- Hoşgeldiniz

KAYITLI ÜYE GİRİŞİ

YENİ ÜYELİK

ÖNE ÇIKAN HABERLER

Davranışlar

Davranışlar sitemize 19 Mart 2021 tarihinde eklenmiş ve 0 kişi tarafından ziyaret edilmiş.

İÇİNDEKİLER

1. KONRAD LORENZ……………………………………………………………………
1.1. Biyografisi………………………………………………………………………

1.2. Metodolojik yaklaşım ( methodologıcal approach)………………………………

1.3. İçgüdüsel davranış (ınstınctıve behavıour ) ……………………………………………

1.4. Saldırganlık (aggresıveness)……………………………………………………..

1.5. Basımlama (ımprıntıng)………………………………………………………….

2. BAĞLANMA…………………………………………………………………………..
2.1. Yavru maymunların annelerine bağlanması……………………………………
2.2. Bebeklerde duygusal bağlanma………………………………………………..
2.3. Bağlanma davranışları…………………………………………………………
2.3.1.Emme…………………………………………………………………………………………
2.3.2.Sokulma/uzanma………………………………………………………….
2.3.3.Bakış……………………………………………………………………..
2.3.4.Gülümseme………………………………………………………………..
2.3.4.Ağlama…………………………………………………………………….

2.4.Bağlanma tarzları……………………………………………………………………

2.5.Yetişkinlerde bağlanma……………………………………………………………
2.5.1.Güvenli bağlanma………………………………………………………..
2.5.2.Kayıtsız bağlanma……………………………………………………….
2.5.3.Saplantılı bağlanma………………………………………………………..
2.5.4.Korkulu –kaygılı bağlanma………………………………………………..

2.6.Bağlanma ve sosyal gelişim…………………………………………………………
2.7.Bağlanma bozuklukları………………………………………………………
2.7.1.Ayrılma anksiyetesi bozukluğu……………………………………………
2.7.2.Tepkisel bağlanma bozukluğu……………………………………………..

2.8.Bağımlılıkta anne- baba faktörleri…………………………………………………..

2.9.Bağlanmanın iş yaşamı- aile yaşamı üzerine etkileri………………………………..

KONRAD LORENZ
BİYOGRAFİSİ
• Konrad Lorenz 7 kasım 1903 yılında Avusturya ‘da doğdu.
• Adolf Lorenz’in ikinci oğluydu. Babası uluslararası çapta ün yapmış yetenekli ortopedi cerrahı idi.
• Lorenz ‘in çocukluğu , Viyana’ ya pek uzak düşmeyen Ajtenberg köyünde büyük bir konakta geçti.
• Konrad ördek yavruları balıklar , köpekler ve çeşitli hayvanları besliyordu. Tavan arasını karga yavrularına ayırmıştı. Bir kuş topluluğu ilk bilimsel malzemeyi sağladı.
• Konrad 11 yaşından itibaren Viyana’da Schottengymnassium’a devam etti.
• 1922 yılında liseyi bitirdikten sonra , babasının isteği üzerine Colombia Üniversitesinde tıp okudu. Çalışmak için tekrar Viyana’ ya geri döndü. Daha sonra Viyana Üniversitesine bağlı tıp fakültesine girdi.
• 1927 ‘de “Karga Yavruları Üzerine Gözlemler”i yayımladı. Bir yıl sonra tıp doktarasını tamamladı.
• 1928 yılında Viyana Üniversitesinde MD derecesi aldı. 1933 yılında zooloji doktorasını aldı.
• Lorenz kuş kolonisi kurdu ve sonra arştırma notlarını yayımladı. 1935 yılında öğrenme davranışını genç ördekler ve köpekler üzerinde tanımladı.
• 1941 yılında Alman Ordusuna tıpçı olarak alındı. Fakat daha önceden bu konuda deneyimi yoktu. Daha sonra nöroloji departmanına atandı.
• 1942 yılında Wılebsk yakınlarına gönderildi. 1944 yılında Ruslar tarafından esir alındı. İlk önce Chalturn ‘de bir hastanede çalıştı. Hastane kapatılınca başka bir yerde kamp doktoru oldu.
• 1948 yılında Avusturya ‘ya geri döndü ve Kıng ‘ s Solomon Ring adlı kitabını yayımladı. Aynı yılda Göttingen’de Max Planck Enstitüsü kuruldu. Lorenz evini Enstitünün bir parçası ve bölge istasyonu olarak kullanıldı.
• 1950 yılında Man Meets Dog adlı kitabını yayımladı.
• 1951 de Seewiessen ‘de etolojik araştırmalara vakfedilmiş bir enstitü kuruldu.1962 de Lorenz buraya müdür oldu.
• 1963 yılında On Agression adlı kitabını yayımladı.
• 1974 de Nobel Ödülünü , Niko Tinbergen ve Otto von Frisch ‘ le paylaştı.
• Konrad Lorenz 1989 da öldü. (www.elektromania.net)

METODOLOJİK YAKLAŞIM ( METHODOLOGICAL APPROACH)

• Hayvan davranışlarının anlaşabilmesi için doğal ortamda incelenmesi gerekir. Ancak bu şekilde hayvan davranışı kalıpları anlaşılabilir.
• Bir etiolog yeni bir konuyla uğraşmaya başladığında onun ilk adımı mümkün olduğunca bilgi toplamaktır.
• Etiolog hayvanın karakteristik özelliklerini gözlemler ve diğerleriyle davranışlarını karşılaştırır ve bunu test edip formule eder.

İÇGÜDÜSEL DAVRANIŞ (INSTINCTIVE BEHAVIOUR )

