebeveyn Olma Kuralları:

    Her şeye sahip olduğu halde mutsuz olan çocuklarda ne gibi eğitim hataları yapılıyor? çocuğun asıl ihtiyacı nedir? “çocuğum için her şeyin en iyisi olsun” derken doyumsuz bir çocuk mu yetiştiriyoruz?

Bütün bu soruların cevaplarında formül sevgi ve disiplini birlikte ve dengeli verilebilme uygulamasıdır. Anne,baba merkezli aile olmak varken çocuk merkezli aile olmak, çocuğu evin küçük hükümdarı kılmak da mümkündür. Amacımız çocuğu her an mutlu etmek değil onu hayata hazırlamaktır. Kendi iyiliği ve mutluluğu için çocuğa arzularını erteleyebil, meyi ve ev hayatının kurallarına uymayı öğretmeliyiz. Çocuğumuza kızarken bile severek kızmalıyız. Onun kişiliğine saygı göstermeli, çocuğu büyük insan gibi dinlemeli ama ondan büyük insan davranışı beklememeliyiz. Bilinçli ilişkinin genel kurallarına ilave olarak şunlar söylenebilir.

1.Önce çocuğunu tanı: çocuğun psiko-sosyal gelişiminde her yılın farklı özellikleri vardır. Her evreyi bilmek; çocuğunuzun ruhsal ve fiziksel güvenliğine, ihtiyaçlarına ve sınırlarına göre davranmayı sağlar. Böylece çocuğunuza taşıyamayacağı psikolojik yük yüklememiş ve onu yaralamamış olursunuz.

2.Demokrat olmak: Otoriter değil, demokrat ebeveyn olmanın önemini kavramak gerekir.

3.Çocuğun birey olmasına fırsat vermek: Çocuk bizim çocuğumuzdur ama bize ait değildir. Onu ayrı bir insan olarak düşünmeliyiz. Çocuğun anne-babadan sağlıklı ay­rışması gerekir.

4.Esnek olun: Her çocuğun yapısı ayrıdır. “Ben babamın yaptığını yapıyorum ve bana zararı olmadığını biliyorum” sık duyduğumuz sözlerdir. Dar görüş ve dar düşünceler her çocuk için geçerli değildir. Hatta beş kardeş varsa hepsinin anladığı dil farklıdır.

5.Etkin dinlemenin önemini bilin: Çocuk, konuşmasını bitirinceye kadar dinlenmeli, sözü kesilmemeli, kendisiy­le göz teması kurularak konuşulmalıdır. Baş sallamak, onay işaretleri vermek, sorular sormak gerekir.

6.Aile içi otururumlar yapın: Beraber zaman geçirmek çok yararlıdır. Bu sayede bireyler karşılıklı olarak birbirleri­nin sevinç ve üzüntülerinden haberdar olur, hayatı pay­laşırlar. Amaç çocuğu hayat hazırlamaktır. Beraber za­man geçirmek bunun için önemlidir. Zamanın süresin­den çok nitelikli olması faydalıdır.

7.Ödül ve cezada denge: Evin kurallı bir ortam olması ge­rekir. Bir futbol maçında bile kurallara uymayanlar kart görür. Aile sosyal bir anlaşma demektir. Çocuk akıllı, us­lu ve çalışkan olduğunda çabası ve davranışı ödüllendi­rilmelidir. Çocuğun kişiliğini övmek doğru değildir, ça­balarını övmek gerekir. Çocuğun davranışlarının sorum­luluğunu üstlenebilmesi ve sosyal beceriler kazanabilme­si sınırları bilmesine bağlıdır. Sınırları aşarsa da hatasıyla orantılı bir bedel ödemelidir.

 8.Olaylar üzerinde konuşun: Birlikte yaşanan üzüntülü ve sevinçli olaylar üzerinde sohbet etmek çocukta aidi­yet ve bağlılık duyguları uyandırır. Çocuk böylece aile­nin yaşam biçimini ve değer ölçülerini benimser. Yoksa konferans, vaaz tarzı yaklaşımların hiç faydası olmaz. Monolog değil diyalog gerekir.İki taraf da konuyu bil­meli, etkin bir diyalog kurulmalıdır.

 9.Çocuğunuzun arkadaşlarını tanıyın: Üç yaşından itibaren arkadaş, çocuk için önemli olmaya başlar, Çocuk ha_ yatı oyun içinde ve arkadaşlar arasında öğrenir. Çocuğun arkadaşları kötülenmemeli, mümkün olduğunca eve çağrılıp olaylar üzerinde konuşmaya çalışılmalıdır. Arkadaşını küçük düşürücü yaklaşımlar sergilemek, çocuğunuzu gizli saklı iş yapmaya iter.

10.Sorumluluk verin: Çocuğa bağımsızlık kazanacağı ev işleri ya da alışveriş ödevleri vererek küçük başarıların tadını almasını sağlayın. “Onun yapacağı işten ne olur” demeyin. Bırakın yetenekleri gelişsin.

11.Yuva sıcaklığını hissettirin: Beklemediği bir anda çocuğa gülümsemek onda güven ve bağlılık duygusu uyandırır. Korktuğu, heyecanlandığı anda elini tutmak, hafızasında olumlu izler bırakır. Bedensel dokunmalar çocuğa güven verir. Sevginin egemen olduğu ev modelinde anne babanın otoritesi azalmaz, tam tersine çocuğun büyüklere duyduğu saygı daha da artar. Anne ve babanın sevgisini kaybetmemek için iyi şeyler yapmaya çalışır. Kişiliğine değer verilen, sığınacak yuvası olan çocuk hayatta daha başarılı olur.

12.Davranış diline dikkat: Özellikle ergenlikten önce çocuklar sorunlarını söz dili ile anlatamazlar. Sinirlilik, aşırı hareketlilik, altını ıslatma, kavgacılık, yalancılık, iştahsızlık, uykusuzluk, kıskançlık, korkaklık, okul başarısızlığı, kekemelik, bedensel yakınmalar, bunların hepsi birer işaret olabilir. Gizli depresyonun söz dili ile anlatılamaması tedavi gerektirir.

13.Örnek olunduğunu unutmamak: çocuğun “Annem_ babam gibi olmak istiyorum” diyebilmesini sağlayabiliyor muyuz? Özdeşim modeli olarak ne kadar doğru davranıyoruz? Çocuğun sözlere değil, davranışlara bakarak öğrendiğini unutmamak gerekir.

14.Çözüme odaklaşmak: Sorunla karşılaşınca telaşlanmak yerine çözüm odaklı düşünmeyi başarmalı, emretmek yerine fikir vermek gerekir. Büyüğün hayat tecrübesi çocuk için bir hazinedir.[6]

AİLE TOPLANTISI

Ziya KÖSE

 

Aile, toplumların temel yapılarıdır. Aile toplumların gelişmesini, geleceğini belirlerler. Sevgi, saygı, hoşgörü, birlik beraberlik, kardeşlik, dostluk, arkadaşlık gibi olgular insanlık için çok önemlidir. Bütün insanlar bu olgulara sahip olmayı ve diğer insanlarda da bu olguların olmasını isterler. Bu olguların oluşması ailede olmaktadır. Bu nedenle bireylerin kişilik yapılarının oluşmasın da aile çok etkilidir.

Ailede demokratik ortamların oluşmasının bir yolu da aile toplantılarıdır. Aile toplantısı, aile üyelerinin karar verme işleminde eşit haklara sahip olması, aile içinde demokratik ilişkilerin gelişmesini sağlar. Aile toplantıları bütün aile üyelerini kapsayan düzenli bir toplantısıdır.