• Davranışçılar 1920 ve 1950 li yıllarda insan davranışının biçimlenmesinde öğrenilen yana dikkat çekerken Konrad Lorenz ve Nikolas Timbergen gibi zoolojistler dikkatlerini doğal koşullardaki hayvan davranışlarının mekanizmaları üzerine odakladılar. Yeni doğan hayvanların davranışlarını inceleyip doğuştan gelen motor hareketlerin içgüdüsel kökeni konusunda biyolojik araştırmalar yaptılar. Bu araştırmalar içgüdü teorisi ve davranışçı teori arasında kısmi bir uzlaşma sağladı.
• Konrad Lorenz ortaya koydu ki;ördek yavruları bu becerileri deneyim yoluyla ancak özel bir biçimde öğrenmektedirler.Yani davranışta,ne tamamen çevre ne de içgüdüler etkilidir.Ördek yavruları anne diye ilk gördükleri orta boylu ve hareket halindeki şeyin peşi sıra gitmektedirler.Zaten normalde bu orta boylu ve hareketli şey anne olmakta ve içgüdüsel bilgi yavrular için avantaj oluşturmaktadır.
• Şüphesiz ethologların bu gibi deneysel sonuçlarını hayvanlardan elde edilen sonuçların insanlara genellenemeyeceği söylenerek karşı çıkılabilir.Bu eleştiride haklılık payı vardır.
• İnsan yavrusu hayvanlarda olduğu gibi dünyaya ayrıntılı içgüdüsel tepki mekanizmalarıyla gelmemekte ve oldukça bağımlı bir durumda bulunmaktadır.Kaldı ki yaşamları boyunca içgüdüsel bilgileriyle var olabilen hayvanlardan farklı olarak insan bilgisinin pek çoğunu öğrenerek elde eden ve içgüdüleriyle değil aklıyla yapan bir varlıktır.Ama bu farklar insan zihninin doğum sırasında boş bir levha olmadığı,belli uyaranlara karşı doğuştan gelen tepkilerden tümüyle mahrum kaldığı anlamına gelmemektedir.Örneğin;yeni doğan bebeğin verdiği emme tepkisi.

SALDIRGANLIK (AGGRESIVENESS)

• Saldırganlığın üç türü vardır.Bunlar;
1. Toplum tarafından bazı durumlarda onaylanan saldırganlık
2. Toplum tarafından onaylanmayan (düşmanca) saldırganlık
3. Toplum tarafından yasaklanmamakla beraber onaylanmayan saldırganlıktır
• Konrad Lorenz ‘e göre saldırganlık içgüdüseldir.Konrad Lorenz ve Nıkoloas Tınbergen gibi ethologlar doğal ortamlarda hayvan davranışları üzerine çalışmalar yaptılar.Sonuç olarak hayvan davranışlarının bir çoğunun ne tamamen içgüdüsel ne de tamamen çevreden öğrenilmiş olduğuna karar kıldılar.
• Konrad balıklarla yaptığı araştırmada belirli erkek balıkların türlerinin diğer erkeklerine saldırırken,başka türden balıklara saldırmadıkları gözlenmiştir.Ancak çevresel etkenler değiştirildiğinde;biri dışında aynı türün bütün erkek balıklar akvaryumdan alındığında,balık daha önce saldırmadığı diğer türlere saldırmaktadır.
• İçgüdülerin varlığının kesin olmasının yanı sıra çevresel etkenler yoluyla edinilen deneyimler içgüdülerin kullanılmasını sağlar.İnsanlarda saldırganlık içgüdülerinin olduğuna ilişkin yeterli kanıt henüz elde edilmemiştir.
• Lorenz’e göre insanlarda saldırganlık kalıtsaldır.Ama eğitim ve terbiye sayesinde minimuma indirilebilir.( http://mail.baskent.edu.tr/~20394820/projeler.htm)

BASIMLAMA (IMPRINTING)

Etologların gözlemiş olduğu bir olay önem kazanmış ve psikoloji alanında sık sık kullanılanılan bir kavrama yol açmıştır: Basımlama (imprinting)
Bebeğin çevreden gelen tüm uyaranlar arasından annesinin kokusunu, sesini ayırt ederek seçebildiği bir gerçektir. Ancak yeni doğan bebek beyninin gereksiz detayları seçici yeteneğinin henüz biz yetişkinlerin sahip olduğu seviyede olmadığı açıktır. Yeni doğan bebeğin yürüme yeteneğinin henüz olmadığı gibi çevresel uyaranları ayırt etme yeteneğinin sınırlı olacağı da anlaşılabilir bir durumdur. Söz gelişi bebeklerin yürüme yeteneği bir yaş civarında gelişir.
Peki bebeğin uyaranları yetişkin bir insan derecesinde seçici olarak algılama yeteneği ne zaman gerçekleşmektedir. Başka bir deyişle insan beyninin seçici algılama yeteneğini kazanabilmesi ne kadar sürede gerçekleşmektedir. Ya da beyin bu gelişme süreci içerisinde nasıl bir değişiklik ile karşı karşıyadır.
Bu soruya ilk yanıtlardan biri K.Lorenz’den gelmiş ve bu gözlemiyle Lorenz 1973 Fizyoloji ve Tıp dalında Nobel Ödülüne layık görülmüştür. Lorenz ördek yavrularının doğduktan kısa bir süre içinde annelerinin ardından ip gibi tek sıra halinde tıpkı anneleri gibi sağa sola sallana sallana yalpalayarak (paytak paytak) yürüdüklerini gözlemlemiştir. Lorenz anne ördek büyüklüğünde ve tıpkı anne ördek gibi yalpalayarak giden tekerlekli bir kutu yapmış ve yumurtadan yeni çıkan ördek yavrularının önünde bu kutuyu tıpkı anne ördek gibi hareket ettirmiştir. Yavrular anneleri yerine kutuyu takip etmişlerdir. Lorenz bu kez kendisi tıpkı anne ördek gibi yalpalayarak yumurtadan yeni çıkmış ördek yavrularının önünde yürümüş, yumurtadan yeni çıkmış yavrular bu kez tıpkı annelerini takip edercesine Lorenz’i takip etmişlerdir. O halde ördek yavrularının sallana sallana arkasından yürümeleri için anne ördek gereksizdir. Ördek yavrularının ip gibi tek sıra halinde yürümeleri için canlı ya da cansız ancak sallanarak hareket eden bir obje olması yeterlidir. Böyle bir uyaran varlığında ördek yavruları ip gibi bir sıra halinde yürüme ve önde gideni takip etme yeteneğine sahip olabilmektedirler. Basılmamanın temel fonksiyonu genç hayvanın öz annesini diğer kendi türündeki yetişkinlerden ayırmasını sağlar.
Akla gelen sorulardan biri şudur : Acaba civciv belirli dönemler içindemi basımlamaya uygundur , yoksa her zaman basımlama olabilir mi ? Bu tür soruları cevaplamak için kaz civcivleri üzerinde deneysel olarak çalışan Psikolog Hess şu önemli deneysel bulgulara ulaşmıştır:
1. Civciv doğumdan sonra 13 ile 16 saat arasındaki 3 saatlik zaman süresi içinde hareket eden nesneye maruz bırakılırsa basımlama en iyi şekilde gerçekleşir . Bu devre geçtikten sonra basımlama geçen zamana oranlı olarak gittikçe zorlaşır.
Lorenz’in gözlemi bu kadarla kalmamıştır. Lorenz hemen ayaklanamayıp birkaç gün sonra ayağa kalkabilen ördek yavrularının ne annelerinin ne de önlerinde sallanarak giden canlı ya da cansız bir objeyi takip edebilme yeteneğine kavuşamadıklarını gözlemlemiştir. O halde ördek yavrularının öndeki objeyi takip edebilme yeteneklerini kazanabilmeleri yumurtadan çıktıktan sadece birkaç saat içerisinde olabilmektedir. İşte Lorenz’e Nobel’i kazandıran gözleminin yorumu bu noktadadır. Canlı beyni doğumdan sonra süresi her canlıya göre değişen “KRİTİK YAŞ” denen bir süreç geçirir. Bu süreç içinde canlı yavrusunun beyni karşılaştığı uyaranlar ölçüsünde yeni yapılara kavuşur. Bu yeni yapılanma o canlıyı hayat boyu devam edecek şekilde etkiler. Bu süreç içinde beyinde moleküler ve hücresel boyutta değişiklikler meydana gelir. Kritik yaş denen bu süreç her canlı için değişik bir süreyi kapsamaktadır. İnsan için bu süre kesin olarak belirlenene kadar doğumdan itibaren ilk 18-24 aylık dönem olduğunu şimdilik kabul edebiliriz. İşte bir Çocuk Hekimi ve Çocuk Nöropsikiyatrisine gönül vermiş bir Çocuk Nöroloğu olarak benim için en önemli nokta da buradadır. Çocuk beyni ilk 18-24 ay içinde bulunduğu ortamdan geriye dönüşü olmayan bir şekilde etkilenmektedir.
Otistik çocuk ailelerinin hatırı sayılır bir çoğunluğu her bakımdan sağlıklı olan çocuklarının ilk 18 ay içinde ailenin yaşantısındaki bir değişiklikten sonra konuşma ve sosyalleşme yeteneklerini yitirdiğini ısrarla söylerler. Bu bir ev değişikliği, bakıcı değişikliği ve hatta bir süre anneden ayrılarak ve hatta anneanne babaanne gibi candan bir kişinin bakımında olmak gibi hepimiz için sıradan olabilecek bir değişiklik olabilir. Otizmin “buzdolabı anne” çocuklarında görüldüğü kavramı, otistik çocuk anneleri için yıllarca yıpratıcı olmuştu. Bu anneler çocuklarının rahatsızlığından kendilerini sorumlu tutarak yıprandılar. Sonunda bu kavram ortadan kalktı, ancak aileler çocuklarının ilk iki yaş içinde ruhsal bir travma ile örselendikleri konusundaki gözlemlerini söylemeye devam ettiler. Bunların ısrarla üzerinde durdukları çocuklarının “insan beyninin kritik yaş” döneminde geriye dönüşü olmayacak şekilde örselenmesiydi. Yoksa annelerinin “buzdolabı” diye nitelendirilecek soğuk ve duygusuz olmaları değil.(www.bebekkokusu.com)