Aile toplantısında amaç:

  • işitilmek,
  • birbiri hakkında olumlu duyguları ifade etmek,
  • birbirlerini teşvik etmek,
  • yapılması gereken işleri planlamak,
  • kaygıları, duyguları, şikayetleri ifade etmek,
  • çatışmaları çözümlemek,
  • aile eğlencelerini planlamaktır.

Şimdi, aile toplantılarına ne zaman başlanmalı konusuna değinelim.

  1. Aile toplantılarına ne zaman başlanmalıdır?

 

Aile toplantılarının başlanması için kesin bir tarih vermek mümkün değildir, bu aileye bağlıdır. Anne baba aile toplantılarının amacını kendi aralarında açıklığa kavuşturmuşlarsa, birbirleriyle ve çocuklarıyla eşit koşullar içinde davranmaya hazırsa toplantılara başlanabilir. Toplantıların başlamasında zorlama olmamalı isteğe bağlılık esastır. Ayrıca aile toplantılarına başlanması için herkesin katılması beklenmemelidir.

Çocukların da toplantıya alınma zamanı vardır. Çocuklar, kendilerini ifade etmeye başladıklarında toplantıya alınabilirler. Çocuklara aile toplantısının önemi, amacı anlatılmalıdır. Çocuklara da herhangi bir zorlamada bulunmamalıdır.

  1. Sadece bir ebeveynle ile toplantı yapmak

 

İdeal olan aile toplantısı muhakkak ki herkesin katıldığı toplantıdır. Ama yinede ebeveynlerden birisi toplantıya katılmak istemeyebilir, bu toplantının yapılmasına engel değildir. Aile toplantısının amacı anlatılır, isteyen katılır.

Tek ebeveynli aile toplantılarında, var olan ebeveynle çocuklarla ortak konular görüşülür. Eğer çocukların öbür ebeveynle sorunları varsa bunlar başka bir zaman halledilir. Bu durumlarda ebeveyn çocuklara seçenekler sunmalıdır. Eğer eşlerden birisi ayrı ise bu durumda ayrı eşle ilgili sorunlar görüşülmemelidir, çünkü aile toplantıları beraber olan aile üyelerini ilgilendiren konuların görüşüldüğü yerdir.

  1. Küçük çocuklarla aile toplantısı yapmak

 

Çocukların aile toplantılarına kendilerini ifade etmeye başladıklarında girebileceğine daha önce değinmiştik. Çocukların bulunduğu aile toplantıları çok uzun olmamalıdır. Çocukların katıldığı toplantılar kısa ve basit konuların görüşüldüğü yer olmalıdır. Böyle olmazsa çocuklar toplantılardan sıkılabilirler. Çocukların yaşları büyüdükçe toplantılar uzun tutulabilir.

  1. Aile toplantısını başlatmak

 

Aile toplantılarını başlatmanın çeşitli yolları vardır. Ailenin yapısına göre bir yöntem seçilmelidir. Bu yöntemlerden birisi resmi toplantı başlangıcıdır. Bazı çocukları resmi olaylar daha çok etkilemektedir. Toplantıya resmi olarak başlamak toplantının önemini arttırmaktadır.

Toplantıya resmi bir başlangıçta toplantının amacı ve yöntemi anlatılarak başlanmalıdır. Resmi bir toplantıda gündem oluşturulur ve gündemde:

  • Bir önceki toplantı tutanaklarının incelenmesi,
  • Daha önce alınmış kararların değerlendirilmesi ve halledilememiş konuların görüşülmesi,
  • Yeni konular,sorunlar, şikayetler,
  • Aile eğlencelerinin planlanması,
  • Toplantının özetlenmesi,
  • Kararların uygulanması için herkesten söz alınması bulunmalıdır.