Kaynak, bebek kokusu
Doğan cücelioğlu

BAĞLANMA

Bireyin belirli kişilere yakın olma ve kendini onların yanında güvende hissetme eğilimine psikolojide bağlanma adı verilir. Bağlanma genelde çocuk ile yetişkin birey çoğu zaman anne arasındaki olumlu bağı ifade etmek için kullanılır. Bağlanma kuramı hayvan gözlemleri ve deneyleri sonucunda gelişmiş kuramdır. Diğer türlerin yavruları da annelerine farklı biçimlerde bağlanırlar. Yavru maymunlar, anneleri hareket ederlerken onların göğüslerine yaslanırlar; yavru köpekler annelerinin sıcak karnına ulaşmaya çalışırken birbirlerinin üzerine tırmanırlar; yavru kazlar ve civcivler annelerini izleyip seslenirler ve anneleri de onlara karşılık verir; korktuklarında doğru annelerine koşarlar. Anneye gösterilen öğrenilmemiş bu ilk davranışların uyum sağlayıcı bir değeri olduğu açıktır; organizmanın bakım kaynağından uzaklaşmasını kaybolmasını önler.
Başlangıçta psikologlar, anneye bağlılığın ardındaki nedenin bir yiyecek kaynağı olarak annenin bebeğin en temel gereksinmelerinden birini karşılaması olduğunu düşünüyorlardı. Ancak kaz yavrularının ve civcivlerin doğdukları andan başlayarak kendi kendilerine beslenebildikleri halde annelerinin peşinden ayrılmamaları ve zamanlarının büyük bir kısmını anneleriyle birlikte geçirmeyi yeğlemeleri gibi olgular, bu kuramlaştırma çabasına aykırı düştü. Annelerinin yanında olmanın verdiği rahatlık annenin yavrunun beslenmesindeki rolünden kaynaklanıyor olamaz .
Bağlanma ile ilgili ilk araştırmaları John Bowlby ve arkadaşları yapmışlardır. Bağlanma kuramı insanların sosyal varlıklar olduklarını, diğer insanları yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılayacak araçlar olarak algılamadıklarını kabul eder. Bu yönüyle Nesne İlişkileri Kuramı’na benzemektedir. Bazı bağlanma kuramcılarına göre, bir kişinin erişkinlikte başka insanlarla kuracağı ilişkinin niteliği ve insanlardan beklentileri, bu kişinin küçüklüğünde annesiyle kuracağı bağlanma ilişkisi ile belirlenir. Anne ve çocuk arasındaki sıcak duygular, özellikle korku ve stres anlarında birbirlerine sağladıkları rahatlık ve destek bağlanmayı oluşturur. Bağlanma iki taraflı bir ilişkidir ve her iki tarafın da birbirinin ihtiyaçlarını karşılaması ile gelişir.(tr.wikipedia.org)

Yavru Maymunların Annelerine Bağlanması
Maymunlarla yapılan bir dizi deney anne-yavru bağlılığının beslenme gereksinimlerinin ötesinde olduğunu göstermiştir.
1969’da Harlow ve Harlow tarafından yavru maymunlar üzerinde gerçekleştirilen bir dizi deney, bağlanmanın açlık ve benzeri temel gereksinimleri karşılamaya yönelik basit bir tepkiden ibaret olmadığını göstermiştir. Bu deneylerde, doğumdan hemen sonra anne maymun ayrılan yavru maymunlara her biri gerçek annenin farklı özelliklerinden bir tanesini sunan yapay anne maymun modelleri sunulmuştur: Yumuşak ve tüylü bir oyuncak maymun (süt verme ve hareket etme kabiliyeti yok), metal tellerden yapılmış, bir süt şişesi bağlanmış yapay maymun (süt, yumuşaklık, sıcaklık sunma kabiliyeti yok) ve hareket edebilen fakat süt ve yumuşaklık-sıcaklık sağlayamayan maymun modeli. Yavru maymunların sadece besin sağlayan anne maymun modeline değil, hareket ve yumuşaklık sunan anne maymun modellerine de ilgi gösterip zamanlarını onlarla geçirdikleri görülmüştür. Besin sağlasa da, pasif olan anne maymun modeli yavrularda güven hissi uyandırmamış, gerçek anneyi modellemede tek başına yeterli olamamıştır. Gerçek maymunlarla iletişim kurmadan yetişen yavru maymunlar anormal davranışlar göstermiştir: Başka maymunlarla ilk karşılaşmalarında korkmuş ya da saldırganca davranmışlardır. Cinsel davranışlarında da anormallik görülmüştür. Bütün bunlar, erken yaşlarda anne ile kurulan bağın yavruların sosyal gelişimi için önemini göstermektedir. .(tr.wikipedia.org)

BEBEKLERDE DUYGUSAL BAĞLANMA

Bağlanma, ana baba ile çocuk arasındaki ilişkiyi karakterize eden ruhsal bağların ve yüklenimlerin karmaşık bir dizisidir.
. Anne ve baba da doğum öncesi hazırlık dönemi yaşandığı için çocuğa bağlanma davranışının temelleri oluşmuştur. Planlar ve düşler kurulur, korkular ve umutlar yaşanır. Ve sonunda beklenen gün gelip çatar. Sancılı ve zahmetli bir doğumdan sonra ödüllerin en büyüğü kazanılır. Bir bebek dünyaya gözünü açtığı sırada, ana babanın tarafında zaten güçlü bir ruhsal bağ oluşmuş durumdadır. Bu bağ, bazıları için diğerlerinden daha güçlüdür. Doğumu izleyen birkaç ay içinde bebek, koruma, sevgi ve rehberliği birleştirmeyi öğrenmesinde kendisine yardım eden kişi veya kişilere bir yakınlık geliştirmeye başlar.
Bakım veren (anne, bakıcı, baba, anneanne) kişide aranan en önemli özellik devamlılık, tahmin edilebilirlik ve çocuğun ihtiyaçlarına duyarlılıktır. Özellikle bağlanma özelliklerinin geliştiği 0-2 yaş arası çocuğun devamlı yanında olacağına emin olduğu, güven yaratan bağlanma figürünün değişmemesi çok önemlidir. Bakan kişinin sık değişmesi güven duygusunu zedeleyeceği, çocukta çok erken dönemde terk edilme duygularının yaşanmasına neden olacağı için çok zararlı etkiler oluşturur.

Bebekteki bağlanma aşağıdaki evrelerde gelişir:

Birinci evrede (preattachment stage) (doğum-8 hafta); Bebek daha çok açken ağlamasına rağmen, anne bunun acı, çaresizlik veya kızgınlıktan doğan sıkıntıyı temsil ettiğine dair ağlama uyaranı olarak geneller. Bağlanmayı kuvvetlendiren diğer belirtiler: gülme, bebeğin çıkardığı sesler ve bakmadır. Gelişen çocuk, anne veya bakım verene bağlandığı anda; anne uzaklaştığında ağlayacaktır. Ayrılmanın anlamı; çocuğun gelişim seviyesine ve mevcut olan bağlanmanın evresine bağlıdır.
İkinci evre (bağlanmanın oluşum evresi) (8 -10 haftadan 6 aya kadar): İnfant, çevresindeki bir veya birden fazla kişiye bağlanır. Özel şahıstan ayrılma, ihtiyaçları karşılandığı sürece sorun çıkarmaz.
Sonraki evre (Belirgin bağlanma) (6 ay – Yetişkinliğe kadar): Bakıcı veya anne ayrıldığında ağlar ve diğer sıkıntı belirtileri gösterir .Bu bazı çocuklarda üçüncü ayda başlar). Anneye verildiğinde infant ağlamayı keser ve sıkı sıkı yapışır, sanki annesinin döndüğü konusunda fazla bir güvence elde etmek istermiş gibidir. Bazen ayrıldıktan sonra anneyi görmek ağlamanın durması için yeterli olur.
Anne yoksunluk sendromu olarak bilinen, Rene Spitz tarafından hospitalizm (yuva hastalığı) veya anaklitik depresyon olarakta adlandırılan durumda; annelerinden uzun süre (3 ay’ın üzeri ) ayrı kalan veya bakımevine verilen, 2 yaş altındaki bazı çocuklarda gözlenir. Bu çocuklarda, önceden tahmin edilebilen davranış kalıpları basamak basamak gelişir:
1.Protesto Dönemi: Ağlamak, çağırmak ve kaybolan kişiyi aramakla, ayrılığa karşı protesto gösterir. Ağlamaları dindirilemez, yatıştırılamaz; kısa süreli susma sırasında yanlarına biri yaklaşacak olursa yeniden ağlamaya başlarlar. Sustuklarında yüzlerinde yorgun ve küskün bir ifade belirir
.2.Çaresizlik Dönemi: annesinin döneceği konusunda tamamen ümitsiz duruma düşer.
3.Detachment Dönemi: Anneden kendisini duygusal olarak ayırır. Bowlby bu evrenin anneye karşı ambivalans hisleri içerdiğini düşünüyor, çünkü çocuk hem anneyi ister hem de terk ettiği için ona öfkelidir. Anne döndüğü zaman, ilgisini kesmiş evrede olan çocuk indefere davranış gösterir. Anne unutulmamıştır fakat ilk terk ettiğinden dolayı anneye öfke duyar ve yeniden olacağı konusunda korku duyar. Bu çocukların bazıları yetişkinlik dönemlerinde; duygusal ilişki oluşturmakta sınırlı, az veya hiç duygulanamama ve duygusal çekilme ile karakterize duygusuz kişilikler geliştirebilir.
Bu duyusal ve duygusal beslenmeden uzun süreli yoksun kalan çocuklarda zeka ve gelişimsel açıdan bir çok aksaklıklar meydana çıkmaktadır. Bowlby’e göre; erken yaştaki anne yoksunluğu yarasının iler ki yaşlarda az yada çok şiddetli uyum bozukluğuna neden olacağını belirtmiştir. (www.gata.edu.tr)
Bağlanma Davranışları
Bebeğin, ana-babasıyla iletişiminde kullandığı ve hayatının ilk dokuz ayında geliştirdiği davranışlarına bağlanma davranışları denir. Emme, sokulma/uzanma, bakış, gülümseme, ağlama bebeğin başlıca bağlanma davranışlarıdır.
• . Emme
Çocuklar yalnızca süt emmek için annelerini emmezler, aç olmadıklarından da stresten uzaklaşmak için sürekli annelerini emmek isterler. Modern toplumlarda bu isteği yerine getirmek mümkün olmadığından bebekler parmaklarını ya da emziklerini, emilebilecek her türlü nesneyi emmeye alışırlar.