Eğer toplantıya resmi bir başlangıç mümkün değilse toplantıya ilgi çekici bir olayı görüşmek için başlanmalıdır. Örneğin hafta sonu ne yapılacağını görüşmek için aile üyeleri toplanabilir. Böyle bir olay aile üyelerinin ilgisini çektiği için toplantıya katılmalarını sağlayacaktır. Böyle bir toplantıda örneğin piknik yapma sonucu çıktıysa piknik için görev dağılımı yapılmalıdır. Böylelikle çocuklara sorumluluk verilerek kendine güvenleri geliştirilmiş olur.

  1. Aile toplantıları için klavuz

Aile toplantılarının verimli olması için bazı konulara dikkat edilmelidir. Bunlar aşağıda açıklanmıştır.

  • Önceden belirlenmiş zamanda düzenli olarak toplanmalıdır: Böylece aile üyelerinin toplantıya katılma olasılığı arttırılmış olur, zamanlarını planlarlar. Toplantı zamanını bilen aile üyeleri toplantıya hazırlıklı gelirler.
  • Toplantı başkanı dönüşümlü olmalıdır: ilk toplantı bir büyük tarafından yönetilmelidir. Ama daha sonra toplantı başkanı dönüşümlü olmalıdır. Küçük çocukların toplantıya başkanlıkları bir büyüğün yardımı ile olmalıdır.
  • Aile toplantılarında tutanak tutulmalıdır: Toplantıda alınan kararlar bir yere yazılmalıdır. Böylelikle ilerde çıkabilecek bir karışıklık önlenmiş olur. Toplantılarda yazıcı bulunmalıdır.
  • Toplantı zamanı planlanmalıdır: Toplantıların verimli olması için toplantı belli süre içersinde olmalı ve bu süre etkili kullanılmalıdır. Gündem dışına çıkılmamalıdır.
  • Herkes tartışmaya katılmalıdır: Toplantılarda herkesin görüşü alınmalıdır. Eğer herkesin görüşü alınmazsa demokratik bir ortam olmaz.
  • Yakınmalar sınırlandırılmalıdır: Toplantılar yakınma saatine dönüştürülme-melidir. Sorunlar ortaya koyulmalı gerçekçi çözümler aranmalıdır.
  • Ev işlerinin dağıtılmasında işbirliği yapılmalıdır: Evde yapılması gereken işlerin listesi yapılmalı ve bu listeye göre görev dağılımı yapılmalıdır. Ev işlerinden zor olanları büyükler almalıdır.
  • Anlaşmalara sadık kalınmalıdır: Toplantıda alınan kararlara uyulmalıdır. Çünkü alınan kararlara uyulmazsa toplantının güvenilirliği kaybedilmiş olur. Aile toplantılarında alınan kararlara uyulmadığında mantıklı sonuçlar uygulanmalıdır.
  • Toplantıların güvenilir olması sağlanmalıdır: Toplantının güvenilir olması toplantı kararlarının uygulanması ile ilgilidir. Toplantıda alınan kararlarla ilgili bir şikayet hafta içinde değiştirilmemelidir, kararlar sadece aile toplantısında değiştirilebilir. Böylelikle toplantının güvenilirliği attırılmış olur.
  • Her üyenin sorunlarına yer verilmelidir: aile toplantılarının demokratik bir şekilde işleyebilmesi için herkesin sorunları üzerinde durulmalıdır. Anne babaya göre sorun olmayan çocuğa göre sorun olabilmektedir. Bunun için hiçbir ayrım gözetmeksizin herkesin sorunlarına yer verilmelidir.
  • Eğlenceye zaman ayrılmalıdır: aile toplantıları sadece sorunların, şikayetlerin görüşüldüğü yer değildir. Aile toplantılarında eğlencelerde planlanmalıdır. Böyle bir uygulama aile toplantılarına ilgiyi, sevgiyi arttırır. Örneğin toplantıların öncesinde veya sonrasında herhangi bir eğlence düzenlenebilir.
  1. Aile toplantılarında liderlik becerileri