• Sokulma/uzanma
Bütün memeli türlerinde yavruların anneyle yüz yüze gelmeye ve ona dokunmaya yönelik refleksleri vardır. Örneğin maymunlar, doğar doğmaz annelerinin üzerine tırmanırlar. İnsan yavruları doğduklarında kendi kendilerine ayakta duramaz ve yetişkinlerin ellerinde taşınmak zorundadırlar. Ancak onlar da kaskatı durmak yerine vücutlarını kendilerini taşımakta olan yetişkine kolaylık sağlayacak bir biçimde gevşek ve şekillendirebilir bir biçimde tutarlar. Bazı kalıtımsal beyin hasarları nedeniyle bu özelliği gösteremeyen bebekler, kendilerini ellerinde tutan yetişkinler tarafından pek sevecen olmayan bebekler olarak tanımlanmışlardır
• Bakış
Çok küçük bebekler bile anne ile göz kontağı ararlar ve bu arayışa anneden bir karşılık gelmezse ağlayıp huysuzlanarak tepki gösterirler. Bir araştırmada öncelikle annelerin bebekleriyle yüz yüze iletişimi gözlenmiş ve şöyle bir iki yönlü etkileşim saptamışlardır: Annelerin bebeklerine yaklaştıklarında genellikle gülümseyip yumuşak ve yüksek perdeden seslerle konuşmaya başlarlar, Bebekler buna karşılık olarak gülümseyip el ve ayaklarını çırparlar. Anneler çocuklarını yumuşak dokunuşlarla sever. Bebekler de kendilerine has sesler ile yanıt veririler. Gerçekten de bu tarz iki- taraflı etkileşim olup olmadığını anlamak için araştırmacılar annelerden bebeklerinin yanında ifadesiz bir yüzle durmalarını istemişler ve bebeklerin anneye olan tepkilerinde bir farklılık olup olmadığını gözlemişlerdir. Bu durumda bebekler, önce annelerini her zamanki gibi karşılamış fakat anneden hiçbir tepki (gülümseme, değişik bir yüz ifadesi) gelmeyince artık anneye bakmaz olmuşlardır. Arada bir küçük bir gülümsemeyle anneye bakıp onun halen ifadesiz olan yüzünü görünce başlarını yeniden başka taraflara çevirmişlerdir. Annelerin çoğunluğu çocuğun iletişim davetine karşılık vermeden durmanın çok zor olduğunu söylemiş, 3 dakika boyunca bebekleri yanında ifadesiz bir yüzle durmaya dayanamamışlardır. Dayanabilenler ise 3 dakikanın sonunda bebeklerinden özür dileyip ‘Ben tekrar eski benim, her şey yollunda, bana yeniden güvenebilirsin…” gibi sözler sarf etmişlerdir. Bu deney bebeklerin anneye bakışının ondan bir tepki almaya yönelik bir davranış olduğunu, anne tepki vermezse çocuğun rahatsız olduğunu ve anneye bakmaktan vazgeçtiğini ortaya koymuştur.
• Gülümseme
Bebek gülümsemesi, insanlar için genellikle mutluluk vericidir ve pek çok insan bebekleri güldürmeye çalışır. Doğumlarından itibaren ilk 1 ay içinde bebekler yüksek seslere gülümseyerek karşılı verirler. Bunu keşfeden yetişkinler, bebeklerle yüksek sesle konuşur. 5 haftalıktan itibaren sesler değil, görüntüler önem kazanmaya başlar. Bebekler yüzlere, özellikle de hareket halindeki yüzlere gülümserler. Hareket eden bir maske bile bebekte gülümseme davranışını doğurur. 3 aylıktan itibaren bebekler aralarında özel bir bağ kurdukları anne, baba gibi kişiler kendilerine yaklaşırken gülümsemeye başlarlar ve bunun bağlanma açısından önemi çok büyüktür. Bu gülümseyişler anne, baba ve çocukla ilgilenen diğer kişiler için büyük birer ödüldür ve çocukla daha çok zaman geçirme arzusu yaratır.
• Ağlama
Çocuklar acıktıklarında, üşüdüklerinde, acı duyduklarında ağlarlar ve bu ağlama sesi yetişkinleri çok rahatsız eder. Ağlama, bebeklerin yetişkin ilgisine ve yardımına ihtiyaç duyduklarında kullandıkları bir sinyaldir. Bir iddiaya göre bebeklerin acıktıklarında, üşüdüklerinde, acı duyduklarında kullandıkları ağlama sesleri niteliksel farklılık gösterir. Bir Afrika kabilesinde gözlem yapan bir araştırmacı, bir bebek acıdan ifade eden ağlama sesini kullanırsa bütün kabile üyelerinin bebeğe koştuğunu, ama acıkmayı ifade eden ağlama sesini kullanırsa sadece annesinin ona koştuğunu iddia etmiştir. Sonraki çalışmalar, bebeklerin ağlama seslerini birbirinden ayıran şeyin niteliksel farklılıklar değil, şiddet farklılığı ve aniden ya da yavaş yavaş artarak ortaya çıkmasının getirdiği bir fark olduğunu göstermişlerdir. Eğer çocuk aniden ve şiddetli ağlarsa yetişkinler ağlamanın acıdan kaynaklandığını düşünürler. Yavaş başlayıp giderek yükselen bir ağlama sesi ise açlıktan, altını değiştirmek gerekmesinden, uykudan kaynaklanıyor olarak algılanır. (tr.wikipedia.org)

BAĞLANMA TARZLARI
Yabancı Durum Testleri’ndeki davranışlarına göre çocuklar üç sınıfa ayrılırlar. Çocuğun yabancıya tepkileri, anneye bağlanma düzeyine göre değişir. Anneye güvenli bağlanan 1 yaşındaki çocuklar, etrafta bağımsızca dolaşır, ara sıra annelerinin yanına dönerler. Anne odadan ayrılınca üzülürler, geri gelince sevinirler. İkircikli bağlanan 1 yaşındaki çocuklar anne içerdeyken bile huzursudurlar. Anne gidince ağlarlar, gelince anneni yanına koşarlar fakat anneye vurma ve tekmeleme gibi davranışlar gösterirler. Kaçınmalı bağlanan 1 yaşındaki çocuklar anne yokken ağlamaz, anne gelince kaçınır ve anneye öfkeli görünürler. Çocukların 1 yaşında iken ne tür bir bağlanma gösterdikleri, ilerdeki yaşamlarını önemli ölçüde etkiliyor olabilir. Örneğin bir çalışma, 1 yaşında iken güvenli bağlanma geliştirdiği saptanan erkek çocuklarının büyüdüklerinde ikircikli ve kaçınmalı bağlananlara göre daha az sıklıkta psikolojik güçlüklerden şikayetçi olduklarını göstermiştir.
YETİŞKİNLERDE BAĞLANMA
Bağlanma Kuramı’na göre, çocuk bebeklikten itibaren annesi ile yaşadığı deneyimleri ve onunla geliştirdiği ilişkisini ilerleyen yaşlarda her türle yakın ilişkisinde model olarak kullanır; kişinin benlik modeli ile başkaları modeli bu sayede gelişir. Benlik modeli, kişinin ne ölçüde kendini sevgiye layık, değerli bir birey olarak gördüğüdür. Başkaları modeli ise kişinin diğer insanları ne ölçüde güvenilir, ilgi ve sevgi sunmaya hazır bireyler olarak algıladığıdır. Bebekliklerinde annelerine her ihtiyaç duyduklarında gecikmeden annelerinden ilgi gören ve bu sayede güvenli bağlanan bireyler, olumlu birer benlik ve başkaları modeli geliştirirler. Duygu ve düşüncelerini başkalarına açmaktan, ihtiyaçlarını ifade etmekten çekinmezler, kolaylıkla yakın ilişkiler kurabilirler. Öte yandan, bireylerin benlik ve başkaları modellerinden birisinin ya da heri ikisinin birden olumsuz olması mümkündür. Dört farklı yetişkin bağlanma modeli vardır:
• Güvenli Bağlanma
Bebekliğinde ona bakım verenler arasında sıcak, yakın ve süreklilik taşıyan bir ilişki kurulur. Bağlanılan kişi güçlü ve kaygı gidericidir.
Bu bağlanma tarzına sahip bireyler, hem kendilerin hem de başkalarını olumlu görme eğilimindedirler. Yakın ilişkilere değer verirler, bu tür ilişkileri başlatmakta ve sürdürmekte başarılıdırlar. Ancak bu ilişkiler sırasında kişisel özerkliklerini yitirmemeyi de başarırlar.
Güvenli bağlanmaya sahip bireyler, eşlerine kolaylıkla yaklaşabilirler ve onlara bağlı olmaktan da mutludurlar. Terk edilme ve insanların onlara onların istediğinden daha fazla yakınlaşmaları yönünde kaygıları yoktur. Uzun süreli ilişkiler kurarlar, hem kendilerine hem de diğer insanlara duydukları saygı ve güven yüksektir, stres altındayken sosyal destek ararlar, kendilerini açmaktan (self-disclosure) ve diğer insanların da kendilerini onlara açmalarından hoşlanırlar, kişilerarası ilişkilerinde olumlu, iyimser/yapıcı bir tutum sergilerler ve diğer bağlanma stillerine sahip bireylerden daha az oranda fiziksel rahatsızlık belirtileri ve ölüm korkusu gösterirler.
• Kayıtsız Bağlanma
Bu benlik modeli olumlu ancak başkaları modelinin olumsuz olduğu bağlanma sitilidir. Özerkliğe aşırı önem veren, başkalarına duyulan gereksinimi ve yakın ilişkilerin önemini savunmacı bir şekilde reddeden bireylerdir.
Bu bağlanma tarzına sahip bireyler, kendilerini olumlu, başkalarını olumsuz görme eğilimindedirler. Bağımsızlıklarına düşkündürler, kimse ile kolay kolay yakın ilişki geliştirmezler. Başkalarına duydukları gereksinimi ve yakın ilişkilerin önemini reddederler.
Kayıtsız bağlanma stiline sahip bireyler, eşlerine güven duymazlar, insanların kendilerine bağlanmış olduğu duygusu gerginlik yaratır, ilişkilerine son derece sınırlı oranda duygusal yatırım (invesment) yaparlar. Kendileri stres altındayken yalnız kalmayı tercih ederler bununla birlikte eşleri stres altındayken de onlardan uzaklaşma eğilimi gösterirler. Özellikle olumsuz duygular yaşadıkları anlarda, olayı/kişiyi “umursamayarak/önemsemeyerek, inkar ederek” ya da “bastırarak” başa çıkarlar. Her türlü sosyal ilişkiyi “sıkıcı” ve “gereksiz” bulurlar, ancak bu bakış açısı, gerçeği yansıtmanın ötesinde sadece bir görünümdür, bir başka deyişle savunma mekanizmasıdır; kaçınan bireyler kendilerini “kimsenin yardımına ihtiyaç duymayan, ayakları yere sağlam basan, güçlü“ vb. bireyler olarak “sunarlar”
• Saplantılı Bağlanma
Çocukluktaki ikircikli bağlanmaya karşılık gelir. Bu bağlanma tarzına sahip bireyler kendileri hakkında olumsuz, başkaları hakkında olumlu düşünme ve hissetme eğilimindedirler. Başkalarının onayını kazanmak bu kişiler için çok önemlidir. Başkalarını zihinlerinde idealize ederler. Yakın ilişkilerinde karşı tarafa çok bağımlıdırlar ve duygularını abartılı bir biçimde ifade ederler.
Bu bağlanma sitilinde kişi kendini değersiz, partnerlerini ise değerli, olumlu görür. Bir başka deyişle, bireyin olumsuz benlik modeli ile olumlu başkaları modeli bir aradadır.
• Korkulu –Kaygılı Bağlanma
Güvenli bağlanma sitilinin tersine, hem benlik modeli hem de başkaları modeli olumsuzdur. Birey kendini başkalarının sevgisine layık görmez, başkalarının da reddedici ve güvenilmez olduğunu düşünür.
Bu bağlanma stiline sahip bireyler, çoğunlukla, eşlerine onların olduğundan daha fazla oranda yakınlaşma ihtiyacındadırlar, bununla birlikte, eşlerini de kendilerine yeterince yakın olmamakla suçlarlar. Terk edilme korkusu bu bağlanma stilinin en belirgin özelliklerindendir. İlişkileri, derin bir biçimde yaşanmakla birlikte kısa sürelidir, bir kayıp sonrası (ayrılma, terk edilme ya da ölüm) yoğun bir acı duyarlar, kendilerine duydukları saygı değişkenlik gösterir, cinsel birleşmeden ziyade sarılıp uyuma tarzında bir cinsel yaşam yönelimi gösterirler, sosyal ilişkilerinde kaçınan bireylerdeki kadar yüksek olmamakla birlikte reddedilme kaygısı duyarlar, romantik ilişkilerinde kıskançlık ve güvensizlik gösterirler, kişilerarası ilişkilerde yoğun bir öfke yaşarlar, ayrılık ve ölüm korkusu baskındır. Romantik ilişkinin güvenliği konusunda aşırı kaygılıdırlar, yoğun bir biçimde eşlerine (partner) odaklıdırlar, eşlerini kontrol etmeye yönelik davranışlarda bulunurlar ve ilişkinin sona ermesine karşı aşırı duyarlıdırlar (hypervigilant). Bu bağlanma stili, ilişki içerisinde duygusal iniş çıkışlarla belirgindir. Uzun süreli ilişkilerin de bile kendilerini ilişki içerisinde var eden nedenleri bilememekte, o ilişkide olmanın kazandırdığı faktörleri ya da doyum sağlattığı gereksinimleri tanımlamakta da güçlük çekmektedirler. “İlk görüşte aşk” türü deneyimlere eğilimlidirler, eşlerini idealize ederler, ilişkilerinde yoğun kıskançlık yaşarlar ve ilişki süreci boyunca olumlu duygulanımlardan ziyade olumsuz duygulanım yaşamaya daha eğilimlidirler.