Aile toplantılarının başkanı etkili bir lider olmalıdır. Toplantı başkanını tutumu toplantının verimli olmasında son derece önemlidir. Etkili bir toplantı yönetebilmek için bazı özelliklerin bulunması gerekmektedir. Bunlar:

  1. Yansıtıcı dinleme kullanılmalıdır: Aile toplantılarında sorunların ne olduğunu tam olarak anlayabilmek için etkili dinlemek gerekmektedir.
  2. Ben mesajları kullanılmalıdır: toplantının sağlıklı olması için ben mesajları kullanılmalıdır. İletişim çatışmalarına yer verilmemelidir.
  3. Gerçek sorunlara dikkat çekilmelidir: Toplantıdan sonuç alabilmek için gerçek sorunlara eğilmek gerekmektedir. Sorunlar dışındaki ayrıntılar sorundan uzaklaşmaya ve toplantının uzamasına neden olur.
  4. Beyin fırtınası yapılmalıdır: Tartışmaya açılan sorunların çözümü için beyin fırtınası yapılmalıdır. Beyin fırtınası yapılırken de görüşleri hemen reddetmemek gerekmektedir. Çünkü bu durumda üyeler görüşlerini söylemekten çekinirler. Üyeleri tüm görüşleri alındıktan sonra hep beraber görüşlerin kabul veya reddine karar verilmelidir.
  5. Toplantı sonunda özet yapılmalıdır: Toplantının sonunda alınan kararların neler olduğu özetlenmelidir. Ayrıca alınan kararların uygulanması için de üyelerden söz alınmalıdır.
  6. Değerlendirme yapılmalıdır: Toplantılarda daha önce alınan kararların değerlendirilmesi yapılmalıdır, yanlışlıklar düzeltilmelidir.

ANNELERİN ÜZERİNDE ÖNEMLE DURDUKLARI

ÇOCUĞUN TEMEL İHTİYAÇLARI NELERDİR?

. Sevgi ve şefkat ihtiyacı

. lIgi ihtiyacı

. Güven ihtiyacı

. Özgürlük ve bağımsızlık ihtiyacı

Sevgi ve Şetkat İhtiyacı

Çocuğun bu ihtiyacı dünyaya geldiği andan itibaren tatmin olmayı bekler. Birey sağlıklı yaşayabilmek içİn sevmek ve sevilmek ihtiyacını duyar.

Çocuğun bu ihtiyacını ilk karşılayan aile bireyi, annedir, annenin verdi­ği sevgi devamlı ve karşılıksız bir sevgidir. Bu sevginin niteliği ve niceliği, çocuğun tüm yaşamını etkiler. Şefkat görerek, sevildiğini ve istendiğini his­sederek büyüyen çocuk mutlu olur, çevresi ile iyi ilişkiler kurar. Sevgi ve şefkatten yoksun büyüyen çocuğun ise, uyum ve davranış bozukluğu gös­termesi olasıdır.

Çocuk gelişiminde en yararlı sevgi, ölçülü olanıdır. Çocuğu çok sevdiği­ni ileri sürerek onun hata ve kusurlarını görmezlikten gelmek ne kadar sa­kıncalı ise; onu yeterince sevrnemek, her hatasına aşın duyarlı davranmak da o kadar sakıncalıdır. Çocuklar yaş ve cinsiyet aynmı yapılmadan sevil­melidir. Özellikle annenin çalıştığı ailelerde, anne sevgisini çocukları ara­sında eşit şekilde paylaştırırken, zaman ayırma konusunda da çocuklarına eşit davranmalıdır.

İlgi İhtiyacı

Her yaştaki çocuk ailesinden ilgi bekler, kendine, yaptıklarına, anlattıkları­

na ilgi gösterilmesini ister. Yaşla çocuğun beklediği ilgi çeşitlilik kazanır.