BAĞLANMA VE SOSYAL GELİŞİM
Yaşamın erken dönemlerinden itibaren çevreyle olan etkileşim bağlanma sonucu gelişir.Bağlanma yalnızca çocuklukla sınırlı olmayıp,yaşam boyu sürer.İlk temel ilişki olan anne çocuk ilişkisi,sonraki yaşam dönemlerindeki bağlanmalar için örnek olur.
Bir bebeğin bağlılık sınıflamasının yıllar sonra yabancı ortamda yeniden test edildiğinde ailenin yaşam koşullarında büyük değişiklikler olmamışsa sabit kaldığı görülmüştür. Strese yol açan yaşam değişiklikleri ana babanın bebeğe karşı tepkilerini, bu da bebeğin güvenlik duygularını etkiler.

BAĞLANMA BOZUKLUKLARI
Hayatın ilk yılında bebeğin psikososyal görevi, güvenmeyi öğrenmektir. Bebekle annesi arasındaki ilişkiden doğan güven duygusu, insanın ileride kuracağı kişiler arası ilişkilerin temelini oluşturur.
Birçok araştırma; çocuğun yaşamının ilk iki yılı süresinde yer alan bir gecelik ayrılığın bile daha sonraki ayrılıklarla birleşerek bir çok soruna yol açabileceğini göstermiştir.

• Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu
Anne ayrıldığı zaman çocuğun gösterdiği sıkıntıyı tarif eden “Seperasyon Anksiyetesi”dir. Bowlby’e göre; ayrılıkta görülebilen sıkıntı, sadece anksiyete değildir; sevgi objesinin kaybı nedeniyle depresyonda vardır. Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğunun temel özelliği evden ya da evde bağlandığı kişiden ayrılmaya bağlı aşırı anksiyetenin olmasıdır.
A- Aşağıdakilerden üçünün (ya da daha fazlasının ) olması ile belirli, kişinin ya da bağlandığı insanlardan ayrılmasıyla ilgili, gelişimsel olarak uygunsuz ve aşırı anksiyetenin olması:
1-Evden ya da bağlandığı başlıca kişilerden ayrıldığında ya da böyle bir ayrılık beklendiğinde yineleyici bir biçimde aşırı sıkıntı duyma.
2-Bağlandığı başlıca kişileri yitireceğine ya da onların başına bir iş geleceğine ilişkin sürekli ve aşırı bir kaygı duyma.
3-Kötü bir olayın , bağlandığı başlıca kişiden ayrılmasına yol açacağına ilişkin sürekli ve aşırı bir kaygı duyma.
4-Ayrılma korkusundan ötürü, sürekli olarak ,okula ya da başka yere gitmek istememe ya da gitmeyi reddetme.
5-Tek başına kalma ,evde bağlandığı başlıca kişiler olmaksızın kalma ya da kendisi için önemli erişkin insanlar olmadan diğer ortamlarda bulunma konusunda isteksizlik gösterme ya da bu konuda sürekli ve aşırı bir kaygı duyma.
6-Bağlandığı başlıca kişinin yakınında olmadan ya da evin dışında uyuma konusunda sürekli bir isteksizlik gösterme ya da uyumayı reddetme.
7-Ayrılma konusunda sürekli kabus görme .
8-Bağlandığı başlıca kişilerden ayrıldığında ya da böyle bir ayrılık beklendiğinde yineleyici bir şekilde fiziksel semptom yakınmaları getirme(baş ağrıları , karın ağrıları, bulantı ya da kusma gibi)
B. Bu bozukluğun süresi en az 4 haftadır.
C. Başlangıcı 18 yaşından önce olur.
D. Bu bozukluk klinik açıdan önemli bir sıkıntıya ya da toplumsal, okulda (mesleki) ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.
E. Bu bozukluk sadece bir Yaygın Gelişim Bozukluğu, Şizofreni ya da diğer bir Psikotik Bozukluğun gidişi sırasında ortaya çıkmamaktadır ve Agorafobi ile giden Panik Bozukluğuyla daha iyi açıklanamaz.(www.gata.edu.tr)
• Tepkisel Bağlanma Bozukluğu
Bebeğin ya da küçük çocuğun tepkisel bağlanma bozukluğu; çocuğun uygun bağlanmasını engelleyen, bakıcılarda çoğul değişimler sonucu uygunsuz bakım esasına dayanan sosyal etkileşim ve ilgilenmedeki bozulmadır. 5 yaşından önce aşağıdaki iki uygunsuz davranış kalıbından birinin görülmesi durumudur:
1- Aşırı derecede ketlenmiş, uyanık ya da ikircikli tepkiler göstererek, yaşına uygun çoğu toplumsal ilişkileri başlatamama ya da tepki göstermede yetersizlik.
2- Uygun seçici bağlanmaları belirgin olarak göstermemeyle giden gelişigüzel bir toplumsallık ile belirli dağınık bağlanmalar gösterme örüntüsü. Çocuk ihmali ve istismarı da söz konusu olabilir. Bu gelişimsel uygunsuz davranışların büyük ölçüde ebeveyn bakım hatalarına bağlı olduğu tahmin edilmektedir.
Bebeklik ya da küçük çocukluğun tepkisel bağlanma bozukluğu tüm sosyoekonomik gruplardan gelmekle birlikte, bazı hastalarla yapılan çalışmalar düşük sosyoekonomik gruplar arasında duyarlılığın arttığını göstermektedir. Bu bulgu düşük sosyoekonomik gruplardaki ailelerde psikososyal yoksunluk, tek ebeveynli aile, aile organizasyon bozukluğu ve ekonomik güçlüklere eğilim ile uyumludur. (www.armpsikiyatri.com)