İlginin de sevgi gibi kararlı ve ölçülü olması gerekir. Bazı arıne-babalar çocuğun bir sorunu olduğunda ona aşın ilgi gösterir, sorunu çözümlenin­ce de gösterdikleri ilgi azalır. Aşın ilgi de, yetersiz ilgi de çocuğun gelişimi­ni olumsuz şekilde etkiler. Yeterince ilgi görmeyen çocuklar, ilgi merkezi olmak, dikkatleri sürekli üzerlerinde toplamak için her şeyi yaparlar; aşın yaramazlık, başkaldırma… hatta bazı çocuklar da hastalık anında anneleri­nin kendileri ile genelde olduğundan daha çok ilgilendiğini gözlerler, bun­lar zaman zaman hastalığa sığınarak annelerinin dikkatini üzerlerinde top­lamaya çalİşırlar.

Çalışan anneler, sık sık, çocuklarına diledikleri gibi vakit ayıramadıkla­rı, yeterince ilgi gösteremedikleri için yakınırlar, oysa, ilgi çocukların temel ihtiyaçlarındandır. Anneler, çocuklarına yeterli ilgiyi göstermek için, bü­yük çaba harcamak zorundadırlar.

Güven İhtiyacı

Dengeli sevgi, ölçülü ilgi, çocukta güven duygusu yaratır. Çocuk sağlıklı büyüyebilmek için, kendini güven içinde hissetmelidir. Sevgi ve şefkat gö­rerek büyüyen, çevresinde sorunlarına çözüm bulan bir yetişkinin varlığınıhisseden çocuk, ailesine güven duyar.

Çocukta güven duygusunun uyanması ve gelişmesi, ailenin eğitim anla­yışına, tutumuna ve disiplinine bağlıdır. Çocuk davranışını yetişkinlerin tutum ve davranışlan ile değer yargılarına göre ayarlar. Aİlede kuralların

sık değişmemesi, değer yargılarının kesin olması, ailenin dengeli bir disip­lin uygulaması, hem çocuğun istenen davranış modelini kazanmasını, hem de kendini güven içinde hissetmesini sağlar. Güven içinde büyüyen çocuk, çevresine kolay uyum sağlar, çevresindekilerle olumlu ilişkiler kurabilir; bu duygudan yoksun olan çocuk, çekingen ve kararsız olur, kendine de, çevre­sine de güven duymaz.

Özgürlük ve Bağımsızlık İhtiyacı:

çocuğun ailesine güven duyması kadar, kendine güven duyması önemli­dir. çocuğun kendine güven duyması ve doğru davranışı özgürce seçebil­mesi için, kendi başına bazı işler başarması, başarısı ile kendisini kanıtla­ması gerekir. çocuğa kendini kanıtlaması ve bağımsız olması için fİrsat verilmelidir.

Tek başına bir şey yaratmak isteyen çocuk engellenmemeli, hataları sü­rekli olarak düzeltilmemeli, devamlı eleştirilmemeli; yapıcı ve olumlu ten­kitler için uygun zaman seçilmelidir.

Kendine güvenen çocuk bağımsız olmayı öğrenir, her hareketinde yar­dım ve onay beklemez. Sürekli başarısız ve bağımlı olur, özgürce davrana­maz.

Anne ister çalışsın, ister çalışmasın, çocuk gelecekteki yaşamına hazır­lanmalı, değişen yaşam koşullarına uyum sağlayacak şekilde eğitilmeli, gü­nü geldiğinde ailesinden kopacak şekilde yetiştirilmelidir.