BAĞIMLILIKTA ANNE- BABA FAKTÖRLERİ
Bağımlılığın başlıca nedeni , ana baba tutumları aşırı kollayıcı ve koruyucu olmasıdır. Başka bir deyişle ,çocuk aşırı ilgi ve sevgiye boğulmuştur. İstekleri önceden sezilip yerine getirilmiş; bir dediği iki edilmemiştir. Kendi işini kendi görmeye olanak verilmemiştir. Çocuğun deneme ve yanılma yoluyla öğrenmesi engellenmiş, her şey de hazıra alıştırılmıştır. Çevreden gelecek tehlikeler abartılmış dışarıda oynaması ve arkadaşlık kurması kösteklenmiştir. Çocuğun büyümesini , olgunlaşmasını geciktiren bu davranışlar onun iyiliği için yapılmıştır. Bu tür çocukların ana babaları aşırı sevecen ve düşkün kişilerdir. Ancak bu aşırılık kendi huzurlarını sağlamaya yaramaktadır. Böyle bir ana baba çocuğun bütün isteklerini iyice düşünüp karşılamazsa iyi bir ana baba olmadığı duygusuna kapılır.bu nedenle tutumunu çocuğun gelişmesini duraklattığını göremez.
Şu öykü bağımlı çocukların durumunu çok güzel açıklıyor: Dört yaşına kadar hiç konuşmayan ve ana babasını kaygılandıran bir çocuk bir gün sofrada konuşuverir. “Anne bana bir kaşık verir misin ?” der. Şaşıran anne sorar. “Oğlum böyle güzel konuşmasını biliyordun da neden şimdiye kadar tek bir söz söylemedin?” Çocuk yanıtlar : “Ben ağzımı açmadan her isteğimi sezip yerine getiriyordunuz. Benim konuşmama gerek kalmıyordu ki!”
Genellikle geç evlenmiş kadın ve erkekler , ana baba olunca daha koruyucu ve kollayıcı tutum takınırlar. Ana babalık görevlerinde güvensiz ve tedirgindirler. Hastalıklı büyüyen çocukların bağımlı olmaları kolaydır. Ayrıca en küçük ya da tek çocukların bağımlı yetişme olasılığı yüksektir. Kardeşlerden birinin ölümünden sonra doğan bir çocuk da bağımlı yetiştirilmekten kurtulamaz. Geleneksel çocuk yetiştirme yöntemlerimizin bağımlılığı artırıcı, girişkenliği kısıtlayıcı bir nitelik taşır.
Çocukta aşırı ve yaşına uygun olmayan bağımlılık , birçok ruhsal sorunun yeşermesine uygun olan bir toprak gibidir. Korkular, kekemelik, uyku bozuklukları ve başka bir çok duygusal bozukluklar özellikle bağımlı çocuklarda kolay gelişir. Ruhsal sorunlar çıkmasa da, bağımlı kişilik çocuğun yaşamdaki başarısını ve uyumunu engelleyici bir etken olur.

BAĞLANMANIN İŞ YAŞAMI- AİLE YAŞAMI ÜZERİNE ETKİLERİ
Bebeklik dönemindeki bağlanma sürecinde, bebekler, anneleriyle gerekli yakınlığı kurabildikleri ve kendilerini güvende hissettikleri durumda çevrelerini tanımaya (keşfetmeye) yönelik davranışlar sergilemeye başlarlar. Çevreyi tanıma-keşfetme süreci, bireyin yaşam boyu gelişim sürecinde çeşitli aşamalarda ve farklı biçimlerde gerçekleşen bir davranış örüntüsü olarak da görülebilir. Yetişkin bireyler için iş yaşamı da bir çevreyi tanıma-keşfetme, kendini geliştirebilme ve gerçekleştirebilme davranışı olarak görülebilir, aynı zamanda iş yaşamı, bireylerin varolan ya da potansiyel yeterliliklerini sınama/görme fırsatını yakalayabilecekleri temel bir kaynak olarak da değerlendirilebilir (erken çocukluk döneminde, bebeklerin oyunlarla ya da çevrelerini keşfetmeye yönelik çeşitli davranışlar sergileyerek bu yeterliliklerini sınama arayışında bulunmalarını bu konuya örnek verebiliriz).
Yapılan bir araştırmada (Hazan ve Shaver, 1990), güvenli bağlanma stiline sahip bireyler, iş güvenliği, iş arkadaşlarıyla olumlu ilişkiler kurabilme, gelir düzeyleri (ücret), ilerleme ve terfi imkanlarının bulunması gibi faktörlere dayanarak iş doyumlarının yüksek olduğunu bildirmişlerdir. Kendilerini iyi birer çalışan olarak değerlendirmişler ve diğer iş arkadaşları tarafından da olumlu olarak değerlendirildiklerini/sevildiklerini belirtmişlerdir. Ancak, kaygılı ve kaçınan bağlanma stillerine sahip bireyler ise, iş arkadaşlarının kendilerini yeterince beğenmediklerini/sevmediklerini belirtmişlerdir.(www.benbigun.com)

Sitemizdeki Benzer İçerikler

Yorumlar

İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz
İlgili Terimler :