Bazı çalışan anneler çocuklarına yeterince vakit ayıramadıkları ve onları istedikleri gibi eğitemedikleri için, kendilerini suçlarlar. Bu suçluluk duy­gularını gidermek için çocukları ile birlikte oldukları saatlerde, çocukları­nın her dediğini yerine getirirler, eğitmekten çok şımartmak diyebileceği­miz bir yöntemle kendilerini çocuklarına hasrederler. Her gün eve ellerinde bir paket, bir oyuncak, bir cikletle gelirler, parasal olanaklarının elverdiği oranda çocuklarının her istediğini alırlar. Bu anneler, çocuklarına veremedikleri zaman ve şefkati hediyelerle telafi etmeye çalışırlar. Çocukla­rına hiçbir sorumluluk yüklemeden, gereğinden fazla koruyarak, yaşı kaçolursa olsun ona bebek muamelesi yaparlar. Aşırı hoşgörü ve şımartma, çocuğun bazı hallerde hassas, bağımlı ve çekingen olmasına yol açar; bazı

hallerde de şımarık, doyumsuz, isyankar olmasına neden olur.

Bazı anneler de bunun aksinesık sık çocuklarının refahı ve mutluluğu için çalıştıklarını vurgulayarak, çocuklarını suçlarıar. Bu anneler çocuktan

özveri isterler, ev işlerine yardım beklerler. çocuğa yaşının üstünde sorum­luluk verirler, bu sorumlulukları verirken çocuğa hiçbir hak tanımazlar. Hoşgörülü davranmayan bu anneler, çalışmak zorunda oluşlarının sanki acısını çocuklarından çıkarmaya çalışırlar. Bu şekilde büyüyen çocukların da mutsuz oldukları, annelerine ve ortamlarına küskünlük ve düşmanlık duydukları gözlenmiştir.

Baskı, otorite ve katı disiplin ilkeleriyle eğitilen çocuklar, en az aşırı hoşgörü ile şımartılarak büyütülen çocuklar kadar sorun yaratırlar. Bu ha­talı davranış modellerinin ikisi de, uyum ve davranış bozukluğuna yol aça­cak kadar sakıncalıdır.

Gerek disiplin türünün seçiminde, gerekse eğitim ilkelerinin seçiminde, çocuğun özellikleri göz önünde tutulmalı, her çocuğun eğitiminde farklı bir yolun izlenmesi gerektiği hatırlanmalıdır. Aileden beklenen, dengeli ve devamlı bir sevgi, ölçülü bir hoşgörü, ılımlı bir disiplin ile çocuğunu eğit­mesi, onu tanıyarak ve anlayarak yetiştirmesidir.

Vakti sınırlı olan çalışan anne, çocuğunun temel ihtiyaçlarını karşıla­mak, onu tanıyarak ve anlayarak eğitmek için zaman bulabilir mi?

Anne işinden dönüşte, her gün çocuğuna veya çocuklarına kısa da olsa bir süre ayırmalıdır. Bu süreyi ev işlerini aksatmak pahasına yaratmalıdır. Çünkü çocuğun annesinden tek beklediği karnının doyurulması, üstünün temiz tutulması değildir. O nedenle anne çocuğuna ayırdığı süre içinde onun sorunlarına eğilmeli, dertlerini dinlemeli, çocuğu ile iyi bir diyalog kurmanın yollarını keşfetmelidir.

Anne çocuğu ile iyi bir diyalog kurmak istiyorsa, çocuğunu dinlemesini de bilmelidir. Bunun için de çocuk konuşurken, anne, çocuğu eleştirme­den, yargılamadan dinIemeli, öğüt vermeden önce düşünce ve davranışları­nın altında yatan nedenleri araştırmalıdır. O zaman anne çocuğunu daha iyi anlayacak, bu karşılıklı anlayış, çocuğun annesi ile kurduğu ilişkileri olumlu yönde etkileyecektir.

Anne, genellikle tüm ailenin birlikte olduğu akşam yemek saatini çok iyi değerlendirmelidir. Ailenin sofra başında olduğu bu saatin aile bireyleri için iyi geçmesini sağlamalı, bunun, ailenin ortak sorunlarının dile getiril­diği, herkesin kendi düşüncesini ifade ettiği, bir mutluluk saati haline gel­mesini sağlamalıdır.

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :